Sure Hakkında
Ayet Sayısı
206
Mushaf (Kuran) Sırası
7
Nuzül (İniş)Yeri
Mekke
Nüzül (İniş) Sırası
39
Sure Hakkında Bilgi
7
A’RAF SURESİ
GİRİŞ
Adı: Bu sure adını 46-47. ayetlerde geçen el-a’raf’tan almaktadır.
Nüzul Zamanı: Surede anlatılan konular hakkında yapılacak dikkatli bir inceleme bu sure
ile En’am suresinin hemen hemen aynı zamanda, yani Hz. Peygamber’in (s.a) Mekke’de
geçen hayatının son yıllarında nazil olduklarını gösterir. Ancak hangisinin daha önce geldiği
kesin olarak bilinmemekte. Her halukârda, En’am ve A’raf surelerinin ele aldıkları konular
ve anlatım biçimleri arasındaki benzerlik, bu iki surenin de aynı döneme ait olduklarını
açıkça ortaya koymaktadır. İkisi de aynı tarihsel arka-plana sahip olduklarından, okuyucu
En’am suresinin mukaddimesini de göz önünde bulundurmalıdır.
Konu: Surenin ana konusu, dikkat çekici bir uslûpla, “Hz. Muhammed’e (s.a) gönderilen
‘İlâhî Tebliğ’e çağrı’dır. Bu, Hz. Peygamber’in (s.a) Mekkelilere yaptığı uzun süren
nasihatleri neticesinde, onlar üzerinde bir tesir görülmemesi nedeniyledir. Hatta onlar,
Peygamber’in (s.a) davetine karşı adeta sağır bir kulak kesilmişler ve o kadar inatçı, o
kadar vurdumduymaz olmuşlardı ki, neticede Hz. Peygamber’e (s.a), yalnızca Mekkelilerle
uğraşmayı bırakıp başka insanlara da yönelmesi emrolunmuştu. Bundan dolayı Mekkelilere ?
lâhî Daveti kabul etmeleri için sürekli çağrıda bulunulmasının yanında, daha önceki
kavimlerin, peygamberlerine karşı takındıkları yanlış tavırlarının sonuçları sert bir dille
anlatılarak, bu hususa dikkatleri çekilmektedir. (O vakitte Hz. Peygamber (s.a) Mekke’den
hicret etmek üzereydi.) Hitabın sonuç bölümü, Hz. Peygamber’in (s.a) ileride kendileriyle
ilişkiler içinde olacağı Ehl-i Kitab’a yöneltilmektedir. Bu, hicret vaktinin artık yaklaşmakta
olduğunun, “mesaj”ın öncekilerde olduğu gibi sadece kendi kavmine münhasır kalmayıp
bütün insanlığa yayılacağının ifadesi idi.
Yahudilere hitab edildiğinde, onların peygamberlik müessesesine karşı münafıkça
tutumlarının sonuçlarına işaret edilmektedir. Çünkü onlar sözle Hz. Musa’ya inandıklarını
söylüyorlar, yalandan ibadet ediyorlar, fakat gerçekte onun öğretisine karşı gelerek ve
itaattan kaçındılar. Bütün bu tavırlarının neticesi olarak, alçaklık ve rezillikle suçlandılar.
Surenin sonunda, Hz. Peygamber (s.a) ve ona uyanlara, İslam’ın tebliğ vazifesini
hikmetlice yapabilmeleri için, bazı talimatlar verilmektedir. En önemlisi; muhaliflerin
tahriklerine karşılık verme konusunda, kendilerini tutma ve sabretme hususuydu. Ayrıca,
hislerin etkisiyle, hedeflerine zarar verecek herhangi bir yanlış adımın atılmaması tavsiye
edilmektedir.
ÖZET
Ana Fikir: İlâhî Çağrı’ya Davet.
Konular ve birbirleriyle alâkaları:
1-10 Bu bölümde; bütün insanlar, Hz. Muhammed (s.a) vasıtasıyla, kendilerine gönderilmiş
olan Mesaj’ı izlemeye davet edilmekte ve bunu reddedişin sonuçları hakkında da
uyarılmaktalar.
11-25 Hz. Adem’in hikâyesi, onun zürriyetinin, şeytanın tuzaklarına karşı uyarılması
gayesiyle nakledilmektedir. Çünkü Şeytan, (Hz. Adem ve Havva örneğinde de görüldüğü
gibi) her an onları saptırmaya hazırdır.
26-53 Bu bölüm; bazı İlâhi talimatları ve bunların Şeytan’ın talimatları ile olan zıdlıklarını
içermekte olup her ikisinin sonuçlarının ve meyvelerinin bir resmi çizilmektedir.
54-58 Yeri, göğü ve onlarda olan herşeyi yaratan Allah tarafından gönderildiği için bu
mesaj’a uyulmalıdır; o mesaj ki; O’nun, kuru toprağı diriltmek için indirdiği yağmura
benzer.
59-171 Bazı meşhur Peygamberlerin -Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb, Musa- (Allah’ın selâmı
üzerlerine olsun) hayatlarından olaylar, bu İlâhî Çağrıyı reddedişin kötü sonuçlarını gözler
önüne sermek için verilmekte, ve yine bu maksatla, Hz. Muhammed’in (s.a) azabtan
kurtulmaları için yaptığı, daveti kabullenme ve izlemeye- çağrı, hitap ve konuşmaları
nakledilmektedir.
172-174 Bir önceki bölümün sonunda, İsrailoğulları ile yapılmış antlaşmadan bahsedilirken,
tüm insanlığa daha en başta Adem’in Allah’ın halifesi olarak atandığı zaman yapılan
sözleşmeye münasip bir şekilde telmihte bulunularak, onun zürriyetinden gelen bütün
insanların verilen o ahdi hatırlaması ve Hz. Peygamber (s.a) tarafından kendilerine sunulan
Mesaj’ı kabul edip izlemeleri gerçeğine dikkat çekilmektedir.
175-179 Mesaj hakkında bilgisi olduğu halde buna aldırış etmeyen insanın örneği, bu
çağrıyı bâtıl addedenlere bir ihtar olsun diye verilmektedir. Mesajı tanımak için bütün
kapasitelerini kullanmaya teşvik edilmekteler. Aksi halde cehennem onların kalacağı yer
olacaktır.
180-198 Surenin bu sonuç kısmında, Mesaj’ı anlamak için melekelerini doğru dürüst
kullanamayanların bazı sapkınlıklarına değinilmekte, bu kimseler uyarılmakta ve Hz.
Peygamber’in (s.a) çağrısına karşı gösterdikleri düşmanca tutumların ciddi sonuçları
konusunda bunlara ikazda bulunulmaktadır.
199-206 Sonuçta, Hz. Peygamber’e ve O’na uyanlara, davete karşı gelen ve ondan yüz
çevirenlere karşı takınmaları gereken tavırlar hususunda bazı talimatlar verilmektedir.
Açıklamalı meal 1 siyah beyaz
1. Elif. Lam. Mim. Sad. Manası konusunda sözün tükenmeyeceği bu harfler hakikate ve Allah Resul’ünün aldığı vahyi tek bir harfini dahi zayi etmeden ilettiğinin şahididirler.
2. Bu sana indirilen ve insanları yaratılışlarının sebebine davet eden bir Kitap'tır. Müminler onu, akıllarından çıkarmasınlar diye indirilmiştir. Ey Resûlüm onunla yoldan sapanları, uğrayacakları akıbete karşı uyarman ve mü'minlere öğüt vermen hususunda, iman etmeyenlerden gelecek baskılar ve görevinin zorluğundan dolayı içinde bir sıkıntı kalbinde bir şüphe ve daralma olmasın. Onunla kâfirleri korkutup müminlere öğüt veresin ve gittikleri yolun neticeleri konusunda uyarasın. Sen görevini yap, cihadını sürdür, zalimlerin ve kâfirlerin hıncına ve hücumuna aldırma. Yapmakta olduğun davete karşı çıkanların saldırganlıkları seni bunaltıp üzmesin. Sen tebliğle görevlisin. Kitabı senin hayatını zora sokmak için göndermedik. Onlar daveti düşünüp öğüt almasalar da gerçeği arayanlar öğüt alıp doğruya yönelirler.
3. Ey insanlar! Rabbinizden size indirilen emir ve yasaklarına riayet edip Kuranı rehber edinin. Nelere iman ettiğinizi bilerek ve inanmanın gereklerini yerine getirerek Kur’an’a uyun ve Allah’tan başka hiçbir güce boyun eğmeyin. Kur’an’ın hükümlerini terk etmeyin. Allahtan başka, işlerinizi kendilerine havale edeceğiniz kendi otoritelerine kayıtsız şartsız boyun eğmenizi isteyen lider ve O’nun razı olmadığı önderleri, dost ve veliler edinip onlara uymayın. Unutmayın ki yarattıklarının nizamını kurma ve ahlakını belirleme hakkı ve yetkisi yalnız Allah’a aittir. Ondan başkasının hayatınız üzerinde belirleyici olmasına rıza göstermeyin. Allah’a inanmakla beraber onun dışındaki lider, şeyh, mürşit, hoca, alim, cemaat, mezhep, tarikat gibi kişi ya da oluşumlar sizi Kur’an’dan kopararak başka mecralara çekmesin. Yapılan onca uyarıya rağmen pek az düşünüyorsunuz ve pek az öğüt alıyorsunuz. Kulağınıza küpe olması gereken bu öğütleri ne kadar da az düşünüyorsunuz! Allah ile arasına, başka birini koymayan herkes Allah’ın velisidir.
4. Öğüt almayanları nasıl bir son bekliyor?” derseniz geçmişe bakın. Biz elçilerimize düşmanlık eden, emrimize başkaldırıp uyarılarımızı ve öğütlerimizi dikkate almayan nice toplumları ve memleketleri helak ettik. Azabımız onlara ya Lut kavminde olduğu gibi kendilerini güvenlik içinde hissettikleri en gafil oldukları bir gece vakti, ya da Şuayip kavmindeki gibi gündüz uykusuna yattıkları sırada ansızın gelmişti. Uyarılarımıza aykırı davrandılar. Bunun üzerine onların üstüne gece gündüz fark etmeden felaketler gönderdik.
5. Kendilerine zorlu azabımız geldiğinde: “Yazıklar olsun, biz onca öğüt ve uyarıyı dikkate almayıp gerçekten Allah’a şirk koşan, resullerini yalanlayan, haddi aşanlardandık. Biz bunu çoktan hak ettik, kendimiz ettik kendimiz bulduk diyerek ve aciz çaresiz biçimde dua edip yalvararak “şüphesiz biz zalimlerdik” demekten ve suçlarını itiraf etmekten başka diyecek sözleri olmadı. Ve bu son pişmanlıkları bir yarar da sağlamadı. Ama iş bununla da bitmeyecek, öyle bir gün gelecek ki:
6. Şüphesiz kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara ve yaratılış sebeplerine uygun yaşamaya davet edilenlere: “Peygamberler size tebliğ de bulundular mı? Size gelen peygamberin tebliğine nasıl karşılık verdiniz? niçin elçilere düşmanlık yaptınız” diye soracağız. Peygamberlere iftira atan kişilerin yalancılıklarını ortaya çıkarmak için, Peygamberlere de şahit olarak “Ümmetiniz size ne cevap verdi?” diye elbette soracağız.
7. Şüpheniz olmasın bu sorgulama esnasında kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacaktır. Biz insanın amel defterlerindeki kayıtlı bilgi ve belgeleri önlerine koyacağız. Onlara yaptıklarını en gizli durumlarına varıncaya kadar ayrıntılarıyla bir bir anlatacağız. Çünkü biz her an onların yanındaydık. Yaptıkları hiçbir şeyden asla habersiz değildik. Bizim bulunmadığımız bir zaman, kaybolduğumuz bir vakit yoktu ki. Yakında bunu anlayacaklardır. Hesap günü olup biteni bütün gerçekleriyle açıklayacağız.
8. Adil yargılanmanın sembolü olan gerçek terazi o gündedir. O Gün hiç kimseye haksızlık yapılmaz, ölçü ve tartı hakkıyla gerçekleşir. Dünyada yapılmış olan bütün iyilik ve kötülükler dosdoğru bir şekilde ölçülecek ve ilâhî adâlet tam anlamıyla gerçekleşecektir. O gün verilen karar kesindir. Herkes kendi yaptıklarına kendisi şahitlik edecektir. Bu konuda hiçbir şüpheye mahal yoktur. O yüce mahkemede verilen karara itiraz edilemez. Tamamıyla gerçeklere göre hüküm verilir. Salih amel yönünden kimin iyilik sevap ve hayır tartıları ağır gelirse kurtuluşa ve ebedî mutluluğa erecekler onlardır. Kâr ve zarar hesabı, bunların toplamından çıkacaktır. En büyük sevap ise imandır, imanı olmayanın yapmış olduğu iyi ameller ne kadar çok olsa da kâr hanesine yazılmayacak heder olup gidecektir.
9. Kimin de günahları ağır basarsa ve sevap tartıları hafif gelirse onlar da açıklanan sorumlulukları hiçe sayıp ayetlerimize karşı haksızlık etmelerinden ve Allah adına yapılan davete sırtlarını dönmelerinden dolayı kendilerine yazık edenlerdir. Yaptıkları iyi şeyler, kötü şeylerden fazla olanlar Cennet’e; yaptıkları kötü şeyler iyi şeylerden fazla olanlar da Cehenneme gidecektir.
10. Ey İnsanlar! Biz sizi yaratıp gerçekten rahat ve huzurlu bir vaziyette yeryüzüne yerleştirdik. Size orada güç itibar, iktidar ve sayısız nimetlerle çeşitli geçim imkanları verdik. Hal böyleyken, Rabbinizin davetine ne kadar az yöneliyor ve O’na ne kadar az şükrediyorsunuz.
11. Atanız babanız olan Âdem’i ilk olarak şekilsiz bir balçıktan, sizi ve ruhlarınızı da hiç yoktan Biz yarattık. Sonra atanız Âdem’e ve size insan şekli verdik. Sonra meleklere: “Adem’e hizmete hazır olun hürmet için saygı duyun, O’nu yüceltip secde edin” dedik. Aslen bir cin olan İblis dışında hepsi üstünlük verdi, Âdem’i yücelterek secde etti. İblis Allah’ın emrine başkaldırma pahasına itaat secdesinde bulunmadı. Zira o, bunu gururuna yediremedi, kibirlendi ve küfre kaydı.
12. Allah İblis’in niçin secde etmediğini gayet iyi bildiği hâlde, insanlığa ibret olması için ona sordu: “Sana emrettiğimde, seni Âdem’e secde etmekten alıkoyan ne oldu?” dedi. Gerçek üstünlüğün Allah’ın emirlerini her şeyin üstünde tutmak olduğunu unutan İblis: “Ben ondan üstünüm. Beni ateşten yarattın onu ise değersiz bir çamurdan yarattın” dedi. Oysa, insan, hangi maddeden yaratıldığına değil ne için yaratıldığına bakmalı. İnsanın elinde olmayan ve doğuştan gelen bir özelliği üstünlük ölçüsü olarak görmesi hem yanlıştır hem de şeytanî bir davranıştır. Bu düşünceyle, “biz peygamber soyundan geliyoruz”, “biz falan kabileye mensubuz” gibi çıkışlar arasında herhangi bir mantık farkı yoktur. Irk, renk, servet, şöhret, güzellik, makam, güç gibi özellikler, İslâm’a göre asla üstünlük ölçüsü olamazlar. İlâhî değer ölçülerine göre en kıymetli, insan; ortaya koyduğu faydalı çalışmalar ve ahlâkî erdemler bakımından en önde olan insandır.
13. Allah: Öyleyse, sana bahşettiğim yüce makam olan cennetten defol in aşağıya. Orada böbürlenmeye, büyüklenmeye hakkın olamaz. Hiç kimse, soyundan, sopundan, makamından dolayı üstünlük iddiasında bulunamaz. Sen oraya layık değilsin. O yüce makam, haddini bilen Rabbinin emirlerine itaat edenlere mahsustur. O makamda ancak Allah’ın emirlerine itaat edilir, O’nun emri karşısında büyüklük taslayıp fikir beyan edilmez. Hemen huzurumdan ve nimet ortamımdan çık. Sen değersiz aşağılık ve alçaklardansın dedi. İblis’in, Allah’a inanması, O’nun varlığını ve sıfatlarını biliyor olması kendisini kovulmaktan, aşağılanmaktan kurtaramadı, kendisine bir yarar sağlamadı. Demek ki doğru olan Allah’a inanmakla beraber, O’nun emirlerine itaat etmektir. Kim Allah’ın emirlerine itaatsizlik ederse o da İblis gibi ilâhî rahmetten uzaklaştırılır.
14. (İblis, tevbe etmek yerine hatasında ısrar ederek) Dedi ki: (“Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.
15. (Allah: “Şu imtihan dünyasında, insanın terakkisi için) Sana (kıyâmete kadar) süre verilmiştir. (Fakat bu süre içinde şunu hiç unutma: Sen kötü olarak yaratılmadın. Kötü olmayı ve sürekli kötülük yaparak varlığını devam ettirmeyi sen seçtin.)” dedi.
16. (İblis, sanki tercih özgürlüğünü kötü olmaktan yana kullanan o değilmiş, sanki Allah onu kötü olmaya zorlamış gibi, yalan ve iftira silahına sarılarak) Dedi ki: Beni yoldan çıkarmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne (pusu kurup) oturacağım.
17. Sonra (da onları aldatmak için dört farklı yönden geleceğim:
1) Ahirete ait şüpheler vermekle) önlerinden
2) Dünyayı ebedi zannetmelerini sağlamakla) arkalarından
3) Suret-i haktan görünmekle, yaptıkları hayırlara gurur, kibir, riya karıştırmakla) sağlarından
4) Günahın her türünü en güzel ambalajlar içinde servis yapmakla) sollarından onlara yaklaşacağım. (Kısaca onları aldatmak için her türlü yol ve yöntemi kullanarak dört bir yandan üzerlerine saldıracağım) Ve (bu saldırılar sonucunda) pek çoklarının nankör kimseler olduğunu göreceksin.
14. (İblis): “Onların yeniden diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.
15. (Allah): “Haydi, sen kendilerine mühlet verilenlerdensin” dedi.
16. (İblis de) şöyle dedi: “Beni azgınlığa düşürmene karşılık onlara karşı senin doğru yolunun üstünde oturacağım.
17. Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Böylece sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.”
14-17 Bunun üzerine İblis, “O halde bana insanların yeniden diriltecekleri Kıyamet Günü’ne kadar süre ver.” dedi. Allah da ona, “Sen o güne kadar süre verilenlerden oldun.” dedi. İblis kibri yüzünden Allah’ın emrine itaat etmemekle birlikte dönüp bir de şöyle demeye başladı: “Mademki Sen benim yoldan çıkıp sapmama izin verdin. Ben de yeryüzünde Allah merkezli bir hayat yaşaması için yaratıp, onunla imtihan edeceğin insana tuzaklar kuracağım. Onlara açıktan açığa, gizliden gizliye sokulup altlarından girip, üstlerinden çıkarak, haktan, hukuktan yana gözükerek, zaaflarını kullanıp akıllarını karıştırıp doğru yoldan uzaklaştıracağım. Sen de onların çoğunu nankörler ve emrine başkaldıranlar olarak bulacaksın.
14. Bunun üzerine tevbe etmek yerine hatasında ısrar eden İblis: “Onların öldükten sonra yeniden diriltilecekleri Kıyâmet Gününe kadar bana mühlet ver” dedi. İblis; bu ifadeyle ölmeden ahirete ulaşma hesabı yaptı. İblisin küfrü, Allah’ı ve Âhireti inkâr değil, Allah’a itaatsizlik ve Allah ile tartışmaya kalkışmaktır. İblis, Allah’ı ve âhireti bilen, fakat inanmayan kâfirlerin sembolüdür.
15. Allah bu isteğini kabul etmiş ve: “Haydi, sen kendilerine kıyamet gününe kadar yeryüzünde süre verilenlerdensin” dedi. Allah dileseydi, İblis’i oracıkta yok edip işini bitirebilirdi. Fakat sonsuz ilim ve hikmeti gereğince, İblis’e istediği süreyi verdi.
16. İblis de Allah’a iftira ederek kendisine verilen bu uzun ömre şükredeceği yerde, sanki Allah onu kötü olmaya zorlamış gibi kibri yüzünden Allah’ın emrine itaat etmeyip şöyle dedi: Madem ki benim yoldan çıkıp sapmama izin verdin. Hz. Adem’e secde etmek gibi nefsime ağır gelen bir imtihana tâbi tuttun. Beni azgınlığa düşürmene karşılık Ademoğullarını saptırmak için onlara karşı senin doğru yolunun üstünde pusu kurup oturacağım. Allah merkezli bir hayat yaşaması için yaratıp, onunla imtihan edeceğin insana tuzaklar kuracağım. İblis, kibir göstererek ve küfrü tercih ederek yüz çevirdiği ilâhî emrin faturasını Yüce Allah’a havale etmekte, aslında kendi sapmasını gizleyerek onu Allah’ın saptırdığını söylemekteydi. Bu apaçık bir yalan ve iftiraydı. İblis, yaptığı eylemin sorumluluğunun Allah’a ait olduğunu iddia etmektedir. Diğer bir ifadeyle “Sen, bu işin buraya varacağını biliyordun” demiştir. Günümüz kadercilik anlayışının temelinde de benzeri bir düşünce yapısı mevcuttur.
17. Sonra onları aldatmak için dört farklı yönden geleceğim. Onlara bazen açıktan ahiretle ilgili şüpheler vererek önlerinden, bazen sinsice pusu kurup Dünyayı ebedi zannetmelerini sağlamayarak arkalarından, bazen Müslüman kimliğine bürünüp yaptıkları hayırlara gurur, kibir, riya karıştırarak sağlarından ve bazen de şehvet ve ihtirâslarını azdırarak günahın her türüyle sollarından, mümkün olan her vesileyle, her vasıtayla sokulacağım. Onlara açıktan açığa, gizliden gizliye sokulup altlarından girip, üstlerinden çıkarak, haktan, hukuktan yana gözükerek, zaaflarını kullanıp akıllarını karıştırıp doğru yoldan uzaklaştıracağım. Onları aldatmak için her türlü yol ve yöntemi kullanarak dört bir yandan üzerlerine saldıracağım Böylece sen onların çoğunu artık dinin ve nimetlerin sayesinde eriştikleri faziletlere şükretmeyen nankör kimseler olduğunu göreceksin. Çünkü onlara nankörlük ve hıyanet yaptıracağım. İblisin sen çoğunu şükredenlerden, bulamayacaksın demesi, sadece bu şeytanlaşmaya müsait olanlar içindir. Yani; gerçek Müslümanların dışındakiler, tamamen iblise uydular veya onlar da şeytanlaştılar. Böylece de iblis bu saptırma işini kendi gücüyle yaptığını zannetti.
18. Bunun üzerine Allah da şöyle dedi: Emre itaatsizlikle kalmadın, bana iftira attın. Artık eski konumunda kalamazsın. Haydi cennetten defol. “Oradan kınanmış ve rahmetimden kovulup aşağılanmış olarak çık. Çünkü melekler arasında, o yüce makamda bulunmaya senin hakkın yok. Yakında yeryüzüne inecek ve ilâhî sınavın gerçekleşmesi için insanları kötülüğe dâvet edeceksin. Fakat kullarımın üzerinde herhangi bir zorlayıcı gücün olmayacak, Yemin olsun dışlanmış, kovulmuş şeytanlaşmış birisi olduğun halde insanlardan, kim sana uyarsa bilin ki cehennemi hep sizinle dolduracağım.” Suç işleyip kabahati Rabbine atanlar, Rabbim istemeseydi sapıtmazdım diyenler, mutlaka cezalandırılacaklardır. Cehennemin insanlarla doldurulması “sonuç”, insanların İblis’e uyması ise “sebeptir.
19. Sonra Allah, Adem’e şöyle buyurdu: Ey Âdem! Sen ve eşin birlikte has bahçe olarak bilinen cennete yerleşin ve orada tercihlerinizi isabetli kullanarak istediğiniz her şeyden, canınızın çektiği her türlü meyveden bol bol yiyin. Ancak sınırsız özgürlüğe sahip olmadığınızı, size bu nimetleri bahşeden Allah’a muhtaç birer kul olduğunuzu asla unutmayın. Bunun için de sizi imtihân etmek üzere meyvesini yasakladığım şu ağaca yaklaşmayın. Aksi halde büyük bir günah işleyerek kendinize yazık edenlerden, emrime itaat etmeyen zalimlerden ve haddi aşanlardan olursunuz.”
20. Şeytan boş durmuyordu. O, insanı çok iyi tanıyor, onun en büyük zaaflarından birinin şehvet duygusu olduğunu biliyordu. İkisinin birbirine gizlenmiş olan ayıp ve edep yerlerini kendilerine göstermek ve böylece cinsi tahrikle şehvet tuzağına kaptırmak için onlara vesvese verdi, akıllarını çeldi. Şeytan vesveseyi verirken de niyetinin anlaşılmaması için teklifini farklı bir şekilde onlara sundu ve: Rabbinizin size bu ağacı ve meyvesini yasaklamasının nedeni sırf güçlü, kuvvetli melekler gibi ölümsüz olmanızı yahut hep burada sonsuza kadar yaşamanızı istemediği içindir. Oysa cennette ebedi sultan olmak çok güzeldir ve tam da size göredir. Cennete gözde melekler olursunuz ve ebedî hayat yaşayanlardan olursunuz dedi. Âdem ile eşini kıskanıp, ilahi ilmin ve hikmetin gereği onların kulaklarına fısıldayarak yasaklanan bitkinin meyvesinden yemeyi cazip gösterdi.
21. Ayrıca: Şeytan yalanını daha inandırıcı yapmak için “Şüphesiz Allah şahidimdir ki ben melekler gibi ölümsüz ve hep burada yaşayanlardan olmanızı ve sadece iyiliğinizi istediğim için size öğüt veriyorum” diye onlara karşı yalan yere yemin etti. Doğruluğuna ve onların hayrına olduğuna dair yeminler edip her ikisini de inandırdı.
22. Böylece Şeytan amacına ulaştı ve onları yanıltıcı düşüncelerle yönlendirdi. Onları aldatarak yasak ağaca yaklaşmalarını sağladı. Onlardaki cinsellikle alakalı duyguların aktif hale gelmesini sembolize eden ağacın meyvesini şehvetle tattıklarında işledikleri suçun farkına vardılar. Nurdan cennet örtüleri kayboldu kendilerine mahrem olan edep yerleri göründü. Çıplak vaziyetlerinden utandılar ve cezalandırılma korkusuyla oraya buraya kaçmaya başladılar. Gizlenmek görünmemek için ağaçların yaprakların arkasına girerek, üzerlerini cennet yaprakları ile hemen örtmeye başladılar. Korkularından ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Sanki üzerlerine yaprak örttüklerinde Allah onları görmeyecekti. Bunun üzerine Rabbleri onlara: “Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim ve şüphesiz ki “şeytan göze görünmese de size açık bir düşmandır” dememiş miydim?” diye seslendi. Böylece Âdem ile Havva, kıyâmete kadar insanlara musallat olacak baş düşmanları İblisle olan ilk karşılaşmalarında imtihanı kaybettiler. Fakat umutsuzluğa düşmediler, kibre kapılmadılar, günahlarını bir başka günahla telafi yoluna da gitmediler. Aksine, hatalarını itiraf ederek Rabi’lerine yalvardılar: Şeytani dürtülere aldanıp mal edinme hırsına saplanan Âdem ve eşi, yanlışlarını fark edip kusurlarını anladılar.
23. Düştükleri bu durumun ardından Âdem ile eşi, şeytan gibi suçu başkasına atmak ve hata da ısrar etmek yerine dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz yaratılış gayemize aykırı hareket ettik, biz söz dinlememek ve şeytana uymakla kendimize yazık ettik. Sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak ki azabını hak edip hüsrana uğrayanlardan oluruz. Ne olur bizi bağışla” dediler ve pişmanlıklarını dile getirdiler. Bunun üzerine, Allah ikisini de bağışladı ve işledikleri günahın cezasını çekmeleri için değil de asıl yaratılış gayeleri olan halîfelik görevini yerine getirmeleri için cennetten çıkarıp yeryüzüne gönderdi. Çünkü zaten tövbeleri kabul edilmiş, suçları da bağışlanmıştı:
24. Allah da dualarını kabul ederek onları affetti ve Âdem’e, eşine ve şeytana şöyle seslendi: Şeytana uyduğunuz için buradan ilişiğinizi keserek, şeytan ve siz “Birbirinize düşman olarak cennetten çıkıp yeryüzüne inin. Siz yeryüzünde belli bir süreye kadar kalacak ve orada geçim süreceksiniz” dedi. İman küfür mücadelesi, kafirleri temsilen şeytan ve insanları temsilen Âdem arasında başlamıştır ve kıyamete kadar devam edecektir.
25. Allah dedi ki: Yine “Orada yaşar, orada ölür ve oradan Allah’ın size önerdiği hayat tarzına uygun yaşayıp yaşamadığınızdan hesaba çekilmek üzere dirilip mahşere çıkarılırsınız. Eğer siz gayret eder, Allah da lütfederse çıkarıldığınız cennetinize tekrar gireceksiniz.” dedi.
26. Ey Âdem oğulları! Size mahrem yerlerinizi ve görüldüğünde şehveti tahrik eden vücut bölgelerinizi örten ve giyinip süsleneceğiniz giysi yapma bilgisini öğrettik. Sizi hem çıplaklığınızı örtecek hem de dış etkilerden koruyacak, aynı zamanda süsünüz olacak giysi yapma becerileri ile yarattık. Örtünme duygusu fıtridir ve ilk insanla başlamıştır. Öyleyse, küfür ve zulüm sistemlerinin en belirgin alâmeti ve temel dayanağı olan, toplumda her türlü fuhşun, sapık ilişkilerin ve cinsel sömürünün yaygınlaşmasına yol açan çıplaklık kültüründen uzak durun! Namus, iffet ve ahlâk gibi yüce değerleri pekiştirerek toplumsal yozlaşmanın önüne geçen elbiselerle daha zarif, daha güzel göründüğünüzü unutmayın. Kötülüklerden titizlikle kaçınarak dürüst ve erdemli bir insan olmak ve size güzel şeyler yaptıracak kurallar anlamına gelen takva elbisesi ile de donanmanız ise en hayırlı olandır. Çünkü takva elbisesi kişinin, kişiliğini öne çıkaran, Allah’ın razı olmadığı her şeyden sakınarak dürüst ve erdemli bir insan olmayı temsil eden manevî bir elbisedir. İşte bunlar Allah’ın üzerinde düşünüp ibret almanızı isteyen ve size yol gösteren ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alırlar, Araştırıp, akıllarını ve vicdanlarını çalıştırıp, ibret ve hikmet öğrenirler diye gönderilmiştir.
27. Ey Âdem oğulları! Şeytan, atalarınızı aldatıp Hz. Adem’le Havva’nın edep yerlerini kendilerine göstermek ve şehvetlerini tahrik etmek için verdiği vesveselerle önce onları aldattı. Sonra da üzerlerindeki elbiselerini soyarak onları cennetten çıkardığı gibi sizi de Allah’ın emirlerine uymaktan ve razı olduğu yoldan uzaklaştırıp yanılgıya düşürmesin. Çıplaklık modasıyla günaha fitneye ve cinsi azgınlığa sürüklemesin. Bu fırsatı ona vermeyin. O şeytan ve taraftarları gerçek kimliklerini hissettirmeden ustalıkla aranıza sızar, hiç beklemediğiniz bir anda, akıl almaz yöntemlerle sizi aldatmaya çalışarak sizin kendilerini göremediğiniz yerlerde tuzağa düşürmek için pusuda beklerler ve sizi görürler. Üstelik insanlar arasında, onlarla iş birliği yapmak için can atan nice hainler de vardır. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin akıl hocası ve dostları kıldık. Hayatın merkezine Allah’ı koymayanlar şeytanları dost edinirler. Siz eğer mü’min iseniz, açıklık-saçıklıktan ve ahlâksızlıktan sakının. Rabbiniz korunmanız için size elbiseler verdi. Bunlar; sevgi, saygı, paylaşım, merhamet, şefkat, kötülükten sakınmaktır. Ayrıca size iyiliğin kötülüğün ne olduğunu açıklayan ayetler gönderdi. Şeytan iyi yönlerinizi örter, kötü yönlerinizi açar. Sakın ona kanmayın! Şeytan sizi azdırmak için bilmeyeceğiniz yerlerden tuzaklar kurar. Çünkü şeytan ve arkadaşları sizi hep takip eder.
28. Şeytanın inkârcı ve münafık yandaşları bir kötülük ve hayasızlık yaptıklarında yaptıkları kötülükleri örtmek ve savunmak için: “Biz atalarımızı babalarımızı bu işleri yaparken bulduk o yüzden de devam ediyoruz. Allah’ta hem onlara hem de bize bu hayat tarzını emretti” derler. Ey Müslüman! Çıplaklığı medeniyet, utanmazlığı medenî cesaret sayan bu şaşkınlara de ki: Hayır “Allah kesinlikle meşrû olmayan, aklın mantığın kabul etmeyeceği bir düzeni yaşamayı, zinayı, haddi aşmayı, utanç verici bir hayat yaşamanızı ve hayasızlığı emretmez. Zaten edep ve haya duygusu, her insanın yaratılışında vardır. Siz Allah hakkında Allah bize böyle emretti demekle bilmediğiniz ve gerçekle alakası olmayan şeyleri böyle cahil cesaretiyle söylüyorsunuz. Siz Allah’ı yeterince tanımak istemediğiniz için O’na iftira ediyorsunuz. Cahiliye dönemi müşrikleri Kâbe’yi çıplak olarak tavaf eder ve: “Biz atalarımızı bu işler üzere bulduk, Allah da bize böyle emretti” derlerdi. O’nun emir ve hükümleri hakkında, nasıl böyle bilip bilmeden konuşabiliyorsunuz?” Allah Teâlâ’nın herhangi bir şeyi emrettiği, kesin olarak bilinmiyorsa, O’nun hakkında “Allah falan şeyi emretti.” demek asla doğru olmaz. Durum bu iken, bir de Allah’ın emretmediğini bile bile “Allah bunu emretti.” demek, şiddetle reddedilmesi gereken katmerli bir iftiradır. Peki, gerçekte nedir Allah’ın emrettiği?
