Abese Suresi


Sure Hakkında

Ayet Sayısı

42

Mushaf (Kuran) Sırası

80

Nuzül (İniş)Yeri

Mekke

Nüzül (İniş) Sırası

24

Sure Hakkında Bilgi

80

ABESE SURESİ

GİRİŞ

Adı: Surenin ilk kelimesi (Abese) bu sûrenin adı olmuştur.

Nüzul zamanı: Bu sûrenin esbab-ı nüzulu hakkında görüş bildiren müfessir ve muhaddisler, aşağıda zikredilen hâdisenin bu sûrenin nüzuluna neden olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.

Birgün Rasûlullah (s.a) Mekke’nin ileri gelenlerine İslâm’ı tebliğ ediyor ve onları ikna edebilmek için oldukça gayret sarfediyordu.. Bu sırada bir âmâ olan Hz. İbn Ummu Mektum (r.a) çıkagelerek, Rasûlullah’tan (s.a.) İslâm hakkında bilgi vermesini istedi. Rasûlullah (s.a) ise, Ummu Mektum’un araya girmesinden hoşlanmayarak yüzünü çevirdi ve bu olay üzerine de Abese Sûresi nazil oldu. Şu nedenlerden ötürü, bu sûrenin nüzul zamanını tespit etmek bizim için kolay olmuştur.

Birincisi, İbni Kesir bu konuyu izah ederken, Ummu Mektum (r.a) için ‘Mekke’de İslâm’ı ilk kabul edenlerdendi’; İbn Hacer de, ‘Hz. Ummu Mektum (r.a) ilk Müslümanlardandır’ demektedirler.

İkincisi, bazı hadîslere göre, o vakitlerde Ummu Mektum (r.a) hâlâ müslüman olmamıştı ama Hakk’a susamış biri olarak İslâm’a sempati duyuyordu. Zaten Rasûlullah’a (s.a) gelişinin nedeni de buydu. Hz. Aişe’nin (r.a) açıklamasına göre Ummu Mektum (r.a), “Ya Rasûlullah, (s.a.) bana doğru yolu göster” demiştir. (Tirmizi, Hakim, İbni Hibban, İbn Cerir, Ebu Yâlâ) Hz. Abdullah İbn Abbas’tan (r.a) rivayet edildiğine göre ise, Ummu Mektum (r.a) Kur’an’ın bir ayetinin anlamını sormak istediğinde, “Ya Rasûlallah! Allah’ın (c.c.) sana öğrettiklerinden bana da öğret” demiştir. (İbni Cerir, İbn Ebî Hatim)

Bu açıklamalar Hz. Ummu Mektum’un (r.a) Hz. Muhammed’i (s.a) Allah’ın (c.c.) Rasûlü olarak kabul ettiğini göstermektedir. Başka bir görüşü temsil eden İbni Zeyd Surenin 3. ayetini (Ne bilirsin belki de o arınacak?) “Ne bilirsin belki de o İslâm’ı kabul edecek?” şeklinde anlıyordu. Nitekim Allah (c.c), ‘Ne bilirsin belki de o arınacak? Yahut öğüt alacak ta öğüt kendisine yarayacak’ ve ‘Fakat koşarak sana gelen, korkarak gelmişken sen onunla ilgilenmiyorsun.’ ayetlerini inzal etmiştir. Bu ayetler Ummu Mektum (r.a)’ın içinde şiddetli bir isteğin olduğuna işaret etmektedir. Yine Hz. Muhammed’in (s.a) hidayetin kaynağı olduğuna ve kendisinin de hidayeti ancak onun yardımıyla bulabileceğine inanmış olduğu aşikârdır. Onun bu hâli kendisine tebliğ yapıldığı takdirde, bu tebliğden istifade edeceğine delâlet etmektedir.

Üçüncüsü, Rasûlullah’ın (s.a) yanında o zaman Utbe, Şeybe, Ebu Cehil, Ümeyye bin Halef, Ubbi bin Halef gibi İslâm’ın en şiddetli düşmanları vardı. Bunlar bize Rasûlullah’ın (s.a) kâfirlerle ilişkisinin tamamen kesilmediğini ve onlarla hâlâ görüştüğünü göstermektedir. Böylece Abese Suresi’nin İslâm’ın ilk devirlerinde nâzil olduğunu anlıyoruz.

Konu: Surenin ilk ayetlerinden, Allah Teâlâ’nın, Hz. Muhammed’i (s.a) bir âmâya önem vermeyip, Mekke’nin ileri gelenlerine yöneldiği için azarladığı anlaşılmaktadır. Ancak sûrenin tümü birlikte müteâlâ edildiğinde, bu azarlamanın hedefinin Mekke’nin ileri gelen kâfirlerinin olduğu anlaşılır. Bu kâfirler Rasûlullah’ın (s.a) tebliğ ettiği Hakk’ı nefretle reddediyorlar ve büyüklenerek, inatla Hak’tan yüzçeviriyorlar. Ayrıca sûrede Rasûlullah’ın (s.a) tebliğinde eksik bıraktığı yönlere değiniliyor. Çünkü Rasûlullah (s.a) tebliğinin başlangıcında her ihlâslı davetçi gibi, “Eğer Mekkeli ileri gelenler İslâm’ı kabul edecek olurlarsa İslâm daha çabuk yayılma imkânı bulur, fakat özürlü bir insanın topluma pek tesiri olamayacağından dolayı, İslâm’ın yayılışına fazla katkısı olmaz” şeklinde düşünüyordu. İşte bu nedenlerden ötürü Rasûlullah (s.a) Mekke’nin ileri gelenlerini ikna edebilmek için daha çok gayret gösteriyordu. Ancak bu, hâşâ Rasûlullah’ın (s.a) zenginlere daha fazla hürmet ve tazimde bulunduğu, fakir ve özürlü kimseleri ise hor gördüğü anlamına gelmez. Allah (c.c) daha vahyin ilk nazil olduğu dönemlerde, Rasûlü’nü bu tür bir tebliğ tarzının yanlış olduğu konusunda uyarmıştır.

Dolayısıyla İslâm için önemli olan o kimselerin Hakk’a susamışlığıdır, fakir ya da özürlü olmaları değil. Hak’tan yüzçeviren bir kimse ne kadar değerli, tahsilli olursa olsun ve topluma tesiri ne kadar çok olursa olsun onun İslâm nazarında hiçbir değeri yoktur. İşte bundan ötürü, fark gözetmeksizin herkese İslâm’ı tebliğ et ve o kimselerin Hakk’ı kabul etmelerinin daha önemli olduğunu aslâ unutma! Senin gibi yüce bir makamda bulunan bir davetçiye böyle bir tavır yakışmaz. Sen o kafirlere bu kadar çok önem verirsen, büyüklenirler ve onlar sana değil sen onlara muhtaçsın zannederler.

