Ahkaf Suresi


Sure Hakkında

Ayet Sayısı

35

Mushaf (Kuran) Sırası

46

Nuzül (İniş)Yeri

66

Nüzül (İniş) Sırası

Mekke

Sure Hakkında Bilgi

Adı: Sure adını, 21. ayette geçen “… hani o Ahkaf’ta kavmini uyarmıştı…” ibaresinden almaktadır.

Nüzul Zamanı: Bu surenin nüzul zamanı 29-32. ayetler arasında anlatılmakta olan bir tarihi vakıadan tespit olunmaktadır. Bu ayetlerde, cinlerin Kur’an-ı Kerim’i dinleyerek topluluklarına geri dönmeleri açıklanır. Bu hadise hakkında hadis ve siyer kitaplarındaki ittifak edilen rivayete göre, Allah Rasulü Taif’ten Mekke’ye geri dönerken yolda Nahle denilen yerde konaklamıştı. Ve bütün güvenilir tarihi rivayetlere göre Allah Rasulü’nün Taif’e gitme olayı hicretten üç sene önce meydana gelmiştir. Dolayısıyla o zaman bu sure nübüvvetin 10. senesinin sonu ile 11. senesinin başlarında nazil olmuştur.

Tarihsel Arka-Plan: Nübüvvetin 10. yılı Allah Rasulü’nün hayatındaki en zor ve çetin yıldı. Tam üç seneden beri Kureyş’in bütün kabileleri Haşimoğulları’na ve müslümanlara boykot uyguluyorlardı. Allah Rasulü, kabilesi ve diğer arkadaşlarıyla beraber Şi’bi Ebi Talip  denilen yerde mahsur idiler.

Kureyşliler bu mahalleyi tamamıyla kuşatma altında tutuyorlar ve kimse de bu ablukayı yararak müslümanlarla irtibata geçemiyor ve alışveriş yapamıyordu. Ancak Hac sırasında müslümanlar dışarı çıkarak alış-veriş yapabiliyorlardı. Fakat o zaman bile eğer Ebu Leheb bir kimseyi pazarda gelen ticaret kervanlarından bir şey satın almak isterken görürse hemen satıcıya “Bunlara en yüksek fiyatı söyle ki alamasınlar, daha sonra ben o malı senden alırım, bir zararın olmaz” demekteydi. Peşpeşe üç senelik bu kuşatma müslümanların, Haşimoğulları’nın belini iyice bükmüştü. O kadar zor günler geçirdiler ki bazen ot bazen de ağaç yaprakları yemeye mecbur kaldılar.

Üç sene sonra bu kuşatma kalkacaktı ama bu sefer de bir müddet sonra, on küsür yıldır Kureyşlilere karşı Allah Rasulü’nü korumakta olan amcası Ebu Talip vefat edecek ve bu hadiseden bir ay bile geçmeden de, nübüvvetin başlangıcından bu güne kadar Allah Rasulü’nün en büyük destekcisi ve teselli edicisi olan hanımı Hz. Hatice vefat edecekti. Peşisıra gelen bu darbeler yüzünden Allah Rasulü bu seneyi “Hüzün Yılı” olarak adlandırmıştı.

Ebu Talib’in ve Hz. Hatice’nin vefatlarından sonra Mekkeli kafirler, Allah Rasulü’ne karşı daha bir cüretlenmişler ve ona eskisinden daha fazla eziyet etmeye başlamışlardı. Hatta Allah Rasulü evinden dışarı bile çok zor çıkabiliyordu. Ve İbn Hişam’ın rivayetine göre gene bu dönemde Kureyşli serserilerden biri Allah Rasulü geçerken onun yüzüne toprak atmıştı.