29. Ey Resûlüm de ki: “Rabbim her konuda adaleti, sizleri yaratmasının amacı olan hayat nizamına uygun yaşamanızı, tevhidi ve yalnızca doğru olanın yapmanızı emretti. Allah sizin dile getirdiğiniz her türlü iftiradan uzaktır. Allah’ın dinine gönülden boyun eğmek için kulluğunuzu göstermek üzere giriştiğiniz her ibadetinizde her mescitte yüzlerinizi ve gönüllerinizi Allah’a doğrultun. O’na kulluğunuzu ve sadakatinizi ancak O’nun davetine iman edip, şirkten kendinizi arındırarak gösterebilirsiniz. Namaz kılarken, özellikle de ibadetin doruk noktaya ulaştığı secdeye varırken, tüm benliğinizle Rabbinize yönelin ve dini yalnız Allah’a has kılarak tam bir samimiyet ile, O’nun hükümlerini esas alarak, O’nun rızasını amaçlayarak sadece Allah’a yalvarıp dua edin. Her yerde her zaman Allah’ı hatırlayın! Allah’ın yasalarını her yasadan üstün tutun! İnsanı doğru yola götürecek olanın Allah’ın yasalarına göre yaşamak olduğunu bilin! Allah’ın yasalarına uyarken asla insanların yasalarına uymayın! Ne babalarınızın geçmişten getirdiği örfler, adetler, yasalar ne siyasi liderlerin yasaları ne de insanların meclislerinden çıkarılan yasalar, Allah’ın yasalarından üstün değildir. Allah’ın yasaları bütün yasalardan üstün, hepsinden daha adil daha gerçektir. Sakın Allah’ın yasalarına uyarken aynı zamanda insanların yasalarına uyarak yaşamınızı allak bullak etmeyin! Böyle yaparsanız şirke girersiniz. Onun için sadece Allah’ın yasalarına uyarak yaşayın ki; kişiliğiniz, hayatınız tertemiz olsun! Eğer Allah’ın yasalarıyla birlikte insanların yasalarına da uyarsanız, kimliğiniz, kişiliğiniz, hayatınız kirlenir. Yalancı, riyakâr, çıkarcı olup çıkarsınız. Unutmayın ki, Başlangıçta nasıl sizi yaratan oysa, döneceğiniz kimse de O'dur. Allah’tan başka size gerçek dost yoktur.” Onun için Allah’ın kurallarına uyarak Allah’a yakın olun! Ne isteyecekseniz Allah’tan isteyin! Kısacık dünya hayatında yaşamınızı insanlara yalvararak geçirmeyin. Unutmayın ki sizi yaratıp bunca nimetle donatan da öldükten sonra diriltip kime ve neye göre yaşadığınızın hesabını soracak olan da Allah’tır. Başkalarına vereceğiniz hesaba göre değil, Allah’a vereceğiniz hesaba göre yaşayın! Çünkü gerçek hesap Allah katındaki hesaptır
30. Allah içinizden doğruya yönelmek isteyen bir grubu kurtuluşa ulaştırıp aydınlatıcı bilgiler vererek doğru yola yöneltti. Bir grupta özgürce seçme hakkına sahipken davetinden yüz çevirdiklerinden dolayı dalalet ve sapıklığı hak etti. Çünkü Onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost tutan ve yularını şeytanlara kaptırmış insanları veli, otorite ve yönetici edinmişlerdi. Bunları veli edinenler, Onların velayetini kabul etmiş ve davranışlarının belirlenmesinde yetkiyi onlara devretmiş demektir ve kendilerinin hâlâ doğru yol üzere olduklarını sanmaktadırlar. Ancak Rabbine inanmayanlar, Rabbinin yasalarına uymayanlar sapıklık içindedir. Onlar yaptıkları hatalar nedeniyle tövbe etmedikleri müddetçe sapıklıkta kalırlar. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edinirler. Rabbin hiç kimseye haksızlık yapmaz. Ancak hiç kimseyi de zorla doğru yola sokmaz. Çünkü Rabbin adildir. Kendiliğinden doğru yola girenler varken, inanmayanları doğru yola zorla sokarak adaletsizlik yapmaz. Doğru yola girmek isteyene doğru yolun kapılarını açar. Şeytanın yolundan gitmek için ısrar edeni zorla doğru yola döndürmez. Bunlar Rabbinizin temel ilkesidir.
31. Ey Âdem oğulları! Allah’a boyun eğilen, saygı gösterilen her mescide gidişinizde ve Allah’ın davetini tebliğ ve temsil ederken, kendinize çeki düzen verin, nezaketi, zarafeti elden bırakmayın. Bilgiye dayalı sözlerle edep ve vakarla davranın, miskinlik ve küçültücü davranışlardan uzak durun. Allah’a kulluk olsun diye, yapıp ettiğiniz her işte giyim kuşamınıza dikkat edin, niyet, ciddiyet, samimiyet, ihlas ve takva gibi her türlü süslerinizi takının. Kâbe’yi çıplak tavaf etmeyi bir dindarlık, bir erdemlilik sayan Arap müşriklerinin yaptığı gibi, birtakım hurafeleri, batıl inançları taklit ederek imana ve İslâm’a aykırı davranışlar göstermeyin. Dindarlığın, takvanın ölçüsü olarak ilahî hükümleri kendinize ölçü edinin. Bu ölçülere göre üstünüze başınıza, kılık kıyafetinize çekidüzen verin. Bilhassa giysilerin en güzeli olan takva elbisesini kuşanın. Helâl ve temiz nimetlerimi yiyin, için. Fakat harama yönelerek veya yoksulun hakkını çiğneyerek yahut ihtiyaçtan fazlasını harcayarak ya da aşırı lükse kaçarak, helal olarak kazandıklarınızı, haram yollarda harcayarak israf etmeyin. Bilesiniz ki israf; haram olmayan şeyleri yiyip içmek değil, haram olmayan şeyleri harama dönüştürmektir. Ölçülü, sağlıklı ve meşru yeme-içme sınırını aşmayın. Unutmayın Çünkü O, israf edenleri sevmez. Örtünmede tıpkı yeme ve içmede olduğu gibi israf etmek, yani örtüyü bir cazibe ve övünme aracı haline getirmek haramdır. Allah gereksiz ve gösteriş için yapılan harcamadan hoşlanmamaktadır. İslâm, israf yasağı ile özel mülkiyet hakkına bir sınır getirmiş ve servet kimin olursa olsun, onda toplumun hakkı bulunduğu ilkesini benimseyerek, israfla bu hakkın yok edilmesine engel olmuştur.
32. Kendilerini dünyanın meşrû lezzet ve nimetlerinden mahrum bırakarak Allah’ın hoşnutluğunu kazanacaklarını zanneden cahillere seslenerek de ki: “Allah’ın kulları için yarattığı helal, temiz ve güzel rızıkları ve yeraltı madenlerinden, denizlerin altından veya bitki ve hayvanlardan elde edilen ziyneti haram kılan kimdir, kim yasaklayabilir? Onlara böyle sorular sorarak düşünmelerini sağla! Bu nimetler dünya hayatında bütün insanlar, âhiret hayatında ise dünya hayatını Allah’ın davetine iman ederek yaşama gayreti gösterenler içindir. Güzel şeyler, temiz rızıklar haram değildir. Güzel şeyleri haram yollarda harcamak israftır. Size helal şeyleri harama dönüştürmek haram kılınmıştır. Helal yoldan kazandıklarınızı helal yollarda sonuna kadar harcaya bilirsiniz. Sözlerine devamla de ki: “Onlar aslında dünya hayatında kâfirler için değil, iman edenler içindir. Fakat imtihân hikmeti gereğince mü’min-kâfir herkesin istifadesine sunulmuştur. Kıyamet gününde ise yalnız dünya hayatını Allah’ın davetine iman ederek yaşama gayreti gösteren müminlere özeldir.” İnkârcılar kıyamette, ondan mahrum bırakılacaktır. Allah’ın kurallarına uyarak yaşayanlar, helal yoldan kazandıklarını haram yollara harcayarak israf etmeyenler, hesap gününde kazançlı çıkacaklardır. Hakikat bilgisinin kıymetini Bilen aklı başında ve anlama yeteneği olan, Allah’ın davetine yönelen bir topluluk için ayetlerimizi ibret alsınlar diye işte böyle etraflıca açıklıyoruz.
33. Ey Resûlüm de ki: “Rabbim, gizli olsun açık olsun bütün hayasızlıkları, davetine karşı açık ya da gizlice saldırıyı, her türlü fuhuş ve ahlâksızlığı, günah işlemeyi, haksız yere başkalarının malına, canına ve özgürlüklerine göz dikmeyi yasaklamıştır. Bu haramları işleyen toplumlar, dünyada da âhirette de bunun cezasını çekeceklerdir. Allah’ın Kitap veya Elçisi aracılığıyla hakkında Allah’tan başkasına ilahlık rütbesi verebilirsiniz” şeklinde herhangi bir delil indirmediği bir şeyi haram kılmıştır. Bazı kimseleri ilahi niteliklerle yüceltip mutlak otorite kabul ederek ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz asılsız şeyleri söylemenizi, Allah’ın hüküm belirtmediği konularda Allah adına hüküm vermeyi, böylece de Allah’a hüküm vermede ortak olmayı, yasaklayıp haram kılmıştır.” Unutmayın ki; Allah’ın düzeni olan İslam adına sadece Allah hüküm verir. Bunu yapanlar Allah’a ortak koşarak şirke düşmüşlerdir.
34. Her insanın bir eceli olduğu gibi her toplumun da Allah tarafından belirlenen bir süresi bir eceli vardır. Her medeniyet ve devletin de belli bir ömrü bulunmaktadır. Vadeleri dolup ecelleri geldiğinde ne bir an geciktirebilirler ne de bir an öne alabilirler. Adaleti uygulayan ve ilme dayanan devletler ayakta kalır, zulüm yapan ve geri kalan devletler yıkılır. Bu süre içinde toplumlar vahiy yoluyla kendilerine teklif edilen hidayet yolunu kabul ya da reddetmek konusunda serbesttirler. Uygarlıklar ağaçlara benzerler. Kökleri çürümüş ağaçlar ne kadar kalın olurlarsa olsunlar, onları yıkacak bir fırtına mutlaka kopar. Bunların uzun ya da kısa ömürlü oluşu, toplumun maddi ve manevi yapısının sağlamlığına bağlıdır. Onun için inkâr edenler mevcut durumlarına bakarak, kendilerinin ilelebet yaşayacaklarını zannetmesinler. Halkın karşısına çıkıp bizim ilkelerimiz, bizim yasalarımız, bizim devletimiz ilelebet yaşayacak demesinler.
35. Ey Âdem oğulları! Size, ayetlerimizi ayrıntılarıyla anlatıp okuyan, sizleri Allah adına gerçeğe çağıran peygamberler geldiğinde, kim bu çağrıya uyar, sorumluluklarını yerine getirmek için gayret eder ve Allah’ın razı olmadığı şeylerden sakınırsa. Ve iman edip salih amel işleyerek kendini ıslah edip davranışlarını düzeltirse, onlar için kıyamet günü korku yoktur ve onlar geçmişte yaptıkları için üzülmeyeceklerdir. Sonsuz cennet nimetleri onlar içindir.
36. Ayetlerimizi yalanlayıp boyun eğmeyi gururlarına yediremeyen onlara karşı kibirlenerek önemsemeyen ve “Bunlar geçmişin masalları” diyerek, büyüklük taslayanlar var ya. İşte ecel geldiğinde asıl korkması gereken onlardır. Onlar ateşin arkadaşları olan cehennemliklerdir ve orada sürekli kalacaklardır.
37. Uydurduğu hükümleri Allah’a nispet ederek Allah’a karşı ve Allah adına şu helal bu haram diyerek yalan uydurandan yahut O’nun davetine sırt dönerek ayetlerini inkâr edip kibirlenen ve yalanlayandan daha nankör daha zalim kim olabilir? Azıcık ilimleriyle bilgiç geçinip Kitaptaki dini hükümleri dejenere edenler bunlardır. Kitap’tan hak edişleri azap olan nasipleri onlara ulaşacaktır. Onlara kitapta hangi cezalar verileceği söylenmişse aynen verilecektir. Onların cezamızdan kurtuluşu yoktur. Nihâyet ölüm melekleri olan Elçilerimiz canlarını almak üzere kapılarına geldiklerinde onlara: “Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ı bırakıp da kendilerine yalvarıp yakardıklarınız, menfaat umarak veya zarar vereceklerinden korkarak kendilerine sığınıp uşaklık yaptıklarınız hani neredeler?” Allah’tan başka sığınıp güvenerek peşinden gittikleriniz, Allah’ın yasasının önüne geçip sizi ölümden, kurtarsalar ya diye soracaklar. Buna karşılık onlar da: pişmanlık ve çaresizlik içinde “Peşine takıldıklarımız bizim yanımızdan uzaklaşıp gittiler bizi yüzüstü bırakıp kayboldular. Onların işe yaramadıklarını anladık, fakat artık iş işten geçti, geriye dönüş de yok derler. Bunlar, verdikleri cevapla Allah’ın yasalarına uymayıp inkâr ettiklerine, Allah’tan gelen gerçekleri örtbas eden kimseler olduklarına, gerçekten nankör müşrik ve kâfir olduklarına dair son nefeslerinde kendi aleyhlerine kendileri şahitlik ederler. Onlar dünyada yaşarken Allah’ın yasalarına karşılık kendi liderlerinin, kendi meclislerinden çıkan yasaların üstünlüğüne inanırlar. Allah’ın yasalarını bırakıp insanların yasalarına uyarlar. Hesap günü yasalarına uyarak taptıkları insanlar ortadan kaybolur. Dünyada alkış tufanına tuttukları liderleri ortadan kaybolur. Allah takdir etti diye insan iyi ya da kötü yaşamaz. Ancak insanın kendi özgür iradesiyle yapacaklarını Allah daha önceden bilir. İşte “kader” bu yaşanacakların Allah tarafından bilinmesidir. Yani bir anlamda yaptıklarımızın sonuçlarıdır.
38. Allah dünya hayatını davetinden yüz çevirmiş olarak yaşamış olanlara Hesap Günü: O hâlde, sizden önce verdiğimiz onca nimetlere nankörlük edip küfre ve kötülüğe yönelen geçmiş cin ve insan topluluklarıyla birlikte siz de ateşe girin” diyecek. Her topluluk ateşe girdikçe inanç ve ideoloji bakımından kardeş gibi gördükleri ve peşinden gittikleri kendi yandaşlarına idarecilerine güç ve iktidar sahiplerine lanet eder. Nihayet hepsi birbirlerinin ardından cehennemin kapısında toplandıklarında arkadan gelenler, kendilerine yol gösterip, öncülük eden iktidar sahibi liderleri kastederek önden gidenler hakkında şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi başımıza buyruk hale getirip, yoldan çıkaranlar işte bunlardı. O hâlde, onların azabını iki kat daha artır” derler. Buna karşılık Allah’ta: Evet! Sizden öncekiler hem kendileri yoldan çıktığı için hem de arkadan gelenlere kötü örnek olup onları yoldan çıkardıkları için iki kat ceza çekecekler. Fakat siz de aynı şekilde sizden sonrakilere öncülük edip onları saptırdınız. O hâlde, Her birinizin azabı ikiye katlanmıştır. Dünyada atalarımızın yolundan gidiyoruz diyenler, yolundan gittikleri atalarıyla birlikte cehennemi boylayınca gerçeği öğrenecekler. Onlar dünyada yaşarken kabahatlerini atalarına atarak arzularına heveslerine uymuşlardı. Onları uyararak atalarınızın yoluna değil, Rabbinizin yoluna uyun demiştik. Ama onlar uyarılara kulak vermediler. Böylece günahkârlardan oldular. Siz de onlara uymakla aynı cezayı hak ettiniz, hepiniz iki kat fazlasını hak ediyorsunuz, bu bakımdan birbirinizden hiç farkınız yok. Fakat bu üçe de dörde de katlanabilir çünkü başkalarına kötü örnek olmanız sebebiyle nicelerinin sizden etkilenip kötülüğe yöneldiğini siz bilmiyorsunuz” der. Böylece biz atalarımızı bu yolda bulduk. Onların yolundan gittik. Bir suç varsa atalarımızın suçudur diyenler iki kat cezalandırılırlar. Toplumu yanlış yolda yürüten liderlere hem kendi kâfirliklerinden hem de başkalarını doğru yoldan saptırdıklarından ötürü; bunların peşinden gidenlere de hem kâfir olduklarından hem de sapık liderleri taklit etmelerinden dolayı iki kat azap edilecektir.
39. Karşılıklı suçlamalar devam eder. Bu defa öncekiler de küfür ve kötülükte, peşlerine takılan sonraki kimselere: “Sizin bize karşı sizi aklayacak bir üstünlüğünüz yok. Bizden ne farkınız var? Sizler de bizim yaptığımız gibi, kendi özgür iradenizle yanlış yolda yürüdünüz; Allah’ın daveti size de yapılmıştı, kabul ettiniz de biz mi engel olduk? Bize uymayı siz tercih ettiniz. Dolayısıyla, siz de bizimle aynı sorumluluğu taşıyorsunuz, işinize geldiği için bizi takip ve taklit ettiniz. Uyarıldığınız halde bizim gibi Allah’ın yasalarına uymadınız. Dünyada bize uyarken, bize uymanın nimetlerinden tadarken iyiydi. O halde siz de şimdi kendi nefsi arzularınıza Kazandıklarınıza ve yaptığınız tüm kötülüklere karşılık azabı da bizimle birlikte tadın” derler.
40. Ey öncekiler ve sonrakiler! Boşa tartışmayın. Ayetlerimizi yalanlayan ve emirlerimize boyun eğmeyi gururlarına yediremeyerek onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün rahmet ve af kapıları asla açılmaz ve halat iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremezler. Halatın iğne deliğinden geçmesi ya da balığın kavak ağacına çıkması nasıl mümkün değilse, inkârcıların da cehennemden çıkıp cennete girmeleri öylece imkânsızdır. Bu uyarılara rağmen küfürde direnen günahkâr suçluları işte biz böyle cezalandırırız.
41. Cehennemde onların hem altlarındaki yatakları hem de onları yorgan gibi saran üstlerindeki örtüleri azap verici ateş olacak. Biz günahında ısrar edenleri varoluş gayesine aykırı hareket edenleri ve zalimleri işte böyle cezalandırırız.
42. Biz hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla sorumluluk yüklemeyiz. Allah’ın davetine iman edip onu yaşamak ve yaşatmak için ellerinden gelen çabayı gösteren ve imanlarına yaraşır güzellikte iyi işler yapanlar ise içlerinde daima kalacakları cennete girecek olanlardır. Onlar orada sonsuz, sürekli kalacaklardır. Cennet Allah’ın yüklediği sorumlulukları bilinçle, severek yerine getirenlerin yurdu olacaktır. Unutmayın ki siz yeryüzünde yaşarken hiç kimseye gücünün üstünde bir görev yüklemedik. Yasalarımızda belirtilenler her insanın yapabileceği şeylerdi.
43. Cennete layık gördüklerimizi oraya sokmadan önce, gönüllerinde kin öfke ve haset adına ne varsa hepsini silmişizdir. Onlar her türlü olumsuz duygu ve düşünceden arınmış olarak cennete girerler ve altlarından sürekli ve ferahlık verici ırmaklar akmaktadır. Rablerine el açıp yalvararak sevinçle derler ki: “Bizi doğru yola ileterek bu cennet yurduna kavuşturan Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermiş olmasaydı, dünya hayatımızı niçin ve nasıl yaşamamız gerektiğini göstermeseydi biz doğru yola giremezdik. Şüphesiz ki Rabbimizin davetine uymuş olmanın ödülüne kavuşturan elçileri, bize gerçekten de hakikati hakkı bildirip getirmişler. Bugün Rabbimizin davetine uymuş olmanın ödülüne kavuştuk” derler. Ve bu sözlerin ardından, Allah tarafından onlara: “İşte dünyadaki gayret ve çabalarınızın karşılığı olarak size bahşedilen cennet, budur. Cennet yaratılış sebebinize uygun yaşama gayretinizin mükâfatıdır. Ölünce dünyada yaptığınız bütün iyiliklere karşılık cennete sahip olmanız ne güzel diye seslenilir.
44. Orada Cennetlikler cehennemliklere seslenip: Ey kâfirler! “Biz Rabbimizin bize vaad ettiğinin gerçek olduğunu gördük ve kavuştuk hepsi hakikatmiş, siz de Rabbinizin size vaad ettiği cezanın gerçek olduğunu gördünüz mü?” diye seslenirler. Cehennemdekiler: Evet maalesef gördük derler. O sırada içlerinden bir seslenici ya da Allah tarafından görevlendirilmiş bir çağrıcı melek: “Allah’ın laneti insanları O’nun yolundan saptıranların, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen güç ve iktidar sahibi zalimlerin, âhireti inkâr ederek Allah’ın yolundan ayrılanların üzerinedir. Cehennemde azap görmek, siz yaratılış gayesine aykırı hareket edenleredir diye seslenir.
45. Meleğe “Onlar bu laneti hak edecek ne yaptı?” diye sorulduğunda, melek şöyle der: O zalimler insanları Allah’ın daveti olan hayat nizamından Allah’ın yolundan yüz çevirip alıkoyar hem de İslam ve Kur’an yolunu sinsi propagandalarla anlaşılmaz çarpık bir hale sokmak isterler. İslâm’da tezatlık ortaya çıksın beklentisine girerler. Kendileri sapmakla kalmayıp, başkalarının sapmaları için de ellerinden geleni yaparlar. Onlar din adına dünyaya tapınarak aynı zamanda ahireti de inkâr ederler. Kendileri ve kendilerine uyanlar için cenneti garanti gösterirler. Dünyadayken de Ahiret gerçeğinin üstünü örttüler. İşte onlar inkârcılardır.
46. İki taraf olan Cennet ve cehennemlikler arasında onları birbirinden ayıran yüksek bir sur, ara bölge gibi bir perde vardır. Bu surun A’raf denilen yüksek burçları üzerinden bakınca, cennetlik ve cehennemlik olanlardan her iki taraf da görünmektedir. Bu burçların üzerinde her iki taraftakileri de simalarından tanıyan kimseler vardır. Cennetliklere: “Size selam olsun” diye seslenirler. Bunlar çok arzulamalarına rağmen henüz cennete girmemiş olan ama girmeyi arzulayan kimselerdir.
47. Araftakilerin Gözleri cehennemliklerin tarafına çevrildiği zaman: “Yalvararak Ey Rabbimiz! Bizi oraya girmeyi hak etmiş olan zalimler topluluğu ile birlikte bulundurma, bu zalimlerden uzak tut derler.
48. Surun yüksek burçlarında her yanı seyreden bu A’raf’ta bulunanlar simalarından tanıdıkları zalim ve kâfirlerden ileri gelen birtakım cehennemlik adamlara şöyle seslenirler: Gördünüz mü? Uyarılara aldırmadınız ve şimdi cehennemdesiniz. Ne sayıca çokluğunuz ne güvendiğiniz mallarınız gücünüz ve ordularınız, ne de büyüklenmeniz bugün size hiçbir yarar sağlamadı. Mal biriktirip övünmenizin, makamınızla böbürlenmenizin size ne faydası oldu? İşte bugün tutuklanıp cehenneme atılmış durumdasınız.
49. Sonra dünyadayken alay edip aşağıladıkları cennet ehli müminler, cehennem ehli inkârcılara, gösterilecek ve sorulacak: Allah lütuf ve rahmetini bu yoksul ve çaresiz kimselere vermez diye Allah adına ahkam keserek hakir görüp yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı? Şimdi bakın ve pişmanlık içinde kıvranın ki, iman, itaat ve sadakat ehli mü’minler, mutlu bir sona kavuşmuşlardır. Ve mü’minlere dönerek: Girin cennete! Bundan böyle Sizlere ne geçmiş ne de gelecek korkusu yoktur ve üzülmeyeceksiniz denilecek.
50. Bu konuşmaların ardından Ateşin yolcuları olan Cehennemlikler de cennetliklere: Ne olur üzerimize biraz su döküp bizi serinletin veya Rabbinizin size verdiği nimetlerden rızıklardan bize de ikram edin diye yalvararak seslenirler. Bu istekleri duyan Cennetlikler de cehennem ehline: “Yapacak bir şey yok. Doğru yola davet edilmesine rağmen, bundan yüz çevirenler ve gerçekleri örtbas edenler serinletici sudan ve cennet nimetlerinden mahrum edilmişlerdir. Allah onları kâfirlere haram kılmıştır” derler.
51. Allah’ın davetini İslâm’ı alay konusu edip, arzu ve heveslerine dinleri gibi sahip çıkarak Ahireti yok sayanlar, dinlerini hoş vakit geçirme aracı, ömürlerini de oyun ve eğlence haline getirmişlerdi. Nefislerinin hoşuna giden şeytani yorumlara ve yollara özenmişlerdi. Ayrıca günahkâr vicdanlarını bastıran, fakat his ve heyecanlarını da coşturan dindarlık numaraları ile, zikir ve ibadet yaptıklarını zannederek, müzik eşliğinde raks ve dans yapmayı kendilerine din olarak benimsemişlerdi. Dünya hayatı da nefislerine hoş geldiği için kendilerini aldatmıştı. Onlar bu hesap günüyle karşılaşacaklarını diriltilerek hesaba çekileceklerini unuttukları ve unutmuş gibi davrandıkları için, bizim ayetlerimizi artık gereksiz geçersiz sayıp ve çarpıtarak bile bile yanlış yorumlayıp inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları cehennem azabına atıp unuturuz. Onlardan yüz çeviririz.
52. Hâlbuki bu yaşananlar, onlar için bir sürpriz olmamıştı. Biz iman edecek toplumları başlarına geleceklerle uyarmak için yol gösterici ve rahmet olarak, sağlam ve güvenilir bilgiye dayanan ve onları doğru olana davet eden ayrıntılı açıklamalar yaptığımız kitaplar ve peygamberler göndermiştik. Ey dünyada yaşayanlar; sizler dünyada Araf ehlisiniz. Gönderdiğimiz ayetlerle akıl ederek düşünürsünüz. İşte gözlerinizin önünde cennetliklerin ve cehennemliklerin hali. Henüz vakit varken, ölüm size gelmemişken, dünyanızdan geleceğinizi görün istedik. Belki akıl edersiniz, belki düşünüp öğüt alırsınız.
53. Ama o zalimler, ayetlerimizi bilerek inkâr ettiler. Ayetlerimizi anlamından saptırıp kendilerine göre yorumlayarak inkârlarına delil yaptılar. Şimdi de Hesap Gününün geleceği kendilerine bildirilmiş olanlar, başka bir şeyle mi karşılaşacaklarını sanıyorlar? Bugünün kesin olarak geleceği ve Allah’ın davetine karşı olan tutumlarından dolayı hesap verecekleri kendilerine bildirilmesine rağmen, Kur’an’a iman etmek için Onun haber verdiği kıyâmet, ahiret, cennet-cehennem gibi olayların gerçekleşmesini mi bekliyorlar? Kitapta söylenenlerin gelip çıkmasını mı bekliyorlar ki umursamayıp sırt dönmüşlerdi. Onun haber verdiği sonuçların gerçekleşip geldiği gün daha önce onu unutmuş olanlar: pişmanlık ve çaresizlik içinde şöyle diyeceklerdir: “Eyvah, demek “Rabbimizin peygamberleri gerçekleri bildirmiş. Ama biz onları ciddiye almadık. Onları yok sayarak, unutarak yaşadık. Keşke o gün iman etseydik. Acaba arkalarından gittiğimiz sözde ilahlardan bize sahip çıkıp bu azaptan kurtaracak, şefaat edecek birisi burada yok mu? Ah, keşke Allah katında sözü geçen ve kurtuluşumuz için aracılık edebilecek şefaatçilerimiz olsaydı da bizim adımıza şefaat etselerdi. Yahut dünyaya geriye döndürülsek de yanlışlarımızdan vazgeçip önceki yaptıklarımızdan farklı şekilde Allah’ın davetine teslim olarak yaşayabilsek. Bunun bir yolu yok mu? derler. Ama nafile İş işten çoktan geçmiştir. Onlar boşuna hayal kurarlar, artık hak ettikleri son ile yüz yüze gelmişlerdir. İşte, böylece kendi elleriyle kendilerine yazık etmişlerdir. Şefaatçi diye uydurdukları o sözde ilâhlar da yanlarından uzaklaşıp kaybolmuştur.
54. Şüphesiz sizin yegâne Rabbiniz sahibiniz, yöneticiniz, Allah’tır. Gökleri ve sayısız nimetlerle donatılmış yeryüzünü altı günde (altı evrede) yaratıp sonra mutlak egemenlik ve hâkimiyetinin sembolü olarak nizamlarını kurup yasalarını oluşturarak hükümranlık makamına kurulup Arş’ı kuşatan Allah’tır. Ki, Kâinatın ve tüm varlıkların yönetimini kudret eline almıştır. Gündüzü durmadan takip eden geceyle örten, Güneş, ay ve yıldızları koyduğu yasalarla emrine boyun eğdiren ve yönlendiren de Allah’tır. İyi bilin ki, yaratmak hükmetmek ve yarattıklarına yasa koyup emir vermek, yasalarıyla yönetmek de yalnızca Allah’a aittir. Onun için kim, varlıklara kendi yasalarını koyarak, emretmeye, yönetmeye, yasalarına uymayanları cezalandırmaya kalkarsa, onlar kendilerine ilahlık rütbesi vermeye çalışan, azgınlar, şımarıklardır. Zamanı gelince Allah onları cezalandıracaktır. Varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden Alemlerin Rabbi olan Allah pek yücedir pek uludur.
55. Rabbinize gönülden yalvararak, O’na alçak gönüllülükle yüreğinizin derinliklerinden yönelerek ve gizlice yardım dileyerek dua edin. Dua ederken, zikir yaparken bağırıp çağırarak veya bunu bir gösteriye dönüştürerek saygı sınırlarını aşmayın. Zikir ve yakarışta ölçüyü taşırmayın. Güçsüzlüğünüzü aklınızdan çıkarıp da haddinizi aşmayın. Gönülden, bütün samimiyetinizle af etmesi için dilekte bulunun! Şüphesiz ki O emirlerine saygı göstermeyenleri, aşırıya gidenleri haddi aşanları sevmez. Bağırıp çağırarak, feryat ederek dua edilmez. Yüksek sesle gösterişe kaçarak dua etmek, günah olan şeyleri istemek, “duada haddi aşmak” anlamındadır.
56. Ey insanlar! Yeryüzünde ve ülkenizde Allah’ın gönderdiği hükümler uygulanarak din ve dünya işlerinin Hakka dayalı bir Düzene sokulmasından sonra Allah’ın belirlediği sınırları çiğneyip de yeryüzünde adaleti ve huzuru ortadan kaldırıp bozgunculuk yapmayın. Halkı Allah yolundan alıkoymaya çalışmayın. Allah’ın yasalarına uyarak yaşıyorken bozgunculuk yaparak küfre geri dönmeyin. İnsanları Kur’an ilkelerinden uzaklaştırıp inkâr ve zulüm bataklığına sürüklemeyin. Fesat çıkarmayın. Eğer bilerek veya bilmeyerek bir hata yaptıysanız; Allah’tan korkarak ve O’nun rahmetini ümit ederek dua edin. Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkarak Allah’a yönelin. Af etmesi için dilekte bulunun. Rabbinize ortak koşmaktan vazgeçin Muhakkak ki Allah’ın bereket ve rahmeti davetine uyup da iyilik edenlere ve iyiliğe örnek olanlara, samimiyetle ibadet eden Müslümanlara pek yakındır. Muhakkak ki yaptıkları hatalardan dolayı özür dileyenlere, yaptıkları hataları bir daha yapmayanlara, iyilik edenlere Allah’ın af kapıları açıktır
57. Yeryüzündeki yaşama iyice bakın. Doğa her an Allah’ın koyduğu yasalara göre hareket ediyor. Unutmayın yağmur rahmeti öncesinde rüzgarları ve yağmurla gelecek nimetleri müjdeci olarak gönderen O’dur. Nitekim bu rüzgarlar, su taneciklerinden oluşan ve kendisinden çok daha ağır olan yağmur yüklü bulutları taşıdıklarında, onları kuraklıktan ölmüş susuzluktan toprağı çatlamış, bitki örtüsü kurumuş ölü gibi olan bir beldeye iletiriz. Yağmur yüklü bulutları bir araya toplayıp onları çorak bölgeye sürükler ve yağmuru yağdırırız. Oraya o çorak topraklara hayat veren yağmurlar yağdırır, toprağı canlandırır ve onunla çeşit çeşit ürün çıkarıp yeşerip boy vermesini sağlarız. İşte Biz su ile bitkilere hayat verdiğimiz gibi, ölüleri de Kıyâmet Günü böyle diriltiriz ve mahşere toplarız. Böyle anlaşılır örneklerle gerçekleri ortaya koyuyoruz. Hiç kimse dünya hayatı bitince her şey bitecek diye sorumsuzca davranmasın. Umulur ki düşünüp öğüt alırsınız diye bunları anlatmaktayız. Ayetlerimiz, düşünüp ders almak isteyenler için rahmetimizin önündeki müjdelerdir.
58. Etrafınıza bir bakın görmüyor musunuz? Toprağı güzelce işlenmiş, tohumu ekilmiş ve iklim şartları Verimli bir arazinin ve beldenin bitkisi yağmuru görür görmez Rabbinin izniyle bereketli ve bolca çıkar. Bereketli toprak, üzerine yağmur yağınca canlanır ve ürün vermeye başlar. Ekime elverişli olmayan Çoraklaşmış bakımsız olan beldelerden ise ne kadar yağmur yağarsa yağsın; ancak çalı, diken gibi cılız otlar veya yararsız bitki çıkar. Allah’ın davetini umursamayıp yüz çevirenler de taşlaşmış verimsiz toprak gibidir. Onun üzerine ne kadar yağmur yağsa da orada hiçbir şey yetişmez. İşte Biz gönülden kulluk ederek Şükreden doğruyu arayan bir topluluk için ayetleri, gerçekleri anlayasınız diye böyle çeşitli ve zengin misallerle genişçe açıklarız. Yani; Yaratılış sebebini bilmek ve ona göre yaşamak isteyen hayırlı insanlar da verimli topraklar gibidir. Allah’ın âyetleriyle karşılaşınca o da hemen canlanır ve ondan da doğru, güzel ve anlamlı davranışlar ortaya çıkarNitekim, insanlık tarihi boyunca her Peygamber bu gerçeği dile getirmişti:
59. Biz Nuh’u kendi kavmine ilâhî mesajı getiren bir Resul olarak doğruları bildirmesi için gönderdik. O da dedi ki: “Ey kavmim yalnızca Allah’a kulluk ve ibadet edin. Allah’ın yasalarına daveti olan hayat nizamı ve ahlakına uyun. Sizi Allah’tan başka yönetecek hükümdarınız yoktur. Allah yarattığı varlıklar üzerinde tek hükümdardır. Sizin O’ndan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz ilahınız yoktur. Doğrusu Allah’ın yasalarına uymayarak Allah’la birlikte başka ilahlar edinmeye kalkarsanız ben sizin başınıza büyük bir azabın geleceğinden korkarım.