Surenin 10. ayetine kadar bu konu üzerinde durulmuştur. 17. ayetle birlikte ise, Rasûlullah’ın (s.a) davetine karşı koyan Mekkeli müşriklere doğrudan doğruya hitap edilmektedir. Ayetler onları, kendilerini yaratan ve rızk veren Allah’a (c.c) karşı geldikleri ve O’nun elçisini yalanladıkları için kınıyor. Surenin sonunda da, bu davranışlarından ötürü kıyamet gününde dehşetli bir sonla karşılaşacakları hatırlatılarak tehdit ediliyor.

Açıklamalı Meal ( Tüm Sure)

1. Hz. Peygamber kavminden zengin ve ileri gelenlerin hidayete ermesi için uğraştığı bir sırada, yanına gelen kör birsine iltifat etmedi.​​ Şimdi sırası mıydı?” dercesine rahatsız olup Surat astı​​ ekşitti​​ ve​​ yüzünü​​ döndü.​​ Gözleri görmeyen bir müminin, “Ey Allah’ın Elçisi! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret!” diye seslendiğini duyunca, “yersiz ve zamansız” bulduğu bu müdahaleden hoşlanmayarak adamcağıza arkasını döndüNeden mi?​​ 

2. Demek​​ Kendisine​​ dini konuları öğrenmek üzere,​​ o kör kişi​​ bulundukları meclise​​ geldi​​ ve kendisini meşgul etti diye.​​ Mekke’nin ileri gelen müşriklerini, imana davet etmek üzere, İslâm’ı tebliğ etmekte olan Peygamber, gözleri görmeyen bir mü’minin kendisine gelmesinden ve o anki durumdan haberdar olmadığından ötürü ardı ardına birkaç defa, “Ey Allah’ın resulü! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret!” demesi üzerine o anki tebliğ ile ilgili sözünün kesilmesinden ötürü hoşnut olmadı ve tebliğ vazifesini yapmak üzere tekrardan yönünü müşriklere döndü.​​ 

3Hayır, bunu yapmamalıydın, Ey Peygamber!​​ Müşrik kibrinden rahatsız olurken sen de “müşriklerin ileri gelenlerine yapacağım, tebliğ fırsatını kaçıracağım” diye rahatsız oldun ama,​​ Ne bilirsin belki de o,​​ soru soran​​ kör kişi senin okuyacağın birkaç âyet sayesinde ve​​ senden öğrenecekleriyle​​ günah kirlerinden​​ küfürden temizlenip​​ arınacaktı?​​ 

4. Yahut​​ kendisine hakikat hatırlatılacak,​​ öğüt alacak.​​ Ya da senin vereceğin öğüdü can kulağıyla dinleyecek düşünüp taşınacak​​ ve​​ bu hatırlatma ve​​ öğüt ona yarar sağlayacaktı.

5. Fakat​​ konuşmakta olduğun Kureyş'in ileri gelenlerinden,​​ kibrin zirvesinde yaşayan,​​ malına mülküne güvenip​​ kendini​​ her türlü​​ ihtiyaçtan​​ uzak gören, Allah’ın yol göstericiliğine muhtaç olmadığını iddia eden o kibirli kâfire gelince​​ onlar vereceğin öğütlere ihtiyaç duymuyorlar. Kulaklarını tıkamış anlattıklarını dinleme zahmetinde bile bulunmuyorlar.

6. Sen​​ imana gelir ümidiyle hidâyete gönlünü açan o tertemiz mümini ihmal etme pahasına,​​ bütün gayretinle​​ o​​ müşriklere​​ yakın ilgi gösteriyorsun.​​ Sen ayetlerimizi dinlemeyenlerin üstüne düştükçe düşüyorsun! Israrla onlara gerçeklerimizi anlatmaya çalışıyorsun!​​ İlgini yoğunlaştırdığın müşrikler ise kendilerini her bakımdan yeterli gördükleri için davetini inatla inkâr ediyorlar.​​ 

7.​​ Apaçık hakikati kendisine tebliğ ettiğin hâlde, hâlâ inat ve kibirle yüz çeviren,​​ O​​ şımarık densizlerin, İslam’ı kabul etmeyip, küfür ve günah kirinden,​​ temizlenmemesinden​​ sana bir sorumluluk yok ki,​​ sana ne?​​ Oysaki elinden geleni yaptığın ve güzel örnek olduğun müddetçe onun arınmamasından sen sorumlu değilsin,​​ o yüzden öğüt almak isteyenden rahatsız olma.​​ Sen ancak tebliğle görevlisin.

8. Ama​​ büyük bir istekle​​ koşarak sana gelen,​​ o engelli insana karşı ise​​ sorumlusun.​​ Aklını kalbini açmış bütün benliğiyle seni dinlemek istiyor.

9. Ki o, Allah'tan korkmaktadır​​ ve​​ derin bir saygı duymaktadır.​​ O’nun rızası için sana başvurmuştur. O kör olan kimse kalbinde Allah korkusuyla sana gelmişti. Senin anlatacaklarına karşı hazır bekliyordu. Rabbine ve senin anlatacaklarına saygı duyuyordu.​​ 

10. Sen onu bırakıp oyalanıyorsun, o gözü görmeyen kişiyle ilgilenmeyip,​​ ondan yüz çeviriyorsun. Bu tavır mü’minlere yakışmaz.​​ Oysa tebliğ ve irşatta öncülük hakkı, daima “arınmak” isteyen kimselerin olmalıdır.

11. Hayır.​​ Sakın böyle davranma! Hakkı sorana ve hayrı arayana ilgisiz davranmak, bir peygambere yakışmaz.​​ Kur’an’a iman etme “lütfunda” bulunacaklar diye, o inkârcılara aşırı yüz verip onları şımartma; Allah’ın ayetlerini onlara “yalvarırcasına” tebliğ ederek bu Kitabın değerine gölge düşürme! Çünkü​​ Bu​​ Kur’ansadece zenginler ve yetkililer için değil,​​ zengin-fakir, ona gönül​​ yüreklerini hakikate​​ açan ve​​ yaratılışının sebebine uygun yaşamak isteyen​​ herkes için,​​ ancak bir öğüttür​​ bir​​ ibret dersidir. Dinleyecek olanlara bir hatırlatmadır, dileyen ondan öğüt alır.​​ 

12. Artık dileyen​​ ve gerçeğe yönelen, dünya ve âhirette kurtuluş ve esenliğe ulaşmak isteyen​​ Kur'ân'ı​​ düşünüp öğüt alır.​​ Kimseye zorla, nazla, yalvararak bir şey kabul ettiremezsin!​​ 

13. O​​ Kur’ansemada yükseltilmiş​​ şerefli sahifelerde​​ sure sûre nakşedilmiş bir ilâhî yol göstericidir.​​ 

14. Kur’an’ın hükümleri her türlü eksiklikten uzak​​ Yüce ve​​ içinde şirk bulunmayan​​ tertemiz,​​ ayetler ve delillerdir.​​ İnsanları barışa, huzura, esenliğe çağırır.

15. Melekler arasından seçilen değerli ve güçlü melek​​ olan​​ Cebrail​​ aracılığıyla Peygamber’e’ vahyedilen, böylece peygamber​​ İslâm davetçileri​​ tarafından tüm dünyaya duyurulan​​ ilâhî kurtuluş reçetesidir.