Daha sonra Allah Rasulü, Beni Sakîfe’yi İslam’a davet etmek veya hiç olmazsa orada kalmasına izin verirler belki diye Taif’e gitti. O zaman Allah Rasulü’nün bir binek almaya bile maddi gücü yoktu. Taif’e kadar bütün yolu yaya olarak gitti. Bazı rivayetlere göre giderken yalnız başınaydı. Bazı rivayetler ise yanında Hz. Zeyd bin Harise’nin olduğunu söylemektedir. Orada birkaç gün kaldı. Beni Sakîf’in ileri gelenleri ile tek tek görüştü. Fakat hiçbirisi ona kulak asmadılar. Üstelik acele şehri terk etmesini istediler. Çünkü Allah Rasulü’nün davetinin gençleri ifsad edeceğinden endişeliydiler. Sonunda Taif’i terk etmeye mecbur kaldı. Allah Rasulü şehri terk ederken beni Sakif’in ileri gelenleri bazı serserileri peşinden gönderdiler. Bunlar yolun iki tarafına geçerek Allah Rasulü’ne hem küfür ediyorlar hem de taş atıyorlardı. Allah Rasulü (s.a) yaralandı, ayakları kan içerisinde kaldı. Bu halde Taif’in dışarılarında bir bahçenin duvarının gölgesine yaslanarak Allah’a şöyle nidada bulundu. “Ey Allahım! Senin huzurunda çaresizliğimi ve halkın nazarında kıymetsizliğimi şikayet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, Sen mustazafların Rabbisin.

Benim Rabbim Sensin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Bana bu kadar sert davranan insanların eline bırakıyorsun, üzerime çullanan bir düşmana bırakıyorsun. Eğer sen benden dargın değilsen, ben bu musibetlere aldırmam. Fakat eğer tarafından bana bir afiyet nasib olursa daha rahatlayacağım. Sana sığınırım. Senin Nurun bu zulmeti aydınlatır. Dünya ve ahiret işlerini düzeltir. Beni, senin gazabının üzerime gelmesinden ya da ikabına müstehak olmamdan koru. Benden hoşnut olacağın şekilde senin rızana uyayım. Senin kuvvetinden başka kuvvet yoktur.” (İbn Hişam C. 2, Sayfa: 62.)

Allah Rasulü üzgün bir vaziyette geriye dönerken Karnel-Menazil’e yaklaştığında havada bir bulut sezdi. Yukarı bakınca da Cebrail’i (a.s) gördü. Cebrail ona “Senin kavmin sana nasıl bir karşılıkta bulunmaktaysa Allah (c.c) onu duymuştur. Dağların idaresinden sorumlu meleği gönderdi. Şimdi ne istiyorsan emret” dedi. Bunun üzerine bu melek Allah Rasulü’ne selam vererek şöyle dedi: “Emret, bu iki dağı bunların kafasına geçireyim” Allah Rasulü ise “Hayır” dedi. “Ben ümid ederim ki, Rabbim onların zürriyetinden, bir Allah’a ibadet eden ve O’na eş koşmayanlar çıkaracaktır.” (Buhari; Yaratılışın Başlangıcı, Meleklerin Zikri. Müslim: Kitabu’l-Meğazi. Nesai: Baas.)

Allah Rasulü bu olaydan sonra bir kaç gün daha Nahle denilen mevkide konakladı. “Taif’te olup bitenler büyük ihtimalle Mekke’ye ulaşmıştı, şimdi nasıl Mekke’ye geri döneceğim? Kafirler bundan da cesaret alarak daha şedidleşecekler” diye düşünüyordu. Ayrıca bu günlerde bir gün Allah Rasulü namazda Kur’an okuyorken cinlerden bir taife oradan geçmekteydi. Onun Kur’an okuyuşunu duymuştular. Ve ona iman etmişler, kendi topluluklarına geri dönerek İslam’ı tebliğ etmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Allah (c.c) “İnsanlar senin davetinden yüz çevirmelerine rağmen, bu cinler sana iman ettiler ve kendi topluluklarına onu tebliğ etmekteler,” diyerek onu müjdelemişti.