60. Bunun üzerine Halkın alın terini sömürerek kurdukları kölelik sisteminin yıkılacağından, yıllarca kandırdıkları insanların uyanmasından böylece de alışageldikleri lüks ve refah dolu yaşantının sona ereceğinden endişe eden Kavminin ileri gelenleri Nûh’un yapmış olduğu bu tebliğden oldukça rahatsız oldu. Nuh’a senin söylediklerine inanmıyoruz ne söylediğini bilmiyorsun “Biz seni açık bir sapıklık ve yanılgı içinde görüyoruz” dediler ve karşı çıktılar.
61. Nûh da onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Beni yeni tanımıyorsunuz. Ben şaşkın, ne söylediğini bilmez, sapıtmış ve aklından zoru olan biri değilim. Bende herhangi bir art niyet yanılgı sapıklık yok, tam aksine ancak ben yaratan, yaşama gücü veren, alemlerin Rabbinden bir elçiyim diye hatırlatmıştı. Ve bu durumda siz beni değil, bana bu görevi veren Rabb ’imi suçlamış oluyorsunuz,
62. Zira: Ben Size, kendi görüşlerimi, kuruntu ve saplantılarımı değil, doğrudan doğruya Rabbimin vahiyle bildirdiklerini ulaştırıyorum, tebliğ ile sorumlu tuttuğu hükümleri tebliğ ediyorum. Ayrıca size öğüt veriyorum, O’nun bana bildirdikleri ile öğüt verip uyarmaktayım. Ve ben Allah katından bana vahiy aracılığıyla bildirilen ilim sayesinde sizin bilmediğiniz kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem gibi gerçekleri Allah tarafından gelen vahiy ile biliyorum
63. Hz. Nuh kavmine: Ey halkım! “Siz, olur ki merhamet edilirsiniz diye aklınızı başınıza alıp Allah’a karşı gelmekten sakınmanız ve sizi dehşet verici bir günün azabına karşı uyarması için, aranızdan Allah adına yaratılışınızın sebebi olan doğru yola, onurlu ve erdemli hayata çağıran biri aracılığıyla size bir uyarı öğüt bir Kitap gelmesine neden şaşırıyorsunuz? Yeryüzünü sayısız nimetlerle donatan Allah’ın, dünyanızı ve toplumsal hayatınızı şekillendirmek üzere, seçtiği elçileri aracılığıyla size kanun ve ilkeler göndermesini niçin yadırgıyorsunuz?”
64. Kavmi, bütün bu öğüt ve uyarılara rağmen Nûh’u yalanladı, söylediklerinden yüz çevirdi. Biz de tüm ülkeyi sular altında bırakan büyük bir tufan gönderdik. Nûh’u ve onunla birlikte olan mü’minleri gemiye bindirip boğulmaktan kurtardık. Nuh’un Allah adına yaptığı daveti reddedip, ayetlerimizi yalanlayan Allah’la birlikte başka ilahlar da edinmiş olan kavmini de suda boğduk, helak ettik. Şüphesiz onlar kalpleri katılaşmış, gönül gözleri kör olmuş, gerçekleri görmek istemeyen, akılsız ve azgın bir topluluk idiler. Ve aradan yıllar geçti, yeni nesiller geldi. İsimler ve şekiller değişti, fakat değişmeyen tek şey vardı; hak ile bâtılın amansız mücadelesi:
65. Ad’ kavmine de kardeşleri Hud’u peygamber olarak gönderdik. O da onlara: “Ey kavmim! yalnız Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz bir ilahınız yoktur. O’nun daveti olan hayat nizamına tabi olup kula kulluktan kurtulun. Böylece Yaratıcınız olduğunu bildiğiniz Rabbinizin, sizi yönetmesine başkalarını ortak etmeyin. Hâlâ dürüst ve erdemli bir hayat yaşayarak küfür günah ve kötülüğün her çeşidinden sakınmayacak mısınız? Hâlâ Allah’a sığınıp, azaptan korunmayacak mısınız? dedi. 66. Halk, bu davete sıcak bakarsa, kaybedecekleri şeylerin çok büyük olacağını bilen Kavminden ileri gelen ve Allah’tan gelen gerçeği tanımaya yanaşmayan kâfirler ve zalimler ise dediler ki: Doğrusu “Biz seni dar kafalı boş hayaller peşinde koşan akli yetersizlik içinde birisi olarak görüyoruz. Ve Sen saçmalamakta olan yalancı birisin, söylediklerine de inanmıyoruz.
67. Hûd Peygamber de onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Bende herhangi bir akli yetersizlik şaşkınlık, şaşırmışlık yoktur. Ancak ben alemlerin Rabbi tarafından gönderilen sizi yaratılış sebebine davet eden bir elçiyim deyip ikaz etmişti. Ve bu durumda siz beni değil, beni görevlendiren Rabb ‘imi suçlamış oluyorsunuz.
68. Ben Size kendi görüşlerimi, kuruntu ve saplantılarımı değil, doğrudan doğruya Rabbimin vahiyle bildirdiklerini ulaştırıyorum. Ancak böylece Allah’a kulluk edebilir, kula kulluktan kurtulabilirsiniz ve emin olun ki ben sizin için güzelce öğüt veren ve iyiliğiniz için çırpınan gerçek bir dost, güvenilir bir öğüt verenim. Uyarılarımı niçin yadırgıyorsunuz?
69. Dehşet verici bir günün azabına karşı Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir uyarı İlahi öğüt ve prensipler gelmesine hayret mi ettiniz? Siz elçiyle uğraşmak yerine elçinin mesajına kulak verin. Düşünün ki Allah’ın yok ettiği Nuh kavminin yerine sizi geçirip halifeler kıldı. Bu topraklarda egemen olmanızı sağladı, bunca nimetlerle donattı. Sizin yaratılıştaki gücünüzü özel yeteneklerinizi daha da artırdı. Allah’ın saymakla bitiremeyeceğiniz nimetlerini hatırlayın. Allah’a nankörlük etmeyin, Allah’ın davetine yönelin Rabbinize gereğince kulluk edin ki kurtuluşa mutluluğa erersiniz diyerek, onları imana ve İslam’a çağırmıştı.
70. Kavmin ileri gelenleri bu güzel çağrıya karşılık, Hûd Peygamber’e dediler ki: “Sen bize babalarımızın taptığı ilahları, atalarımızdan beri uymakta olduğumuz geleneksel nizam ile ahlakı terk edelim ve onlarla bütün bağlarımızı koparalım, bundan sonra da yalnız Allah’ı ilah edelim ve yalnız Allah’a kulluk edelim diye mi geldin? Hâlbuki bizler atalarımıza bağlı bir topluluğuz. Eğer bunun için geldiysen bizden imkânsızı istiyorsun. Bir de kalkmış bu öğütleri dinlemezsek dünyada ve ahirette cezaya çarptırılacağımızı söylüyorsun. Bize doğru söylüyorsan ve kendine de güveniyorsan, seninle yapılan daveti kabul etmememiz halinde tehdit ettiğin başımıza gelebilecek azabı getir de görelim. Biz bildiğimiz yoldan şaşmayacağız. İşte Allah’ın yasalarını inkâr ediyor, kendi atalarımızın yasalarına uyuyoruz dediler.
71. Hûd örnek ve cesaretli bir tavırla onlara Dedi ki: Ben, bana düşen tebliğ görevini elimden geldiği kadar yaptım. Sergilediğiniz bu tavır karşısında artık Siz inkârcılara, Rabbinizden vadedilen lânet bir azap ve dehşet verici bir gazap kesinleşti. Aklınızı başınıza almak yerine Allah’ın haklarında bunlara inanabilirsiniz şeklinde kendilerine ilâhî bir yetki verildiğine dair hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın uydurduğu ve sizin gözünüzde büyüttüğünüz birtakım ilahlar, ilahlaştırıp izinden gittiğiniz hayal ürünü isimler hakkında benimle tartışıyorsunuz öyle mi? Atalarınızın uydurduğu yalan yanlış yolları kendinize din mi ediniyorsunuz? Madem inkârda ısrar ediyorsunuz küstahlıkta bu kadar ileri gittiniz, O halde başınıza gelecekleri bekleyin bakalım. Bu inadınızdan vazgeçmeyecekseniz kaçınılmaz olan büyük felaketinizi ben de sizinle birlikte bekliyorum.
72. Nitekim biz Hûd ve beraberindekileri, yani müminleri tarafımızdan bir rahmetle zalimlerin elinden kurtardık. Ayetlerimizi hüküm ve haberlerimizi yalanlayarak iman etmeyenlerin, zulme ve haksızlığa devam edenlerin, davetimizi yalan sayıp sırtını dönenlerin de korkunç bir kum fırtınasıyla sonlarını getirdik. Azabımızla yakalayıp köklerini kuruttuk ve yerin dibine batırdık.
73. Arabistan’ın kuzeyindeki “Hicr” denen kayalık bölge üzerine yerleşen Semud kavmine de yakından tanıdıkları kardeşleri soydaşları Salih’i elçi olarak gönderdik. Salih’te onlara şöyle dedi: “Ey kavmim saygıyla Allah’a gönülden boyun eğin, yalnızca O’na kulluk ve ibadet edin. Allah’ın yasalarına uyun! Sizin Allah’tan başka yönetecek hükümdarınız yoktur. Sizi yaratıp bunca nimetle donatan Allah’tan başkasını ilah edinmeyin. Sizin Rabbiniz O’dur Zira sizin, O’ndan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz gerçek bir ilahınız yoktur. Size Rabbinizden benim daveti Allah adına yapmakta olduğum Peygamberliğimi kesin olarak ispatlayan açık bir delil geldi. Bugüne kadar görmediğiniz Şu Allah’ın devesi, sizin için samimiyetinizi sınayan bir imtihan vesilesidir bir mucizedir. Bu sahipsiz deveye karşı tavrınız, kaba kuvvete baş vurarak zayıf ve çaresiz insanları ezme huyundan vazgeçip geçmediğinizi ortaya koyan bir ölçü olacaktır. Onu kendi haline bırakın Allah’ın toprağında otlasın ve sakın ona bir kötülükte bulunmayın. Sakın nefsinize ve şeytani heveslerinize kapılmayın. Yoksa sizi acıklı bir azap yakalar diye uyarmıştı.
74. Salih peygamber kavmine dedi ki: Düşünün ve unutmayın ki Allah sizi helak edilen Ad kavminden sonra Âd kavminin yerine dünya düzenini kurmaya, ilâhî hükümleri icraya, yeryüzünü imara yetkili halifeler yetkili temsilciler kıldı ve sizi yeryüzünde Şam-Medine arası Hicr bölgesine yerleştirdi. Size güç kuvvet verdi. Öyle ki, ülkenin geniş ovalarında muazzam saraylar köşkler yapıyor, dağlarında kayaları yontarak güvenli evler inşa ediyorsunuz. Şu hâlde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve şükredin. Yeryüzünde inkârı, zulmü, ahlâksızlığı yaygınlaştırıp bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” Rabbinize nankörlük etmeyin, bilakis davetine uyun dedi.
75. Salih’in bu çağrısını işitmelerine rağmen Semûd Kavminin emeğini sömürerek elde ettikleri güç ve servetle küstahça büyüklük taslayan yöneticileri ve Allah’a boyun eğmeyi kibirlerine yediremeyen ileri gelenleri küçük gördükleri mü’minlere sataşıp onlarla şöyle alay ettiler: “Siz Salih’in Rabbi tarafından kesinlikle peygamber olarak gönderilmiş biri olduğuna mı inanıyorsunuz?” Sakın o kendi emellerine ulaşmak için, sizi kullanıp iktidarı ele geçirmek isteyen bir maceraperest, bir sahtekâr olmasın? dediler. Küçük gördükleri Müminler de onların karşısında hiç de beklemedikleri bir tavır sergileyerek: “Biz, O’nun peygamberliğine ve davet ettiğinin de Allah’ın kullarına önerdiği hayat tarzı olduğuna yürekten iman edenleriz” dediler. 76. Bunun üzerine büyüklenen müşrik ve kâfirler “Biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz, kesinlikle reddediyoruz. Çünkü evrensel adâlet, doğruluk, erdemlilik, fedakârlık, hak, hukuk gibi safsatalarla keyfimizi bozmaya hiç niyetimiz yok dediler. Bununla da kalmadılar. Halkın Sâlih peygamberin yanında toplanmasına vesile olan ve Allah tarafından “dokunulmaz” ilan edilen deveye olan düşmanlıkları her geçen gün artıyordu.
77. Nihayet uyarılmalarına rağmen Allah’a itaatin simgesi olan dişi deveyi işkence ederek hunharca boğazladılar. Rablerinin emrine başkaldırdılar ve: Salih’e de meydan okuyan bir dille “Ey Salih! Eğer dediğin gibi gerçekten peygamber olarak gönderilenlerden isen bizi tehdit ettiğin azap gelsin de görelim” dediler. Deveyi normal şartlarda değil de işkenceyle öldürdüler. Böylece hem Allah’a büyük bir saygısızlık gösterdiler hem de peygamberlerini aşağılamak konusunda kendilerince bir eylem ortaya koydular.
78. Onlar, Sâlih’in anlattıklarını eskilerin masalı gibi dinlemişler, vaatlerin gerçekleşmesine hiç ihtimal vermemişlerdi. Derken bir gün beklenen an geldi. Allah, Sâlih ve ona iman edenlerin, oradan ayrılmalarını emretti. Bu haksızlıkları ve ahlâksızlıkların üzerine onları kuvvetli dehşet verici bir gürültüyle patlayarak şehrin altını üstüne getiren korkunç bir deprem yakaladı ve düne kadar güven içinde oturdukları yurtlarında diz üstü cansız çöküp kaldılar. Taş evler, taş mezara dönüştü.
79 Salih de onların ardından bakarak şöyle dedi: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin âyetlerini tebliğ ettim, size öğüt vererek doğru olana çağırdım ama siz bunlardan hiç hoşlanmadınız.” dedi.
79. Salih bu müthiş olaydan sonra oradan ayrıldı. Onlardan üzülerek yüz çevirip uzaklaşırken kendi kendine söylenerek şöyle dedi: “Ey isyankâr kavmim ne olurdu da sözümü dinleyip zulüm ve haksızlıklardan vazgeçseydiniz. Oysa, Ben size Rabbimin bildirdiğini ulaştırdım, âyetleri tebliğ ettim ve bu korkunç akıbetten kurtarmak için size elimden geldiği kadar içtenlikle doğru olana çağırıp öğüt verdim. Fakat ne yazık ki siz öğüt verenlerden hoşlanmıyorsunuz.”
80. Lut’u da erkek erkeğe sapık ilişkilere giren azgın bir toplumu uyarması için peygamber olarak gönderdik ve kavmine şöyle dedi: Siz nasıl insanlarsınız? Dünyada “Sizden önce hiçbir toplumun yapmadığı eşcinsellik gibi iğrenç bir hayasızlığı mı yapıyorsunuz? 81. Aman Allah’ım! Demek siz kadınları bırakıp cinsellik arzunuzu tatmin etmek için erkeklere şehvetle ve sapıkça yanaşıyorsunuz. Erkek erkeğe cinsel ihtiyaçlarınızı gidererek apaçık aşırı gidiyorsunuz. Doğrusu siz sınır tanımayıp kuralları çiğneyerek çok ileri giden isyankâr ve azgın bir topluluksunuz.” Rabbiniz bu iş için erkeği ve kadını yaratmıştır. Allah’ın yaratılış yasası budur. Sizler yaptığınız şeyle Allah’ın yasasını çiğniyorsunuz.”
82. Bu uyarıya karşı Kavminin cevabı ise Lût ve ona iman eden yandaşlarını kast ederek, alaycı bir dille: “Onları sürüp memleketinizden çıkarın. Onlar pek fazla temiz olmaya çalışan insanlarmış, ahlak polisi gibi başımıza dikildiler bize namus dersi vermeye kalkışanların aramızda yeri yok” dediler. Böylece, Lut ile halkı arasında, yıllar sürecek zorlu bir mücadele başladı. Fakat inkârcılar, tüm uyarılara rağmen ilâhî dâvetten yüz çevirdiler, azıttıkça azıttılar.
83. Lût’un çabaları sonucu değiştirmedi. Biz de onu ve karısı hariç diğer aile fertlerini ve Lût’a inananları bir gece vakti şehirden çıkararak, gelecek olan azaptan kurtardık. O karısı ise azap içinde kalanlardandı. Çünkü o, bir peygamber eşi olmasına rağmen, Lût’a düşmanlık edenlerle gizlice iş birliği yaptı. Fuhuş yapanları hoş karşılayıp, kâfirlerin zulmünü onayladı ve o zalimlerle birlikte hareket etti
84. Geride kalanların üzerine zalimleri kırıp geçiren birer mermi yağmuru gibi yağan taşlardan şiddetli bir azap yağmuru yağdırdık ve hepsini helak ettik. İşte, Suçluların utanmaz âsilerin, günahkârların sonlarının nasıl olduğuna bakın. Etrafında yaşadıkları gölü onlara dev bir mezar yaptık. Bugün hâlâ içinde balık yaşamayan etrafında ot bitmeyen o göle ve bu ibret verici olaya iyi bakın. Suçluların cezası nasılmış, görün! Bu olay Allah’ın davetine başkaldıranlara ders olsun.
85. Sina Yarımadası’nda yaşayan Medyen kavmine de kardeşleri gibi yakından tanıdıkları Şuayb’ı peygamber olarak gönderdik. Şuayb Mûsâ’nın hem kayınpederi hem de hocası idi. O da her peygamber gibi tebliğ öncesi yapılması gerekenleri yaptıktan sonra onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’ın yasalarına uyun, Sizin Allah’tan başka yönetecek hükümdarınız yoktur. Yalnız Allah’a gönülden boyun eğin ve yalnızca O’na kulluk edin. Sizin Allah’tan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz bir ilahınız yoktur. İşte Size benimle beraber Rabbinizden hakikati tüm berraklığıyla ortaya koyan apaçık âyetler deliller mucizeler geldi. Artık siz de hayatınızı Allah’ın bildirdiği yasalarına göre yaşayın. İnsanlar arasındaki ilişkilerde hakkı hukuku koruyun! Alışverişlerinizde Ölçüyü tartıyı tam yapın adâleti gözetin ve insanların hakları olan mallarını ve eşyasını değerinden eksik vermeyin. Hiç kimsenin hakkını çiğnemeyin, Her zaman adil olun! Hırsızlık haksızlık ve haksız rekabet yapmayın. Aldatarak hile yaparak, fırsat kollayarak, gasp ederek insanların haklarını yemeyin. Yeryüzünde ilâhî hükümler uygulanarak düzene sokulmasından sonra sakın yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. İnsanı vahyin rehberliğinden uzaklaştırarak onu inkâr, zulüm ve ahlâksızlık bataklığına sürüklemeyin. Eğer gerçekten Allah’a inanan mü’minler iseniz bu sizin dünyada ve âhirette kurtuluşunuz için daha hayırlıdır.
86. Kavmi, Şuayb’ı dinlemediği gibi ona iman edenleri de taciz ediyordu. Sonra da uyarılarına şöyle devam etti. “Ey kavmim! İnananları şantaj baskı ve tehditlerle Allah’ın yolundan alıkoymak ve asılsız iftiralarla dosdoğru olan bu yolu insanların gözünde eğri büğrü göstermek için, öyle her köşe başında pusu kurmayın! İnananları tehdit ederek, Allah’ın yasalarını eğip bükerek adaleti engellemeyin! Unutmayın ki sizin bir zamanlar maddî imkânlarınız bu kadar çok değildi, sayıca da pek azdınız. Allah sizi çoğalttı ve güçlü, zengin bir toplum yaptı. Bozguncuların sonlarının nasıl olduğuna ibretle bakın ve ona göre davranın. Hepsinin yerinde yeller esiyor.
87. İçinizden bir grup benimle gönderilmiş olana iman edip onun gereklerini yerine getirmeye çalışırken, bir grup da daveti reddedip kabul edilmesine engel olmaya çalışarak iman etmedi. Yapacak bir şey yok. Kimseyi inanmaya zorlayamam. Ey mü’minler! Siz imanınızda sabır ve sebat ederek müşriklere karşı direnin ve artık Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
88. Kavminden kendini beğenip büyüklük taslayan ve iman etmeyi kibirlerine yediremeyen ileri gelenleri dediler ki: “Ey Şuayb! Ya seni ve seninle birlikte iman edenleri yurdumuzdan çıkaracağız. Ya da dinimize, geleneklerimize ve yerleşik düzenimize döneceksiniz. Bizim yaşadığımız hayatı benimseyip yasalarımıza uyarsanız ülkemizde kalırsınız. Ya bunu böylece kabul eder, bizimle birlikte aynı hayatı yaşarsınız, ya da ülkemizi terk edersiniz. Şuayb de şöyle dedi: “Biz İstemesek de mi, zorla mı yapacaksınız bunu. Hayır, bizi zorla küfre ve kötülüğe sokamazsınız.
89. Allah bizi sizin kokuşmuş, zulme dayalı, insanı insana kul eden nizamınızdan, şu bâtıl dininizden bizi kurtardıktan sonra eğer yeniden sizin dininize tekrar dönersek, bu Allah’a güvenmemek, âyetlerini yalanlamak, nankörlük ve iftira etmek demektir. Allah asla bundan razı olmaz. O yüzden sizin talebinizi kabul etmemiz mümkün değildir. Doğru ile yanlışı birbirine karıştırmış ve açıkça Allah’a iftirada bulunmuş oluruz. Rabbimiz Allah sizin dininize dönmemizi dilemedikçe de zaten sizin dininize dönmemiz söz konusu olamaz. Doğrusu Allah bizi sizin düzeninizden kurtardıktan sonra, tekrar sizin düzeninize dönersek, Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Çünkü sizler Allah’ın yasalarını bırakıp, kendi uydurduğunuz yasalara göre yaşıyorsunuz. İnsanları kandırarak haklarını yiyorsunuz. Eğer bizim sizin düzeninize tekrar dönmemizi Allah dilemiş olsa zaten döneriz. Zaten Allah inkâra dönmemizi asla dilemez Ancak böyle bir şey mümkün değil. Bizler Allah istemedikçe asla sizin düzeninize dönmeyiz. İnsanoğlunun bilgisi sınırlıdır, fakat Rabbimiz sonsuz ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Bu yüzden Biz yalnızca Allah’a güvendik. Şuayb Peygamber hakikati bile bile reddeden bu inatçı kâfirlerin imana geleceğinden iyice ümit kesince, Allah’a el açıp yalvarmaya başladı: Ey Rabbim Bizimle şu müşrik zalim kavim arasında gerçek olan neyse onu ortaya çıkar ve aramızda hükmünü ver. Ne olur, gönüllerini fethetmek için bizimle kavmimiz arasındaki engelleri kaldır. Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın. Her türlü engel arasından en iyi en güzel yolları açansın” diye dilekte bulundu.
90. Medyen Kavminden ileri gelen yöneticiler ve bile bile inkâr eden kâfirler müminleri ikna yoluyla bu yoldan çeviremeyeceklerini anlayınca, bu kez yaptıkları tehdidin dozunu artırarak dediler ki:” Şuayb’e uyup peşinden giderseniz kaybeden ve hüsrana uğrayanlardan olursunuz sonuçlarına katlanırsınız” diyerek tehdit ettiler.
91. Sonunda şehrin altını üstüne getiren dehşet verici ve kuvvetli bir deprem onları ansızın yakalayıverdi. Ve yurtlarında cansız bir hâlde diz üstü yığılıp kaldılar. Hepsi helak oldular.
92. Sonunda Musibet öyle bir geldi ki, adeta bir pisliği temizlercesine, geride hiçbir iz bırakmadı. Şu’ayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamış gibi yok olup gittiler. Böylece Asıl zarara ziyana uğrayanlar Şu’ayb’ı yalanlayanlar oldu.
93. Şu’ayb da onların arkalarından bakıp yüz çevirerek içinden şöyle dedi: “Ey isyankâr kavmim! Ne olurdu, sözümü dinleyip zulmünüzden vazgeçseydiniz! Oysa Ben size Rabbimin bildirdiği gerçekleri duyurdum ve bu korkunç akıbetten kurtarmak için size öğüt verdim ve uyardım. Artık sizin gibi hakkı ve hakikati inkâr eden, böylesine azgın kâfir bir kavme nasıl üzülürüm? Nasıl yas tutup kederlenirim.
94. Bütün bu kıssalardan alınacak derse gelince, ey insan! Adına musibet dediğiniz şeyler bile, bizim rahmetimizin farklı bir tecellisidir. Biz hangi topluma ülkeye peygamber ve kitap gönderdiysek, onlara kurallarını Allah’ın belirlediği hayatı yaşamaya davet ettik. Bir yandan da oranın inanmayan halkını, gaflet uykusundan uyanırlar, aciz olduklarını anlarlar ve gönülden yalvarıp yakarırlar, pişman olup iman ve itaate yanaşırlar diye sıkıntı ve darlıkla sınadık. Yokluklarla, şiddet, hastalık ve ekonomik darboğazlarla, mallarına ve kendilerine gelen zararlarla karşı karşıya getirdik. Onlara bakarız. Başlarına gelen darlıkta yoksullukta Allah’a mı yalvarıyorlar yoksa başka şeylere mi? 95. Sonra da o sıkıntı ve kötülüğün yerine iyilik, bolluk verdik. Nihayet refah seviyeleri iyice yükseldi varlıkları arttı ve: Allah’ın her iki durumu da yaşatmasına rağmen birçoğu Allah’a yönelip şükretmek yerine, yavaş yavaş azgınlaşmaya başlayarak, “Atalarımız da bazen darlığa uğramış bazen de bolluk ve refah içinde yaşamışlardı. Demek ki, bu olaylar ilâhî bir uyarı, imtihân veya ceza filan değil, tamamen tesadüflere bağlı basit olaylarmış dediler. Ahlâksızlık nankörlük ve azgınlıklarına devam ettiler Bunun üzerine onları hiç beklemedikleri bir zamanda ve farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık. Ve hak ettikleri azapla cezalandırdık.
96. Eğer o peygamber gönderilen toplumların halkı, idarecileri, elçilerinin getirdiği hakikate dürüst ve erdemlice davranıp iman etseler ve davet edildiklerine yönelerek her türlü günah ve kötülükten sakınmış olsalardı onları elbette helâk etmezdik. Tam tersine, onlara göklerin ve yerin kapılarını sonuna kadar açardık ve üzerlerine bolluk ve bereket yağdırırdık. Ancak onlar daveti yalan sayıp, kabul etmediler. Nefsi arzularına kapılıp yasalarımızı, Hakkı ve hakikatti bile bile inkâr edip yalanladılar. Biz de onları yaptıklarına karşılık kıskıvrak yakalayıverdik. Ve helak edip yerin dibine geçirdik.
97. Bu cezalandırmalar her zaman olabilir. O halde davetimize sırtını dönmesi halinde hangi toplum ve gaflet içinde olan insanlar bir gece uyurken aniden kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin olabilir?
98. Yahut şu anda yeryüzünde hüküm süren hangi toplum bir gündüz vakti iş güçle oyalanıp dururken ya da dünyanın zevk ve nimetlerine dalıp eğlenirken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin olabilir? Var mı garantisi olan?
99. Onlar Allah’ın önceden bilinemeyen kurduğu plan ve tuzağından ve bu plân uyarınca mutlaka gelecek olan azabından kim emin olabilir? Allah’ın davetinden yüz çevirip, O’nun Rabliği ve ilahlığını örtmeye çalışan böyleleri kendilerini nasıl güvende hissedebilirler? Hüsrana uğrayan bunun sonucunda basiretleri bağlanan bir topluluktan başkası Allah’ın tuzağından ve azabından emin olamaz. Azabın kendilerine hiç gelmeyeceğini zannedenler, büyük bir gaflet içindedirler.
100. Önceki halklar helâk olup gittikten sonra bugün bu topraklarda hayat süren müşrikler yaşadıkları ülkelerin ibret dolu tarihlerini, hâlâ anlayamadılar mı? Öncekilerden sonra yeryüzüne halife yaptıklarımızın, kendilerine bildirilen bu olup bitenlerden dersler çıkarması gerekmez mi? Şayet biz dileseydik daveti reddetmeleri ve günahlarından dolayı öncekiler gibi onları da azaba uğratırdık. Ve kalplerine mühür vururduk da kulakları olduğu halde hakkı duymazlardı gözleri olduğu halde gerçeği görmezlerdi. İsteriz ki insanlar gerçekleri kendi gözüyle görsün, kendi kalpleriyle tasdik etsinler. Böylece hiçbir zorlama olmadan gerçeklere sahip çıksınlar. Unutmayın ki inanmak da inanmamak da insanın kendisine kalmıştır. Rabbiniz inanana da inanmayana da baskı yapmaz. Sadece inanmak isteyenlerin yolunu açar. İnkâr edenlere başlarına gelecekleri açıklar.
101. Ey Peygamber ve onu adım adım izleyen Müslüman! İşte o geçmişte helâk edilip yok olan memleketlerin toplumların başlarına gelen felâket haberlerinden ve tarihi hadiselerinden bazılarını sana anlatıyoruz. Şüphesiz peygamberleri yaratılış sebeplerini ortaya koyup doğru yola davet için, onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Ancak kibir ve inatları yüzünden daha önce yalanladıkları davete ve hakikate iman etmeye yanaşmadılar. İşte Allah, akıllarını doğru kullanmadıkları için hakikati bile bile reddeden bu gibi kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.
102. Oysa Biz insanı yaratıp, doğru ile yanlışı birbirlerinden ayırt etme kapasitesi ile donatıp, Rabbinin de Allah olduğunu ona bildirmiştik. Fakat buna rağmen Onların çoğunda doğruluk, dürüstlük, Rablerine ve peygamberlerine verdikleri söze bağlılık görmedik. Çoğunu iman ve itaatten çıkan sözünde durmayan yoldan çıkmış kimseler ve nankörlük ederek yüz çevirenler olduğunu gördük. Maalesef her asırda çoğunluk kendi arzusuna ve dünyalık hesabına dalan insanlardı
103. Bu kavimlerin ardından Musa’yı Peygamberliğini ispatlayan mucizeler ve hakikati açıkça ortaya koyan ayetlerimizle, Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Ancak onlar da davet edildikleri hayat nizamına karşı çıktılar. Mucizeler karşısında düştükleri acizliği idrak etmelerine rağmen, buyruklarımıza karşı gelerek ayetlerimize ve elçimize haksızlık ettiler. Allah’ın kitabını kendilerine tebliğini engellediler. Bozguncuların sonlarının nasıl olduğuna başlarına nelerin geldiğine bir bak! Ve muhataplarına anlat ki, inananlar bundan ders çıkarsınlar. Şimdi sana Musa’nın hayatından örnekler vereceğiz.
104. Musa Firavun’a şöyle demişti: “Ey Firavun! Ben alemlerin Rabbi tarafından size gönderilmiş bir peygamberim diye uyardı
105. Bana sadece, Allah hakkında hakikati söylemek ve Allah’ın davetini duyurmak yaraşır. Bakın sözlerimin doğruluğunu ispatlamak üzere, Rabbinizden apaçık delillerle ve bilgilerle geldim. Buna rağmen inanmıyorsan hiç olmazsa köleleştirip esir ettiğin şu İsrailoğullarını serbest bırakıp benimle birlikte gönder. Hürriyetlerinin kısıtlanmasına son verip Mısır’dan çıkıp gitmesine izin ver ve atalarının yurdu, Filistin’e gelsinler.
106. Bunun üzerine Firavun istese güç kullanarak Mûsâ’yı hemen etkisiz hale getirebilirdi ama hem onu kavmi önünde küçük düşürmek hem de kendisinin meydan okumadan kaçmadığını göstermek için teklifine karşı Musa’ya dedi ki: “Eğer peygamberliğinin tasdiki ile ilgili bir mucize getirdiysen; doğru söylüyorsan hadi onu ortaya koy” da gerçekten peygamber misin görelim dedi.
107. Bunun üzerine Musa arkasında Allah olanın önünde hiçbir gücün duramayacağını gösteren bir sembol olan asasını yere bıraktı ve Allah’ın dilemesiyle bir anda gerçek bir yılan oluverdi. Firavuna gönderilen ayetleri okumaya başladı. Ayetler Firavunun inancını sorguluyor. O’na insan olduğunu hatırlatıyor. Allah’a inanmasını, yasalarına uymasını istiyordu. Okuduğu ayetler Musa’nın inancının dayandığı esaslardı. Kendini İlah zanneden Firavun ne yapacağını şaşırdı. Okunan ayetler sarayın her yanını bir ejderha gibi sarmış, Firavunun sarayının sütunları sarsılmıştı. Firavunun kurduğu ilahlık düzeninin sallanmaya başladığını anladı. Çünkü Musa’nın elindeki güç (asa) çok kuvvetliydi! Firavun inancının temelini allak bullak etmişti.
108. Ardından koynuna sokmadan önce normal olan elini koynuna sokup çıkardı. O da bakanların gözünü hayranlık verecek derecede kamaştıran bembeyaz bir ışık kaynağına dönüştü. Bembeyaz olan bu el; geçmişinde kazara adam öldüren bir elin, gelecekte Allah yolunda hizmet eden bir ele dönüşebileceğini gösteren bir semboldü. Böylece Firavunun ve adamlarının, Mûsâ’nın doğru söylediğine dair en ufak bir kuşkuları kalmadı. Fakat kibir ve ihtirasları onları imandan alıkoydu. Musa eline güç veren bütün ayetleri ortaya koymaya başladı. Musa yeni bir düzeni anlatıyordu. Musa insanların önüne bembeyaz bir sayfa açıyor, insanlığın kimliği, kişiliği, yaşamı yeniden çiziliyordu. Bu yüzden, Mûsâ’nın dâvetini etkisiz kılmak amacıyla plânlar kurmaya başladılar:
109. Hiç kimse Musa’nın elinin bu kadar güçlü olduğunu tahmin etmemişti. Herkes şaşkınlık içindeydi. Bu mucizeleri gören Firavunun adamları Mûsâ’nın doğru söylediğini hemen anladılar. Fakat bunu halka söyledikleri zaman Mûsâ’nın halk nezdinde kahraman olacağını da biliyorlardı. Firavunun kavminden ileri gelenler ortaya atıldılar. Musa’nın etkisini silip süpürmek, oluşan havayı dağıtmak istiyorlardı. Şaşkınlığa uğrayan Firavun toplumundan ileri gelenler Mûsâ’yı halkın gözünde küçük düşürmek için dediler ki: “Bu Musa bu işleri iyi öğrenen usta bir sihirbazdır. İnsanları sözleriyle etkiliyor. Gözlerimizi boyuyor.