16. Ki Onlar Allah katında​​ İyilik sahibi şerefli​​ mü'minler ve​​ yüce​​ elçilerdir.​​ Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler, emredildikleri şeyi yaparlar.​​ 

17. Canı çıkası​​ Kahrolası kâfir​​ insan​​ Rabbinin birçok ikramını gördüğü halde inanmadı. İnanmadığı gibi, inananlara da engel olmaya çalıştı. Bu insanlar​​ ne kadar da nankördür​​ ve​​ inkârcıdır.​​ Birçok insan, kendisini sayısız nimetlerle donatan Rabbinin âyetlerine gözünü kapatıp, kulağını tıkayıp, yaratılış sebebinin dışına çıkarak kendi gibi yaratılmış kimselerin peşine düşüp Rabbine nankörlük eder.​​ Hiç düşünmeden gerçeklerimizi inkâr eder!

18. Bu kibir ve gurur nereden?​​ Acaba bu insan Allah’ın kendisini niçin ve nasıl yarattığını hiç düşündü mü?​​ Oysa​​ Bu insanların her biri, gaflet perdesini sıyırıp​​ düşünmüyor ki​​ Allah onu hangi şeyden yarattı.

19.​​ Düşündüğünde şunu görecek: Rabbi onu adına sperm denen​​ Bir​​ damla​​ sudan​​ ve yumurtadan​​ yarattı. Sonra​​ ölçülerini takdir edip​​ yeryüzünde karşılaşacağı ortam ve şartlara uygun,​​ belli bir şekle soktu.​​ Her insanın başlangıcı aynıdır, eşittir. Rabbinin yaratışında eşitsizlik yoktur. Yasamız böyledir. Yasamızı kim değiştirebilir. Biz o spermi kadınların rahminde biçimler verip farklı evrelere ulaştırıyoruz.

20. Sonra ona​​ ana karnından çıkış​​ ve​​ hayat yolunu;​​ hayatı nasıl, neye ve kime göre yaşayacağını bildirdi ve doğru yolda yaşamayı​​ kolaylaştırdı.​​ 

21. Takdir edilen ömrü yaşadıktan​​ Sonra​​ kısacık bir ömrün ardından​​ kendisine bahşedilen hayat süresi dolunca​​ onu​​ öldürdü​​ cesedini​​ kabre koydu​​ ve mahşere kadar orada tutacaktır. Böylece insanın dünyadaki yaşamı bir an olarak noktalandı. Dünyaya çıplak doğdu çıplak gömüldü. Dünyaya gelirken hiçbir şey getirmedi. Ölürken dünyadan hiçbir şey götüremedi. Düşün ve ibret al.​​ 

22. Sonra dilediği​​ zaman gelince​​ onu diriltir.​​ Dünya hayatında Allah’ın davetine karşı tutumundan​​ hesaba çeker​​ ve imtihan sonuçlarını açıklar.​​ Peki insanoğlu, kendisine bahşedilen bütün imkanları yerinde ve yeterli bir şekilde kullanarak istenen olgunluk seviyesine ulaşabildi mi? Ne kadar az düşünüyorsunuz?

23. Peki, bütün bu gerçekleri duyan insan, yapması gerekenleri yaptı mı?​​ Hayır​​ maalesef​​ bu gerçeğe rağmen​​ O​​ nankör insan​​ Rabbinin,​​ Kitap göndererek​​ kendisine​​ emrettiğini​​ ve​​ kulluk görevini​​ layıkıyla yerine getirmedi.​​ Böyleleri Allah merkezli hayatı yaşamamakta inatla direnerek​​ Rabbinin emirlerini yerine getirmez. Bencilliklerini, kibirlerini, yalanlarını öne çıkarır.

24.​​ Kendi yaratılışına bakan​​ İnsan bir de​​ türlü türlü​​ yediği​​ nimetlerin meyve ve sebzelerin, nasıl mucizevi bir şekilde hazırlanıp önüne getirildiğini ibretle düşünerek​​ onların yaratılışına​​ bir baksın.​​ Onu rızık olarak kendisine nasıl verdik: Yedikleri nasıl yaratılmış? Doğada nasıl üretiliyor! Görmüyorlar mı? Her varlık koyduğumuz yasaya göre hareket ediyor.

25. Şüphesiz biz,​​ canlıların hayat kaynağı olan​​ suyu​​ yağmuru bulutlardan yeryüzüne​​ döktükçe döktük, gökten rahmet ve bereketle boşalttık. Suyu yaratmasaydık, rüzgârlarla taşımasaydık ne yapabilirdiniz? Yeryüzünde yaşamanız için gerekli her şeyi yarattık. Düşünmüyor musunuz?

26. Sonra toprağı​​ nasıl​​ yardıkça yardık​​ ve ziraata müsait şartlar ve imkânlar hazırladık.​​ Oradan yemyeşil filizler çıkardık.​​ Ekip dikebileceğiniz ovalar, yaylalar, bağlar, bahçeler meydana getirdik. Bilmediğiniz nimetlerin tohumlarıyla yeryüzünü donattık.

27. Böylece orada​​ sayıları yüz binlerle ifade edilen, tatları, renkleri, görünüşleri farklı farklı​​ bitkiler​​ çıkarıp onları yiyebilesiniz diye​​ yetiştirdik​​ 

28. Yeşili ile siyahı ile​​ Üzümler ve​​ sebze bahçeleri, çeşitli ağaçlar, sebzelerle dolu bostanlıklar,​​ yoncalar,​​ yetiştirdik

29. Zeytinler ve hurmalar,​​ meydana getirdik

30. Boyları birbiriyle yarışan ve iç içe girmiş​​ sık ağaçlı bahçeler,​​ bağlar,​​ düzenledik

31. ​​ Çeşit çeşit,​​ renk renk​​ Meyveler​​ yetiştirdik.​​ Hayvanlarınız için​​ yararlı​​ çayırlar,​​ otlaklıklar​​ ve daha neler neler​​ bitirdik.​​ Bunlar, şu yiyip içtiklerine dönüp bir bakıp da gökten indirdiğimiz suyu ve toprağı yardırarak yetiştirdiğimiz üzüm bağlarını, zeytinlikleri, hurmalıkları, çeşit çeşit meyvelerle yüklü ağaçları, bitkileri, çayırları hiç görmezler mi?

32Bütün bunları​​ insanlar ve hayvanların yararlanması için​​ Allah yaratmaktadır.​​ Hiç düşünmüyor musunuz? Sizler Rabbinizin bu nimetleriyle yeryüzünde yaşamınızı sürdürüyorsunuz. Bitkiler doğuyor, yaşıyor, ölüyor ve tohumlarından tekrar doğuyorlar. Bu gerçekleri her zaman gördüğünüz halde doğumu, yaşamı, ölümü yeniden dirilmeyi nasıl inkâr edersiniz.​​ Ey insan! Ölü topraktan bitkileri, bir damla sudan seni yaratmaya kâdir olan​​ her şeyi bilen ve her şeye gücü​​ Allah, bir gün öldüğünde seni tekrar diriltmeye de kâdirdir.