Konu: İşte bu şartlar altında Allah Rasulü’ne bu sure nazil olmuştur. O şartları göz önünde bulundurarak bu sureyi mütalaa edecek herkesin, bu kelamın gerçekten Muhammed’in sözü olmadığına, bunu nazil edenin kuvvet ve hikmet sahibi Allah olduğuna dair hiçbir şüphesi kalmayacaktır. Surenin başından sonuna kadar hiçbir yerinde yukarıda anlattığımız bu gibi zor şartların altından henüz çıkmış bu insani hislerden ve cezbelerden bir eser görülemez. Eğer bu kitap, peşpeşe bu darbelere, musibetlere maruz kalan ve Taif’teki o son hadisenin hâlâ şiddetli ıstırabı içerisinde olan Muhammed’in (s.a) kelâmı olsaydı muhakkak bütün bu hadiseler ona yansırdı.

Aksine bu surede onlardan bir iz bile yok. Az yukarıda Allah Rasulü’nün Allah’a yakarışını nakletmiştik. Kendi kelâmıydı o, her kelimesi dert ve ıstırap dolu. Ama o sırada nazil olan ve onun mübarek ağzından aktarılan bu surede bu acılara hiç rastlanılmamaktadır.

Surenin konusu, kafirlerin sapık amellerinin kötü sonucundan onları uyarmaktır. Onlar kibirle bu sapıklıklarında ısrar ediyorlar ve onları bu sapıklıklardan korumaya çalışan şahsa da saldırıyorlardı. Kafirler bu dünyayı sadece amaçsız bir oyun ve kendilerini de bu dünyada sorumsuz mahluk zannediyorlardı. Tevhid daveti onlara göre batıldı. Allah’a bir takım şerikler koşarak onlara ibadet ediyorlardı. Bu Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna inanmıyorlardı. Risalet hakkında ise kafalarında acaip cahilane düşünceler vardı. Muhammed’in (s.a) peygamberlik davasını sınamak için çeşit çeşit acaip sorularda bulunuyorlardı. İslâm’ın hak bir din olmadığına en büyük şahit olarak kabilelerinin ileri gelenlerinin, reislerinin bu dine inanmamaları fakat bir kaç tane genç, bir kaç fakir ve birkaç kölenin inanmalarını gösteriyorlardı. Ayrıca, kıyamet, ölümden sonra diriliş ve ceza-mükafatı da uydurma ve bunların vuku bulmalarının imkansız olduğunu zannediyorlardı.

Bu surede özet olarak, kafirlere, akıllarıyla ve burhanlarla hakikatı anlatmaya çalışma yerine, taassub ve inatlarından dolayı Kur’an’ı ve Peygamber’in risaletini inkar etmeleri halinde sonlarını harap ettikleri, tek tek şahitler gösterilerek anlatılmıştır

Açıklamalı Meal ( Tüm Sure)

1-2

1-2 Hâ. Mim. Bu ilahi kitap size, üstün ilim ve kudret sahibi Rabbiniz tarafından konuşup, yazışıp ve anlaştığınız dilinizin seslerinden oluşan kelimelerle çeşitli biçimlerde açıklanarak indirilmektedir.

3

3 Biz gökleri, yeri ve arasında olanları insan için, insanı da fıtratına uygun olan hayat nizamı ile yaşaması için, belli bir süreliğine yarattık. Fakat kendilerini bu gerçeği inkâra şartlandırmış olanlar, iman etmiyorlar.

4-6

4-6 Sen onlara de ki: “Allah’ı bırakıp da ilah edinip peşine takılarak tapındıklarınıza bir bakın bakalım, yeryüzünde neyi yaratmışlar yahut göklerin ve yerin yaratılışında, yönetilişinde Allah’la bir ortaklıkları mı var! Bu konuda Allah’a bir yardımda mı bulunmuşlar! Ey müşrikler! Siz hangi bilgi ya da delile dayalı olarak Allah’la birlikte başkalarını da üzerinizde hak sahibi kabul ediyorsunuz? Bununla ilgili elinizde hiçbir bilgi kırıntısı bile yok.” Kıyamet’e kadar kendilerine cevap veremeyecek olan ölmüş kimselerden yardım bekleyenden daha şaşkın ve sapkın kim olabilir? Bunlar Kıyamet’le birlikte hesaba çekilmek üzere bir araya toplandıklarında, yardım bekleyip tapındıkları kimseler kendilerine düşman kesilecekler ve onların itaat ve ibadetlerini reddedecekler.