110. Firavunun adamları halka böyle derken, Firavuna da şöyle dediler: Anlaşılan o ki, Mûsâ toplumu ayaklandırıp Sizi toprağınızdan çıkarmak, sisteminizi yıkıp, yerine kendi nizamını kurup tahtınıza oturmak istiyor. Firavun da adamlarına: Peki Bu durumda ne öneriyorsunuz teklifiniz nedir? diye sordu.
111. Onlar da Yılana dönüşen bu asa Mûsâ’nın elinde olduğu sürece, onu öldürmemize imkân yok. Hadi öldürdük diyelim, o zaman da İsrail Oğulları isyan edecektir ki, bunu asla göze alamayız. Sen “Musa ve kardeşi Harun’u öldürmek yerine şimdilik bir süre oyala ve beklet. Başkaları ile görüşüp konuşmasına engel ol. Eğer onları öldürürsen, halkın gönlünde birer kahraman olarak yaşarlar. Sonra sihirbazları toplayıp huzuruna getirmek için, vereceğin cezayı erteleyip etraftaki şehirlere çağrıcı (toplayıcı) denilen adamlarını gönder.
112. Böylece Bütün usta ve maharetli sihirbazları toplayıp sana getirsinler. Sonra onları ve Mûsâ’yı halkın huzurunda yarıştıralım. Nasıl olsa halk, sihirbazların göz boyaması ile Peygamberin mucizesi arasındaki farkı ayırt edemez. Mûsâ’nın taraftar toplamasına, ancak bu şekilde engel olabiliriz. Musa’nın ortaya koyduklarının mucize değil birer sihirbazlık olduğunu gösterip Musa’nın oluşturduğu etkiyi silsinler dediler. Bu teklif kabul edildi ve plân uygulanmaya başlandı:
113. Şehirlerden toplanan en ünlü sihirbazlar olayı haber aldıklarında Firavunun kendilerine olan ihtiyacını da anlamışlardı. Bu durumu fırsata dönüştürmek için Firavun’a gelip: “Eğer yapacaklarımızla Musa’yı mağlup edip üstün çıkan biz olursak herhalde bize yüklü bir mükafat olacak değil mi?” dediler.
114. Firavun’ da: “Evet siz kazanacak olursanız o zaman siz, bana yakın makam sahibi saygın ve varlıklı kimselerden olacaksınız” dedi.
115. Nihayet Musa ve sihirbazlar, belirlenen yer ve zamanda Firavun, Firavun’un önde gelen adamları ve halkın da toplandığı meydanda bir araya geldiler. Gösteri için halkın en kalabalık olacağı bir bayram günü belirlendi. Firavunun vaadiyle iyice motive olan sihirbazlar: “Ey Musa! Maharetini göstermek için Önce Sen mi hünerlerini ortaya koyup asânı yere atacaksın, yoksa önce atan biz mi olalım?” dediler.
116. Musa: hiç korkmadan “önce siz başlayın asanızı Atın” dedi. Bunun üzerine, onlar sihirbazlık sanatlarını kullanarak asaları ve ipleri yere Attıklarında insanların gözlerini boyayıp büyülediler, onları dehşete düşürdüler büyük ve etkileyici bir sihirbazlık gösterisi ortaya koydular. Zira attıkları sopalar ve ipler, ortalıkta hareket eden korkunç yılanlara, çıyanlara dönüşmüşlerdi. Bu manzara karşısında, Mûsâ bile korku içerisinde donakalmıştı. 117. Mûsâ içinde bir korku hissetti. Bunun üzerine biz de Musa’ya: “Sen de Asanı meydandaki yılanların ortasına at ve bırak” diye vahyettik. Mûsâ da yeniden cesaret kazanarak asasını attı. Bir de baktılar ki o, Musa’nın yere bıraktığı asası dev bir yılana dönüştü. Büyücülerin gerçek gibi gösterip uydurdukları yılan, çıyan türünden şeyleri yutuverdi. Hepsi birden şaşkınlığa uğramışlardı. Musa’ya “Sen de dayandığın esasları (asanı) ortaya koy!” diye vahyettik! Bir de baktılar ki Musa’nın okuduğu ayetler, onların bütün yalanlarını ortaya çıkardı. Sihirbazlar ve dinleyenler Firavunun tanrı olmadığını, Firavunluk düzeninin ve yasalarının uydurma olduğunu, Firavunlar tarihinin kan, zulüm, gözyaşı olduğunu, insanları sınıflara ayırarak kölelik düzeni getirdiğini öğrendiler.
118. Böylece Musa’nın peygamber olduğuna dair gerçek tüm berraklığıyla ortaya çıktı. Ve sihirbazların birer düzenbaz ve yaptıklarının birer aldatmacadan ibaret olduğu anlaşıldı. Ayrıca gerek Firavun’un gerek sihirbazların yaptıkları işler, kurdukları bunca hile ve entrikalar, boşa çıkarak ortadan silindi. Sihirbazların oluşturduğu olumsuz hava dağıldı. Halk Musa’ya hak vermeye başladı. Halkın gözünün önünde olan bu görüşme Firavunun aleyhine oldu. O güne kadar hiç kimse Firavuna, Firavunun düzenine karşı ciddi bir eleştiri getirmemişti. Halk gösterilen bu cesarete, anlatılan gerçeklere karşı hayranlığını gizleyemedi. , Firavun ve taraftarlarının bütün itibarları yerle bir oldu. İşte o anda Firavun ve adamları burada küçük düşerek yenildiler. O hâlde, ey müminler; siz de zamanınızın Mûsâ’sı olup zalimlerin karşısına Mûsâ’nın asasından çok daha büyük bir mucize olan Allah’ın ayetleriyle çıktığınız takdirde, emin olun ki, benzer firavunların her türlü sihirbazları, düzenleri ve sistemleri, Allah’ın ayetleri karşısında eriyecektir. Böylece zâlimler bir kez daha yenilgiye uğrayıp küçük düşecek, hatta onların “sihirbazları” bile, hakikatin gücü karşısında teslim olacaklardır.
120. Evet, apaçık mûcizeleri görmesine rağmen, Firavun hakîkati kabule yanaşmadı. Fakat hakîkati görür görmez kalbinden vurulan birileri vardı: Neyin sihir, neyin sihir olmadığını en iyi bilen ve Musa’nın yaptığının apaçık bir mûcize olduğunu anlayan Büyücüler, Mûsâ’nın sihirbaz olmadığını, tam tersine, göstermiş olduğu mucizeler ile peygamber olduğunu anlayınca hemen diz çöküp secdeye kapandılar.
121. Hepsi birden: Bizler “Alemlerin Rabbine, Musa’nın peygamberliğine ve davetine iman ettik, çünkü bu gördüklerimizi ancak gerçek Rabbimiz olan Allah yapabilirdi. 122. Ve Musa ile Harun’un Allah adına yaptığı davete ve tüm varlıkların gerçek sahibi, yöneticisi olan âlemlerin Rabbine” iman ettik dediler.
123. Bu manzara karşısında çılgına dönen Firavun da iman eden sihirbazlara dönüp şöyle dedi: “Ben size izin vermeden önce ona yani Hz. Mûsâ’nın peygamberliğine iman mı ettiniz? Demek siz, ta başından beri Mûsâ adına çalışan birer ajan idiniz! Nasıl da akıl edemedim? Bu bir hiledir. Bu, halkı buradan sürüp çıkarmak ve İsrailoğullarıyla birlikte beni devirip iktidarıma son vermek amacıyla bana kendi şehrimde Mûsâ ile birlikte kurmuş olduğunuz bir tuzaktır. Öyleyse siz buna karşılık ne yapacağımı Yakında göreceksiniz. Ben size bunun bedelini ödeteceğim. Firavun kendisine karşı tuzak kurulduğunu, düzenine yapılan büyük bir başkaldırı olduğunu düşündü. Zaten Musa sarayda büyümüştü. Saraydan kovulmasaydı, Risalet göreviyle görevlendirilmeseydi, belki de Firavun’un yerine geçecekti. Firavunun kafasında oluşan şey iktidarına karşı yapılan bir ayaklanmaydı. Ona göre Musa ile sihirbazlar önceden anlaşıp tuzak kurmuşlardı.
124. Firavun: Otoriteme başkaldırma cüretinde bulunduğunuz için yemin olsun ki. Ölmeden önce sizi ölmekten beter etmek için önce ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Bu acıyla yaşadıktan sonra da hepinizi asacağım diye tehdide başlamıştı.
125. Bu tehditler karşısında zerre kadar sarsılmayan Sihirbazlar da Firavun’a şöyle dediler: “Hiç önemli değil!” “Gerçek şu ki biz nasıl olsa sonunda Rabbimize döneceğiz diye cevap verdiler, Bu ha üç gün önce, ha üç gün sonra olmuş, ne fark eder? Artık senin tehditlerine boyun eğecek değiliz diyerek dik durmuşlardı.
126. Sihirbazlar Firavun’a: Belli ki Sen sırf, Hz. Musa aracılığıyla Rabbimizin ayetleri ve daveti bize geldiğinde onlara iman ettiğimiz için ve başka iman edeceklere engel olup, onların gözlerini korkutmak ve iktidarını korumak için bizden intikam alıyorsun. Yoksa iddia ettiğin gibi bir komplo içerisinde olmadığımızı sen de adın gibi biliyorsun dediler. Ve bu kılıçtan keskin sözlerden sonra ellerini açıp Allah’a yalvararak: Ey Rabbimiz! bu zalimin zulmüne karşı Bize bolca dayanma gücü sabır ver ve canlarımızı sana yürekten bağlanmış Müslümanlar olarak al diye duaya sığınmışlardı. Böylece, Firavunun saltanatını koruma adına Mûsâ’ya meydan okuma cüretini gösteren sihirbazlar, ruhlarında müthiş bir devrim gerçekleştirerek müminler kervanına katılmış ve aynı günün akşamı şehâdet şerbetini içerek en yüce makama ulaşmışlardı. Onların bu “şehadeti” Firavun’un bütün suçlamalarını anlamsız kılmış ve Hz. Mûsâ’nın Peygamberliğini açıkça gözler önüne sermişti.
127. Bunun üzerine Firavun toplumundan ileri gelenler ve kurmayları toplanıp Firavun’a: “Sen Musa’yı ve kavmini, senin Rabliğini ve ilahlığını terk etsinler ve insanları buna çağırıp birlik ve beraberliğimizi bozarak bu ülkede karışıklık çıkarsınlar diye kendi başlarına mı bırakacaksın?”. Şimdi hepsinden kurtulacak bir çare bulmalısın dediler. Firavun da onlara dönüp dedi ki: Merak etmeyin “Genç nüfusun kökünü kurutmak için Onların erkeklerini, erkek çocuklarını öldürecek ve kadınlarını da her türlü hizmetimizde kullanmak üzere sağ bırakacağız. Biz onların üstünde ezici bir güce sahibiz” dedi.
128. Firavunun bu kararından sonra, Mısır’da acı ve ızdırap dolu, çok zor günler başladı. Bu günlerde Musa da kavmine inanç ve kulluğun esaslarını öğreterek şöyle diyordu: “Ey kavmim! Bütün güç ve kudret Allah’ın elindedir ve O dilemedikçe, hiç kimsenin size bir şey yapamayacağını bilin! Sakın ürküp gevşemeyin, telaş etmeyin ümitsizliğe düşmeyin, yalnız Allah’tan medet umarak yardım dileyin ve O’nun yolunda zalimlere karşı mücadele verirken, tam bir direnç göstererek sabredin. İyi bilin ki bütün Yeryüzü Allah’ındır, dilediği kullarını ona mirasçı ve egemen kılar. Unutmayın, dünyada da âhirette de mutlu Sonuç ve nihai zafer, Allah’a saygıyla bağlanarak kötülüklerden sakınan dürüst ve erdemli kimselerin, günahlardan arınıp azaptan korunanların ve takva sahiplerinindir. Allah’ın davetine uyup da sorumluluklarını bilinçle yerine getirenler mutlaka kazanacaktır dedi.
129. Bu sözler üzerine vahiy terbiyesi ile henüz istenen kıvama gelmemiş olan İsrailoğulları, Hz. Musa’ya dönüp sitem ederek: “İyi hoş söylüyorsun da Bize, sen Peygamber olarak gelmeden önce de Firavun’un zulmüne maruz kalıp eziyet çektik. Sen geldikten sonra da eziyet devam ediyor!” Hakk dine ve davaya uyduk diye umduğumuz rahata ve menfaate bir türlü kavuşamadık. Güya bizi kurtarmaya gelmiştin, fakat uyuyan fitneyi uyandırdın ve Firavunu iyice azdırarak başımıza belâ ettin değişen bir şey yok dediler. Musa da onlara: Hele biraz daha sabredin, kardeşlerim! “Allah belki de düşmanımızı yok edip sizi onların yerine halife kılıp yerleştirecek. Ama öncelikle sizin nasıl hareket edeceğinize, sizin O’nun davetine olan inancınızdaki samimiyet ve gayretinizle buna ne kadar layık olduğunuza bakacak. İşte asıl zor imtihân o zaman başlayacak. Allah, sizi güç ve servet ile imtihân edip sadıklarla sahtekârları ayıracaktır “dedi. Derken ilâhî plân, aşama aşama gerçekleşmeye başladı.
130. Şüphesiz biz Firavun’un kavmini düşünüp de öğüt alırlar, gerçeği görüp Rablerinin davetine yönelirler diye kuraklık ve kıtlık vererek orada yetişen mahsulleri azaltarak uyardık.
131. Fakat küfür ahlakı başlarına geleni doğru değerlendirmelerine engel oluyordu, uyarılardan ders almadılar. Şöyle ki: Onlara bolluk refah ve bir iyilik geldiğinde: “Bu nimet ve başarılar zaten bizim hakkımızdır, bizim doğru yolda olduğumuzu, tanrıların bizden yana olduğunu açıkça gösteren bir delildir ve sırf bizim bilgi ve becerimiz sayesinde gerçekleşmiştir” derlerdi. Başlarına bir kötülük geldiğinde de Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu aslında kendi kötülükleri yüzünden hak ettikleri bir karşılık olarak Allah katındandır. Asıl uğursuz olanlar kendileridir ve uğradıkları felaketler, kendi fesatlıkları nedeniyledir ancak çoğu bu gerçeği bilmez ve kabul etmez. İnkâr edenlerin yaptıkları hiçbir zaman değişmiyor. Muhakkak ki inkâr edenler başlarına gelenlerden hiç ders almaz. Yasalarımız gereği gökyüzü ve yeryüzünde sizin bazen bolluk dediğiniz, bazen felaket dediğiniz olaylar meydana gelir. Hâlbuki Rabbinizin yasalarıyla meydana gelen olaylar, yaşadığınız dünyanın size ait olmadığını hatırlatır.
132. Başlarına gelenlerden ders almayarak Musa’ya dönüp: “Bizi senin peygamberliğine davet ettiğin hayat nizamına inandırmak ve etkileyip büyülemek için, Sen ne kadar mucize ve ayet getirirsen getir biz yine de sana inanmayacağız.” Bu küfür ve zulüm düzenini bile bile tercih ettik dediler. Keşke ayetlerin anlattığı gerçekleri anlayıp, dünyanın sahibi olmadığınızı, dünyada geçici bir hayat yaşadığınızı anlamış olsanız. Bunları akıl edip düşünmez misiniz?
133. Bu inat üzerine Biz ayrı ayrı mucizeler ve musibetler olarak üzerlerine sellere sebep olan tufan, her yeri istila edip hayatı felç eden sürü sürü çekirge, ürünleri mahveden buğday güveleri ve zararlı haşarat, gökten nehirleri ve şehirleri dolduran kurbağalar ve içme sularını kızıla boyayan kan musallat edip gönderdik. Bunlar onlara Allah’ın apaçık mesajları idi. Ama onlar bütün bu uyarılara karşılık yola gelmek yerine her zamanki gibi yine kibirlenmeyi zorbalığı, diktatörlüğü terk etmeyip büyüklük tasladılar. Müşrik ve kâfir olmaktan vazgeçmeyip azgın bir toplum oldular. Yaşadığınız zamanlara bir bakın! Ayrı ayrı zamanlarda başınıza nice felaketler geldi. Başınıza gelen bütün felaketler üzerinde düşünmeniz gereken, aklınızı başınıza getirecek delillerdi. Sizler ayetlerimizi doğru değerlendirip kendinize çeki düzen vereceğinize yanlış yorumlar yapıyorsunuz. Halâ gerçekleri anlamıyor musunuz? Dünyanın yasasını yönetmek sizin elinizde değildir. Yeryüzünün de gökyüzünün de yasasını biz yönetiriz. Öyleyken niçin dünya hayatında da Rabbinizin yasalarına uymuyorsunuz.
134. Sonunda Başlarına dayanılmaz bir felaket geldiğinde Musa’ya gelip: “Ey Musa! Sana verdiği söz hürmetine ve peygamberlik adına bizim bu musibetten kurtulmamız için Rabbine dua et. Yeminle söylüyoruz Eğer üzerimizden bu felaketi kaldırırsan sana iman edecek, senin Allah adına yaptığın daveti kabul edip ona uyacağız. Ve hürriyetlerinin kısıtlanmasına son vererek İsrailoğullarını seninle birlikte göndereceğiz” diyorlardı. Musa olsaydı da olmasaydı da doğal yasalarımız gereği bu tür felaketler başınıza gelecektir. Ne biçim akıl ediyorsunuz? Felaketler sizi uyarmak için sürekli gelecek ve size yasalarımızı hatırlatacaktır.
135. Biz verdikleri sözü yerine getirebilecekleri samimiyetlerini gösterebilecekleri bir süre için musibeti üzerlerinden kaldırınca sözlerinden hemen dönüyorlardı ve eski hallerini devam ettiriyorlardı. Felaketler ortadan kalkınca ne yapıyorsunuz? Ayetlerimizi inkâr edip yalanlamıyor musunuz? Elçimiz Musa ile mücadeleye girmiyor musunuz?
136. Biz de Rablerinin davetine karşı küstahlık yapıp ayetlerimizi yalanlayıp onları umursamadıklarından ve ikiyüzlülüklerinden dolayı kendilerine hak ettikleri cezayı verdik ve tümünü denizde boğduk. Şimdi arkalarından sanki bir masal gibi söz ediliyor. Bir zamanlar Mısır’da Firavunlar yaşardı deniliyor. Hâlbuki onlar masal değil, acı gerçeği yaşayanlardı.
137. Sonra da Firavun ve yandaşları tarafından hor görülüp zayıf düşürülen İsrâiloğullarını Nil’den Fırat’a kadar doğusunu da batısını da bereketli kıldığımız toprakların tamamına mirasçı ve hakim kıldık. Böylece İsrailoğullarının, her türlü sıkıntı zorluk ve zulme karşı sabırla direnmeleri sebebiyle Rabbinin onlara vaad edilmiş topraklarla alakalı sözü de gerçekleşmiş oldu. Firavun ve kavminin yaptıkları saraylarını ve bin bir emekle yükselttikleri köşklerini helak edip yıktık. Firavuna boyun eğmediler. Musa ile gönderdiğimiz ayetlere uyarak haklarına sahip çıktılar. Ama hidayet edenler zafere ulaştı. İşte, Mûsâ ve arkadaşları için asıl imtihân, bundan sonra başlıyordu:
138. Sonunda Firavun Kızıldeniz’de boğulurken İsrailoğullarını Firavun zulmünden kurtarıp denizden geçirdik. Ve yollarına devam ederken ağaçtan metalden yaptıkları putlara tapan Allah’tan başka da ilahlar edinen ve putlaştırdıkları kimselerin kurdukları nizam ile yönetilen bir topluluğa rastladılar. Bunu gören ve yüzyıllarca putperest bir toplumun esareti altında yaşamış olan İsrailoğulları da Musa’ya “Ey Musa! Onların ilahları gibi bize de görebileceğimiz, dokunabileceğimiz bir ilah yap” dediler. Musa onlara dedi ki: “Siz gerçekten cahillik eden nankör ve doğruyla yanlışı birbirinden ayırt edemeyen bir topluluksunuz diyerek azarladı.
139. Bu gördüğünüz topluma gelince Şu putlara tapanların din diye inandıkları sistem ve benimseyip yaşadıkları hayat onları kaçınılmaz bir biçimde kahredici bir yok oluşa sürükleyecektir ve yok olup gitmeye mahkumdur. Yapmakta oldukları ibadetler de hep boşunadır.
140. Musa Dedi ki: “Allah sizi iman ve hidayet gibi nimetlerle içinde yaşadığınız zulüm nizamından kurtarıp bütün alemlere ve çevrenizdeki gafil ve kâfir kavimlere üstün kılmışken hâşâ ben sizin için Allah’tan başka hükmüne boyun eğilecek bir otorite, kulluk ve ibadet edilecek ilah mı arayacağım!” Sizler başka bir zulüm nizamına yönelerek Allah’tan başka ilah mı arıyorsunuz? Bana nasıl böyle şaşkın ve sapkın bir teklif yaparsınız? Bunu yaparsam inandığım değerlere ihanet etmiş olurum.
141. Ve onlara, Allah’ın şu sözlerini iletti: Ey İsrailoğulları! Düşünün ki, Hani bir zamanlar size en kötü işkenceleri yapan, bir soykırım olarak neslinizi yok etmek için yeni doğanları ve oğullarınızı sizlerin gözleri önünde öldüren, kadınlarınızı utanç verici işlerde köle olarak kullanmak üzere sağ bırakan Firavun hanedanından ve zulüm sisteminden sizi kurtardık. Bunda sizin için Rabbinizin katından sizi eğitip olgunlaştırmak ve böylece insanlığı doğru yola ileten örnek ve öncü bir toplum yapmak adına büyük bir imtihan vardı. Siz bu ağır sınavları geçmişken, şimdi bu yaptığınız size yakışıyor mu?”
142. Biz Musa ile insanların yaratılış sebeplerine uygun olan nizam ile ahlakın yasalarını öğretmek ve Tevrat’ın ilk ayetlerini vermek üzere otuz gece için Sina Dağı’na çağırıp sözleştik. Sonra buna on gece hazırlık süresi daha ekledik ve böylece Rabbinin belirlemiş olduğu süre kırk geceye tamamlandı. Bu süre içinde oruç ve benzeri ibadetlerle “Büyük buluşmaya” hazırlanmasını istedik. Kavminin zaaflarını iyi bilen Musa çağırılan yere giderken kardeşi Harun’a: “Ben yokken yerime geç dönünceye kadar onlara göz kulak ol, onları ıslah et. Onları az çok tanıyorsun sakın bozgunculuk çıkarmak isteyenlere izin verme onlara uyma” dedi ve ayrıldı.
143. Musa belirlediğimiz vakitte Sina Dağına gelip Rabbi kendisiyle konuştu. Bunun verdiği sonsuz zevk ve heyecanla, “Ey Rabbim! ne olur Bana kendini göster sana bakayım dedi. Allah da: “Beni burada ve dünya gözüyle asla göremeyeceksin. Çünkü buna dayanamazsın! Fakat mutlaka beni görmek istiyorsan önce şu dağa bak şimdi o dağa tecelli edeceğim. Eğer o dağ yerinde durursa beni görebilirsin” dedi. Rabbi dağa nurunu gösterip tecelli edince, onu dümdüz etti ve Musa da gördükleri karşısında düşüp bayıldı. Mûsâ ayılınca: Sen pek yücesin. Seni eksikliklerden tenzih ederim Allah’ım Sana yöneldim ve Dünya gözüyle seni görme isteğimden dolayı tevbe ettim. Ben Seni dünya gözüyle görmenin imkânsız olduğuna şahit olup da inananların ilkiyim” dedi.
144. Allah: “Ey Musa! Beni göremediğin için üzülme. Ben ilahi tebliğlerimle, sana verdiğim elçilik göreviyle ve seninle konuşmamla, seni özel bir konuma yükseltip insanlara karşı seçkin kıldım. O hâlde Sana verdiğimi al, sana vahyettiklerimin değerini bil. Vahyin hükümlerine uyarak sorumluluklarını yerine getir, şu levhalarda yazılı olan emirlere sımsıkı sarıl ve Rabb’ine gönülden boyun eğerek şükredenlerden ol!” dedi.
145. Sina Dağı’nda Musa’ya üzerinde Tevrat’tan âyetler yazan verdiğimiz levhalarda, insanların yaratılış sebeplerine uygun Allah merkezli hayatın gerektirdiği her türlü öğüt ve bilgiyi insanlığı dünya ve âhirette kurtuluşa iletecek hükümleri belirten bir açıklama yazdık. Musa’ya şöyle emrettik: “Sana verilen levhalarda yazılan emirlere ilahi nizamın hükümleri ve ahlakına titizlikle uy sıkıca sarıl. Ve kavmine de bu hükümlere en güzel şekilde uymalarını emret. Zamanı geldikçe bir ibret ve imtihân olmak üzere Size Allah’ın davetinden yüz çevirip yoldan çıkmışların yurdunu, içine düştükleri bataklıkları, onların acı akıbetlerle ne hale getirdiğimi pek yakında göstereceğim.
146. Ey bu âyetlere muhatap olanlar. Siz de Mûsâ’nın kavmi gibi şirkten tevhide çağrılıyorsunuz. “Bizim vahyin rehberliğine, peygamberin örnekliğine ihtiyacımız yok” diyerek yaşayanlar şunu iyi bilin. Yeryüzünde haddini aşarak haksız yere zorbalığa başvurup büyüklük taslayanları, ders almaları için ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar âyetlerimi anlamaktan ve kâinattaki hikmetli yaratılışların sahibini kavramaktan uzaktırlar. Öyle ki Onlar bütün ayetleri mucizeleri görseler de asla iman etmezler. Onlar önyargı perdesinin ardından ayetlerimi dinleyip okurlar. Perdeden dolayı ayetlerin açıkladığı gerçekleri göremezler. Artık önyargılarıyla gözleri kör, kulakları sağırlaşmıştır. Ta ki ön yargılarını kaldırarak iman etsinler. Ön yargılarını kaldırmadan ayetlerimizde anlatılan gerçekleri anlayamazlar. Hatta dosdoğru yolu görseler de o yola girmezler. Fakat sonu pişmanlıkla biten, Azgınlık yolunu görürlerse hemen onu yol olarak benimserler. Bunun sebebi ayetlerimizi yalanlamaları ve onlara karşı duyarsız davranmaları, yüzündendir.
147. Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların İslâm’ı ortadan kaldırmak için yaptıkları ve gösterdikleri çalışmalar ise sonuçsuz kalacaktır. Ve onların sözde iyilikleri de amelleri de boşa gitmiştir. Onlar, bu feci akıbeti bizzat kendileri hazırlamışlardır. Onlar tercihlerinin bir sonucu olarak yapmakta olduklarının cezasını çekecekler. Herkes amellerinin ve niyetlerinin karşılığını görecektir.
148. Musa’nın kavmi, onun vahiy almak üzere Sînâ dağına gitmesinin ardından topladıkları değerli mücevherleri ateşte eritip yaptıkları süs eşyalarından buzağı görünümde ve içinden geçen rüzgârın bir taraftan girip diğer taraftan çıkmasıyla böğürtü sesi çıkaran bir buzağı heykeli yapıp onu ilah olarak benimsediler. Yaptıkları işle övünerek büyük bir kibirle işte tanrımız budur dediler. Üstelik Tanrımız ses çıkarıyor diye hava attılar. Akledip görmediler mi? O taptıkları put ne kendileriyle konuşuyor ne de hidayete erdirip yol gösteriyor. Evet, görmesine görüyorlardı, fakat işlerine öyle geldiği için, Onu ilah olarak benimsediler ve zalim kimseler oldular.
149. Bir süre sonra ilah edindikleri bu heykelin hiçbir işe yaramadığını, kendilerine doğru yolu göstermek gibi bir özelliğinin de olmadığını görünce yaptıklarına pişman olup sapıklığa düştüklerini anladılar. İşte o zaman, ellerini dizlerine vurup pişmanlıkla “Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsan azabı hak edip zarar edenlerden oluruz dediler.
150. Kendisi yokken, kavminin buzağıyı ilah edindiğini öğrenen Musa öfkeli ve üzgün bir halde kavminin yanına döndüğünde: Benim yokluğumda arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin “Bana ortak koşmayın” emrini çiğnemekte olduğunuzu hiç düşünmeyip Rabbinizin buyruğunu bir kenara attınız öyle mi? Yazıklar olsun size. Rabbinizin hükmünün acele gelmesini mi istediniz? dedi. Allah’ın emirleri yazılı olan Levhaları “bu levhaların üzerindeki âyetler okunmayacak, anlaşılmayacak ve hayata taşınmayacaksa, bu levhaların ne kıymeti var ki” mesajını vermek için yere bıraktı. Sonra yerine vekil bırakmış olduğu kardeşi Harun’un saçından ve kafasından tutup sarsarak kendine doğru çekti. Bunun üzerine Kardeşi Harun da ona: “Ey annemin oğlu. Fırsatçı ve fesatçı olan bu topluluk hep birlikte bana karşı çıktı, beni iyice zayıf çaresiz görüp hırpaladı ve neredeyse beni öldüreceklerdi. Sakin ol, sen de bana böyle davranarak zalimleri sevindirme. Üzerime sen de beni böyle hesaba çekerek düşmanları güldürme ve beni zalimler topluluğu ile bir tutma” dedi.
151. Bunun üzerine Sakinleşen ve yaptığından pişmanlık duyan Musa da kendini toplayıp: “Ey Rabbim! Bu tedbirsizlik ve beceriksizlikten dolayı, Beni de kardeşimi de bağışla ve bizi rahmetine kavuştur ve koru. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” dedi. Kardeşini tartaklamasının hata olduğunu anlayan Hz. Musa, bunun için Yüce Allah’tan bağışlanma dileğinde bulunmuştu.
152. Sonra da onlara dönerek Buzağıyı ve servet putlarını ilah olarak benimseyenler gibi Allah’la birlikte başka ilahlar edinip onlardan kendilerine doğru yolu göstermesini ve yardım etmesini bekleyenler tevbe etmedikleri takdirde Rablerinin gazabına ve dünya hayatında da zillete uğrayıp onursuzluğa mahkûm olacaklardır. İşte tevhitten tekrar şirke dönen iftiracıları hakikati çarpıtarak Allah adına yalanlar uyduranları ve haramları helâl sayanları böyle cezalandırırız.
153. Bu gibi nankörlük ve sapıklık içinde yaşayıp, Günahlar işleyen, sonra da samimiyetle tevbe edip şirkten arınarak Allah’ın davetine iman edenlere gelince; hiç şüphesiz ki Allah bu tövbenin ardından çok merhametli ve çok bağışlayıcıdır. Rabbin yaptıklarından pişman olarak tövbe edenleri karşılıksız bırakmaz.
154. Musa’nın öfkesi geçince az önce bir kenara bıraktığı Tevrat’ın Kutsal Emirlerinin kayıtlı olduğu ve Allah sevgisini kaybetmekten korkanlara rehberlik eden levhaları eline aldı. Onların içinde Rabblerinden korkanlar için elbette hak yolu aydınlatan hidayet ve rahmet bilgileri vardır. Rabbinin yasalarına göre yaşayanlar elbette kurtulacaktır yazıyordu.
155. Derken Musa bağışlanma için dua etmek üzere Sina Dağı’nda belirlediğimiz ikinci buluşma için kavminden onları temsil edebilecek yetmiş adamı temsilci seçti. Sonra beraberce Sîna Dağına çıkıp Rabb’in kelâmını işittiler. Fakat yine bazıları oraya vardıklarında oraya gidiş amaçlarını unutup azgınlaşarak, Allah’ı doğrudan görmek istedi. Ey Mûsâ, biz Allah’ı açıkça görmedikçe, sana asla inanmayacağız dediler. Üstelik bunu, tövbe etmek için geldikleri bir yerde söylüyorlardı. Bu sözlerden bir süre sonra Onları şiddetli bir deprem sarsmaya başlayınca hepsi korkudan bayıldı. Musa şöyle dedi: “Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. Bundan çok daha büyük günah işledikleri zaman bile onları affetmiştin; işte bu engin şefkat ve merhametine sığınarak sana yalvarıyorum, affet bizi Allah’ım! Şimdi İçimizdeki beyinsizler ve düşüncesizlerin işledikleri günahlar yüzünden bizleri helak mı edeceksin? Bu şimdi ne yapacak, kime sığınıp kimden yardım dileyecekler diye sırf senin bizi denediğin bir imtihanındır. Onunla aramızdaki ikiyüzlüleri ayıklamak üzere dilediğini/ dileyeni sapıklığa düşürür dilediğini/ dileyeni de doğru yola eriştirirsin. Sen bizim gerçek Rabbimiz ilahımız ve dostumuzsun. Artık bizi merhametinle bağışla. Sen bağışlayanların en hayırlısısın dedikten sonra duasına şöyle devam etti:
156. Rabbim Bizim için bu dünyada razı olacağın güzellikleri yaşamayı ahirette de cennetine girmeyi nasip edip iyilik yaz. Şüphesiz biz isyandan vazgeçtik, dönüp pişmanlık içinde affını ümit ederek yalnızca sana yöneldik.” diye dua etti. Bu içten yakarışa karşılık Allah dedi ki: “Müstahak olan kullar arasından Azabıma dilediğimi uğratırım. Ama Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Rahmetimi Rabbinden korkan, kötülüğün her çeşidinden sakınan, arınmak için verilmesi gereken zekâtı veren Allah’ın rızasını kazanmak için ödenmesi gereken bedelleri severek ödeyen, Allah’ın emirlerine tabi olan ve ayetlerimize gönülden iman edenlere nasip edeceğim.
157. Onlardan bir kısmı iman edecek ve Ellerindeki Tevrat’ta ve İncil’de geleceği ismi ve özellikleri bildirilen okuma yazma bilmeyen, ümmî Resulün izinden gidecekler. O Resûl kendilerine iyiliği emredip kötülükten sakındırır, güzel ve temiz şeylerin helal, kötü ve pis şeylerin de haram olduğunu bildirir. O nebi Muhammed onların tahrif edilmiş kitaplarından kalma sırtlarındaki ağır yükleri ve sözde din adamlarının, insanlığın sırtına acımasızca yüklediği o anlamsız ve ağır sorumluluk yükleri ve manevî zincirleri kırıp atar. Ona iman eden, saygı gösteren, yardımda bulunan ve onunla birlikte gönderilen ve insanları aydınlattığı için bir adı da Nur olan Kur’an’a uyan kimseler işte onlar dünyada ve âhirette kurtuluşa erenlerdir. O Resul’e indirilen ve insanları aydınlattığı için bir adı da Nur olan Kitaba iman edip uyanlar, Resul’e saygı gösterip, yardımda bulunan ve izinden gidenler var ya, işte onlar dünyada ve âhirette kurtuluş ve felaha ererler.