33. Ancak​​ bütün bunlara nankörlük yaparsanız, kıyamet günü toprağa karışmış ölü bedenleri mezarlarından kaldıracak olan,​​ dağların un ufak olduğu​​ kıyametin çağrısı olan​​ o​​ gün,​​ kulakları​​ sağır edercesine şiddetli gürültü​​ yani Sûr'a ikinci üfürülüş sesi​​ geldiğinde,​​ tüm insanların, hesap vermek üzere Büyük Mahkemeye çıkarıldığı an,​​ haliniz nasıl olacaktır? Düşünmüyor musunuz?​​ O gün kıyâmet kopacak ve bütün insanlar bütün bir hayatın hesabını vermek üzere mahşer meydanında toplanacaktır.​​ 

34. O gün​​ yaşadığı korku nedeniyle​​ kişi​​ canının derdine düşer; dünyadayken canım kardeşim dediği öz​​ kardeşinden kaçar.​​ O gün her günahkâr insan, kendi canının derdine düşecek ve tüm yakınlarını, sevdiklerini bırakıp kaçacak; 

35. Kendisini yetiştirip büyüten​​ Annesinden ve babasından da​​ uzak duracaktır,​​ herkesin derdi vardır. İnsan o gün en çok sevdiği anasını babasını bile tanımaz.

36. Eşinden ve​​ bir zamanlar üzerlerine titrediği, öpmeye bile kıyamadığı,​​ hatta ölürüm de ayrılmam dediği​​ oğullarından​​ çocuklarından​​ da​​ kaçıp ayrılacaktır.​​ Günü gelip de Son Saat’in kulakları sağır eden gürültüsü koptuğunda, işte O Günün dehşetinden kişi kendi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, çocuklarından bile kaçacak.

37. O gün onlardan her birinin kendine yetip artacak bir​​ değil, birçok​​ derdi vardır.​​ Hiç kimsenin en yakınları dahil, başka birisiyle ilgilenecek hali kalmamıştır. Tek derdi kendisi olacak! O dehşet halinden kurtulmanın yollarını arayacak!​​ O Gün herkes​​ Sadece ve sadece​​ kendi derdine düşecek.

38. O gün herkes, her nimetten hesaba çekilecek. Yüzler hesabın aynası olacak. Kimin ne yaşadığı yüzünden anlaşılacaktır.​​ Allah’ın peygamberleri ve kitapları ile davetine iman ederek sorumluluklarını yerine getiren​​ Yüzler var ki, o gün​​ sevinç ve mutluluktan​​ sabah güneşi gibi​​ parıl parıl parıldar​​ ve nur saçar.​​ Bu aydınlık simalar o gün herkesin dikkatini çeker.

39. Onlar​​ Cenneti kazanma müjdesini aldığı için​​ mutluluktan Gülecek ve​​ ilâhî müjdeyle​​ sevinç içinde olacaklardır.​​ Bekledikleri hesap günü gelmiş, hesaptan yüzlerinin akıyla çıkmışlardır.

40. Öyle yüzler de var ki o gün​​ Davet edildikleri hayat nizam ve ahlakını reddedip sırtlarını dönenler​​ Cehenneme gireceksiniz” haberini aldıktan sonra kendini yerlere atmış​​ keder ve pişmanlıktan​​ üzerlerini​​ kirli ve tiksindirici bir​​ toz​​ toprak​​ kaplamıştır.

41. Onları​​ dehşet ve ümitsizlik nedeniyle​​ kahredici bir​​ karanlık bürümüştür.​​ O gün, onların üzerine kara bulutlar çökmüş,​​ cehennem korkusu ile yüzleri kapkara kesilmiştir. Yaptıkları kötülükler yüzlerine yansımıştır. Yalanlarıyla Allah’ın gönderdiği gerçeklerin üzerini örtmüşler. İftiralarıyla İslam’ı karartmaya çalışmışlardır.​​ 

42. ​​ İşte onlar​​ gerek sözleri gerek ortaya koydukları hayat tarzıyla​​ Allah’ın ayetlerini​​ inkâr edenler,​​ böylece de​​ doğru yoldan​​ sapanlar, her türlü günahı utanmadan yapanlardır. İşte onlar inkârda ısrar eden kâfirler ve büyük günahlar işleyenlerdir. Bunlar, Allah’ın yasalarına göre oluşturulacak düzeni kabul etmeyerek ret etmişlerdir. Onlar Allah’ın ilahlığını terk ederek insanlara yasama, yürütme, yargılama, cezalandırma yetkileri verip insanları ilahlaştırmışlardır.

 

1-10

MEAL

1. Surat astı ve döndü.

2. Kendisine o kör kişi geldi diye.

3. Ne bilirsin belki de o arınacaktır?

4. Yahut öğüt alacak ve öğüt ona yarar sağlayacaktır?

5. Fakat kendini ihtiyaçtan uzak görene gelince,

6. Sen ona yakın ilgi gösteriyorsun.

7. Onun arınmamasından sana ne?

8. Ama koşarak sana gelen,

9. Ki o, (Allah’tan) korkmaktadır,

10. Sen onu bırakıp oyalanıyorsun.

MUSTAFA ÇEVİK

1-10 Ey Peygamber! Müşriklerin önderlerine Allah’ın davetini tebliğ etmekteyken, gözleri görmeyen âmânın gelip sana soru sormasından “Şimdi sırası mıydı?” dercesine rahatsız olup suratını astın. Oysa o kimse büyük bir heyecanla öğrenmek ve arınmak için gönlünü açarak gelmişti. Öte yandan ilgini yoğunlaştırdığın müşrikler ise kendilerini her bakımdan yeterli gördükleri için davetini inatla inkâr ediyorlardı. Sen onların arınmak istemeyişlerinden sorumlu değilsin, o yüzden öğüt almak isteyenden rahatsız olma.

MEAL AÇIKLAMASI

1. Hz. Peygamber ümmetine edep ve metot öğretmek, dini tebliğde; zengin ve etkin kişileri önceleyip, fakir ve aciz kimseleri ise ötelemenin yanlışlığına dikkat çekmek üzere, İlahi bir senaryo gereği öyle davranarak, kavminin ileri gelenlerinin hidayete ermesi için uğraştığı bir sırada, iltifat etmedi, Şimdi sırası mıydı?” dercesine rahatsız olup Surat astı ekşitti ve yüzünü döndü. Gözleri görmeyen bir müminin, “Ey Allah’ın Elçisi! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret!” diye seslendiğini duyunca, “yersiz ve zamansız” bulduğu bu müdahaleden hoşlanmayarak surat astı ve adamcağıza arkasını döndüNeden mi?