7-8

7-8 Âyetlerimiz müşriklere okunduğunda hepsi birden, “Bu Kur’an; sihirli, büyülü sözlerden oluşmuş bir Kitap, bunları Muhammed kendisi uydurup söylüyor.” diyorlardı. Sen onlara de ki: “Şayet o sözleri ben uydurup da Allah adına söylüyor olsam, hiçbiriniz bundan dolayı Allah’ın azabından beni kurtaramazsınız ve sizin iftiralarınıza karşı şahit olarak Allah yeter; O sizin bu yakıştırmalarınızın sebebini en iyi bilendir. Allah gerçeği görüp, anlayıp tevbe ederek doğruya yönelenlere karşı merhametli ve bağışlayıcıdır.”

9

9 Ey Peygamber! Onlara de ki: “Ben bir peygamberim ve ilk de değilim. Gelecekte benim de, sizin de başınıza nelerin geleceğini bilmem. Ben yalnızca bana vahyedilene uyan ve onunla da öğüt veren apaçık uyarıcıyım.”

10

10 De ki: “Düşünün bakalım bu kitap Allah tarafından gönderilmekte iken, siz de onu reddediyorsanız ve üstelik içinizden biri de çıkıp geçmişte İsrailoğullarına da bu davetin aynısını yapan bir peygamberin gelmiş olduğuna şahitlik ederken, buna rağmen kibirlenerek bu davetten yüz çeviriyorsanız, sizden daha nankör, cahil ve zalim kim olabilir? Allah böyle şirk ve küfründe inatla direnenleri doğru yoluna ulaştırmaz.”

11-12

11-12 Yaratılışlarının sebebi olan hayat nizamını inkârda direnenler iman edip yaşamaya çalışan mü’minler için şöyle derler: “Şayet bu davetin bizim mevcut nizam ile ahlakımızdan daha doğru ve yararımıza olduğuna inansaydık, ona önce biz koşup, sarılıp, sahip çıkardık ve önceliği de kimseye kaptırmazdık.” Fakat ona uymak gibi bir niyetleri olmadığı için, “Bu Kur’an eskilerin uydurup anlattıkları masaldan başka bir şey değil.” demekten başka bir şey yapmadılar. Oysa Musa’ya verilen kitapla da insanlar, Kur’an ile tebliğ edileni yaşamaya davet edilmişlerdi. Bu Kur’an Musa ile gönderilenleri tasdik etmekle birlikte şirk ve küfür içinde yaşayanları uyarmak, müttakileri müjdelemek için indirilmiş Arapça bir kitaptır.

13-14

13-14 Rabbimiz Allah’tır deyip, O’na karşı sorumluluklarını yerine getirenler için hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyecek, yaptıklarının karşılığını fazlasıyla görecekler. İşte bunlar cennet ehlidirler ve sürekli orada kalacaklar.