158. Ve nihâyet, Son Elçi geldi ve işte çağrısını yapıyor: Ey Peygamber! Bu kurtuluş müjdesini bütün insanlara duyurmak için De ki: “Ey insanlar! Ben, göklerin ve yerin mülkü de egemenliği de kendisine ait olan, kendisinden başka ilah, hükmüne boyun eğilecek başka otorite olmayan, öldüren ve hayatı veren, Allah tarafından sizin tümünüze gönderilmiş bir peygamberim. Allah’a ve Allah adına sizleri yaratılışınızın sebebi olan nizam ve ahlak ile yaşamaya davet eden okuma yazma bilmeyen fakat kalbine nakşedilen Kur’an sayesinde insanlığı kurtuluşa iletecek bütün hidâyet bilgilerini kalbinde toplayan nebi peygamberine ve çağrısına iman edin. O elçinin bizzat kendisi de Allah’a ve O’nun bütün kutsal kitaplardaki sözlerine yürekten inanmaktadır. Ve ona hakkıyla tâbi olarak uyun ki doğru yolu bulasınız.
159. Musa’nın kavminden her şeye rağmen insanlara doğru yolu gösteren doğru düşünmeye ve yaşamaya davet eden ve iman etmek isteyenlere rehberlik eden kimseler ve Allah’ın kitabıyla adaleti uygulayıp halkı adaletle yöneten bir grup vardı. Hakkı gözeterek adâletle, sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî düzeni temin ederlerdi.
160. Biz İsrailoğullarını Yakup Peygamberin on iki oğlundan türeyen on iki topluluğa ayırdık. Sina çölünde susuzluktan bunalan Kavminin ihtiyaç duyduğu suyu dua ederek istediğinde biz Musa’ya: “Asanla taşa vur” Bilginle yani asanla doğada araştırma yap! Taşların arasını incele! Oralardan su bulacaksın!” diye vahyettik. Musa da asası ile kayaya vurunca, yaptığı araştırmalar sonunda on iki su pınarı keşfetti. Bir mucize eseri olarak Kayadan on iki pınar fışkırdı. Böylece Her topluluk başkasının hakkına saldırmaksızın su içeceği pınarı öğrendi. Su ihtiyaçlarını karşıladılar. Artık her kabile kendi pınarından su ihtiyacını giderecek kimse diğer kabilenin hakkına tecavüz etmeyecekti. Bu mucize ile yetinmedik. Çöl sıcağında Onların üzerlerine sıcaktan korunsunlar diye bulutları gölge ettik ve kendilerine suyun yanında katık olarak kudret helvası ile bıldırcın eti ikram ettik. “Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin dedik” Buna rağmen içlerinden emirlerimizi çiğneyenler, haddi aşanlar, yasalarımıza uymayarak kendilerine zulmedenler vardı. Onlar bütün bu nimetlere karşı yine de nankörlük edip, davetimize yönelmediler. Onlar böyle yapmakla bize haksızlık etmediler, ancak yaratılış amaçları dışına çıkmakla kendi kendilerine zarar verip haksızlık ediyorlardı.
161. Hatta O vakit halkı zâlim olan bir şehri fethedecekleri zaman Onlara demiştik ki: Ey İsrailoğulları “Adı Kudüs olan Şu gördüğünüz şehire yerleşin ve oturun, nimetlerinden siz de yararlanın. Orada dilediğiniz gibi helâl ve meşru şekilde kazanıp yiyin. Ve Kelime-i tevhidi ikrar edin, doğruları söyleyerek dua edin ‘bağışlanma diliyoruz affet deyin. Ve kapıdan kibirle değil başlarınızı eğerek tevazu ile hürmet edip girin. Bize yönelin ki biz de hatalarınızı günahlarınızı bağışlayalım. Biz İyilik edenlere muhsin kullara ise daha fazlasını vereceğiz” denilmişti. Ve bu teklifi bile kötüye kullanmışlardı.
162. İçlerinden şirke ve küfre meyledip zulme saparak hemen sözü, kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Bu sözlere uymak yerine, onu değiştirip kendi bildiklerine uydular. Bazen de ayetlerin lafzını değil, anlamını dejenere edip değiştirerek kâfirlerin hoşuna gittiler. Allah’ın sözlerini ya değiştirdiler ya da içlerini boşaltıp keyiflerince yorumlayarak kendi arzu ve heveslerine uydurdular. Kelimeler üzerinde oynayarak hükümlerimizi değiştirdiler. Biz de küstahlıkları ve zulmetmelerinden dolayı onların üzerine gökten şiddetli bir azap indirdik.
163. Ey peygamber! Onlara Dâvûd Peygamber zamanında deniz kıyısındaki o şehrin başına gelen felaketleri sor ve onlara hatırlat. Hani onlara avlanmak yasak edildiği halde başka günlerde balıklar sahile gelmiyor diye cumartesi gününde balıkları avlayarak saygısızlık edip haddi aşıyorlardı. Yasağı çekinmeden çiğniyorlardı. Çünkü ibadet için saygı gösterdikleri ve tatil yaptıkları cumartesi günü balıklar sürüler halinde kıyıya gelirlerdi. Cumartesi gününü tatil yapmadıklarında ise balıklar kıyıya gelmezlerdi. Biz onları işledikleri kötülükler sebebiyle, işte böylece imtihan ediyorduk. Onlardan bir kısmı bu yasağın hikmetini anlayıp, ders almak yerine, balığın çok geldiği cumartesi günü onları havuzlarda toplayıp, diğer günlerde avlıyorlardı. Yaptıkları şey onlara emrettiğimiz yasayı çıkarlarına göre değiştirmekti. Böyle yaparak azgın bir topluluk olduklarını gösterdiler.
164. İsrailoğulları İçlerinden fasık ve gafil bir topluluk cumartesi yasağını çiğnerken, onların yaptığına farklı tepki veren iki grup daha vardı. Bunlardan biri bu yanlışa seyirci kalmazken diğerleri onlara seslenerek: Allah’ın zaten kendilerini yeryüzünden silip helak edeceği yahut şiddetli bir şekilde azaba çarptıracağı bir topluluğa hâlâ neden boşu boşuna öğüt veriyorsunuz? Bizi niye rahatsız ediyorsunuz?” dediler. Bu yasağı çiğnemekte olanlara öğüt verenler ve doğruları anlatmaya kararlılıkla devam edenler ise şöyle dediler: Biz, üzerimize düşeni yaptığımıza dair Rabbimize karşı hiçbir mazeretimiz kalmasın. İnsanlara Rabbimizin gerçeklerini anlatalım. İlerde Rabbinize verilebilecek bir cevabımız olsun. Rabbimizin katında uyarmamaktan dolayı sorumlu olmayalım. Biz Rabbimizin ayetlerini onlara anlatarak görevimizi yapar, Rabbimizin huzuruna görevimizi yapmanın şahitliğiyle gideriz. Böylece dünya hayatını boşu boşuna yaşamadığımızı gösteririz diye onlara öğüt veriyoruz. Ve hem ne biliyorsunuz belki öğütlerimiz fayda verir de söz dinleyip ıslah olurlar, sakınırlar” dediler.
165. Onlar yani zâlimler kendilerine yapılan tüm uyarıları kulak ardı edip unuttuklarında, kötülükten alıkoymaya çalışanları o büyük azaptan kurtardık. Böylece ayetlerimizi insanlara açıklayanların boşu boşuna yapmadıklarını gösterdik. Varoluş gayesine aykırı hareket edenleri ve zulmedenleri ve onları uyarma görevini terk ederek bu zulme seyirci kalanları da yoldan çıkmalarına karşılık çok şiddetli bir azaba uğrattık.
166. Kibirlenip Büyüklük taslayarak yasalarımıza uymayanlara kendilerine yasak edilenleri ısrarla bırakmamaları üzerine onlara: “Arzularına gem vuramayan Aşağılık maymunlar gibi hatta onlardan daha beter olun” dedik. Onları taklitçi ve bâtılın takipçisi şahsiyetsiz kimseler haline getirdik. Onlar kendileri gibi insanların yasaları önünde oyuncak oldular. Biz kullara kulluk etmeyiz derken kulların yasalarıyla yönetildiler. Güçlü olanlar hayatlarıyla oynayarak onları şaklabana çevirdi. Sirklerde insanları güldürmek için oynatılan maymunlara döndüler. Onların izinden yürüyenleri ise, ihtirasları uğruna tüm insani değerleri ayaklar altına alan, gözü doymaz, onursuz ve kişiliksiz insanlar hâline getirdik.
167. İşte o zaman Rabbin, Yahudiler bu kötü huylarından vazgeçmedikleri sürece, onların başlarına, kendilerine kıyamet gününe kadar en kötü şekilde azap edecek birilerini musallat edeceğini yeminle bildirmişti. Bu yüzden Yahudiler fitne ve hile ile her azdıklarında, onları rezil ve zelil edecek kimseler gönderildi ve gönderilecektir. Muhakkak ki Rabbin cezayı çabuk verendir. Dilerse, tüm günahkârları derhâl yok edebilir. Fakat kullarının yaşadıklarından ders almasını istediği için onlara mühlet veriyor. Çünkü O aynı zamanda tevbe edip Rabbine yönelenleri bağışlayıcı, rahmet edicidir. Rabbin kendini maymuna çeviren insanların üzerine eziyet yapacak kimseler göndereceğini ilân etti. (Bu mucizevî bir önceden haber vermedir (ihbar). Yahudi tarihi bunun tanığıdır.)
168. İsrailoğullarını hile ve hıyanetleri, isyan ve fitneleri sebebiyle yeryüzünde farklı gruplara ayırdık ve ayrı ayrı bölgelere dağıttık. Onların içinde Allah’ın davetine iman edip, salih olanlar da vardır müşrik, kâfir, zalim kalmakta inatla direnip aşağı derecelerde olanlar da vardır. Belki tevbe edip dönerler diye onları kimi zaman iyiliklerle ve kimi zamanda bela ve kötülüklerle hem bolluk hem de darlıkla sürekli imtihan ettik.
169. Onların ardından yerlerine, Kitab’a mirasçı olarak İlahi kurallardan haberi olan Tevrat’ı -daha sonra Kur’an’ı- okuyan ama uymayan, fakat dünyanın geçici zevklerine, mal ve mülküne sarılıp saldıran bozuk bir nesil geldi ki, Bunlar imkân ve iktidar fırsatı bulunca şu aşağılık gelip geçici dünya menfaatini alır da: “Biz seçkin bir kavimiz ne yaparsak ve nasıl yaşarsak yaşayalım, nasıl olsa ileride tövbe eder ve eninde sonunda bağışlanırız” derler. Her türlü zulüm ve ahlâksızlığı hayat tarzı haline getiriyorlar. Her ne yaparlarsa yapsınlar bağışlanacaklarına inanıyorlar. Sonra güya tövbe ediyorlar, fakat Onun gibi karşılarına bir başka benzer bir menfaat olarak haram ve haksız bir kazanç fırsatı gelse tövbelerini unutarak onu da alırlar. Onlar güya Musa ile gönderdiğimiz kitaba uyduklarını söylüyorlar. Oysa Kendilerinden Kitap’ta Allah hakkında gerçekten başkasını söylemeyeceklerine din adına yalan uydurmayacaklarına ve halkı aldatmayacaklarına, Tevrat’ta olandan başka bir şeyi uydurup, Allah’a iftira etmeyeceklerine dair kesin söz alınmıştı. Fakat maalesef Onlar da o Kitab’ın içindekileri okuyup incelediler ama hükümlerine uymadılar. Tevrat’ın hükümlerinin üstünü örtüp, kendilerine göre değiştirdiler. O hâlde, sizi yeniden Kitaba dâvet ediyorum! Unutmayın ki, aklını kullanıp düşünenler Allah’tan korkanlar ve Sakınanlar için ahiret hayatını kazanmak bu dünyanın gelip geçici nimetlerinden daha hayırlıdır, hâlâ Akıl etmiyor musunuz? Onlara sor bakalım! “Allah’ın yasalarından başka yasalara uymayacaklarına dair söz vermemişler miydi? Elbette okudukları kitapta bunlar tembih edilmiş, onlardan kitaba uygun davranacaklarına, asla kitabı çıkarlarına göre yorumlamayacaklarına dair söz alınmıştı. Sözlerine riayet etmediler. Onlar ahiret hayatlarını dünya hayatıyla değişerek büyük yanılgı içine girdiler. Hâlâ aklınız ermiyor mu?
170. İçlerinde Kitab’a sımsıkı sarılan, Allah’ın insanı yaratma sebebi olan hayat nizamı ile yaşamak uğrunda ellerinden gelen gayreti gösteren ve namazlarını da dosdoğru kılanlar bilsinler ki; Rabbinin yasalarına uyarak bir hayat yaşarlarsa, onların yaptıkları asla kaybolmaz. Yaptıklarının katımızda mutlaka değeri vardır. İyilik için çalışanların mükâfatını zayi etmeyiz.
171. Kur’an’a sırt çeviren İsrail Oğullarına hatırlat ki: Hani Bir zamanlar Allah’a verdikleri sözün önemini iyice idrak etmeleri ve bu antlaşmayı bozdukları takdirde doğabilecek vahim sonuçları akıllarında hep canlı tutmaları için, kudretimizi göstermek ve onları ikaz etmek adına Sina dağını onların üzerlerine doğru adeta bir gölgelik gibi kaldırmıştık da koskoca dağın sanki üzerlerine düşeceğini sanmışlardı. Dağa baktıkları zaman sanki dağ üzerlerine devrilecekmiş gibi görünüyordu. Bu hâldeyken, onlardan şu sözü almıştık: “Size verdiğimiz Kitaba ve kitapla davet ettiğimiz hayata, İlahi emir ve hükümlerimize sımsıkı sarılın ve kitabın içinde bulunanları sürekli düşünün. İçindekileri aklınızdan çıkarmayıp ona uyun, yasalarımıza göre yaşayın olur ki küfür ve kötülükten sakınırsınız ve doğru yolu bulursunuz. Dünya ve âhiret hayatında kurtuluşunuz ancak böylece mümkün olur.
172. Hani Rabbin gelecek nesillerin dinî, ahlâkî ve insanî eğitimi ile ilgili, sorumluluklarını da sırtlarına yükleyerek Âdem oğullarının sırtlarından soylarını bütün insanların ruhaniyetlerini huzuruna almış ve onları kendi kendilerine karşı şahit tutmuştu: Onlar dünyada bir insan olarak var oldukça her birini gönderdiği Peygamberler aracılığıyla muhatap kabul eder. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Size çeşitli imkân ve fırsatlar verip dünyaya gönderirsem, Bana iman ve itaat eder misiniz? Demişti. Onlar: “Evet, Sen bizim yegâne koruyucumuz, sahibimiz ve Rabbimizsin. Buna şahidiz ve söz veriyoruz demişlerdi. Biz her insanın ruhunun derinliklerine, Rabb’ini tanıyıp emirlerine itaat etme duygusunu yerleştirdik. Ki bu Kıyamet gününde: hesaba çekilirken, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.
173. Yahut: başka bir bahane öne sürerek, “Daha önce Allah’a ortak koşanlar biz değildik babalarımız ilah edindiklerinin yasalarına uydular. Allah’ın yasalarına karşı çıkıp ilahlığında, otoritesinde, mülkünde Allah’a şirk koştular. Şimdi doğru yoldan sapan atalarımız zalim oldular. Biz de doğru olan yol budur diye onların peşinden giden bir nesildik. Onların yaptıklarını taklit ederek sapıtmışız. Şu hâlde, hak dini reddeden ve uydurdukları bâtıl inanç ve ideolojileri kurumsallaştırarak Batıla çalışanların yaptıklarından dolayı, onların hakkı baskı altına alan güç ve iktidar sahiplerinin yaptıkları yüzünden bizi helak eder misin?” demeyin ve mazeret belirtmeyin diye sizi uyarıyoruz. Atalarınızın sapmasında elbette sizin suçunuz yok. Ama saptıklarını bilerek onlara uymanız yanlıştır. Böyle yaparak siz de sapkınlardan olursunuz. Her insan, aklını vahye teslim ettiği sürece, doğruyu eğriyi birbirinden ayırt edebilecek, kendisine tebliğ edilen hakîkati kabullenmekte zorlanmayacaktır.
174. İşte Biz âyetleri böyle birer birer açıklarız, umulur ki (gaflete dalanlar vicdanlarının sesine kulak verir ve doğru yola) dönerler. (Doğru yolu bulanın da doğru yolda olanın da doğru yolda kalma ve ölme garantisi yoktur. İşte size ibretlik bir örnek:)
174. Belki dönerler diye ayetlerimizi böyle etraflıca açıklıyoruz.
174 İşte Biz ayetlerimizle gerçekleri böylece apaçık bildirmekteyiz, belki düşünür de doğru olana yönelirsiniz diye.
174. Gaflet uykusuna dalmış olan inkârcılar Belki düşünürler vicdanlarının sesine kulak verirler ve günahtan şirkten, atalarının taptıklarından vazgeçip yeniden Rablerine dönerler diye gerçekleri bildiren ayetlerimizi birer birer etraflıca açıklıyoruz.
175. Ey Peygamber! Musa’nın yoluna uyduklarını söyleyenlere hatırlat! Onlar bunu çok iyi bilirler. Sen Onlara şu kimsenin haberini de oku ve anlat: Kendisine mükemmel bir zekâ ve derin kavrayış yeteneği armağan etmiş, ilim ve hikmet nurlarıyla kendisini aydınlatmıştık. Bunun da ötesinde, insanı hakikate ulaştıracak bütün delillerimizi önüne koymuş ve ayetlerimizi en üst seviyede anlama ve kavrama yeteneğini kendisine vermiştik. Sonra da yaratılışlarının amacına uymaya çağırmamıza rağmen, yersiz bir gurura kapılarak duyanları hayrete düşürecek bir şekilde ayetlerden bağını koparmıştı. Ve şeytanın onu kandırıp peşine takması dolayısıyla birçokları gibi, azgınlardan olmuştu.
176. Hâlbuki davetimize yönelseydi ve Biz dileseydik lütfettiğimiz nimet ve faziletlerin kıymetini bilselerdi onu ayetlerimizle kendisine verilen ilim ve hikmetler dolayısıyla şerefli makama yükseltirdik. Ancak o bunları dünya rahatı ve menfaati için kötüye kullandı. Sanki Kendisini hiç ölmeyecek ve yeryüzünde sonsuza kadar kalacak sandı. Dünyaya sarıldıkça sarıldı keyfi isteklerine ve arzularına uydu. İşte Onun gibi böyle azgın nankörlerin durumu kızıp kovmak için üstüne varsan da soluyan kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp hırlayan ve soluyan kuduz bir köpeğin durumuna benzer. Bu tiplerin ne mü’minler yanında kıymeti bilinir ne zalimler katında rağbet edilir. İşte ayetlerimizi Hakk dinimizi yalanlayan ve elinin tersi ile iten topluluğun durumu böyledir. Sen Ey Müslüman yoldan çıkan insanlara Bu ibret verici kıssayı örnek alsınlar diye anlat, olur ki ibret alıp gerçeği görüp düşünürler. Ayetlerimizi yalanlayanlar, yasalarımıza uymayanlar, kendilerine yapılan uyarılara büyük tepki gösterirler. Hemen “Sana ne? Benim imanıma! Benim dinime karışma! Allah ile arama girme!” derler. Yaptıkları kötülüğün söylenmesini istemezler. Allah’ın yasalarına aykırı davranışlarının yüzlerine vurulmasını istemezler. İşte sen bunları anlat ki belki öğüt alırlar.
177. Ve anlasınlar ki Ayetlerimizi yalanlayarak, yasalarımıza uymayarak sapkınlık ve azgınlıklarıyla sadece kendi kendilerine zulüm ve haksızlık eden, kendilerine yazık etmeyi ve birbirlerine zulmetmeyi alışkanlık haline getiren topluluğun durumu ve akıbeti ne kadar da kötüdür. Bu duruma düşmek istemiyorsanız, değer yargılarını Allah’tan, yani O’nun kitabından almalı, onun rehberliğinde hayat programınızı çizmelisiniz.
178. Allah’ın dilemesi insan iradesinden bağımsız değildir. Hidâyete ulaşmak üzere gayret sarf etmesinden dolayı Allah kimi doğru yola eriştirirse o doğru yoldadır. Allah, âyetlerinin rehberliğine yönelenleri doğru yoluna ulaştırır. Kim sapıklığı tercih ederse, Allah onu tercihiyle baş başa bırakır. Israrla hakkı inkâr ettiği için, hıyaneti ve kötü niyeti yüzünden, kimleri sapıklığa düşürürse onlar da kaybedenlerin ta kendileridir. Unutmayın ki Allah ayetleri anlamak için çaba gösterenlere doğru yolunu gösterir. Ama inkâr edenleri, yasalarına uymayanları şaşkınlık içinde ortada bırakır.
179. Andolsun Biz yaratılış sebeplerini bildirip, kendilerini ona uygun yaşamaya davet ettiğimiz cinler ve insanlardan, akılları ve kalpleri olup da bunlarla gerçeği anlamayan, gözleri olup da bunlarla ibret alıp doğruları görmeyen, kulakları olup da bunlarla hakikati işitmeyen kısacası küfre, kötülüğe ve nankörlüğe sapan nicelerini cehennemlik yapmışızdır. Bu nimetleri görmezden gelerek, davete kulak asmayıp akıllarını kullanmayanlar cehennemi hak etmişlerdir. Bu inatçı, önyargılı, kibirli tavırlarından dolayı onları cehennemlik yapmışızdır. Onlar sanki cehennemi hak etmek için her şeyi yaparlar. Bunlar kendilerine söylenenleri kavramak bakımından ahlâk ve erdemlilikten yoksun olup hayvanlar gibi hatta bozulmada sınır tanımadıkları için hayvanlardan daha aşağıdırlar. Çünkü bunlar, hayvanların aksine kendilerini hakikate ulaştıracak akıl ve idrak yeteneğine sahip oldukları hâlde özgür iradeleriyle inkâra saplanmışlardır. İşte asıl gerçeklerden uzak olan, kendilerine yazık eden bunlar, yaratılış amacından ve ahiret hazırlığından gafildirler. Çünkü onlar Rablerine de ortak koşmaktan çekinmezler, gafletlerinden dolayı Onu anmazlar, ansalar bile, O’nun şanına layık olmayan isim, sıfat ve özelliklerle anarlar.
180. En mükemmel özellikler, En güzel isimler ve mükemmelliklerin tümü Allah’ındır. Allah insanı da mükemmel bir hayat nizamına uymaya davet etmektedir. O halde O’na bu güzel isimleriyle seslenerek dua edin, O’nun davetine yönelin ve O’nun sıfat ve isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları ve uygunsuz yorumlara sapanları önce ikna diliyle uyarın sonra da Allah’a havale ederek kendi hallerine bırakın. Onlar, Allah’ı tanımayıp O’na eksik ve çirkin sıfatlar yakıştıranlar, yaptıklarının cezasını eninde sonunda göreceklerdir. Allah, davetinden yüz çevirenlerle, onu bulandırmaya çalışanlardan yaptıklarının hesabını sorup cezalarını verecektir.
181. Yarattıklarımız içinde hakka yönelten hidayete çağıran hayrı gözeterek doğru yolu gösteren ve hakikate dayanarak yani Kur’an’la adaleti uygulayan, davetimize iman edip, sorumluluklarını bilinçle yerine getiren seçkin bir topluluk da vardır. Onların sayısı ne kadar az olsa da daima gerçeklerden yana olanlar, hakkı, adaleti yerine getirenler kazanacaktır.
182. Ancak her türlü imkân ve iktidara kavuşturulduğu halde, Ayetlerimizi yalanlayanları, ondan yüz çevirenleri, Kur’ani hükümleri gereksiz ve geçersiz sayanları ve İslam’ın icraatını değil, sadece edebiyatını ve istismarını yapanları, anlatılan birçok kıssada görüldüğü gibi bilmedikleri ve fark edemeyecekleri bir yönden hesap edemeyecekleri yerlerden yavaş yavaş acı ve alçaltıcı helake yani cehennem azabına yaklaştıracağız.
183. Şimdilik Ben Onlara doğru olanı kavramaları için ve bunların gerçek yüzleri ortaya çıksın diye mühlet veriyorum. Diledikleri gibi yaşarlar. Şüphesiz benim tuzağım, cezalandırmam hakkı inkâr edenlerin akıllarını başlarına almaları için çok şiddetli ve sağlamdır. Hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayacaktır. O hâlde, Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, bu mühleti fırsat bilsinler de bir düşünsünler. Verilen süreyi değerlendirip yola gelirlerse ne ala, eğer yola gelmezlerse cezam çetindir.
184. Müşrikler, halkı doğru yoldan alıkoymak için Muhammed ’e delilik atfetmekten de çekinmediler. Allah’ın Elçisini akıl hastası olarak göstermeye çalışan Mekke müşrikleri, çocukluğundan beri tanıdıkları kendileriyle iç içe yaşamış olan Arkadaşları Muhammed’de delilikten hiçbir eser olmadığını bilmiyor ve düşünmüyorlar mı? Çok iyi biliyorlar ki Muhammed’in tutarsız, aklından zoru olan biri olması mümkün değildir. Çünkü bir deli ancak saçma sapan sözler söyler, teklif edildiği halde benzerini getiremedikleri Kur’an ayetlerini bir delinin söyleyebilmesine imkân var mıdır? Onların bütün endişesi, Resulullah [s.a.s]’ın getirdiği dinin “Allah’tan başka ilah yoktur” esasına dayanması ve bu dinin, atalarının ve kendilerinin puta tapmalarını yasaklamasıdır ki, bu gerçekleştiği takdirde toplumdaki egemenlikleri silinip gidecektir. Bütün hayatı boyunca, parlak zekâsı ve üstün kişiliğiyle gönlünüzde taht kurmuş olan bir insanı, alışık olmadığınız bir mesaj getirdi diye nasıl delilikle suçlayabilirsiniz? Bu iftiraları bir kenara bırakın, şu hakikate kulak verin Hayır, tam aksine O yalnızca apaçık bir uyarıcıdır.
185. (Onun deli olmadığına, onun apaçık bir uyarıcı olduğuna şu âlemleri yaratan Allah şahittir. Bu şahitliğin güçlü bir belgesi olarak) Göklerin ve yerin nasıl bir hükümranlık altında idare edildiğini görmüyorlar mı? Allah’ın yarattığı bunca varlığa (ibret nazarıyla) hiç bakmıyorlar mı? Ve (bir kum saati gibi çalışan kâinattaki dekordan yola çıkarak kendi) ecellerinin iyice yaklaşmış olabileceğini hiç akıllarına getirmiyorlar mı? Bunlara da inanmıyorlarsa, artık hangi söze inanacaklar? (Yazık ki, yazık!)
185. Peki Allah’ın göklerdeki ve yerdeki mutlak muhteşem egemenliğini kâinatın ve tabiatın bağlı olduğu İlahi kudret ve kanunlarını yarattıklarını hiç görmüyorlar mı? Müşrikler nasıl oluyor da Rablerine ortak koşabiliyorlar? Etraflarında olan olaylardan ders almıyorlar mı? Ve sormuyorlar mı kendilerine, ya vakit tükenip ecelleri gelmişse? Göklerin, yerin ve arasında olanların yaratıcısının, sahibinin ve nizamlarının kurucusunun Allah olduğunu ve ölümün kendilerine de ulaşacağını düşünmezler mi? Artık bundan sonra, kendilerini bunu düşünmeye davet eden Peygamber’e ve Kur’an’a inanmayıp da başka hangi söze inanacaklar? Bütün bunlara rağmen, yine de inanmazlarsa, o zaman sapıklığı hak ediyorlar demektir.
186. Bile bile dalâlete kaydıkları ve Allah’ın davetine icabet etmedikleri için müşrik olarak yaşamakta ısrarla direnen, Hakk yoldan saptırdığı kimseye artık hidayet verecek yoktur. Böylelerine kurtuluş yolunu gösterebilecek kimse bulunmayacaktır. Ve Allah onları kibirli, inatçı, nankörce tavırlarından dolayı isyan ve azgınlıklar içinde gayesiz, başıboş ve şaşkınca dolaşır bir durumda bırakır.
187. Ey Peygamber! Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: “Onun vaktinin bilgisi Rabbimin katındadır. Rabbinden başka onun vaktini bildirecek yoktur, onu hiç kimseye bildirmemiştir. Allah kıyameti tam vaktinde gerçekleştirecektir. Bu öylesine korkunç bir hâdisedir ki, Kıyametin dehşetine ne gökler dayanabilir ne de yeryüzü. Bana bildirilen o Kıyamet’in ansızın kopacağı ve O Gün göklerle yerin onun dehşetinden, bütün ağırlıklarıyla çökeceğidir. O size ancak ansızın hiç hesap edilmeyen ve beklenmeyen bir zamanda ve ortamda gelir.” Geldiğinde ise hiçbir güç onu durduramaz. Ey Peygamber! Sanki sen onun hakkında bilgi sahibiymişsin gibi senden onu soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler, müşrikler inanmak istemezler ve gerçeği araştırıp öğrenmezler, çünkü cahil ve gafil takımıdırlar.”
188. Ey Muhammed! Peygamberlerin ancak birer fâni insan olduklarını, bu yüzden gaybı bilemeyeceklerini öğretmek üzere, onlara De ki: “Bakın, kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmediğim gibi Allah dilemedikçe ben kendime herhangi bir yarar veya zarar verecek güce sahip değilim, benim elimde değil. Ayrıca, Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir âlem olan gaybı bildiğimi de söylemiyorum. Eğer ben, Kıyamet’in ne zaman kopacağını ve buna benzer Rabbimin bana bildirmediği gaybı biliyor olsaydım, hayrı artırırdım, kendi adıma birçok faydalar elde ederdim ve önceden tedbir alacağımdan dolayı bana bir kötülük dokunmazdı. Kötülüklerin bana vereceği zararlar başıma gelmeden önüne geçerdim. Fakat gördüğünüz gibi ne gaybı bilirim ne de başıma gelecek kötülükleri engelleyebilirim. Ben tanrısal niteliklere sahip olduğunu iddia eden bir meczup değil, sadece iman eden bir topluluk için ve Allah’ı layıkıyla kavramak ve yaratılış sebeplerini öğrenip ona uygun yaşamak isteyenler için, Allah’ın mesajını ileten bir uyarıcı ve iman etmek isteyenler için bir müjdeciyim.
189. Ey insanlar! Allah sizi başlangıçta tek bir candan Hz. Adem’den ve aynı cinsten yarattı. Ondan kendisiyle huzur ve sükûn bulması için Havva adındaki eşini var etti. Bir zaman sonra Âdem Eşiyle birleşince eşi hafif bir yük yüklendi ve hamile kaldı. Onu bir müddet taşıdı. Doğum vakti yaklaşıp Hamileliği ağırlaşınca Rabbleri olan Allah’a: “Eğer bize sağlıklı ve salih bir çocuk verirsen sana şükredenlerden olacağız” diye dua ettiler. Böylece insan nesli, bu ikisinden türeyip çoğalarak, bugüne kadar sürüp geldi.
190. Nihayet Allah onlara yani Adem’in çocukları olan erkek ve kadınlara sağlıklı çocuklar verince de birbirini takip eden nesiller meydana geldi. Bunlar verdikleri sözü unutup ve sayıları çoğalıp Hakk’tan yüz çevirdiler. Yaratıcının kendilerine verdiği nimet olan şeylerde şımarıp bu çocuğun dünyaya gelmesinde başka güçlerin de pay sahibi olduğunu, dolayısıyla onlara da mutlak itaat edilmesi gerektiğini söyleyerek, Allah’a ortak koşmaya başladılar. İlâh edindikleri putların kulu olduğunu ifade eden Abdullât, Abduluzzâ gibi uydurdukları kelimeleri, çocuklarına isim olarak verdiler. Yani Ademoğulları, çocuklarının ve aile fertlerinin rahatı ve çıkarı uğruna helâl-haram hükümlerini hiçe saydılar. Oysa Allah onların ortak koştuklarından yücedir.
191. Peki şimdi siz hiçbir şeyi yaratmaya güç yetiremeyen, Kendileri de Allah tarafından yaratılan insanları ve putları ve bir şey yaratmayan varlıkları ilah edinip Allah’a ortak mı koşuyorsunuz? Bu açıkça bir gaflet ve cehalettir!
192. Oysa biraz düşünseler anlayacaklar ki Ortak koştukları putlar ne onlara yardımda bulunabilir ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler. Hepsi de Allah’a karşı acizdir ve hiç hükmündedirler. Düşünmüyorlar mı? Onların yaratıcı ilah diye ilan ettiklerinin kendilerine bile yararı yokken, başkalarına nasıl faydası olabilir?
193. Ey müşrikler! Size doğru yolu göstermeleri için o ilâh edindiğiniz putlara yalvarsanız, bir talepte bulunsanız, herhangi bir konuda onlardan yardım isteseniz size cevap bile veremezler. güçleri de yetmez. Öyle ki, ha onlara yalvarıp dua etmişsiniz, ha etmemişsiniz size hiçbir yararları dokunmaz, sizin için hiçbir şey değişmeyecektir. Karşılarına geçip ister yalvarın ister boyun büküp bekleyin, elinize hiçbir şey geçmez. Aynı şekilde aklını ve vicdanını kullanmayıp inkâr edenleri de doğru yola çağırsanız icabet edip size uymazlar. Onları çağırsanız davet edip uyarsanız da sussanız da sizin için size karşı tutumları birdir.
194. Ey gafil ve cahil insanlar! Allah’ı bırakıp da kendilerine kulluk edip yalvardıklarınız, Allah’tan başka taptıklarınız kendinize kurtarıcı ve şefaatçi yaptıklarınız da hiç şüphe yok ki, sizin gibi yaratılmış aciz ve muhtaç kullardır. Ancak siz ve atalarınız, onlar adına putlar, heykeller diktiniz ve zamanla bu putları ilâhlaştırarak, önlerinde eğilmeye, onlara tapınmaya başladınız. Eğer bunların boyun eğilmeye, dua edilmeye lâyık varlıklar olduğuna dair iddianızda gerçekten samimi iseniz, doğru sözlü iseniz haydi çağırın dua edin onları da size, dualarınıza, isteklerinize cevap versinler de görelim, ihtiyaçlarınızı karşılasınlar bakalım. Yasalarına uymak suretiyle taptıklarınızı yaratıcı ve ilah olarak görüyorsanız; haydi onları çağırın da size cevap versinler. Mezarları başında veya heykelleri karşısında; “Ey yaratıcımız, ey kurtarıcımız ulu önderimiz diye çağırıyorsunuz!” Onlar size cevap veriyorlar mı?