2. Demek Kendisine dini konuları öğrenmek üzere, o kör kişi Bulundukları meclise geldi ve kendisini meşgul etti diye. Cahiliye döneminin değer yargılarına göre hem bireysel hem de ekonomik ve sosyal açıdan zayıf kabul edilen, aynı zamanda gözleri görmeyen bir mümin, Peygamberin yanına gelerek, onun çok önemli gördüğü bu konuşmasını yarıda kesti ve kendi ölçülerine göre “ayak takımı” olarak bildikleri kimseleri meclislerinde görmek istemeyen müşrikleri tedirgin edip, onların dâvete kulak vermelerini engelleyerek böyle tepki gösterdi. (Mekke’nin ileri gelen müşriklerini, imana davet etmek üzere, İslâm’ı tebliğ etmekte olan Peygamber,) gözleri görmeyen bir mü’minin kendisine gelmesinden ve o anki durumdan haberdar olmadığından ötürü ardı ardına birkaç defa, “Ey Allah’ın resulü! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret!” demesi üzerine o anki tebliğ ile ilgili sözünün kesilmesinden) ötürü hoşnut olmadı ve tebliğ vazifesini yapmak üzere tekrardan yönünü müşriklere döndü. Toplumun eşrafıyız diye kendini üstün görüyor. Kör ile birlikte bulunmak, kör ile birlikte görünmek istemiyor.

3Hayır, bunu yapmamalıydın, Ey Peygamber! müşrik kibrinden rahatsız olurken sen de “müşriklerin ileri gelenlerine yapacağım, tebliğ fırsatını kaçıracağım” diye rahatsız oldun ama, Ne bilirsin belki de o, soru soran kör kişi senin okuyacağın birkaç âyet sayesinde ve senden öğrenecekleriyle günah kirlerinden küfürden temizlenip arınacaktır? Belki de vicdanını arındıracaktı. Kör kişi gelince senin böyle davranman gerektiğini bildiren belgeler neler? Kendini üstün gören kişi körün gelişinden hoşlanmadı. Hoşnutsuzluğunu göstermek için suratını asıp yüzünü çevirdi. Peki sen ne yaptın? Konuşmam bölündü diye; sen de O kör olan kişiden yüzünü çevirdin! Kendini üstün görenlere bir şeyler anlatabilmek için; kör olan kimseye değil, kendini toplumun önde gelen şahsiyeti sayan, o kibirli, burnundan kıl aldırmayanlara itibar gösterdin! Oysa o kimse büyük bir heyecanla öğrenmek ve arınmak için gönlünü açarak gelmişti. Niçin onlara uydun? Ne biliyorsun? Belki de o gözleri görmeyen, kör olan kulum, senin ağzından dökülen ayetlerimi işittiğinde kalbi ile görecek! Belki ayetlerimle arınacak! Kendisini Rabbine teslim edecek!

4. Yahut kendisine hakikat hatırlatılacak, öğüt alacak. Ya da senin vereceğin öğüdü can kulağıyla dinleyecek, düşünüp taşınacak ve bu hatırlatma, nasihat bu öğüt ona yarar sağlayacaktır?

5. Fakat Konuşmakta olduğun Kureyş’in ileri gelenlerinden, kibrin zirvesinde yaşayan, zenginlikle şımaran malına mülküne güvenip kendini Allah’tan ihtiyaçtan uzak görene, kendilerini her şeye yeterli görenlere, Allah’ın yol göstericiliğine muhtaç olmadığını iddia eden o kibirli kâfire gelince. Sen, güçleri, imkânları ve kabiliyetleriyle yeterli donanıma sahip olduklarını, vahyin, Kur’ân’ın rehberliğine ihtiyaçlarının olmadığını ileri sürenlerin üstüne düşüyorsun. Hâlbuki sen kendisini zengin gören şımarıklara yüzünü dönüyorsun! Onlara bir şeyler anlatmaya çalışıyorsun! Hâlbuki onlar vereceğin öğütlere ihtiyaç duymuyorlar. Kulaklarını tıkamış anlattıklarını dinleme zahmetinde bile bulunmuyorlar.

6. Sen imana gelir ümidiyle hidayette gönlünü açan o tertemiz mümini ihmal etme pahasına, bütün gayretinle o müşriklere yakın ilgi gösteriyorsun. Sen ayetlerimizi dinlemeyenlerin üstüne düştükçe düşüyorsun! Israrla onlara gerçeklerimizi anlatmaya çalışıyorsun! İlgini yoğunlaştırdığın müşrikler ise kendilerini her bakımdan yeterli gördükleri için davetini inatla inkâr ediyorlar.

7. Apaçık hakikati kendisine tebliğ ettiğin hâlde, hâlâ inat ve kibirle yüz çeviren, O şımarık densizlerin, İslam’ı kabul etmeyip, küfür, inkâr ve günah kirinden, temizlenmemesinden arınmamasından sana bir sorumluluk yok ki, sana ne? Oysaki elinden geleni yaptığın ve güzel örnek olduğun müddetçe onun arınmamasından sen sorumlu değilsin, o yüzden öğüt almak isteyenden rahatsız olma. Sen ancak tebliğle görevlisin.

8. Ama büyük bir istekle koşarak sana gelen, o engelli insana karşı ise sorumlusun Aklını kalbini açmış bütün benliğiyle seni dinlemek istiyor.

9. Ki o, Allah’tan korkmaktadır ve derin bir saygı duymaktadır. O’nun rızası için sana başvurmuştur. O kör olan kimse kalbinde Allah korkusuyla sana gelmişti. Senin anlatacaklarına karşı hazır bekliyordu. Rabbine, sana, anlatacaklarına saygı duyuyordu.

10. Sen onu bırakıp oyalanıyorsun, o gözü görmeyen kişiyle ilgilenmiyorsun, ondan yüz çevirmektesin, bu tavır mü’minlere layık ve yakışık düşmeyecektir. Oysa tebliğ ve irşatta öncülük hakkı, daima “arınmak” isteyen kimselerin olmalıdır.

11-16

MEAL

11. Hayır. Bu ancak bir öğüttür.

12. Artık dileyen onu düşünüp öğüt alır.

13. (O) şerefli sahifelerdedir.

14. Yüce ve tertemiz.

15. Yazıcıların ellerinde.

16. İyilik sahibi şerefli kimselerin.

MUSTAFA ÇEVİK

Ancak yaratılışının sebebine uygun yaşamak isteyenler, Allah’ın âyetlerinden (vahyinden) öğüt alırlar. Bizim katımızda kayıt altında olan vahyi, yine bizim yanımızda itibarlı, değerli ve güçlü kıldığımız melek (Cebrail), Peygamber’e ulaştırmaktadır.

MEAL AÇIKLAMASI

11. Hayır. Sakın böyle davranma! Hakkı sorana ve hayrı arayana ilgisiz davranmak, bir peygambere münasip değildir. Kur’an’a iman etme “lütfunda” bulunacaklar diye, o inkârcılara aşırı yüz verip onları şımartma; Allah’ın ayetlerini onlara “yalvarırcasına” tebliğ ederek bu Kitabın değerine gölge düşürme! Çünkü Bu Kur’ansadece zenginler ve yetkililer için değil, zengin-fakir, ona gönül kapılarını yüreklerini hakikate açan ve yaratılışının sebebine uygun yaşamak isteyen herkes için, ancak bir öğüttür, bir mesajdır, zikirdir, ibret dersidir. Dinleyecek olanlara bir hatırlatmadır, dileyen ondan öğüt alır.