15-18

15-18 Biz insana ana babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu nice zorluklarla karnında taşıyıp, nice zahmetle dünyaya getirmiştir. Çocuğun ana karnında taşınması ile birlikte, sütten kesilmesi otuz ayı bulmaktadır. Nihayet bir kısmı kırk yaşına gelip tam olgunluk çağına erişince: “Rabbim! Bana, anne ve babama verdiğin nimetlerden dolayı sana şükretmeyi ve razı olacağın bir hayatı yaşamayı nasip et ve soyumdan gelecek nesillere de rızana uygun yaşama arzusu ve gayreti bahşet. Rabbim! Bu zamana kadar işlemiş olduğum günahlardan tevbe edip bütün kalbimle sana yöneliyor ve teslim oluyorum.” diye dua ederler. Biz de günahlarından tevbe edip, doğru olanı yaşamak ve yaşatmak için ellerinden gelen gayreti gösterenleri bağışlayıp, verdiğimiz sözün gereği cennetlikler arasına katacağız. Bununla birlikte öyle evlatlar da vardır ki, annesi ve babası onu Allah’ın davetine uymaya çağırdığında, onlara şöyle cevap verirler: “İkinize de yazıklar olsun! Benden önce bu dünyadan bunca insan gelip geçmiş ve hiçbiri de diriltilmemişken, siz bana öldükten sonra diriltilip hesaba çekileceğimi söylüyorsunuz ve böylece aklınız sıra beni uyarıyorsunuz öyle mi?” Buna rağmen anne ve babası bir yandan Allah’a dua edip evlatlarının gerçeği görmesini isterlerken, bir yandan da evlatlarına, “Allah’ın vaadi haktır ve mutlaka gerçekleşecektir; nankörlük edip de davetinden yüz çevirme.” demeye devam ederler. Fakat hayırsız evlat bu defa da anasına babasına dönüp, “Bu sizin söyledikleriniz eskilerin masallarından başka bir şey değil.” deyiverir. İşte böyleleri kendilerinden önce gelip geçmiş ve haklarında azap hükmü kesinleşmiş insanlar ve cinler topluluğuna dahil edilerek, hüsrana uğramayı hak etmişlerdir.

19

19 Her insanın tercih edip yaşadığı hayat tarzına göre hak ettiği bir karşılığı vardır. Allah herkesin hak ettiğini eksiksiz verecek ve hiç kimseye haksızlık edilmeyecektir.

20

20 Allah’ın davetini reddedip azgınlaşan nankörler, cehennem ateşinin önüne getirildiklerinde onlara şöyle denilecek: “Siz dünya hayatınızda, Allah’ın sizlere bahşettiği o güzelim nimetleri sorumsuzca tükettiniz ve onlarla sefa sürüp âhireti hiç hesaba katmadınız. İşte o yüzden kibirlenip böbürlenmenizin, şirk ve küfrünüzün karşılığı olarak bugün alçaltıcı, çok çetin bir azapla cezalandırılacaksınız.”

21-25

21-25 Ey Peygamber! Sen onlara Âd kavmine kendi içlerinden peygamber olarak görevlendirdiğimiz Hûd’u anlat. O da kum tepeleri arasında yaşamakta olan kavmini uyarmış ve onlara şöyle demişti. “Sakın Allah’la birlikte başka Rab ve ilahlar edinip, O’ndan başkasına kulluk etmeyin. Şayet böyle yaparsanız ben sizin dehşetli bir azaba çarptırılacağınızdan korkarım.” Fakat kavmi Hûd’u ve söylediklerini alaya almakla birlikte, O’na şöyle dediler: “Ey Hûd! Sen bizim nizam ve ahlakımızı ortadan kaldırmak böylece atalarımızın yolunu terk etmemizi istiyorsun. Şayet bu söylediklerin doğru ise bizi tehdit ettiğin azabı hemen başımıza getir de görelim.” Bunun üzerine Hûd da onlara: “Azabın başınıza geleceği zamanı yalnızca Allah bilir. Ben sadece bana vahyedilenleri size bildiriyorum fakat maalesef siz öğüt ve uyarılardan anlayan bir kavim değilsiniz.” dedi. Nihayet o halk yoğun bir bulut tabakasının üzerlerine doğru geldiğini görünce, “İşte bize yağmurla bereket getirecek bir bulut.” diyerek sevindiler. Hûd ise onlara dönüp, “Hayır! O sizin bir an önce gelsin de görelim dediğiniz azabın ta kendisidir. Azaba dönüşecek olan kasırgadır hem de Rabbinin emriyle önüne çıkan her şeyi yıkıp yok edecektir.” dedi ve öyle de oldu. Onlardan geriye bomboş evlerden başka hiçbir şey kalmadı. İşte Biz şirke batmış kavmi böyle cezalandırırız.