195. Hem nasıl olur da kendinizden daha aşağı bir seviyede bulunan bu cansız taşlara, heykellere putlara tapar, onlardan medet umarsınız? Bir düşünün bakalım. Onların yürüyecek ayakları mı yoksa tutacak elleri mi yoksa görecek gözleri mi yoksa duyacak kulakları mı var? ki Onlardan yardım umuyor, önlerinde eğiliyor ve Allah’a ortak koşuyorsunuz. Geçmişsiniz heykellerinin karşısına onlardan yardım isteyerek bağırıp çağırıyorsunuz. O heykelleri siz yapmadınız mı? Onların birer tahta, taş, tunç, demir olduğunun farkında değil misiniz? Cidden çok cahillersiniz. Ey Resulüm Ey Müslüman, “İlâhlarımız aleyhinde konuşmaktan vazgeçmeyecek olursan, onların gazabına uğrayıp helâk olacaksın” diyerek seni tehdit eden zalimlere meydan okuyarak De ki: “Haydi Bana karşı bütün ilah koştuklarınızı ve sizinle beraber olan kör, sağır ortaklarınızı yardıma çağırın, sonra bana bütün hile ve entrikalarınızla çıkın karşıma ve istediğiniz kadar tuzak kurun. Hep birden elinizden geleni ardınıza koymayın, haydi yüreğiniz yetiyorsa, bir an bile bana hiç göz açtırmayın!” Böylece onların hiçbir işinize yaramadığını görün.
196. Ey Peygamber! De ki: Ne yaparsanız yapın, beni durduramayacaksınız Benim velim, koruyucum emrinde olduğum otorite ve yegâne dostum Kur’an’ı indiren Allah’tır. Ve O, iyilik yapan kullarını asla yardımsız, çaresiz bırakmayacaktır. O’ndan başka gerçek ilah yoktur. O salihleri kendine dost edinir, sâlih kullarının velâyetini, idaresini, korumasını üzerine almıştır. Doğru yolu gösteren de, koruyup gözeten de O’dur.
197. O’ndan başka yasalarına uyarak taptıklarınız, yalvarıp yakardıklarınız, kendilerinden medet umarak yardıma çağırdığınız putlar ve diğer bütün düzmece ilâhlar ise ne size yardımda bulunabilir ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler. O putlar ne doğru yolu bilir ne de gösterebilirler.
198. Ey Peygamber! Öyle ki Onları ne kadar doğru yola, Allah’ın kitap ve peygamberle gösterdiği yola çağırsanız ısrarla hakkı inkâr ettikleri için bu insanlar çağrına kulak vermezler veya doğru yolu görsünler ve başkalarına da göstersinler diye gayrete çağırsanız duymazlar, duyma kabiliyetlerini hakkı duymak için kullanmazlar. Resûlüm! Sen onların sana baktıklarını sanırsın ama aslında hiçbir gerçeği, hiçbir şeyi görmezler. Onların ne kendilerine ne de size bir yararı dokunmaz.
199. Sen davet edildiğin Allah merkezli hayatı yaşamaya gayret et ve insanlara onu tebliğ et. Hakîkati görmekte zorluk çeken bu insanlara kaba ve sert davranma, bu müşrikler bir gün iman ederlerse af yolunu tut, iyiliği emret. Ve hakîkati bildikleri hâlde, inatla ona karşı koyan bilgisizlerden ve cahillerden yüz çevir. Ondan başkasına uymakta ısrar edenlere aldırma, bırak şimdilik kendi hallerine, bataklıklarında oyalanıp dursunlar. Bu çağrıya kulak verecek tertemiz gönüllere ulaşıncaya dek, bıkmadan tebliğine devam et!
200. Fakat nihâyetinde sen de bir insansın; inatçı cahiller karşısında zaman zaman öfkene yenik düşebilirsin. Onun için: Şeytandan sana seni yanlış yola yönlendirmeye çalışan, müşriklere karşı kışkırtan, öfke ve intikam duygularını kabartan bir vesvese gelirse, hemen Allah’a sığın. O’nun bu konudaki tavsiyelerini hatırla. Muhakkak ki O her şeyi duyandır, bilendir. Şeytani düşünceleri giderecektir.
201. Allah’a yürekten bağlı ve O’na karşı sorumluluklarının bilincinde olan, kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakınan takva sahiplerine şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa hemen Allah’a yönelerek, Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlarlar ve hemen yaratılışlarının sebebini aklına getirip duygularının esiri olmaktan kurtulur ve gerçeği görürler. Gerçek olan şu ki; Allah insanı kötülüğe, kine, nefrete, intikama çağırmaz. Bilin ki kim sizi, kine, nefrete, intikama çağırıyorsa o şeytandır. Ondan uzak durun. Ta ki üzerinize gelen, canına kastedenlere karşı nefsi müdafaanız hariç, hiç kimseye saldıramazsınız. Onlara şiddet uygulayamazsınız.
202. Şeytan’ın kendisini dost edinen insan görünümlü yandaşlarına gelince şeytanlar onları azgınlığın içine ve Allah’a karşı nankörlüğe sürüklerler. Ve onları bir kere avuçlarına aldılar mı, sonra peşini hiç bırakmazlar. Yakalarından düşmezler. Böylece insanlar arasında nefret, kin, intikam, savaş sürer.
203. Ey Resûlüm. Gerçeği inkâra kendilerini şartlandırmış olan müşriklere arzu ve heveslerini okşayacak bir ayet veya istedikleri türden mucize göstermediğin zaman ya da işlerine gelmeyen, hoşlarına gitmeyen bir âyet okuduğun zaman şöyle derler: Madem Rabb’in bizim arzu ve beklentilerimize uygun ayetler göndermiyor, bari sen bir şeyler uydursaydın ya. Bize uyacak bir âyet göndermesi için Rabbine ısrar etseydin olmaz mıydı?” derler. Onlara De ki: “Ben ancak bana Rabbimden gönderilen emir ve direktiflere, vahyedilene uyuyorum. Siz, dünyada ve âhirette kurtuluşun, mutluluğun yolunu gösteren mükemmel bir rehber, apaçık bir mûcize mi istiyorsunuz?” İşte bu Kur’an âyetleri, hayatı aydınlatan deliller, Rabbinizden gerçeği görmenizi sağlayacak işaretler ve iman edenler topluluğu için bir hidayet rehberi ve rahmettir. Onun davetine uyup, O’na göre yaşamak isteyenler için gönderilen yol gösterici rehberdir, Rabbinizin ayetlerine uyarsanız, akıl, gönül, kalp gözleriniz açılır. Böylece gerçekleri daha iyi görür, daha iyi anlarsınız.
204. Kur’an okunduğu zaman tam bir saygı ve teslimiyetle ona kulak verip anlamaya çalışın, Kur’an bir konuda hüküm vermişse, ona alternatif görüşler öne sürmeyin, susup onu anlamak için dinleyin. Başka şeyler konuşmayın ki onun öğütlerini anlayın duyduklarınızı uygulayın, saygıyla takip edin. Evlerinizde de bu ayetlerin mealini okuyup öğrenin ki Kur’an’ı dinleme, anlama, yaşama ve yaşadığınız güzellikleri hayatın pratiğine taşıma konusunda gösterdiğiniz gayretlerden dolayı size merhamet edilsin.
205. Ve sen, ey hakikat yolunun yolcusu Ey Kur’an talebesi Ey Resulüm! Rabbini gönülden engin bir tevazu ile boyun büküp yalvararak, içten bir yönelişle yaratılış sebebinizi düşünüp verdiği nimetleri göz önüne getirerek ve O’nun ihtişam ve azameti karşısında titreyip ürperen bir korku ile ve kendini bilmezlerin yaptığı gibi bağırıp çağırmadan, yüksek olmayan bir sesle, sabah akşam alçak gönüllülükle ve huzurla an. Ve sakın Rabbini anmayan veya sadece bir anlık hatırlayan sonra da unutan gafillerden olma. Ayetlerde anlatılan gerçeklerden gerekli dersleri çıkar. Kendini tertemiz bir yola sokmak için kendini bilgiyle bilinçle güçlendir. Gün içerisinde yaptıklarını, sabah akşam Rabbinin huzurunda durduğun zaman muhasebesini yap, kendini hesaba çek! Bundan asla vazgeçme! Unutarak gaflete düşme! Bunu her gün sürekli tekrar et!
206. Şüphesiz Rabbinin katında yüksek dereceye sahip ve Rabbine yakın olanlar O’na ibadet etmekte büyüklük taslamazlar, sorumluluklarını severek yerine getirirler ve nankörlük edip, kibirlenmezler. O’nun yüceliğinin karşısında eğilir ve gece-gündüz övgüyle Allah’ı tesbih ederler ve yalnızca O’na saygıyla secde eder yani kendisini Rabbinin kurallarının dışına çıkartacak hiçbir kişi, kurum veya güce biat etmezler. Şüphesiz Rabbinin huzuruna duranlar; Allah’ın emirlerini yerine getirmekten, yasalarına uymaktan çekinmezler. Allah’ın emirlerine büyüklenip karşı çıkmazlar. Kendi yasalarını Allah’ın yasalarına tercih etmezler. Rabbinin huzuruna duranlar sürekli Allah’ı anar, emirlerini yerine getirerek, Allah’ı her şeyden üstün tutarlar. Her zaman yapacakları işi Allah’ın rızasını gözeterek yapmaya çalışırlar.
Açıklamalı Meal 2 renkli
1. Elif. Lam. Mim. Sad. Manası konusunda sözün tükenmeyeceği bu harfler hakikate ve Allah Resul’ünün aldığı vahyi tek bir harfini dahi zayi etmeden ilettiğinin şahididirler.
2. Bu sana indirilen ve insanları yaratılışlarının sebebine davet eden bir Kitap'tır. Müminler onu, akıllarından çıkarmasınlar diye indirilmiştir. Ey Resûlüm onunla yoldan sapanları, uğrayacakları akıbete karşı uyarman ve mü'minlere öğüt vermen hususunda, iman etmeyenlerden gelecek baskılar ve görevinin zorluğundan dolayı içinde bir sıkıntı kalbinde bir şüphe ve daralma olmasın. Onunla kâfirleri korkutup müminlere öğüt veresin ve gittikleri yolun neticeleri konusunda uyarasın. Sen görevini yap, cihadını sürdür, zalimlerin ve kâfirlerin hıncına ve hücumuna aldırma. Yapmakta olduğun davete karşı çıkanların saldırganlıkları seni bunaltıp üzmesin. Sen tebliğle görevlisin. Kitabı senin hayatını zora sokmak için göndermedik. Onlar daveti düşünüp öğüt almasalar da gerçeği arayanlar öğüt alıp doğruya yönelirler.
3. Ey insanlar! Rabbinizden size indirilen emir ve yasaklarına riayet edip Kuranı rehber edinin. Nelere iman ettiğinizi bilerek ve inanmanın gereklerini yerine getirerek Kur’an’a uyun ve Allah’tan başka hiçbir güce boyun eğmeyin. Kur’an’ın hükümlerini terk etmeyin. Allahtan başka, işlerinizi kendilerine havale edeceğiniz kendi otoritelerine kayıtsız şartsız boyun eğmenizi isteyen lider ve O’nun razı olmadığı önderleri, dost ve veliler edinip onlara uymayın. Unutmayın ki yarattıklarının nizamını kurma ve ahlakını belirleme hakkı ve yetkisi yalnız Allah’a aittir. Ondan başkasının hayatınız üzerinde belirleyici olmasına rıza göstermeyin. Allah’a inanmakla beraber onun dışındaki lider, şeyh, mürşit, hoca, alim, cemaat, mezhep, tarikat gibi kişi ya da oluşumlar sizi Kur’an’dan kopararak başka mecralara çekmesin. Yapılan onca uyarıya rağmen pek az düşünüyorsunuz ve pek az öğüt alıyorsunuz. Kulağınıza küpe olması gereken bu öğütleri ne kadar da az düşünüyorsunuz! Allah ile arasına, başka birini koymayan herkes Allah’ın velisidir.
4. Öğüt almayanları nasıl bir son bekliyor?” derseniz geçmişe bakın. Biz elçilerimize düşmanlık eden, emrimize başkaldırıp uyarılarımızı ve öğütlerimizi dikkate almayan nice toplumları ve memleketleri helak ettik. Azabımız onlara ya Lut kavminde olduğu gibi kendilerini güvenlik içinde hissettikleri en gafil oldukları bir gece vakti, ya da Şuayip kavmindeki gibi gündüz uykusuna yattıkları sırada ansızın gelmişti. Uyarılarımıza aykırı davrandılar. Bunun üzerine onların üstüne gece gündüz fark etmeden felaketler gönderdik.
5. Kendilerine zorlu azabımız geldiğinde: “Yazıklar olsun, biz onca öğüt ve uyarıyı dikkate almayıp gerçekten Allah’a şirk koşan, resullerini yalanlayan, haddi aşanlardandık. Biz bunu çoktan hak ettik, kendimiz ettik kendimiz bulduk diyerek ve aciz çaresiz biçimde dua edip yalvararak “şüphesiz biz zalimlerdik” demekten ve suçlarını itiraf etmekten başka diyecek sözleri olmadı. Ve bu son pişmanlıkları bir yarar da sağlamadı. Ama iş bununla da bitmeyecek, öyle bir gün gelecek ki:
6. Şüphesiz kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara ve yaratılış sebeplerine uygun yaşamaya davet edilenlere: “Peygamberler size tebliğ de bulundular mı? Size gelen peygamberin tebliğine nasıl karşılık verdiniz? niçin elçilere düşmanlık yaptınız” diye soracağız. Peygamberlere iftira atan kişilerin yalancılıklarını ortaya çıkarmak için, Peygamberlere de şahit olarak “Ümmetiniz size ne cevap verdi?” diye elbette soracağız.
7. Şüpheniz olmasın bu sorgulama esnasında kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacaktır. Biz insanın amel defterlerindeki kayıtlı bilgi ve belgeleri önlerine koyacağız. Onlara yaptıklarını en gizli durumlarına varıncaya kadar ayrıntılarıyla bir bir anlatacağız. Çünkü biz her an onların yanındaydık. Yaptıkları hiçbir şeyden asla habersiz değildik. Bizim bulunmadığımız bir zaman, kaybolduğumuz bir vakit yoktu ki. Yakında bunu anlayacaklardır. Hesap günü olup biteni bütün gerçekleriyle açıklayacağız.
8. Adil yargılanmanın sembolü olan gerçek terazi o gündedir. O Gün hiç kimseye haksızlık yapılmaz, ölçü ve tartı hakkıyla gerçekleşir. Dünyada yapılmış olan bütün iyilik ve kötülükler dosdoğru bir şekilde ölçülecek ve ilâhî adâlet tam anlamıyla gerçekleşecektir. O gün verilen karar kesindir. Herkes kendi yaptıklarına kendisi şahitlik edecektir. Bu konuda hiçbir şüpheye mahal yoktur. O yüce mahkemede verilen karara itiraz edilemez. Tamamıyla gerçeklere göre hüküm verilir. Salih amel yönünden kimin iyilik sevap ve hayır tartıları ağır gelirse kurtuluşa ve ebedî mutluluğa erecekler onlardır. Kâr ve zarar hesabı, bunların toplamından çıkacaktır. En büyük sevap ise imandır, imanı olmayanın yapmış olduğu iyi ameller ne kadar çok olsa da kâr hanesine yazılmayacak heder olup gidecektir.
9. Kimin de günahları ağır basarsa ve sevap tartıları hafif gelirse onlar da açıklanan sorumlulukları hiçe sayıp ayetlerimize karşı haksızlık etmelerinden ve Allah adına yapılan davete sırtlarını dönmelerinden dolayı kendilerine yazık edenlerdir. Yaptıkları iyi şeyler, kötü şeylerden fazla olanlar Cennet’e; yaptıkları kötü şeyler iyi şeylerden fazla olanlar da Cehenneme gidecektir.
10. Ey İnsanlar! Biz sizi yaratıp gerçekten rahat ve huzurlu bir vaziyette yeryüzüne yerleştirdik. Size orada güç itibar, iktidar ve sayısız nimetlerle çeşitli geçim imkanları verdik. Hal böyleyken, Rabbinizin davetine ne kadar az yöneliyor ve O’na ne kadar az şükrediyorsunuz.
11. Atanız babanız olan Âdem’i ilk olarak şekilsiz bir balçıktan, sizi ve ruhlarınızı da hiç yoktan Biz yarattık. Sonra atanız Âdem’e ve size insan şekli verdik. Sonra meleklere: “Adem’e hizmete hazır olun hürmet için saygı duyun, O’nu yüceltip secde edin” dedik. Aslen bir cin olan İblis dışında hepsi üstünlük verdi, Âdem’i yücelterek secde etti. İblis Allah’ın emrine başkaldırma pahasına itaat secdesinde bulunmadı. Zira o, bunu gururuna yediremedi, kibirlendi ve küfre kaydı.
12. Allah İblis’in niçin secde etmediğini gayet iyi bildiği hâlde, insanlığa ibret olması için ona sordu: “Sana emrettiğimde, seni Âdem’e secde etmekten alıkoyan ne oldu?” dedi. Gerçek üstünlüğün Allah’ın emirlerini her şeyin üstünde tutmak olduğunu unutan İblis: “Ben ondan üstünüm. Beni ateşten yarattın onu ise değersiz bir çamurdan yarattın” dedi. Oysa, insan, hangi maddeden yaratıldığına değil ne için yaratıldığına bakmalı. İnsanın elinde olmayan ve doğuştan gelen bir özelliği üstünlük ölçüsü olarak görmesi hem yanlıştır hem de şeytanî bir davranıştır. Bu düşünceyle, “biz peygamber soyundan geliyoruz”, “biz falan kabileye mensubuz” gibi çıkışlar arasında herhangi bir mantık farkı yoktur. Irk, renk, servet, şöhret, güzellik, makam, güç gibi özellikler, İslâm’a göre asla üstünlük ölçüsü olamazlar. İlâhî değer ölçülerine göre en kıymetli, insan; ortaya koyduğu faydalı çalışmalar ve ahlâkî erdemler bakımından en önde olan insandır.
13. Allah: Öyleyse, sana bahşettiğim yüce makam olan cennetten defol in aşağıya. Orada böbürlenmeye, büyüklenmeye hakkın olamaz. Hiç kimse, soyundan, sopundan, makamından dolayı üstünlük iddiasında bulunamaz. Sen oraya layık değilsin. O yüce makam, haddini bilen Rabbinin emirlerine itaat edenlere mahsustur. O makamda ancak Allah’ın emirlerine itaat edilir, O’nun emri karşısında büyüklük taslayıp fikir beyan edilmez. Hemen huzurumdan ve nimet ortamımdan çık. Sen değersiz aşağılık ve alçaklardansın dedi. İblis’in, Allah’a inanması, O’nun varlığını ve sıfatlarını biliyor olması kendisini kovulmaktan, aşağılanmaktan kurtaramadı, kendisine bir yarar sağlamadı. Demek ki doğru olan Allah’a inanmakla beraber, O’nun emirlerine itaat etmektir. Kim Allah’ın emirlerine itaatsizlik ederse o da İblis gibi ilâhî rahmetten uzaklaştırılır.
14. Bunun üzerine tevbe etmek yerine hatasında ısrar eden İblis: “Onların öldükten sonra yeniden diriltilecekleri Kıyâmet Gününe kadar bana mühlet ver” dedi. İblis; bu ifadeyle ölmeden ahirete ulaşma hesabı yaptı. İblisin küfrü, Allah’ı ve Âhireti inkâr değil, Allah’a itaatsizlik ve Allah ile tartışmaya kalkışmaktır. İblis, Allah’ı ve âhireti bilen, fakat inanmayan kâfirlerin sembolüdür.
15. Allah bu isteğini kabul etmiş ve: “Haydi, sen kendilerine kıyamet gününe kadar yeryüzünde süre verilenlerdensin” dedi. Allah dileseydi, İblis’i oracıkta yok edip işini bitirebilirdi. Fakat sonsuz ilim ve hikmeti gereğince, İblis’e istediği süreyi verdi.
16. İblis de Allah’a iftira ederek kendisine verilen bu uzun ömre şükredeceği yerde, sanki Allah onu kötü olmaya zorlamış gibi kibri yüzünden Allah’ın emrine itaat etmeyip şöyle dedi: Madem ki benim yoldan çıkıp sapmama izin verdin. Hz. Adem’e secde etmek gibi nefsime ağır gelen bir imtihana tâbi tuttun. Beni azgınlığa düşürmene karşılık Ademoğullarını saptırmak için onlara karşı senin doğru yolunun üstünde pusu kurup oturacağım. Allah merkezli bir hayat yaşaması için yaratıp, onunla imtihan edeceğin insana tuzaklar kuracağım. İblis, kibir göstererek ve küfrü tercih ederek yüz çevirdiği ilâhî emrin faturasını Yüce Allah’a havale etmekte, aslında kendi sapmasını gizleyerek onu Allah’ın saptırdığını söylemekteydi. Bu apaçık bir yalan ve iftiraydı. İblis, yaptığı eylemin sorumluluğunun Allah’a ait olduğunu iddia etmektedir. Diğer bir ifadeyle “Sen, bu işin buraya varacağını biliyordun” demiştir. Günümüz kadercilik anlayışının temelinde de benzeri bir düşünce yapısı mevcuttur.
17. Sonra onları aldatmak için dört farklı yönden geleceğim. Onlara bazen açıktan ahiretle ilgili şüpheler vererek önlerinden, bazen sinsice pusu kurup Dünyayı ebedi zannetmelerini sağlamayarak arkalarından, bazen Müslüman kimliğine bürünüp yaptıkları hayırlara gurur, kibir, riya karıştırarak sağlarından ve bazen de şehvet ve ihtirâslarını azdırarak günahın her türüyle sollarından, mümkün olan her vesileyle, her vasıtayla sokulacağım. Onlara açıktan açığa, gizliden gizliye sokulup altlarından girip, üstlerinden çıkarak, haktan, hukuktan yana gözükerek, zaaflarını kullanıp akıllarını karıştırıp doğru yoldan uzaklaştıracağım. Onları aldatmak için her türlü yol ve yöntemi kullanarak dört bir yandan üzerlerine saldıracağım Böylece sen onların çoğunu artık dinin ve nimetlerin sayesinde eriştikleri faziletlere şükretmeyen nankör kimseler olduğunu göreceksin. Çünkü onlara nankörlük ve hıyanet yaptıracağım. İblisin sen çoğunu şükredenlerden, bulamayacaksın demesi, sadece bu şeytanlaşmaya müsait olanlar içindir. Yani; gerçek Müslümanların dışındakiler, tamamen iblise uydular veya onlar da şeytanlaştılar. Böylece de iblis bu saptırma işini kendi gücüyle yaptığını zannetti.
18. Bunun üzerine Allah da şöyle dedi: Emre itaatsizlikle kalmadın, bana iftira attın. Artık eski konumunda kalamazsın. Haydi cennetten defol. “Oradan kınanmış ve rahmetimden kovulup aşağılanmış olarak çık. Çünkü melekler arasında, o yüce makamda bulunmaya senin hakkın yok. Yakında yeryüzüne inecek ve ilâhî sınavın gerçekleşmesi için insanları kötülüğe dâvet edeceksin. Fakat kullarımın üzerinde herhangi bir zorlayıcı gücün olmayacak, Yemin olsun dışlanmış, kovulmuş şeytanlaşmış birisi olduğun halde insanlardan, kim sana uyarsa bilin ki cehennemi hep sizinle dolduracağım.” Suç işleyip kabahati Rabbine atanlar, Rabbim istemeseydi sapıtmazdım diyenler, mutlaka cezalandırılacaklardır. Cehennemin insanlarla doldurulması “sonuç”, insanların İblis’e uyması ise “sebeptir.
19. Sonra Allah, Adem’e şöyle buyurdu: Ey Âdem! Sen ve eşin birlikte has bahçe olarak bilinen cennete yerleşin ve orada tercihlerinizi isabetli kullanarak istediğiniz her şeyden, canınızın çektiği her türlü meyveden bol bol yiyin. Ancak sınırsız özgürlüğe sahip olmadığınızı, size bu nimetleri bahşeden Allah’a muhtaç birer kul olduğunuzu asla unutmayın. Bunun için de sizi imtihân etmek üzere meyvesini yasakladığım şu ağaca yaklaşmayın. Aksi halde büyük bir günah işleyerek kendinize yazık edenlerden, emrime itaat etmeyen zalimlerden ve haddi aşanlardan olursunuz.”
20. Şeytan boş durmuyordu. O, insanı çok iyi tanıyor, onun en büyük zaaflarından birinin şehvet duygusu olduğunu biliyordu. İkisinin birbirine gizlenmiş olan ayıp ve edep yerlerini kendilerine göstermek ve böylece cinsi tahrikle şehvet tuzağına kaptırmak için onlara vesvese verdi, akıllarını çeldi. Şeytan vesveseyi verirken de niyetinin anlaşılmaması için teklifini farklı bir şekilde onlara sundu ve: Rabbinizin size bu ağacı ve meyvesini yasaklamasının nedeni sırf güçlü, kuvvetli melekler gibi ölümsüz olmanızı yahut hep burada sonsuza kadar yaşamanızı istemediği içindir. Oysa cennette ebedi sultan olmak çok güzeldir ve tam da size göredir. Cennete gözde melekler olursunuz ve ebedî hayat yaşayanlardan olursunuz dedi. Âdem ile eşini kıskanıp, ilahi ilmin ve hikmetin gereği onların kulaklarına fısıldayarak yasaklanan bitkinin meyvesinden yemeyi cazip gösterdi.
21. Ayrıca: Şeytan yalanını daha inandırıcı yapmak için “Şüphesiz Allah şahidimdir ki ben melekler gibi ölümsüz ve hep burada yaşayanlardan olmanızı ve sadece iyiliğinizi istediğim için size öğüt veriyorum” diye onlara karşı yalan yere yemin etti. Doğruluğuna ve onların hayrına olduğuna dair yeminler edip her ikisini de inandırdı.
22. Böylece Şeytan amacına ulaştı ve onları yanıltıcı düşüncelerle yönlendirdi. Onları aldatarak yasak ağaca yaklaşmalarını sağladı. Onlardaki cinsellikle alakalı duyguların aktif hale gelmesini sembolize eden ağacın meyvesini şehvetle tattıklarında işledikleri suçun farkına vardılar. Nurdan cennet örtüleri kayboldu kendilerine mahrem olan edep yerleri göründü. Çıplak vaziyetlerinden utandılar ve cezalandırılma korkusuyla oraya buraya kaçmaya başladılar. Gizlenmek görünmemek için ağaçların yaprakların arkasına girerek, üzerlerini cennet yaprakları ile hemen örtmeye başladılar. Korkularından ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Sanki üzerlerine yaprak örttüklerinde Allah onları görmeyecekti. Bunun üzerine Rabbleri onlara: “Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim ve şüphesiz ki “şeytan göze görünmese de size açık bir düşmandır” dememiş miydim?” diye seslendi. Böylece Âdem ile Havva, kıyâmete kadar insanlara musallat olacak baş düşmanları İblisle olan ilk karşılaşmalarında imtihanı kaybettiler. Fakat umutsuzluğa düşmediler, kibre kapılmadılar, günahlarını bir başka günahla telafi yoluna da gitmediler. Aksine, hatalarını itiraf ederek Rabi’lerine yalvardılar: Şeytani dürtülere aldanıp mal edinme hırsına saplanan Âdem ve eşi, yanlışlarını fark edip kusurlarını anladılar.
23. Düştükleri bu durumun ardından Âdem ile eşi, şeytan gibi suçu başkasına atmak ve hata da ısrar etmek yerine dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz yaratılış gayemize aykırı hareket ettik, biz söz dinlememek ve şeytana uymakla kendimize yazık ettik. Sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak ki azabını hak edip hüsrana uğrayanlardan oluruz. Ne olur bizi bağışla” dediler ve pişmanlıklarını dile getirdiler. Bunun üzerine, Allah ikisini de bağışladı ve işledikleri günahın cezasını çekmeleri için değil de asıl yaratılış gayeleri olan halîfelik görevini yerine getirmeleri için cennetten çıkarıp yeryüzüne gönderdi. Çünkü zaten tövbeleri kabul edilmiş, suçları da bağışlanmıştı:
24. Allah da dualarını kabul ederek onları affetti ve Âdem’e, eşine ve şeytana şöyle seslendi: Şeytana uyduğunuz için buradan ilişiğinizi keserek, şeytan ve siz “Birbirinize düşman olarak cennetten çıkıp yeryüzüne inin. Siz yeryüzünde belli bir süreye kadar kalacak ve orada geçim süreceksiniz” dedi. İman küfür mücadelesi, kafirleri temsilen şeytan ve insanları temsilen Âdem arasında başlamıştır ve kıyamete kadar devam edecektir.
25. Allah dedi ki: Yine “Orada yaşar, orada ölür ve oradan Allah’ın size önerdiği hayat tarzına uygun yaşayıp yaşamadığınızdan hesaba çekilmek üzere dirilip mahşere çıkarılırsınız. Eğer siz gayret eder, Allah da lütfederse çıkarıldığınız cennetinize tekrar gireceksiniz.” dedi.
26. Ey Âdem oğulları! Size mahrem yerlerinizi ve görüldüğünde şehveti tahrik eden vücut bölgelerinizi örten ve giyinip süsleneceğiniz giysi yapma bilgisini öğrettik. Sizi hem çıplaklığınızı örtecek hem de dış etkilerden koruyacak, aynı zamanda süsünüz olacak giysi yapma becerileri ile yarattık. Örtünme duygusu fıtridir ve ilk insanla başlamıştır. Öyleyse, küfür ve zulüm sistemlerinin en belirgin alâmeti ve temel dayanağı olan, toplumda her türlü fuhşun, sapık ilişkilerin ve cinsel sömürünün yaygınlaşmasına yol açan çıplaklık kültüründen uzak durun! Namus, iffet ve ahlâk gibi yüce değerleri pekiştirerek toplumsal yozlaşmanın önüne geçen elbiselerle daha zarif, daha güzel göründüğünüzü unutmayın. Kötülüklerden titizlikle kaçınarak dürüst ve erdemli bir insan olmak ve size güzel şeyler yaptıracak kurallar anlamına gelen takva elbisesi ile de donanmanız ise en hayırlı olandır. Çünkü takva elbisesi kişinin, kişiliğini öne çıkaran, Allah’ın razı olmadığı her şeyden sakınarak dürüst ve erdemli bir insan olmayı temsil eden manevî bir elbisedir. İşte bunlar Allah’ın üzerinde düşünüp ibret almanızı isteyen ve size yol gösteren ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alırlar, Araştırıp, akıllarını ve vicdanlarını çalıştırıp, ibret ve hikmet öğrenirler diye gönderilmiştir.
27. Ey Âdem oğulları! Şeytan, atalarınızı aldatıp Hz. Adem’le Havva’nın edep yerlerini kendilerine göstermek ve şehvetlerini tahrik etmek için verdiği vesveselerle önce onları aldattı. Sonra da üzerlerindeki elbiselerini soyarak onları cennetten çıkardığı gibi sizi de Allah’ın emirlerine uymaktan ve razı olduğu yoldan uzaklaştırıp yanılgıya düşürmesin. Çıplaklık modasıyla günaha fitneye ve cinsi azgınlığa sürüklemesin. Bu fırsatı ona vermeyin. O şeytan ve taraftarları gerçek kimliklerini hissettirmeden ustalıkla aranıza sızar, hiç beklemediğiniz bir anda, akıl almaz yöntemlerle sizi aldatmaya çalışarak sizin kendilerini göremediğiniz yerlerde tuzağa düşürmek için pusuda beklerler ve sizi görürler. Üstelik insanlar arasında, onlarla iş birliği yapmak için can atan nice hainler de vardır. Biz şeytanları, iman etmeyenlerin akıl hocası ve dostları kıldık. Hayatın merkezine Allah’ı koymayanlar şeytanları dost edinirler. Siz eğer mü’min iseniz, açıklık-saçıklıktan ve ahlâksızlıktan sakının. Rabbiniz korunmanız için size elbiseler verdi. Bunlar; sevgi, saygı, paylaşım, merhamet, şefkat, kötülükten sakınmaktır. Ayrıca size iyiliğin kötülüğün ne olduğunu açıklayan ayetler gönderdi. Şeytan iyi yönlerinizi örter, kötü yönlerinizi açar. Sakın ona kanmayın! Şeytan sizi azdırmak için bilmeyeceğiniz yerlerden tuzaklar kurar. Çünkü şeytan ve arkadaşları sizi hep takip eder.
28. Şeytanın inkârcı ve münafık yandaşları bir kötülük ve hayasızlık yaptıklarında yaptıkları kötülükleri örtmek ve savunmak için: “Biz atalarımızı babalarımızı bu işleri yaparken bulduk o yüzden de devam ediyoruz. Allah’ta hem onlara hem de bize bu hayat tarzını emretti” derler. Ey Müslüman! Çıplaklığı medeniyet, utanmazlığı medenî cesaret sayan bu şaşkınlara de ki: Hayır “Allah kesinlikle meşrû olmayan, aklın mantığın kabul etmeyeceği bir düzeni yaşamayı, zinayı, haddi aşmayı, utanç verici bir hayat yaşamanızı ve hayasızlığı emretmez. Zaten edep ve haya duygusu, her insanın yaratılışında vardır. Siz Allah hakkında Allah bize böyle emretti demekle bilmediğiniz ve gerçekle alakası olmayan şeyleri böyle cahil cesaretiyle söylüyorsunuz. Siz Allah’ı yeterince tanımak istemediğiniz için O’na iftira ediyorsunuz. Cahiliye dönemi müşrikleri Kâbe’yi çıplak olarak tavaf eder ve: “Biz atalarımızı bu işler üzere bulduk, Allah da bize böyle emretti” derlerdi. O’nun emir ve hükümleri hakkında, nasıl böyle bilip bilmeden konuşabiliyorsunuz?” Allah Teâlâ’nın herhangi bir şeyi emrettiği, kesin olarak bilinmiyorsa, O’nun hakkında “Allah falan şeyi emretti.” demek asla doğru olmaz. Durum bu iken, bir de Allah’ın emretmediğini bile bile “Allah bunu emretti.” demek, şiddetle reddedilmesi gereken katmerli bir iftiradır. Peki, gerçekte nedir Allah’ın emrettiği?