12. Artık dileyen ve gerçeğe yönelen, Allah’ın sünnetine, düzeninin yasalarına uygun iradesinin tecellisi içinde, kendi iradesini ve tercihini isabetli kullanan, dünya ve âhirette kurtuluş ve esenliğe ulaşmak isteyen o Kur’ân’ı düşünüp öğüt alır. Dileyen öğüt alır, dileyen almaz. Kimseye zorla, nazla, yalvararak bir şey kabul ettiremezsin! Aklıyla kalbiyle yaklaşan öğüt alır.

13. O Kur’ansemada yükseltilmiş şerefli sahifelerdedir. Sure sûre nakşedilmiş bir ilâhî yol göstericidir. O öğütler çok değerlidir. Sana gönderdiğimiz gerçekler şanı şerefi yüce bir kitabın sahifelerindedir. Kitabın içindekiler insanları şana şerefe kurtuluşa götürür. Kitaptaki bilgiler gerçeklerden ibarettir. Değerine paha biçilmez.

14. Kur’an’ın hüküm ve hikmetleri, her türlü sistemin ve siyasetin üstünde, değeri yüksek, makamı yüksek ve insanî ve şeytânî katkılardan ve her türlü eksiklikten uzak Yüce ve içinde şirk bulunmayan tertemiz, ayetler ve delillerdir. Kitaptaki sözlerim insanların sözlerinden farklıdır. İnsanların sözleri; yalanla, riyayla, nifakla gösterişle kirlenmiştir. Kitaptaki sözlerde yalan riya nifak yoktur. Tertemizdir. İnsanları barışa, huzura, esenliğe çağırır. Sevgiye saygıya paylaşıma teşvik eder.

15. Taşıyıcı meleklerin ve sahabeden sadık Kâtiplerin Yazıcı meleklerin ellerinde yazıya geçirilmiştir. Sefaret elçilik göreviyle memur kâtiplerin elleriyle yazılan, tertemiz ellerce açılan, okunan, anlatılan, korunan kitaptır. İslâm davetçilerinin tebliğ çalışmalarıyla tüm dünyaya duyurulan ilâhî kurtuluş reçetesidir.

16. İyilik sahibi şerefli kimselerin ki O melekler Allah katında yüce ve salih varlıklardır. Bizim katımızda kayıt altında olan vahyi, yine bizim yanımızda itibarlı, değerli ve güçlü kıldığımız melek (Cebrail), Peygamber’e ulaştırmaktadır. Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler, emredildikleri şeyi yaparlar. Değerli, saygı duyulan, güvenilir itaatkâr, sorumluluğunu bilen elçilerin elleriyle yazılmıştır, Allah katında itibar gören kâmil mü’minlerin ellerindedir. Ama gel gör ki, insanların çoğu ayetlerimizden yüz çeviriyor

17-22

MEAL

17. Canı çıkası insan ne kadar da nankördür!

18. (Allah) onu hangi şeyden yarattı!

19. Bir nutfeden yarattı ve belli bir şekle soktu.

20. Sonra ona yolu kolaylaştırdı.

21. Sonra öldürdü ve kabre koydu.

22. Sonra dilediğinde onu diriltir.

MUSTAFA ÇEVİK

17-22 Birçok insan, kendisini sayısız nimetlerle donatan Rabbinin âyetlerine gözünü kapatıp, kulağını tıkayıp, yaratılış sebebinin dışına çıkarak kendi gibi yaratılmış kimselerin peşine düşüp Rabbine nankörlük eder. Acaba bu insan Allah’ın kendisini niçin ve nasıl yarattığını hiç düşündü mü? Allah onu bir damla sudan yaratıp, sonra da şekillendirdi. Tabiatını oluşturup hayatı nasıl, neye ve kime göre yaşayacağını bildirdi ve doğru yolda yaşamayı kolaylaştırdı. Sonra da kendisine bahşedilen hayat süresi dolunca öldürüp kabre sokacak ve zamanı gelince de diriltip, dünya hayatında Allah’ın davetine karşı tutumundan hesaba çekecek.

MEAL AÇIKLAMASI

17. Canı çıkası Kahrolası kâfir insan Rabbinin birçok ikramını gördüğü halde inanmadı. İnanmadığı gibi, inananlara da engel olmaya çalıştı. Bu insanlar ne kadar da nankördür ve inkârcıdır. Birçok insan, kendisini sayısız nimetlerle donatan Rabbinin âyetlerine gözünü kapatıp, kulağını tıkayıp, yaratılış sebebinin dışına çıkarak kendi gibi yaratılmış kimselerin peşine düşüp Rabbine nankörlük eder. Hiç düşünmeden gerçeklerimizi inkâr eder!

18. Bu kibir ve gurur nereden? düşünmez mi? Acaba bu insan Allah’ın kendisini niçin ve nasıl yarattığını hiç düşündü mü? Oysa Bu insanların her biri, gaflet perdesini sıyırıp düşünmüyor ki Allah onu hangi şeyden yarattı! Biz onları neyden yarattık?

19. Düşündüğünde şunu görecek: Rabbi onu meni içinde milyonlarcası bulunan ve adına sperm denen Bir damla sudan sperm ve yumurtadan yarattı ve ölçülerini takdir edip yeryüzünde karşılaşacağı ortam ve şartlara uygun, belli bir şekle soktu. Onları hakir iğrenç gördükleri bir damla spermden yarattık. O sperme baktıklarında, hangi şanı, hangi şerefi, hangi soyluluğu görüyorlar? Onlar sperme baktıklarında pis diye suratlarını çevirirler. Yüzlerini ekşitirler. İşte tiksindikleri şey onların dünya hayatının başlangıcıdır. Ona bakarak haklarında karar versinler. Rabbin bütün insanları ondan yarattı. Her insanın başlangıcı aynıdır, eşittir. Rabbinin yaratışında eşitsizlik yoktur. Yasamız böyledir. Yasamızı kim değiştirebilir. Biz o spermi kadınların rahminde biçimler vererek halden hale sokuyor, farklı evrelere ulaştırıyoruz.

20. Sonra ona ana karnından çıkış yolunu seçeceği yaşama kavrama ve hayat yolunu; doğaya ve yaşam şartlarına uyumu, mutluluğu, hayatı nasıl, neye ve kime göre yaşayacağını bildirdi ve doğru yolda yaşamayı kolaylaştırdı.