26-28

26-28 Ey müşrikler! Gerçek şu ki, Biz onlara size verdiklerimizden daha fazla mal mülk vermiştik ve onlara da gözler, kulaklar, düşünüp anlama kabiliyetleri, hisseden gönüller bahşetmiştik fakat doğru kullanmadıkları için ne gözleri, kulakları ve ne de akılları işlerine yaramadı. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini göz göre göre, duya duya inatla ve nankörce reddediyorlardı. Sonunda inanmayıp alay ettikleri o azap kendilerine ulaştı. Biz geçmişte çevrenizdeki bunlara benzeyen nice kavimleri aynı sebeplerden helak ettik. Hâlbuki onlar da doğru yola misallerle, değişik tekrarlarla davet edilmişlerdi. Hak ettikleri azapla karşılaştıklarında, Allah’la birlikte ilah edindiklerinin onlara hiçbir yararı olmadı; aksine onları yüzüstü bıraktılar. Oysa onlar ilah edindiklerinin, kendilerini Allah’a daha çok yakınlaştırıp yardım edeceklerine inanmışlardı. Bunlar aslında onların hayal mahsulü uydurdukları yalanlardan ibaret inançları idi.

29-31

29-31 Ey Peygamber! Biz cinlerden (bilip, tanımadığın) bir grubu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yönlendirmiştik. Onlar gelip de Kur’an’ı dinleyince birbirlerine, “Sessiz olun da okunanları dikkatle dinleyelim.” demişler ve Kur’an’ın okunması sona erince de, dinledikleri ile kavimlerini uyarmak üzere dönmüşlerdi. Kavimlerine varınca da onlara: “Ey kavmimiz! Musa’ya indirilen kitaptan ve tüm ilahi kitaplardan hakikat adına geriye kalan ne varsa, onların hepsini tasdik edip insanları yaratılış sebepleri olan hayat nizamı ile yaşamaya davet ederek rehberlik eden ilahi bir kelam dinledik. Ey kavmimiz! O âyetlere ve onu okuyan Peygamber’e uyun ki, Allah da günahlarınızı bağışlayıp sizi elem veren azaptan korusun.” dediler.

32

32 Her kim Allah’ın davetini önemsemez ve ona uymaz ise iyi bilsin ki, onu Allah’ın azabından hiç kimse kurtaramaz. Hesap Günü cehennemden koruyacak bir yardımcı da bulunmaz. İşte böyleleri bâtıla saplanmış, kendilerine zulmetmiş kimselerdir.

33

33 Hakikati inkâr edenler gökleri, yeri ve arasında olanları yaratan ve yöneten, bunları yapmak kendisine hiçte zor gelmeyen Allah’ın, ölüleri de kolayca diriltebileceğini hiç düşünmezler mi? Allah’ın ilmi ve kudreti, yoktan var etmeye, öldürmeye ve öldürdüğünü de diriltmeye elbette yeter.

34

34 Cehennem ateşine atıldıkları gün bu müşrik ve kâfirlere şöyle denilecek: “Dünya hayatınızda alay edip, umursamayıp, reddettiğiniz yeniden dirilme ve Hesap Günü’nün gerçek olduğunu şimdi anladınız mı?” Onlar da: “Evet Rabbimize andolsun ki gerçekmiş.” diyecekler, bunun üzerine de onlara: “İnkâr alay ve başkaldırmanızın karşılığı olarak cezanızı çekin.” denilecek.

35

35 Ey Peygamber ve onunla birlikte Allah’ın davetine iman eden mü’minler! Sizde, sizden önceki kavimlere gönderilen peygamberler ve mü’minler gibi kararlılıkla, sabır ve sebatla doğru yolda yaşamak uğrunda cihat ederken, karşılaştığınız zorluklara, sıkıntılara karşı göğüs gerip direnin. Müşriklerin başlarına azabın gelmesi içinde acele etmeyin. Onlar kendilerine vaat edilen ceza ile karşılaşacakları Hesap Günü, dünyada sadece birkaç gün yaşadıklarını sanacak ve dünya hayatının kısa ve geçici olduğunu anlayacaklar. Şimdi bunun gerçek olduğunu anlamak istemiyorlar. Bunlar Allah’ın insanlara apaçık duyurusu ve uyarısıdır. İyi bilin ki şirk ve küfre batmış toplumdan başkası helak edilmez.

Scroll to Top