29. Ey Resûlüm de ki: “Rabbim her konuda adaleti, sizleri yaratmasının amacı olan hayat nizamına uygun yaşamanızı, tevhidi ve yalnızca doğru olanın yapmanızı emretti. Allah sizin dile getirdiğiniz her türlü iftiradan uzaktır. Allah’ın dinine gönülden boyun eğmek için kulluğunuzu göstermek üzere giriştiğiniz her ibadetinizde her mescitte yüzlerinizi ve gönüllerinizi Allah’a doğrultun. O’na kulluğunuzu ve sadakatinizi ancak O’nun davetine iman edip, şirkten kendinizi arındırarak gösterebilirsiniz. Namaz kılarken, özellikle de ibadetin doruk noktaya ulaştığı secdeye varırken, tüm benliğinizle Rabbinize yönelin ve dini yalnız Allah’a has kılarak tam bir samimiyet ile, O’nun hükümlerini esas alarak, O’nun rızasını amaçlayarak sadece Allah’a yalvarıp dua edin. Her yerde her zaman Allah’ı hatırlayın! Allah’ın yasalarını her yasadan üstün tutun! İnsanı doğru yola götürecek olanın Allah’ın yasalarına göre yaşamak olduğunu bilin! Allah’ın yasalarına uyarken asla insanların yasalarına uymayın! Ne babalarınızın geçmişten getirdiği örfler, adetler, yasalar ne siyasi liderlerin yasaları ne de insanların meclislerinden çıkarılan yasalar, Allah’ın yasalarından üstün değildir. Allah’ın yasaları bütün yasalardan üstün, hepsinden daha adil daha gerçektir. Sakın Allah’ın yasalarına uyarken aynı zamanda insanların yasalarına uyarak yaşamınızı allak bullak etmeyin! Böyle yaparsanız şirke girersiniz. Onun için sadece Allah’ın yasalarına uyarak yaşayın ki; kişiliğiniz, hayatınız tertemiz olsun! Eğer Allah’ın yasalarıyla birlikte insanların yasalarına da uyarsanız, kimliğiniz, kişiliğiniz, hayatınız kirlenir. Yalancı, riyakâr, çıkarcı olup çıkarsınız. Unutmayın ki, Başlangıçta nasıl sizi yaratan oysa, döneceğiniz kimse de O'dur. Allah’tan başka size gerçek dost yoktur.” Onun için Allah’ın kurallarına uyarak Allah’a yakın olun! Ne isteyecekseniz Allah’tan isteyin! Kısacık dünya hayatında yaşamınızı insanlara yalvararak geçirmeyin. Unutmayın ki sizi yaratıp bunca nimetle donatan da öldükten sonra diriltip kime ve neye göre yaşadığınızın hesabını soracak olan da Allah’tır. Başkalarına vereceğiniz hesaba göre değil, Allah’a vereceğiniz hesaba göre yaşayın! Çünkü gerçek hesap Allah katındaki hesaptır
30. Allah içinizden doğruya yönelmek isteyen bir grubu kurtuluşa ulaştırıp aydınlatıcı bilgiler vererek doğru yola yöneltti. Bir grupta özgürce seçme hakkına sahipken davetinden yüz çevirdiklerinden dolayı dalalet ve sapıklığı hak etti. Çünkü Onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost tutan ve yularını şeytanlara kaptırmış insanları veli, otorite ve yönetici edinmişlerdi. Bunları veli edinenler, Onların velayetini kabul etmiş ve davranışlarının belirlenmesinde yetkiyi onlara devretmiş demektir ve kendilerinin hâlâ doğru yol üzere olduklarını sanmaktadırlar. Ancak Rabbine inanmayanlar, Rabbinin yasalarına uymayanlar sapıklık içindedir. Onlar yaptıkları hatalar nedeniyle tövbe etmedikleri müddetçe sapıklıkta kalırlar. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edinirler. Rabbin hiç kimseye haksızlık yapmaz. Ancak hiç kimseyi de zorla doğru yola sokmaz. Çünkü Rabbin adildir. Kendiliğinden doğru yola girenler varken, inanmayanları doğru yola zorla sokarak adaletsizlik yapmaz. Doğru yola girmek isteyene doğru yolun kapılarını açar. Şeytanın yolundan gitmek için ısrar edeni zorla doğru yola döndürmez. Bunlar Rabbinizin temel ilkesidir.
31. Ey Âdem oğulları! Allah’a boyun eğilen, saygı gösterilen her mescide gidişinizde ve Allah’ın davetini tebliğ ve temsil ederken, kendinize çeki düzen verin, nezaketi, zarafeti elden bırakmayın. Bilgiye dayalı sözlerle edep ve vakarla davranın, miskinlik ve küçültücü davranışlardan uzak durun. Allah’a kulluk olsun diye, yapıp ettiğiniz her işte giyim kuşamınıza dikkat edin, niyet, ciddiyet, samimiyet, ihlas ve takva gibi her türlü süslerinizi takının. Kâbe’yi çıplak tavaf etmeyi bir dindarlık, bir erdemlilik sayan Arap müşriklerinin yaptığı gibi, birtakım hurafeleri, batıl inançları taklit ederek imana ve İslâm’a aykırı davranışlar göstermeyin. Dindarlığın, takvanın ölçüsü olarak ilahî hükümleri kendinize ölçü edinin. Bu ölçülere göre üstünüze başınıza, kılık kıyafetinize çekidüzen verin. Bilhassa giysilerin en güzeli olan takva elbisesini kuşanın. Helâl ve temiz nimetlerimi yiyin, için. Fakat harama yönelerek veya yoksulun hakkını çiğneyerek yahut ihtiyaçtan fazlasını harcayarak ya da aşırı lükse kaçarak, helal olarak kazandıklarınızı, haram yollarda harcayarak israf etmeyin. Bilesiniz ki israf; haram olmayan şeyleri yiyip içmek değil, haram olmayan şeyleri harama dönüştürmektir. Ölçülü, sağlıklı ve meşru yeme-içme sınırını aşmayın. Unutmayın Çünkü O, israf edenleri sevmez. Örtünmede tıpkı yeme ve içmede olduğu gibi israf etmek, yani örtüyü bir cazibe ve övünme aracı haline getirmek haramdır. Allah gereksiz ve gösteriş için yapılan harcamadan hoşlanmamaktadır. İslâm, israf yasağı ile özel mülkiyet hakkına bir sınır getirmiş ve servet kimin olursa olsun, onda toplumun hakkı bulunduğu ilkesini benimseyerek, israfla bu hakkın yok edilmesine engel olmuştur.
32. Kendilerini dünyanın meşrû lezzet ve nimetlerinden mahrum bırakarak Allah’ın hoşnutluğunu kazanacaklarını zanneden cahillere seslenerek de ki: “Allah’ın kulları için yarattığı helal, temiz ve güzel rızıkları ve yeraltı madenlerinden, denizlerin altından veya bitki ve hayvanlardan elde edilen ziyneti haram kılan kimdir, kim yasaklayabilir? Onlara böyle sorular sorarak düşünmelerini sağla! Bu nimetler dünya hayatında bütün insanlar, âhiret hayatında ise dünya hayatını Allah’ın davetine iman ederek yaşama gayreti gösterenler içindir. Güzel şeyler, temiz rızıklar haram değildir. Güzel şeyleri haram yollarda harcamak israftır. Size helal şeyleri harama dönüştürmek haram kılınmıştır. Helal yoldan kazandıklarınızı helal yollarda sonuna kadar harcaya bilirsiniz. Sözlerine devamla de ki: “Onlar aslında dünya hayatında kâfirler için değil, iman edenler içindir. Fakat imtihân hikmeti gereğince mü’min-kâfir herkesin istifadesine sunulmuştur. Kıyamet gününde ise yalnız dünya hayatını Allah’ın davetine iman ederek yaşama gayreti gösteren müminlere özeldir.” İnkârcılar kıyamette, ondan mahrum bırakılacaktır. Allah’ın kurallarına uyarak yaşayanlar, helal yoldan kazandıklarını haram yollara harcayarak israf etmeyenler, hesap gününde kazançlı çıkacaklardır. Hakikat bilgisinin kıymetini Bilen aklı başında ve anlama yeteneği olan, Allah’ın davetine yönelen bir topluluk için ayetlerimizi ibret alsınlar diye işte böyle etraflıca açıklıyoruz.
33. Ey Resûlüm de ki: “Rabbim, gizli olsun açık olsun bütün hayasızlıkları, davetine karşı açık ya da gizlice saldırıyı, her türlü fuhuş ve ahlâksızlığı, günah işlemeyi, haksız yere başkalarının malına, canına ve özgürlüklerine göz dikmeyi yasaklamıştır. Bu haramları işleyen toplumlar, dünyada da âhirette de bunun cezasını çekeceklerdir. Allah’ın Kitap veya Elçisi aracılığıyla hakkında Allah’tan başkasına ilahlık rütbesi verebilirsiniz” şeklinde herhangi bir delil indirmediği bir şeyi haram kılmıştır. Bazı kimseleri ilahi niteliklerle yüceltip mutlak otorite kabul ederek ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz asılsız şeyleri söylemenizi, Allah’ın hüküm belirtmediği konularda Allah adına hüküm vermeyi, böylece de Allah’a hüküm vermede ortak olmayı, yasaklayıp haram kılmıştır.” Unutmayın ki; Allah’ın düzeni olan İslam adına sadece Allah hüküm verir. Bunu yapanlar Allah’a ortak koşarak şirke düşmüşlerdir.
34. Her insanın bir eceli olduğu gibi her toplumun da Allah tarafından belirlenen bir süresi bir eceli vardır. Her medeniyet ve devletin de belli bir ömrü bulunmaktadır. Vadeleri dolup ecelleri geldiğinde ne bir an geciktirebilirler ne de bir an öne alabilirler. Adaleti uygulayan ve ilme dayanan devletler ayakta kalır, zulüm yapan ve geri kalan devletler yıkılır. Bu süre içinde toplumlar vahiy yoluyla kendilerine teklif edilen hidayet yolunu kabul ya da reddetmek konusunda serbesttirler. Uygarlıklar ağaçlara benzerler. Kökleri çürümüş ağaçlar ne kadar kalın olurlarsa olsunlar, onları yıkacak bir fırtına mutlaka kopar. Bunların uzun ya da kısa ömürlü oluşu, toplumun maddi ve manevi yapısının sağlamlığına bağlıdır. Onun için inkâr edenler mevcut durumlarına bakarak, kendilerinin ilelebet yaşayacaklarını zannetmesinler. Halkın karşısına çıkıp bizim ilkelerimiz, bizim yasalarımız, bizim devletimiz ilelebet yaşayacak demesinler.
35. Ey Âdem oğulları! Size, ayetlerimizi ayrıntılarıyla anlatıp okuyan, sizleri Allah adına gerçeğe çağıran peygamberler geldiğinde, kim bu çağrıya uyar, sorumluluklarını yerine getirmek için gayret eder ve Allah’ın razı olmadığı şeylerden sakınırsa. Ve iman edip salih amel işleyerek kendini ıslah edip davranışlarını düzeltirse, onlar için kıyamet günü korku yoktur ve onlar geçmişte yaptıkları için üzülmeyeceklerdir. Sonsuz cennet nimetleri onlar içindir.
36. Ayetlerimizi yalanlayıp boyun eğmeyi gururlarına yediremeyen onlara karşı kibirlenerek önemsemeyen ve “Bunlar geçmişin masalları” diyerek, büyüklük taslayanlar var ya. İşte ecel geldiğinde asıl korkması gereken onlardır. Onlar ateşin arkadaşları olan cehennemliklerdir ve orada sürekli kalacaklardır.
37. Uydurduğu hükümleri Allah’a nispet ederek Allah’a karşı ve Allah adına şu helal bu haram diyerek yalan uydurandan yahut O’nun davetine sırt dönerek ayetlerini inkâr edip kibirlenen ve yalanlayandan daha nankör daha zalim kim olabilir? Azıcık ilimleriyle bilgiç geçinip Kitaptaki dini hükümleri dejenere edenler bunlardır. Kitap’tan hak edişleri azap olan nasipleri onlara ulaşacaktır. Onlara kitapta hangi cezalar verileceği söylenmişse aynen verilecektir. Onların cezamızdan kurtuluşu yoktur. Nihâyet ölüm melekleri olan Elçilerimiz canlarını almak üzere kapılarına geldiklerinde onlara: “Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ı bırakıp da kendilerine yalvarıp yakardıklarınız, menfaat umarak veya zarar vereceklerinden korkarak kendilerine sığınıp uşaklık yaptıklarınız hani neredeler?” Allah’tan başka sığınıp güvenerek peşinden gittikleriniz, Allah’ın yasasının önüne geçip sizi ölümden, kurtarsalar ya diye soracaklar. Buna karşılık onlar da: pişmanlık ve çaresizlik içinde “Peşine takıldıklarımız bizim yanımızdan uzaklaşıp gittiler bizi yüzüstü bırakıp kayboldular. Onların işe yaramadıklarını anladık, fakat artık iş işten geçti, geriye dönüş de yok derler. Bunlar, verdikleri cevapla Allah’ın yasalarına uymayıp inkâr ettiklerine, Allah’tan gelen gerçekleri örtbas eden kimseler olduklarına, gerçekten nankör müşrik ve kâfir olduklarına dair son nefeslerinde kendi aleyhlerine kendileri şahitlik ederler. Onlar dünyada yaşarken Allah’ın yasalarına karşılık kendi liderlerinin, kendi meclislerinden çıkan yasaların üstünlüğüne inanırlar. Allah’ın yasalarını bırakıp insanların yasalarına uyarlar. Hesap günü yasalarına uyarak taptıkları insanlar ortadan kaybolur. Dünyada alkış tufanına tuttukları liderleri ortadan kaybolur. Allah takdir etti diye insan iyi ya da kötü yaşamaz. Ancak insanın kendi özgür iradesiyle yapacaklarını Allah daha önceden bilir. İşte “kader” bu yaşanacakların Allah tarafından bilinmesidir. Yani bir anlamda yaptıklarımızın sonuçlarıdır.
38. Allah dünya hayatını davetinden yüz çevirmiş olarak yaşamış olanlara Hesap Günü: O hâlde, sizden önce verdiğimiz onca nimetlere nankörlük edip küfre ve kötülüğe yönelen geçmiş cin ve insan topluluklarıyla birlikte siz de ateşe girin” diyecek. Her topluluk ateşe girdikçe inanç ve ideoloji bakımından kardeş gibi gördükleri ve peşinden gittikleri kendi yandaşlarına idarecilerine güç ve iktidar sahiplerine lanet eder. Nihayet hepsi birbirlerinin ardından cehennemin kapısında toplandıklarında arkadan gelenler, kendilerine yol gösterip, öncülük eden iktidar sahibi liderleri kastederek önden gidenler hakkında şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi başımıza buyruk hale getirip, yoldan çıkaranlar işte bunlardı. O hâlde, onların azabını iki kat daha artır” derler. Buna karşılık Allah’ta: Evet! Sizden öncekiler hem kendileri yoldan çıktığı için hem de arkadan gelenlere kötü örnek olup onları yoldan çıkardıkları için iki kat ceza çekecekler. Fakat siz de aynı şekilde sizden sonrakilere öncülük edip onları saptırdınız. O hâlde, Her birinizin azabı ikiye katlanmıştır. Dünyada atalarımızın yolundan gidiyoruz diyenler, yolundan gittikleri atalarıyla birlikte cehennemi boylayınca gerçeği öğrenecekler. Onlar dünyada yaşarken kabahatlerini atalarına atarak arzularına heveslerine uymuşlardı. Onları uyararak atalarınızın yoluna değil, Rabbinizin yoluna uyun demiştik. Ama onlar uyarılara kulak vermediler. Böylece günahkârlardan oldular. Siz de onlara uymakla aynı cezayı hak ettiniz, hepiniz iki kat fazlasını hak ediyorsunuz, bu bakımdan birbirinizden hiç farkınız yok. Fakat bu üçe de dörde de katlanabilir çünkü başkalarına kötü örnek olmanız sebebiyle nicelerinin sizden etkilenip kötülüğe yöneldiğini siz bilmiyorsunuz” der. Böylece biz atalarımızı bu yolda bulduk. Onların yolundan gittik. Bir suç varsa atalarımızın suçudur diyenler iki kat cezalandırılırlar. Toplumu yanlış yolda yürüten liderlere hem kendi kâfirliklerinden hem de başkalarını doğru yoldan saptırdıklarından ötürü; bunların peşinden gidenlere de hem kâfir olduklarından hem de sapık liderleri taklit etmelerinden dolayı iki kat azap edilecektir.
39. Karşılıklı suçlamalar devam eder. Bu defa öncekiler de küfür ve kötülükte, peşlerine takılan sonraki kimselere: “Sizin bize karşı sizi aklayacak bir üstünlüğünüz yok. Bizden ne farkınız var? Sizler de bizim yaptığımız gibi, kendi özgür iradenizle yanlış yolda yürüdünüz; Allah’ın daveti size de yapılmıştı, kabul ettiniz de biz mi engel olduk? Bize uymayı siz tercih ettiniz. Dolayısıyla, siz de bizimle aynı sorumluluğu taşıyorsunuz, işinize geldiği için bizi takip ve taklit ettiniz. Uyarıldığınız halde bizim gibi Allah’ın yasalarına uymadınız. Dünyada bize uyarken, bize uymanın nimetlerinden tadarken iyiydi. O halde siz de şimdi kendi nefsi arzularınıza Kazandıklarınıza ve yaptığınız tüm kötülüklere karşılık azabı da bizimle birlikte tadın” derler.
40. Ey öncekiler ve sonrakiler! Boşa tartışmayın. Ayetlerimizi yalanlayan ve emirlerimize boyun eğmeyi gururlarına yediremeyerek onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün rahmet ve af kapıları asla açılmaz ve halat iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremezler. Halatın iğne deliğinden geçmesi ya da balığın kavak ağacına çıkması nasıl mümkün değilse, inkârcıların da cehennemden çıkıp cennete girmeleri öylece imkânsızdır. Bu uyarılara rağmen küfürde direnen günahkar suçluları işte biz böyle cezalandırırız.
41. Cehennemde onların hem altlarındaki yatakları hem de onları yorgan gibi saran üstlerindeki örtüleri azap verici ateş olacak. Biz günahında ısrar edenleri varoluş gayesine aykırı hareket edenleri ve zalimleri işte böyle cezalandırırız.
42. Biz hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla sorumluluk yüklemeyiz. Allah’ın davetine iman edip onu yaşamak ve yaşatmak için ellerinden gelen çabayı gösteren ve imanlarına yaraşır güzellikte iyi işler yapanlar ise içlerinde daima kalacakları cennete girecek olanlardır. Onlar orada sonsuz, sürekli kalacaklardır. Cennet Allah’ın yüklediği sorumlulukları bilinçle, severek yerine getirenlerin yurdu olacaktır. Unutmayın ki siz yeryüzünde yaşarken hiç kimseye gücünün üstünde bir görev yüklemedik. Yasalarımızda belirtilenler her insanın yapabileceği şeylerdi.
43. Cennete layık gördüklerimizi oraya sokmadan önce, gönüllerinde kin öfke ve haset adına ne varsa hepsini silmişizdir. Onlar her türlü olumsuz duygu ve düşünceden arınmış olarak cennete girerler ve altlarından sürekli ve ferahlık verici ırmaklar akmaktadır. Rablerine el açıp yalvararak sevinçle derler ki: “Bizi doğru yola ileterek bu cennet yurduna kavuşturan Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermiş olmasaydı, dünya hayatımızı niçin ve nasıl yaşamamız gerektiğini göstermeseydi biz doğru yola giremezdik. Şüphesiz ki Rabbimizin davetine uymuş olmanın ödülüne kavuşturan elçileri, bize gerçekten de hakikati hakkı bildirip getirmişler. Bugün Rabbimizin davetine uymuş olmanın ödülüne kavuştuk” derler. Ve bu sözlerin ardından, Allah tarafından onlara: “İşte dünyadaki gayret ve çabalarınızın karşılığı olarak size bahşedilen cennet, budur. Cennet yaratılış sebebinize uygun yaşama gayretinizin mükâfatıdır. Ölünce dünyada yaptığınız bütün iyiliklere karşılık cennete sahip olmanız ne güzel diye seslenilir.
44. Orada Cennetlikler cehennemliklere seslenip: Ey kâfirler! “Biz Rabbimizin bize vaad ettiğinin gerçek olduğunu gördük ve kavuştuk hepsi hakikatmiş, siz de Rabbinizin size vaad ettiği cezanın gerçek olduğunu gördünüz mü?” diye seslenirler. Cehennemdekiler: Evet maalesef gördük derler. O sırada içlerinden bir seslenici ya da Allah tarafından görevlendirilmiş bir çağrıcı melek: “Allah’ın laneti insanları O’nun yolundan saptıranların, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen güç ve iktidar sahibi zalimlerin, âhireti inkâr ederek Allah’ın yolundan ayrılanların üzerinedir. Cehennemde azap görmek, siz yaratılış gayesine aykırı hareket edenleredir diye seslenir.
45. Meleğe “Onlar bu laneti hak edecek ne yaptı?” diye sorulduğunda, melek şöyle der: O zalimler insanları Allah’ın daveti olan hayat nizamından Allah’ın yolundan yüz çevirip alıkoyar hem de İslam ve Kur’an yolunu sinsi propagandalarla anlaşılmaz çarpık bir hale sokmak isterler. İslâm’da tezatlık ortaya çıksın beklentisine girerler. Kendileri sapmakla kalmayıp, başkalarının sapmaları için de ellerinden geleni yaparlar. Onlar din adına dünyaya tapınarak aynı zamanda ahireti de inkâr ederler. Kendileri ve kendilerine uyanlar için cenneti garanti gösterirler. Dünyadayken de Ahiret gerçeğinin üstünü örttüler. İşte onlar inkârcılardır.
46. İki taraf olan Cennet ve cehennemlikler arasında onları birbirinden ayıran yüksek bir sur, ara bölge gibi bir perde vardır. Bu surun A’raf denilen yüksek burçları üzerinden bakınca, cennetlik ve cehennemlik olanlardan her iki taraf da görünmektedir. Bu burçların üzerinde her iki taraftakileri de simalarından tanıyan kimseler vardır. Cennetliklere: “Size selam olsun” diye seslenirler. Bunlar çok arzulamalarına rağmen henüz cennete girmemiş olan ama girmeyi arzulayan kimselerdir.
47. Araftakilerin Gözleri cehennemliklerin tarafına çevrildiği zaman: “Yalvararak Ey Rabbimiz! Bizi oraya girmeyi hak etmiş olan zalimler topluluğu ile birlikte bulundurma, bu zalimlerden uzak tut derler.
48. Surun yüksek burçlarında her yanı seyreden bu A’raf’ta bulunanlar simalarından tanıdıkları zalim ve kâfirlerden ileri gelen birtakım cehennemlik adamlara şöyle seslenirler: Gördünüz mü? Uyarılara aldırmadınız ve şimdi cehennemdesiniz. Ne sayıca çokluğunuz ne güvendiğiniz mallarınız gücünüz ve ordularınız, ne de büyüklenmeniz bugün size hiçbir yarar sağlamadı. Mal biriktirip övünmenizin, makamınızla böbürlenmenizin size ne faydası oldu? İşte bugün tutuklanıp cehenneme atılmış durumdasınız.
49. Sonra dünyadayken alay edip aşağıladıkları cennet ehli müminler, cehennem ehli inkârcılara, gösterilecek ve sorulacak: Allah lütuf ve rahmetini bu yoksul ve çaresiz kimselere vermez diye Allah adına ahkam keserek hakir görüp yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı? Şimdi bakın ve pişmanlık içinde kıvranın ki, iman, itaat ve sadakat ehli mü’minler, mutlu bir sona kavuşmuşlardır. Ve mü’minlere dönerek: Girin cennete! Bundan böyle Sizlere ne geçmiş ne de gelecek korkusu yoktur ve üzülmeyeceksiniz denilecek.
50. Bu konuşmaların ardından Ateşin yolcuları olan Cehennemlikler de cennetliklere: Ne olur üzerimize biraz su döküp bizi serinletin veya Rabbinizin size verdiği nimetlerden rızıklardan bize de ikram edin diye yalvararak seslenirler. Bu istekleri duyan Cennetlikler de cehennem ehline: “Yapacak bir şey yok. Doğru yola davet edilmesine rağmen, bundan yüz çevirenler ve gerçekleri örtbas edenler serinletici sudan ve cennet nimetlerinden mahrum edilmişlerdir. Allah onları kâfirlere haram kılmıştır” derler.
51. Allah’ın davetini İslâm’ı alay konusu edip, arzu ve heveslerine dinleri gibi sahip çıkarak Ahireti yok sayanlar, dinlerini hoş vakit geçirme aracı, ömürlerini de oyun ve eğlence haline getirmişlerdi. Nefislerinin hoşuna giden şeytani yorumlara ve yollara özenmişlerdi. Ayrıca günahkâr vicdanlarını bastıran, fakat his ve heyecanlarını da coşturan dindarlık numaraları ile, zikir ve ibadet yaptıklarını zannederek, müzik eşliğinde raks ve dans yapmayı kendilerine din olarak benimsemişlerdi. Dünya hayatı da nefislerine hoş geldiği için kendilerini aldatmıştı. Onlar bu hesap günüyle karşılaşacaklarını diriltilerek hesaba çekileceklerini unuttukları ve unutmuş gibi davrandıkları için, bizim ayetlerimizi artık gereksiz geçersiz sayıp ve çarpıtarak bile bile yanlış yorumlayıp inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları cehennem azabına atıp unuturuz. Onlardan yüz çeviririz.
52. Hâlbuki bu yaşananlar, onlar için bir sürpriz olmamıştı. Biz iman edecek toplumları başlarına geleceklerle uyarmak için yol gösterici ve rahmet olarak, sağlam ve güvenilir bilgiye dayanan ve onları doğru olana davet eden ayrıntılı açıklamalar yaptığımız kitaplar ve peygamberler göndermiştik. Ey dünyada yaşayanlar; sizler dünyada Araf ehlisiniz. Gönderdiğimiz ayetlerle akıl ederek düşünürsünüz. İşte gözlerinizin önünde cennetliklerin ve cehennemliklerin hali. Henüz vakit varken, ölüm size gelmemişken, dünyanızdan geleceğinizi görün istedik. Belki akıl edersiniz, belki düşünüp öğüt alırsınız.
53. Ama o zalimler, ayetlerimizi bilerek inkâr ettiler. Ayetlerimizi anlamından saptırıp kendilerine göre yorumlayarak inkârlarına delil yaptılar. Şimdi de Hesap Gününün geleceği kendilerine bildirilmiş olanlar, başka bir şeyle mi karşılaşacaklarını sanıyorlar? Bugünün kesin olarak geleceği ve Allah’ın davetine karşı olan tutumlarından dolayı hesap verecekleri kendilerine bildirilmesine rağmen, Kur’an’a iman etmek için Onun haber verdiği kıyâmet, ahiret, cennet-cehennem gibi olayların gerçekleşmesini mi bekliyorlar? Kitapta söylenenlerin gelip çıkmasını mı bekliyorlar ki umursamayıp sırt dönmüşlerdi. Onun haber verdiği sonuçların gerçekleşip geldiği gün daha önce onu unutmuş olanlar: pişmanlık ve çaresizlik içinde şöyle diyeceklerdir: “Eyvah, demek “Rabbimizin peygamberleri gerçekleri bildirmiş. Ama biz onları ciddiye almadık. Onları yok sayarak, unutarak yaşadık. Keşke o gün iman etseydik. Acaba arkalarından gittiğimiz sözde ilahlardan bize sahip çıkıp bu azaptan kurtaracak, şefaat edecek birisi burada yok mu? Ah, keşke Allah katında sözü geçen ve kurtuluşumuz için aracılık edebilecek şefaatçilerimiz olsaydı da bizim adımıza şefaat etselerdi. Yahut dünyaya geriye döndürülsek de yanlışlarımızdan vazgeçip önceki yaptıklarımızdan farklı şekilde Allah’ın davetine teslim olarak yaşayabilsek. Bunun bir yolu yok mu? derler. Ama nafile İş işten çoktan geçmiştir. Onlar boşuna hayal kurarlar, artık hak ettikleri son ile yüz yüze gelmişlerdir. İşte, böylece kendi elleriyle kendilerine yazık etmişlerdir. Şefaatçi diye uydurdukları o sözde ilâhlar da yanlarından uzaklaşıp kaybolmuştur.
54. Şüphesiz sizin yegâne Rabbiniz sahibiniz, yöneticiniz, Allah’tır. Gökleri ve sayısız nimetlerle donatılmış yeryüzünü altı günde (altı evrede) yaratıp sonra mutlak egemenlik ve hâkimiyetinin sembolü olarak nizamlarını kurup yasalarını oluşturarak hükümranlık makamına kurulup Arş’ı kuşatan Allah’tır. Ki, Kâinatın ve tüm varlıkların yönetimini kudret eline almıştır. Gündüzü durmadan takip eden geceyle örten, Güneş, ay ve yıldızları koyduğu yasalarla emrine boyun eğdiren ve yönlendiren de Allah’tır. İyi bilin ki, yaratmak hükmetmek ve yarattıklarına yasa koyup emir vermek, yasalarıyla yönetmek de yalnızca Allah’a aittir. Onun için kim, varlıklara kendi yasalarını koyarak, emretmeye, yönetmeye, yasalarına uymayanları cezalandırmaya kalkarsa, onlar kendilerine ilahlık rütbesi vermeye çalışan, azgınlar, şımarıklardır. Zamanı gelince Allah onları cezalandıracaktır. Varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden Alemlerin Rabbi olan Allah pek yücedir pek uludur.
55. Rabbinize gönülden yalvararak, O’na alçak gönüllülükle yüreğinizin derinliklerinden yönelerek ve gizlice yardım dileyerek dua edin. Dua ederken, zikir yaparken bağırıp çağırarak veya bunu bir gösteriye dönüştürerek saygı sınırlarını aşmayın. Zikir ve yakarışta ölçüyü taşırmayın. Güçsüzlüğünüzü aklınızdan çıkarıp da haddinizi aşmayın. Gönülden, bütün samimiyetinizle af etmesi için dilekte bulunun! Şüphesiz ki O emirlerine saygı göstermeyenleri, aşırıya gidenleri haddi aşanları sevmez. Bağırıp çağırarak, feryat ederek dua edilmez. Yüksek sesle gösterişe kaçarak dua etmek, günah olan şeyleri istemek, “duada haddi aşmak” anlamındadır.
56. Ey insanlar! Yeryüzünde ve ülkenizde Allah’ın gönderdiği hükümler uygulanarak din ve dünya işlerinin Hakka dayalı bir Düzene sokulmasından sonra Allah’ın belirlediği sınırları çiğneyip de yeryüzünde adaleti ve huzuru ortadan kaldırıp bozgunculuk yapmayın. Halkı Allah yolundan alıkoymaya çalışmayın. Allah’ın yasalarına uyarak yaşıyorken bozgunculuk yaparak küfre geri dönmeyin. İnsanları Kur’an ilkelerinden uzaklaştırıp inkâr ve zulüm bataklığına sürüklemeyin. Fesat çıkarmayın. Eğer bilerek veya bilmeyerek bir hata yaptıysanız; Allah’tan korkarak ve O’nun rahmetini ümit ederek dua edin. Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkarak Allah’a yönelin. Af etmesi için dilekte bulunun. Rabbinize ortak koşmaktan vazgeçin Muhakkak ki Allah’ın bereket ve rahmeti davetine uyup da iyilik edenlere ve iyiliğe örnek olanlara, samimiyetle ibadet eden Müslümanlara pek yakındır. Muhakkak ki yaptıkları hatalardan dolayı özür dileyenlere, yaptıkları hataları bir daha yapmayanlara, iyilik edenlere Allah’ın af kapıları açıktır
57. Yeryüzündeki yaşama iyice bakın. Doğa her an Allah’ın koyduğu yasalara göre hareket ediyor. Unutmayın yağmur rahmeti öncesinde rüzgarları ve yağmurla gelecek nimetleri müjdeci olarak gönderen O’dur. Nitekim bu rüzgarlar, su taneciklerinden oluşan ve kendisinden çok daha ağır olan yağmur yüklü bulutları taşıdıklarında, onları kuraklıktan ölmüş susuzluktan toprağı çatlamış, bitki örtüsü kurumuş ölü gibi olan bir beldeye iletiriz. Yağmur yüklü bulutları bir araya toplayıp onları çorak bölgeye sürükler ve yağmuru yağdırırız. Oraya o çorak topraklara hayat veren yağmurlar yağdırır, toprağı canlandırır ve onunla çeşit çeşit ürün çıkarıp yeşerip boy vermesini sağlarız. İşte Biz su ile bitkilere hayat verdiğimiz gibi, ölüleri de Kıyâmet Günü böyle diriltiriz ve mahşere toplarız. Böyle anlaşılır örneklerle gerçekleri ortaya koyuyoruz. Hiç kimse dünya hayatı bitince her şey bitecek diye sorumsuzca davranmasın. Umulur ki düşünüp öğüt alırsınız diye bunları anlatmaktayız. Ayetlerimiz, düşünüp ders almak isteyenler için rahmetimizin önündeki müjdelerdir.
58. Etrafınıza bir bakın görmüyor musunuz? Toprağı güzelce işlenmiş, tohumu ekilmiş ve iklim şartları Verimli bir arazinin ve beldenin bitkisi yağmuru görür görmez Rabbinin izniyle bereketli ve bolca çıkar. Bereketli toprak, üzerine yağmur yağınca canlanır ve ürün vermeye başlar. Ekime elverişli olmayan Çoraklaşmış bakımsız olan beldelerden ise ne kadar yağmur yağarsa yağsın; ancak çalı, diken gibi cılız otlar veya yararsız bitki çıkar. Allah’ın davetini umursamayıp yüz çevirenler de taşlaşmış verimsiz toprak gibidir. Onun üzerine ne kadar yağmur yağsa da orada hiçbir şey yetişmez. İşte Biz gönülden kulluk ederek Şükreden doğruyu arayan bir topluluk için ayetleri, gerçekleri anlayasınız diye böyle çeşitli ve zengin misallerle genişçe açıklarız. Yani; Yaratılış sebebini bilmek ve ona göre yaşamak isteyen hayırlı insanlar da verimli topraklar gibidir. Allah’ın âyetleriyle karşılaşınca o da hemen canlanır ve ondan da doğru, güzel ve anlamlı davranışlar ortaya çıkarNitekim, insanlık tarihi boyunca her Peygamber bu gerçeği dile getirmişti:
59. Biz Nuh’u kendi kavmine ilâhî mesajı getiren bir Resul olarak doğruları bildirmesi için gönderdik. O da dedi ki: “Ey kavmim yalnızca Allah’a kulluk ve ibadet edin. Allah’ın yasalarına daveti olan hayat nizamı ve ahlakına uyun. Sizi Allah’tan başka yönetecek hükümdarınız yoktur. Allah yarattığı varlıklar üzerinde tek hükümdardır. Sizin O’ndan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz ilahınız yoktur. Doğrusu Allah’ın yasalarına uymayarak Allah’la birlikte başka ilahlar edinmeye kalkarsanız ben sizin başınıza büyük bir azabın geleceğinden korkarım.
60. Bunun üzerine Halkın alın terini sömürerek kurdukları kölelik sisteminin yıkılacağından, yıllarca kandırdıkları insanların uyanmasından böylece de alışageldikleri lüks ve refah dolu yaşantının sona ereceğinden endişe eden Kavminin ileri gelenleri Nûh’un yapmış olduğu bu tebliğden oldukça rahatsız oldu. Nuh’a senin söylediklerine inanmıyoruz ne söylediğini bilmiyorsun “Biz seni açık bir sapıklık ve yanılgı içinde görüyoruz” dediler ve karşı çıktılar.