21. Takdir edilen ömrü yaşadıktan Sonra kısacık bir ömrün ardından kendisine bahşedilen hayat süresi dolunca onu öldürdü ve cesedini kabre koydu ve mahşere kadar orada tutacaktır. Böylece insanın dünyadaki yaşamı bir an olarak noktalandı. Kısacık bir an! Doğumu, yaşamı ve ölümü bir anlık serap gibi veya uyanıp da hatırlamaya çalıştığınız kısacık bir düş gibi! Dünyaya çıplak doğdu çıplak gömüldü. Dünyaya gelirken hiçbir şey getirmedi. Ölürken dünyadan hiçbir şey götüremedi. Düşün ve ibret al.

22. Sonra dilediğinde onu zamanı gelince diriltir ve dünya hayatında Allah’ın davetine karşı tutumundan hesaba çeker ve imtihan sonuçlarını açıklar. Peki insanoğlu, kendisine bahşedilen bütün imkanları yerinde ve yeterli bir şekilde kullanarak istenen olgunluk seviyesine ulaşabildi mi? Dirilişi görmedik diye inkâr mı gerekir? Sizin görmediğiniz nice varlıklar var. Sizin görmediğiniz nice olaylar var. Siz görmüyorsunuz diye onlar yok mu sayılacak? Ne demek ben görmediğim şeye inanmam? Sanki siz her şeyi görebilecek her şeyi bilecek yetiye sahipsiniz! Hayır! Siz her şeyi görebilecek yetilere sahip değilsiniz. Sadece görmenizi istediğimiz şeyi görebilecek, bilmenizi istediğimiz şeyleri bilecek özellikte yaratılan insanlarsınız! Ne az düşünüyorsunuz?

23-32

MEAL

23. Hayır. O (Rabbinin) kendisine emrettiğini yerine getirmedi.

24. İnsan yiyeceğine bir baksın.

25. Şüphesiz biz suyu döktükçe döktük.

26. Sonra yeri yardıkça yardık.

27. Böylece orada taneler bitirdik.

28. Üzümler ve yoncalar,

29. Zeytinler ve hurmalar,

30. Sık ağaçlı bahçeler,

31. Meyvalar ve çayırlar,

32. Size ve hayvanlarınıza bir yarar olmak üzere.

MUSTAFA ÇEVİK

23-32 Bu gerçeğe rağmen nankörler, Allah merkezli hayatı yaşamamakta inatla direnirler. Bunlar, şu yiyip içtiklerine dönüp bir bakıp da gökten indirdiğimiz suyu ve toprağı yardırarak yetiştirdiğimiz üzüm bağlarını, zeytinlikleri, hurmalıkları, çeşit çeşit meyvelerle yüklü ağaçları, bitkileri, çayırları hiç görmezler mi? Biz bütün bunları insanlar ve hayvanların yararlanması için yarattık.

MEAL AÇIKLAMASI

23. Peki, bütün bu gerçekleri duyan, bahsi geçen nimetlere muhatap olan nankör insan, yapması gerekenleri yaptı mı? Hayır maalesef bu gerçeğe rağmen O nankör insan Rabbinin, Kitap göndererek kendisine emrettiğini ve kulluk görevini tam olarak layıkıyla yerine getirmedi. Böyleleri Allah merkezli hayatı yaşamamakta inatla direnerek Rabbinin emirlerini yerine getirmez. Bencilliklerini, kibirlerini, yalanlarını öne çıkarır.

24. Kendi yaratılışına bakan İnsan yiyeceğine yediğine, türlü türlü nimetlere, taze olarak yediği meyve ve sebzelerin, nasıl mucizevi bir şekilde hazırlanıp önüne getirildiğine dikkatle ve ibretle düşünerek onların yaratılışına bir baksın. Onu rızık olarak kendisine nasıl verdik: Yedikleri nasıl yaratılmış? Doğada nasıl üretiliyor! Görmüyorlar mı? Her varlık koyduğumuz yasaya göre hareket ediyor.

25. Şüphesiz biz, canlıların hayat kaynağı olan suyu yağmuru bulutlardan yeryüzüne akıttıkça akıttık, döktükçe döktük, gökten rahmet ve bereketle boşalttık. Gökyüzünden yeryüzüne sular dökeriz. Döküşümüzü kimse engelleyemez! Estirdiğimiz rüzgârlarla yağmur bulutlarını taşırız. Suyu yaratmasaydık, rüzgârlarla taşımasaydık ne yapabilirdiniz? Yeryüzünde yaşamanız için gerekli her şeyi yarattık. Düşünmüyor musunuz?

26. Sonra yeri toprağı nasıl yardıkça yardık ve ziraata müsait şartlar ve imkânlar hazırladık. Oradan yemyeşil filizler çıkardık. Sonra yeryüzünde parçalar halinde yarıklar açarız. Ekip dikebileceğiniz ovalar, yaylalar, bağlar, bahçeler meydana getirdik. Bilmediğiniz nimetlerin tohumlarıyla yeryüzünü donattık.

27. Böylece orada sayıları yüz binlerle ifade edilen, tatları, renkleri, görünüşleri farklı farklı bitkiler taneler çıkarıp yetiştirdik Tahıllar, bitkiler, tohumlar ekip bitirdik. Onları yiyebilesiniz diye!

28.  Yeşili ile siyahı ile Üzümler ve sebze bahçeleri, çeşitli ağaçlar, sebzelerle dolu bostanlıklar, yoncalar, yetiştirdik

29. Zeytinler ve hurmalar, meydana getirdik

30. Boyları birbiriyle yarışan ve iç içe girmiş Sık ağaçlı bahçeler, bağlar, düzenledik

31.  Çeşit çeşit, renk renk Meyveler yetiştirdik ve hayvanlarınız için yararlı ve gönül rahatlatıcı çayırlar, otlaklıklar ve daha neler neler bitirdik. Bunlar, şu yiyip içtiklerine dönüp bir bakıp da gökten indirdiğimiz suyu ve toprağı yardırarak yetiştirdiğimiz üzüm bağlarını, zeytinlikleri, hurmalıkları, çeşit çeşit meyvelerle yüklü ağaçları, bitkileri, çayırları hiç görmezler mi?

32. Bütün bunları insanlar ve hayvanların yararlanması için Allah yaratmaktadır. Hiç düşünmüyor musunuz? Bütün bunları size Rabbiniz veriyor. Sizler Rabbinizin bu nimetleriyle yeryüzünde yaşamınızı sürdürüyorsunuz. Doğaya koyduğumuz yasayı her yıl size göstermiyor muyuz? Bitkiler doğuyor, yaşıyor, ölüyor ve tohumlarından tekrar doğuyorlar. Bitkiler öldüğü zaman onları ne olarak görüyorsunuz? Hepsi çürüyerek toprağa karışmıyor mu? Gün gelince topraktan çıkıp yeniden doğmuyor mu? Bu gerçekleri her zaman gördüğünüz halde doğumu, yaşamı, ölümü yeniden dirilmeyi nasıl inkâr edersiniz. Ey insan! Ölü topraktan bitkileri, bir damla sudan seni yaratmaya kâdir olan her şeyi bilen ve her şeye gücü Allah, bir gün öldüğünde seni tekrar diriltmeye de kâdirdir.

33-37

MEAL

33. Ancak o kulakları sağır edercesine şiddetli gürültü geldiği zaman,

34. O gün kişi kardeşinden kaçar,

35. Annesinden ve babasından da,

36. Eşinden ve oğullarından da.

37. O gün onlardan her birinin kendine yetecek bir işi vardır.

MUSTAFA ÇEVİK

33-37 Günü gelip de Son Saat’in kulakları sağır eden gürültüsü koptuğunda, işte O Günün dehşetinden kişi kendi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, çocuklarından bile kaçacak, çünkü O Gün herkes kendi derdine düşecek.

MEAL AÇIKLAMASI

33. Ancak bütün bunlara nankörlük yaparsanız, kıyamet günü toprağa karışmış ölü bedenleri mezarlarından kaldıracak olan, Güneşin dürüldüğü, yıldızların sapır sapır döküldüğü, dağların un ufak olduğu kıyametin çağrısı olan o gün, kulakları patlatırcasına sağır edercesine şiddetli gürültü yani Sûr’a ikinci üfürülüş sesi geldiğinde, tüm insanların, hesap vermek üzere Büyük Mahkemeye çıkarıldığı an, haliniz nasıl olacaktır? Düşünmüyor musunuz? O gün kıyâmet kopacak ve bütün insanlar bütün bir hayatın hesabını vermek üzere mahşer meydanında toplanacak. Rabbiniz isterse, kulakları sağır eden bir ses bir gürültü gönderir. O zaman ne yapacağınızı şaşırırsınız. Arkasından yeniden diriliş başlar. Böylece dünya yaşamının hesabını verme zamanı gelir.

34. O gün yaşadığı korku nedeniyle kişi canının derdine düşer; dünyadayken canım kardeşim dediği öz kardeşinden kaçar, O gün her günahkâr insan, kendi canının derdine düşecek ve tüm yakınlarını, sevdiklerini bırakıp kaçacak; mesela, öz kardeşini.

35. Kendisini yetiştirip büyüten Annesinden ve babasından da uzak duracaktır, herkesin derdi vardır. İnsan o gün en çok sevdiği anasını babasını bile tanımaz.

36. Eşinden ve bir zamanlar üzerlerine titrediği, öpmeye bile kıyamadığı, hatta ölürüm de ayrılmam dediği oğullarından çocuklarından da kaçıp ayrılacaktır. Günü gelip de Son Saat’in kulakları sağır eden gürültüsü koptuğunda, işte O Günün dehşetinden kişi kendi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, çocuklarından bile kaçacak.

37. O gün onlardan her birinin kendine yetecek bir işi bir değil, birçok derdi vardır. Hiç kimsenin en yakınları dahil, başka birisiyle ilgilenecek hali kalmamıştır. Ancak kendi derdi ile kalır. O gün kişinin kendi derdi kendine yeter. Çünkü İnsan hesap gününün ne anlama geldiğini o anda görecek, bilecek ve idrak edecek! Yaşadığı gerçeğin rüyamı gerçek mi olduğunu bile tartışmayacak! Yaşadığı gerçek karşısında büyük bir dehşete düşecek! Bu dehşet hali onu kendine getirecek! Tek derdi kendisi olacak! O dehşet halinden kurtulmanın yollarını arayacak! Bunun derdi ile bencil mi bencil birisi haline gelecek! düşecek! O Gün herkes Sadece ve sadece kendi derdine düşecek.

38-42

MEAL

38. Yüzler var ki, o gün parıl parıl parıldar.

39. Gülecek ve sevinç içinde olacaklardır.

40. Öyle yüzler de var ki o gün üzerini toz kaplamıştır.

41. Onları karanlık bürümüştür.

42. İşte onlar inkarcılar, facirlerdir.

MUSTAFA ÇEVİK

38-42 O Gün, Allah’ın peygamberleri ve kitapları ile davetine iman ederek sorumluluklarını yerine getirenlerin yüzleri sevinç ve mutluluktan parlayacak. Davet edildikleri hayat nizam ve ahlakını reddedip sırtlarını dönenlerin ise cehennem korkusu ile yüzleri kapkara kesilecek.

MEAL AÇIKLAMASI

38. O gün herkes, her nimetten hesaba çekilecek. Yüzler hesabın aynası olacak. Kimin ne yaşadığı yüzünden anlaşılacaktır. Allah’ın peygamberleri ve kitapları ile davetine iman ederek sorumluluklarını yerine getiren Yüzler var ki, o gün sevinç ve mutluluktan sabah güneşi gibi parıl parıl parıldar ve nur saçar. Hesap günü bazı yüzler vardır ki; dünyada güzel şeyler yaparak geçirdikleri hayatları yüzlerine yansır. Gece ayın parlaması gibi ışık saçarak parlar. Bu aydınlık simalar o gün herkesin dikkatini çeker.

39. Onlar Cenneti kazanma müjdesini aldığı için mutluluktan Gülecek ve ilâhî müjdeyle sevinç içinde olacaklardır. Bekledikleri hesap günü gelmiş, hesaptan yüzlerinin akıyla çıkmışlardır.

40. Öyle yüzler de var ki o gün Cehenneme gireceksiniz” haberini aldıktan sonra kendini yerlere atmış keder ve pişmanlıktan üzerini hüzün kirli ve tiksindirici bir toz toprak kaplamıştır.

41. Onları dehşet ve ümitsizlik nedeniyle kahredici bir karanlık bürümüştür, sarıp kuşatmıştır.  O gün, onların üzerine kara bulutlar çökmüş, yüzleri simsiyah kesilmiştir. Yüzlerini karanlıklar bürümüştür. Yaptıkları kötülükler yüzlerine yansımıştır. İşledikleri her kötülük yüzlerinde kara bir leke bırakmıştır. Onların yüzleri simsiyah kapkaranlıktır. Yalanlarıyla Allah’ın gönderdiği gerçeklerin üzerini örtmüşler. İftiralarıyla İslam’ı karartmaya çalışmışlardır. Bugün yaptıkları her şey yüzlerine yansır. Artık yüzlerinde ışığın bir zerresi bile kalmamıştır.

42. Davet edildikleri hayat nizam ve ahlakını reddedip sırtlarını dönenlerin ise cehennem korkusu ile yüzleri kapkara kesilecek. İşte onlar gerek sözleri gerek ortaya koydukları hayat tarzıyla Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, böylece doğru yoldan sapanlar, her türlü günahı utanmadan yapanlar, hakkı örtbas edip, doğru yoldan sapan kimselerdir. Onlar, işte onlar kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirler ve büyük günahlar işleyenlerdir. İşte bunlar Rabbinin gerçeklerini inkâr edenlerdir. Yeryüzünde yaşarken Allah’ın ayetlerine karşı çıkmışlar, Allah’ın yasalarına göre oluşturulacak düzeni kabul etmeyerek ret etmişlerdir. Allah’ın ilahlığını terk ederek insanlara yasama, yürütme, yargılama, cezalandırma yetkileri vererek insanları ilahlaştırmışlardır.

Scroll to Top