61. Nûh da onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Beni yeni tanımıyorsunuz. Ben şaşkın, ne söylediğini bilmez, sapıtmış ve aklından zoru olan biri değilim. Bende herhangi bir art niyet yanılgı sapıklık yok, tam aksine ancak ben yaratan, yaşama gücü veren, alemlerin Rabbinden bir elçiyim diye hatırlatmıştı. Ve bu durumda siz beni değil, bana bu görevi veren Rabb ’imi suçlamış oluyorsunuz,
62. Zira: Ben Size, kendi görüşlerimi, kuruntu ve saplantılarımı değil, doğrudan doğruya Rabbimin vahiyle bildirdiklerini ulaştırıyorum, tebliğ ile sorumlu tuttuğu hükümleri tebliğ ediyorum. Ayrıca size öğüt veriyorum, O’nun bana bildirdikleri ile öğüt verip uyarmaktayım. Ve ben Allah katından bana vahiy aracılığıyla bildirilen ilim sayesinde sizin bilmediğiniz kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem gibi gerçekleri Allah tarafından gelen vahiy ile biliyorum
63. Hz. Nuh kavmine: Ey halkım! “Siz, olur ki merhamet edilirsiniz diye aklınızı başınıza alıp Allah’a karşı gelmekten sakınmanız ve sizi dehşet verici bir günün azabına karşı uyarması için, aranızdan Allah adına yaratılışınızın sebebi olan doğru yola, onurlu ve erdemli hayata çağıran biri aracılığıyla size bir uyarı öğüt bir Kitap gelmesine neden şaşırıyorsunuz? Yeryüzünü sayısız nimetlerle donatan Allah’ın, dünyanızı ve toplumsal hayatınızı şekillendirmek üzere, seçtiği elçileri aracılığıyla size kanun ve ilkeler göndermesini niçin yadırgıyorsunuz?”
64. Kavmi, bütün bu öğüt ve uyarılara rağmen Nûh’u yalanladı, söylediklerinden yüz çevirdi. Biz de tüm ülkeyi sular altında bırakan büyük bir tufan gönderdik. Nûh’u ve onunla birlikte olan mü’minleri gemiye bindirip boğulmaktan kurtardık. Nuh’un Allah adına yaptığı daveti reddedip, ayetlerimizi yalanlayan Allah’la birlikte başka ilahlar da edinmiş olan kavmini de suda boğduk, helak ettik. Şüphesiz onlar kalpleri katılaşmış, gönül gözleri kör olmuş, gerçekleri görmek istemeyen, akılsız ve azgın bir topluluk idiler. Ve aradan yıllar geçti, yeni nesiller geldi. İsimler ve şekiller değişti, fakat değişmeyen tek şey vardı; hak ile bâtılın amansız mücadelesi:
65. Ad’ kavmine de kardeşleri Hud’u peygamber olarak gönderdik. O da onlara: “Ey kavmim! yalnız Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz bir ilahınız yoktur. O’nun daveti olan hayat nizamına tabi olup kula kulluktan kurtulun. Böylece Yaratıcınız olduğunu bildiğiniz Rabbinizin, sizi yönetmesine başkalarını ortak etmeyin. Hâlâ dürüst ve erdemli bir hayat yaşayarak küfür günah ve kötülüğün her çeşidinden sakınmayacak mısınız? Hâlâ Allah’a sığınıp, azaptan korunmayacak mısınız? dedi.
66. Halk, bu davete sıcak bakarsa, kaybedecekleri şeylerin çok büyük olacağını bilen Kavminden ileri gelen ve Allah’tan gelen gerçeği tanımaya yanaşmayan kâfirler ve zalimler ise dediler ki: Doğrusu “Biz seni dar kafalı boş hayaller peşinde koşan akli yetersizlik içinde birisi olarak görüyoruz. Ve Sen saçmalamakta olan yalancı birisin, söylediklerine de inanmıyoruz.
67. Hûd Peygamber de onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Bende herhangi bir akli yetersizlik şaşkınlık, şaşırmışlık yoktur. Ancak ben alemlerin Rabbi tarafından gönderilen sizi yaratılış sebebine davet eden bir elçiyim deyip ikaz etmişti. Ve bu durumda siz beni değil, beni görevlendiren Rabb ‘imi suçlamış oluyorsunuz.
68. Ben Size kendi görüşlerimi, kuruntu ve saplantılarımı değil, doğrudan doğruya Rabbimin vahiyle bildirdiklerini ulaştırıyorum. Ancak böylece Allah’a kulluk edebilir, kula kulluktan kurtulabilirsiniz ve emin olun ki ben sizin için güzelce öğüt veren ve iyiliğiniz için çırpınan gerçek bir dost, güvenilir bir öğüt verenim. Uyarılarımı niçin yadırgıyorsunuz?
69. Dehşet verici bir günün azabına karşı Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir uyarı İlahi öğüt ve prensipler gelmesine hayret mi ettiniz? Siz elçiyle uğraşmak yerine elçinin mesajına kulak verin. Düşünün ki Allah’ın yok ettiği Nuh kavminin yerine sizi geçirip halifeler kıldı. Bu topraklarda egemen olmanızı sağladı, bunca nimetlerle donattı. Sizin yaratılıştaki gücünüzü özel yeteneklerinizi daha da artırdı. Allah’ın saymakla bitiremeyeceğiniz nimetlerini hatırlayın. Allah’a nankörlük etmeyin, Allah’ın davetine yönelin Rabbinize gereğince kulluk edin ki kurtuluşa mutluluğa erersiniz diyerek, onları imana ve İslam’a çağırmıştı.
70. Kavmin ileri gelenleri bu güzel çağrıya karşılık, Hûd Peygamber’e dediler ki: “Sen bize babalarımızın taptığı ilahları, atalarımızdan beri uymakta olduğumuz geleneksel nizam ile ahlakı terk edelim ve onlarla bütün bağlarımızı koparalım, bundan sonra da yalnız Allah’ı ilah edelim ve yalnız Allah’a kulluk edelim diye mi geldin? Hâlbuki bizler atalarımıza bağlı bir topluluğuz. Eğer bunun için geldiysen bizden imkânsızı istiyorsun. Bir de kalkmış bu öğütleri dinlemezsek dünyada ve ahirette cezaya çarptırılacağımızı söylüyorsun. Bize doğru söylüyorsan ve kendine de güveniyorsan, seninle yapılan daveti kabul etmememiz halinde tehdit ettiğin başımıza gelebilecek azabı getir de görelim. Biz bildiğimiz yoldan şaşmayacağız. İşte Allah’ın yasalarını inkâr ediyor, kendi atalarımızın yasalarına uyuyoruz dediler.
71. Hûd örnek ve cesaretli bir tavırla onlara Dedi ki: Ben, bana düşen tebliğ görevini elimden geldiği kadar yaptım. Sergilediğiniz bu tavır karşısında artık Siz inkârcılara, Rabbinizden vadedilen lânet bir azap ve dehşet verici bir gazap kesinleşti. Aklınızı başınıza almak yerine Allah’ın haklarında bunlara inanabilirsiniz şeklinde kendilerine ilâhî bir yetki verildiğine dair hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın uydurduğu ve sizin gözünüzde büyüttüğünüz birtakım ilahlar, ilahlaştırıp izinden gittiğiniz hayal ürünü isimler hakkında benimle tartışıyorsunuz öyle mi? Atalarınızın uydurduğu yalan yanlış yolları kendinize din mi ediniyorsunuz? Madem inkârda ısrar ediyorsunuz küstahlıkta bu kadar ileri gittiniz, O halde başınıza gelecekleri bekleyin bakalım. Bu inadınızdan vazgeçmeyecekseniz kaçınılmaz olan büyük felaketinizi ben de sizinle birlikte bekliyorum.
72. Nitekim biz Hûd ve beraberindekileri, yani müminleri tarafımızdan bir rahmetle zalimlerin elinden kurtardık. Ayetlerimizi hüküm ve haberlerimizi yalanlayarak iman etmeyenlerin, zulme ve haksızlığa devam edenlerin, davetimizi yalan sayıp sırtını dönenlerin de korkunç bir kum fırtınasıyla sonlarını getirdik. Azabımızla yakalayıp köklerini kuruttuk ve yerin dibine batırdık.
73. Arabistan’ın kuzeyindeki “Hicr” denen kayalık bölge üzerine yerleşen Semud kavmine de yakından tanıdıkları kardeşleri soydaşları Salih’i elçi olarak gönderdik. Salih’te onlara şöyle dedi: “Ey kavmim saygıyla Allah’a gönülden boyun eğin, yalnızca O’na kulluk ve ibadet edin. Allah’ın yasalarına uyun! Sizin Allah’tan başka yönetecek hükümdarınız yoktur. Sizi yaratıp bunca nimetle donatan Allah’tan başkasını ilah edinmeyin. Sizin Rabbiniz O’dur Zira sizin, O’ndan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz gerçek bir ilahınız yoktur. Size Rabbinizden benim daveti Allah adına yapmakta olduğum Peygamberliğimi kesin olarak ispatlayan açık bir delil geldi. Bugüne kadar görmediğiniz Şu Allah’ın devesi, sizin için samimiyetinizi sınayan bir imtihan vesilesidir bir mucizedir. Bu sahipsiz deveye karşı tavrınız, kaba kuvvete baş vurarak zayıf ve çaresiz insanları ezme huyundan vazgeçip geçmediğinizi ortaya koyan bir ölçü olacaktır. Onu kendi haline bırakın Allah’ın toprağında otlasın ve sakın ona bir kötülükte bulunmayın. Sakın nefsinize ve şeytani heveslerinize kapılmayın. Yoksa sizi acıklı bir azap yakalar diye uyarmıştı.
74. Salih peygamber kavmine dedi ki: Düşünün ve unutmayın ki Allah sizi helak edilen Ad kavminden sonra Âd kavminin yerine dünya düzenini kurmaya, ilâhî hükümleri icraya, yeryüzünü imara yetkili halifeler yetkili temsilciler kıldı ve sizi yeryüzünde Şam-Medine arası Hicr bölgesine yerleştirdi. Size güç kuvvet verdi. Öyle ki, ülkenin geniş ovalarında muazzam saraylar köşkler yapıyor, dağlarında kayaları yontarak güvenli evler inşa ediyorsunuz. Şu hâlde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve şükredin. Yeryüzünde inkârı, zulmü, ahlâksızlığı yaygınlaştırıp bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” Rabbinize nankörlük etmeyin, bilakis davetine uyun dedi.
75. Salih’in bu çağrısını işitmelerine rağmen Semûd Kavminin emeğini sömürerek elde ettikleri güç ve servetle küstahça büyüklük taslayan yöneticileri ve Allah’a boyun eğmeyi kibirlerine yediremeyen ileri gelenleri küçük gördükleri mü’minlere sataşıp onlarla şöyle alay ettiler: “Siz Salih’in Rabbi tarafından kesinlikle peygamber olarak gönderilmiş biri olduğuna mı inanıyorsunuz?” Sakın o kendi emellerine ulaşmak için, sizi kullanıp iktidarı ele geçirmek isteyen bir maceraperest, bir sahtekâr olmasın? dediler. Küçük gördükleri Müminler de onların karşısında hiç de beklemedikleri bir tavır sergileyerek: “Biz, O’nun peygamberliğine ve davet ettiğinin de Allah’ın kullarına önerdiği hayat tarzı olduğuna yürekten iman edenleriz” dediler. 76. Bunun üzerine büyüklenen müşrik ve kâfirler “Biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz, kesinlikle reddediyoruz. Çünkü evrensel adâlet, doğruluk, erdemlilik, fedakârlık, hak, hukuk gibi safsatalarla keyfimizi bozmaya hiç niyetimiz yok dediler. Bununla da kalmadılar. Halkın Sâlih peygamberin yanında toplanmasına vesile olan ve Allah tarafından “dokunulmaz” ilan edilen deveye olan düşmanlıkları her geçen gün artıyordu.
76. Bunun üzerine büyüklenen müşrik ve kâfirler “Biz de sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz, kesinlikle reddediyoruz. Çünkü evrensel adâlet, doğruluk, erdemlilik, fedakârlık, hak, hukuk gibi safsatalarla keyfimizi bozmaya hiç niyetimiz yok dediler. Bununla da kalmadılar. Halkın Sâlih peygamberin yanında toplanmasına vesile olan ve Allah tarafından “dokunulmaz” ilan edilen deveye olan düşmanlıkları her geçen gün artıyordu.
77. Nihayet uyarılmalarına rağmen Allah’a itaatin simgesi olan dişi deveyi işkence ederek hunharca boğazladılar. Rablerinin emrine başkaldırdılar ve: Salih’e de meydan okuyan bir dille “Ey Salih! Eğer dediğin gibi gerçekten peygamber olarak gönderilenlerden isen bizi tehdit ettiğin azap gelsin de görelim” dediler. Deveyi normal şartlarda değil de işkenceyle öldürdüler. Böylece hem Allah’a büyük bir saygısızlık gösterdiler hem de peygamberlerini aşağılamak konusunda kendilerince bir eylem ortaya koydular.
78. Onlar, Sâlih’in anlattıklarını eskilerin masalı gibi dinlemişler, vaatlerin gerçekleşmesine hiç ihtimal vermemişlerdi. Derken bir gün beklenen an geldi. Allah, Sâlih ve ona iman edenlerin, oradan ayrılmalarını emretti. Bu haksızlıkları ve ahlâksızlıkların üzerine onları kuvvetli dehşet verici bir gürültüyle patlayarak şehrin altını üstüne getiren korkunç bir deprem yakaladı ve düne kadar güven içinde oturdukları yurtlarında diz üstü cansız çöküp kaldılar. Taş evler, taş mezara dönüştü.
79. Salih bu müthiş olaydan sonra oradan ayrıldı. Onlardan üzülerek yüz çevirip uzaklaşırken kendi kendine söylenerek şöyle dedi: “Ey isyankâr kavmim ne olurdu da sözümü dinleyip zulüm ve haksızlıklardan vazgeçseydiniz. Oysa, Ben size Rabbimin bildirdiğini ulaştırdım, âyetleri tebliğ ettim ve bu korkunç akıbetten kurtarmak için size elimden geldiği kadar içtenlikle doğru olana çağırıp öğüt verdim. Fakat ne yazık ki siz öğüt verenlerden hoşlanmıyorsunuz.”
80. Lut’u da erkek erkeğe sapık ilişkilere giren azgın bir toplumu uyarması için peygamber olarak gönderdik ve kavmine şöyle dedi: Siz nasıl insanlarsınız? Dünyada “Sizden önce hiçbir toplumun yapmadığı eşcinsellik gibi iğrenç bir hayasızlığı mı yapıyorsunuz?
81. Aman Allah’ım! Demek siz kadınları bırakıp cinsellik arzunuzu tatmin etmek için erkeklere şehvetle ve sapıkça yanaşıyorsunuz. Erkek erkeğe cinsel ihtiyaçlarınızı gidererek apaçık aşırı gidiyorsunuz. Doğrusu siz sınır tanımayıp kuralları çiğneyerek çok ileri giden isyankâr ve azgın bir topluluksunuz.” Rabbiniz bu iş için erkeği ve kadını yaratmıştır. Allah’ın yaratılış yasası budur. Sizler yaptığınız şeyle Allah’ın yasasını çiğniyorsunuz.”
82. Bu uyarıya karşı Kavminin cevabı ise Lût ve ona iman eden yandaşlarını kast ederek, alaycı bir dille: “Onları sürüp memleketinizden çıkarın. Onlar pek fazla temiz olmaya çalışan insanlarmış, ahlak polisi gibi başımıza dikildiler bize namus dersi vermeye kalkışanların aramızda yeri yok” dediler. Böylece, Lut ile halkı arasında, yıllar sürecek zorlu bir mücadele başladı. Fakat inkârcılar, tüm uyarılara rağmen ilâhî dâvetten yüz çevirdiler, azıttıkça azıttıla
83. Lût’un çabaları sonucu değiştirmedi. Biz de onu ve karısı hariç diğer aile fertlerini ve Lût’a inananları bir gece vakti şehirden çıkararak, gelecek olan azaptan kurtardık. O karısı ise azap içinde kalanlardandı. Çünkü o, bir peygamber eşi olmasına rağmen, Lût’a düşmanlık edenlerle gizlice iş birliği yaptı. Fuhuş yapanları hoş karşılayıp, kâfirlerin zulmünü onayladı ve o zalimlerle birlikte hareket etti
84. Geride kalanların üzerine zalimleri kırıp geçiren birer mermi yağmuru gibi yağan taşlardan şiddetli bir azap yağmuru yağdırdık ve hepsini helak ettik. İşte, Suçluların utanmaz âsilerin, günahkârların sonlarının nasıl olduğuna bakın. Etrafında yaşadıkları gölü onlara dev bir mezar yaptık. Bugün hâlâ içinde balık yaşamayan etrafında ot bitmeyen o göle ve bu ibret verici olaya iyi bakın. Suçluların cezası nasılmış, görün! Bu olay Allah’ın davetine başkaldıranlara ders olsun.
85. Sina Yarımadası’nda yaşayan Medyen kavmine de kardeşleri gibi yakından tanıdıkları Şuayb’ı peygamber olarak gönderdik. Şuayb Mûsâ’nın hem kayınpederi hem de hocası idi. O da her peygamber gibi tebliğ öncesi yapılması gerekenleri yaptıktan sonra onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’ın yasalarına uyun, Sizin Allah’tan başka yönetecek hükümdarınız yoktur. Yalnız Allah’a gönülden boyun eğin ve yalnızca O’na kulluk edin. Sizin Allah’tan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz bir ilahınız yoktur. İşte Size benimle beraber Rabbinizden hakikati tüm berraklığıyla ortaya koyan apaçık âyetler deliller mucizeler geldi. Artık siz de hayatınızı Allah’ın bildirdiği yasalarına göre yaşayın. İnsanlar arasındaki ilişkilerde hakkı hukuku koruyun! Alışverişlerinizde Ölçüyü tartıyı tam yapın adâleti gözetin ve insanların hakları olan mallarını ve eşyasını değerinden eksik vermeyin. Hiç kimsenin hakkını çiğnemeyin, Her zaman adil olun! Hırsızlık haksızlık ve haksız rekabet yapmayın. Aldatarak hile yaparak, fırsat kollayarak, gasp ederek insanların haklarını yemeyin. Yeryüzünde ilâhî hükümler uygulanarak düzene sokulmasından sonra sakın yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. İnsanı vahyin rehberliğinden uzaklaştırarak onu inkâr, zulüm ve ahlâksızlık bataklığına sürüklemeyin. Eğer gerçekten Allah’a inanan mü’minler iseniz bu sizin dünyada ve âhirette kurtuluşunuz için daha hayırlıdır.
86. Kavmi, Şuayb’ı dinlemediği gibi ona iman edenleri de taciz ediyordu. Sonra da uyarılarına şöyle devam etti. “Ey kavmim! İnananları şantaj baskı ve tehditlerle Allah’ın yolundan alıkoymak ve asılsız iftiralarla dosdoğru olan bu yolu insanların gözünde eğri büğrü göstermek için, öyle her köşe başında pusu kurmayın! İnananları tehdit ederek, Allah’ın yasalarını eğip bükerek adaleti engellemeyin! Unutmayın ki sizin bir zamanlar maddî imkânlarınız bu kadar çok değildi, sayıca da pek azdınız. Allah sizi çoğalttı ve güçlü, zengin bir toplum yaptı. Bozguncuların sonlarının nasıl olduğuna ibretle bakın ve ona göre davranın. Hepsinin yerinde yeller esiyor. 87. İçinizden bir grup benimle gönderilmiş olana iman edip onun gereklerini yerine getirmeye çalışırken, bir grup da daveti reddedip kabul edilmesine engel olmaya çalışarak iman etmedi. Yapacak bir şey yok. Kimseyi inanmaya zorlayamam. Ey mü’minler! Siz imanınızda sabır ve sebat ederek müşriklere karşı direnin ve artık Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
87. İçinizden bir grup benimle gönderilmiş olana iman edip onun gereklerini yerine getirmeye çalışırken, bir grup da daveti reddedip kabul edilmesine engel olmaya çalışarak iman etmedi. Yapacak bir şey yok. Kimseyi inanmaya zorlayamam. Ey mü’minler! Siz imanınızda sabır ve sebat ederek müşriklere karşı direnin ve artık Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
88. Kavminden kendini beğenip büyüklük taslayan ve iman etmeyi kibirlerine yediremeyen ileri gelenleri dediler ki: “Ey Şuayb! Ya seni ve seninle birlikte iman edenleri yurdumuzdan çıkaracağız. Ya da dinimize, geleneklerimize ve yerleşik düzenimize döneceksiniz. Bizim yaşadığımız hayatı benimseyip yasalarımıza uyarsanız ülkemizde kalırsınız. Ya bunu böylece kabul eder, bizimle birlikte aynı hayatı yaşarsınız, ya da ülkemizi terk edersiniz. Şuayb de şöyle dedi: “Biz İstemesek de mi, zorla mı yapacaksınız bunu. Hayır, bizi zorla küfre ve kötülüğe sokamazsınız.
89. Allah bizi sizin kokuşmuş, zulme dayalı, insanı insana kul eden nizamınızdan, şu bâtıl dininizden bizi kurtardıktan sonra eğer yeniden sizin dininize tekrar dönersek, bu Allah’a güvenmemek, âyetlerini yalanlamak, nankörlük ve iftira etmek demektir. Allah asla bundan razı olmaz. O yüzden sizin talebinizi kabul etmemiz mümkün değildir. Doğru ile yanlışı birbirine karıştırmış ve açıkça Allah’a iftirada bulunmuş oluruz. Rabbimiz Allah sizin dininize dönmemizi dilemedikçe de zaten sizin dininize dönmemiz söz konusu olamaz. Doğrusu Allah bizi sizin düzeninizden kurtardıktan sonra, tekrar sizin düzeninize dönersek, Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Çünkü sizler Allah’ın yasalarını bırakıp, kendi uydurduğunuz yasalara göre yaşıyorsunuz. İnsanları kandırarak haklarını yiyorsunuz. Eğer bizim sizin düzeninize tekrar dönmemizi Allah dilemiş olsa zaten döneriz. Zaten Allah inkâra dönmemizi asla dilemez Ancak böyle bir şey mümkün değil. Bizler Allah istemedikçe asla sizin düzeninize dönmeyiz. İnsanoğlunun bilgisi sınırlıdır, fakat Rabbimiz sonsuz ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Bu yüzden Biz yalnızca Allah’a güvendik. Şuayb Peygamber hakikati bile bile reddeden bu inatçı kâfirlerin imana geleceğinden iyice ümit kesince, Allah’a el açıp yalvarmaya başladı: Ey Rabbim Bizimle şu müşrik zalim kavim arasında gerçek olan neyse onu ortaya çıkar ve aramızda hükmünü ver. Ne olur, gönüllerini fethetmek için bizimle kavmimiz arasındaki engelleri kaldır. Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın. Her türlü engel arasından en iyi en güzel yolları açansın” diye dilekte bulundu.
90. Medyen Kavminden ileri gelen yöneticiler ve bile bile inkâr eden kâfirler müminleri ikna yoluyla bu yoldan çeviremeyeceklerini anlayınca, bu kez yaptıkları tehdidin dozunu artırarak dediler ki:” Şuayb’e uyup peşinden giderseniz kaybeden ve hüsrana uğrayanlardan olursunuz sonuçlarına katlanırsınız” diyerek tehdit ettiler.
91. Sonunda şehrin altını üstüne getiren dehşet verici ve kuvvetli bir deprem onları ansızın yakalayıverdi. Ve yurtlarında cansız bir hâlde diz üstü yığılıp kaldılar. Hepsi helak oldular. (Bu felaketlerin yaşandığı Akabe körfezi kıyısında yer alan bölgenin jeolojik yapısı incelendiğinde, söz konusu bölgenin geçmişte volkanik hareketlere maruz kaldığı anlaşılmaktadır.)
92. Sonunda Musibet öyle bir geldi ki, adeta bir pisliği temizlercesine, geride hiçbir iz bırakmadı. Şu’ayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamış gibi yok olup gittiler. Böylece Asıl zarara ziyana uğrayanlar Şu’ayb’ı yalanlayanlar oldu.
93. Şu’ayb da onların arkalarından bakıp yüz çevirerek içinden şöyle dedi: “Ey isyankâr kavmim! Ne olurdu, sözümü dinleyip zulmünüzden vazgeçseydiniz! Oysa Ben size Rabbimin bildirdiği gerçekleri duyurdum ve bu korkunç akıbetten kurtarmak için size öğüt verdim ve uyardım. Artık sizin gibi hakkı ve hakikati inkâr eden, böylesine azgın kâfir bir kavme nasıl üzülürüm? Nasıl yas tutup kederlenirim.
94. Bütün bu kıssalardan alınacak derse gelince, ey insan! Adına musibet dediğiniz şeyler bile, bizim rahmetimizin farklı bir tecellisidir. Biz hangi topluma ülkeye peygamber ve kitap gönderdiysek, onlara kurallarını Allah’ın belirlediği hayatı yaşamaya davet ettik. Bir yandan da oranın inanmayan halkını, gaflet uykusundan uyanırlar, aciz olduklarını anlarlar ve gönülden yalvarıp yakarırlar, pişman olup iman ve itaate yanaşırlar diye sıkıntı ve darlıkla sınadık. Yokluklarla, şiddet, hastalık ve ekonomik darboğazlarla, mallarına ve kendilerine gelen zararlarla karşı karşıya getirdik. Onlara bakarız. Başlarına gelen darlıkta yoksullukta Allah’a mı yalvarıyorlar yoksa başka şeylere mi? 95. Sonra da o sıkıntı ve kötülüğün yerine iyilik, bolluk verdik. Nihayet refah seviyeleri iyice yükseldi varlıkları arttı ve: Allah’ın her iki durumu da yaşatmasına rağmen birçoğu Allah’a yönelip şükretmek yerine, yavaş yavaş azgınlaşmaya başlayarak, “Atalarımız da bazen darlığa uğramış bazen de bolluk ve refah içinde yaşamışlardı. Demek ki, bu olaylar ilâhî bir uyarı, imtihân veya ceza filan değil, tamamen tesadüflere bağlı basit olaylarmış dediler. Ahlâksızlık nankörlük ve azgınlıklarına devam ettiler Bunun üzerine onları hiç beklemedikleri bir zamanda ve farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık. Ve hak ettikleri azapla cezalandırdık.
95. Sonra da o sıkıntı ve kötülüğün yerine iyilik, bolluk verdik. Nihayet refah seviyeleri iyice yükseldi varlıkları arttı ve: Allah’ın her iki durumu da yaşatmasına rağmen birçoğu Allah’a yönelip şükretmek yerine, yavaş yavaş azgınlaşmaya başlayarak, “Atalarımız da bazen darlığa uğramış bazen de bolluk ve refah içinde yaşamışlardı. Demek ki, bu olaylar ilâhî bir uyarı, imtihân veya ceza filan değil, tamamen tesadüflere bağlı basit olaylarmış dediler. Ahlâksızlık nankörlük ve azgınlıklarına devam ettiler Bunun üzerine onları hiç beklemedikleri bir zamanda ve farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık. Ve hak ettikleri azapla cezalandırdık.
96. Eğer o peygamber gönderilen toplumların halkı, idarecileri, elçilerinin getirdiği hakikate dürüst ve erdemlice davranıp iman etseler ve davet edildiklerine yönelerek her türlü günah ve kötülükten sakınmış olsalardı onları elbette helâk etmezdik. Tam tersine, onlara göklerin ve yerin kapılarını sonuna kadar açardık ve üzerlerine bolluk ve bereket yağdırırdık. Ancak onlar daveti yalan sayıp, kabul etmediler. Nefsi arzularına kapılıp yasalarımızı, Hakkı ve hakikatti bile bile inkâr edip yalanladılar. Biz de onları yaptıklarına karşılık kıskıvrak yakalayıverdik. Ve helak edip yerin dibine geçirdik.
97. Bu cezalandırmalar her zaman olabilir. O halde davetimize sırtını dönmesi halinde hangi toplum ve gaflet içinde olan insanlar bir gece uyurken aniden kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin olabilir?
98. Yahut şu anda yeryüzünde hüküm süren hangi toplum bir gündüz vakti iş güçle oyalanıp dururken ya da dünyanın zevk ve nimetlerine dalıp eğlenirken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin olabilir? Var mı garantisi olan?
99. Onlar Allah’ın önceden bilinemeyen kurduğu plan ve tuzağından ve bu plân uyarınca mutlaka gelecek olan azabından kim emin olabilir? Allah’ın davetinden yüz çevirip, O’nun Rabliği ve ilahlığını örtmeye çalışan böyleleri kendilerini nasıl güvende hissedebilirler? Hüsrana uğrayan bunun sonucunda basiretleri bağlanan bir topluluktan başkası Allah’ın tuzağından ve azabından emin olamaz. Azabın kendilerine hiç gelmeyeceğini zannedenler, büyük bir gaflet içindedirler.
100. Önceki halklar helâk olup gittikten sonra bugün bu topraklarda hayat süren müşrikler yaşadıkları ülkelerin ibret dolu tarihlerini, hâlâ anlayamadılar mı? Öncekilerden sonra yeryüzüne halife yaptıklarımızın, kendilerine bildirilen bu olup bitenlerden dersler çıkarması gerekmez mi? Şayet biz dileseydik daveti reddetmeleri ve günahlarından dolayı öncekiler gibi onları da azaba uğratırdık. Ve kalplerine mühür vururduk da kulakları olduğu halde hakkı duymazlardı gözleri olduğu halde gerçeği görmezlerdi. İsteriz ki insanlar gerçekleri kendi gözüyle görsün, kendi kalpleriyle tasdik etsinler. Böylece hiçbir zorlama olmadan gerçeklere sahip çıksınlar. Unutmayın ki inanmak da inanmamak da insanın kendisine kalmıştır. Rabbiniz inanana da inanmayana da baskı yapmaz. Sadece inanmak isteyenlerin yolunu açar. İnkâr edenlere başlarına gelecekleri açıklar.
101. Ey Peygamber ve onu adım adım izleyen Müslüman! İşte o geçmişte helâk edilip yok olan memleketlerin toplumların başlarına gelen felâket haberlerinden ve tarihi hadiselerinden bazılarını sana anlatıyoruz. Şüphesiz peygamberleri yaratılış sebeplerini ortaya koyup doğru yola davet için, onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Ancak kibir ve inatları yüzünden daha önce yalanladıkları davete ve hakikate iman etmeye yanaşmadılar. İşte Allah, akıllarını doğru kullanmadıkları için hakikati bile bile reddeden bu gibi kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.
102. Oysa Biz insanı yaratıp, doğru ile yanlışı birbirlerinden ayırt etme kapasitesi ile donatıp, Rabbinin de Allah olduğunu ona bildirmiştik. Fakat buna rağmen Onların çoğunda doğruluk, dürüstlük, Rablerine ve peygamberlerine verdikleri söze bağlılık görmedik. Çoğunu iman ve itaatten çıkan sözünde durmayan yoldan çıkmış kimseler ve nankörlük ederek yüz çevirenler olduğunu gördük. Maalesef her asırda çoğunluk kendi arzusuna ve dünyalık hesabına dalan insanlardı
103. Bu kavimlerin ardından Musa’yı Peygamberliğini ispatlayan mucizeler ve hakikati açıkça ortaya koyan ayetlerimizle, Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Ancak onlar da davet edildikleri hayat nizamına karşı çıktılar. Mucizeler karşısında düştükleri acizliği idrak etmelerine rağmen, buyruklarımıza karşı gelerek ayetlerimize ve elçimize haksızlık ettiler. Allah’ın kitabını kendilerine tebliğini engellediler. Bozguncuların sonlarının nasıl olduğuna başlarına nelerin geldiğine bir bak! Ve muhataplarına anlat ki, inananlar bundan ders çıkarsınlar. Şimdi sana Musa’nın hayatından örnekler vereceğiz.
104. Musa Firavun’a şöyle demişti: “Ey Firavun! Ben alemlerin Rabbi tarafından size gönderilmiş bir peygamberim diye uyardı
105. Bana sadece, Allah hakkında hakikati söylemek ve Allah’ın davetini duyurmak yaraşır. Bakın sözlerimin doğruluğunu ispatlamak üzere, Rabbinizden apaçık delillerle ve bilgilerle geldim. Buna rağmen inanmıyorsan hiç olmazsa köleleştirip esir ettiğin şu İsrailoğullarını serbest bırakıp benimle birlikte gönder. Hürriyetlerinin kısıtlanmasına son verip Mısır’dan çıkıp gitmesine izin ver ve atalarının yurdu, Filistin’e gelsinler.
106. Bunun üzerine Firavun istese güç kullanarak Mûsâ’yı hemen etkisiz hale getirebilirdi ama hem onu kavmi önünde küçük düşürmek hem de kendisinin meydan okumadan kaçmadığını göstermek için teklifine karşı Musa’ya dedi ki: “Eğer peygamberliğinin tasdiki ile ilgili bir mucize getirdiysen; doğru söylüyorsan hadi onu ortaya koy” da gerçekten peygamber misin görelim dedi.
107. Bunun üzerine Musa arkasında Allah olanın önünde hiçbir gücün duramayacağını gösteren bir sembol olan asasını yere bıraktı ve Allah’ın dilemesiyle bir anda gerçek bir yılan oluverdi. Firavuna gönderilen ayetleri okumaya başladı. Ayetler Firavunun inancını sorguluyor. O’na insan olduğunu hatırlatıyor. Allah’a inanmasını, yasalarına uymasını istiyordu. Okuduğu ayetler Musa’nın inancının dayandığı esaslardı. Kendini İlah zanneden Firavun ne yapacağını şaşırdı. Okunan ayetler sarayın her yanını bir ejderha gibi sarmış, Firavunun sarayının sütunları sarsılmıştı. Firavunun kurduğu ilahlık düzeninin sallanmaya başladığını anladı. Çünkü Musa’nın elindeki güç (asa) çok kuvvetliydi! Firavun inancının temelini allak bullak etmişti.
108. Ardından koynuna sokmadan önce normal olan elini koynuna sokup çıkardı. O da bakanların gözünü hayranlık verecek derecede kamaştıran bembeyaz bir ışık kaynağına dönüştü. Bembeyaz olan bu el; geçmişinde kazara adam öldüren bir elin, gelecekte Allah yolunda hizmet eden bir ele dönüşebileceğini gösteren bir semboldü. Böylece Firavunun ve adamlarının, Mûsâ’nın doğru söylediğine dair en ufak bir kuşkuları kalmadı. Fakat kibir ve ihtirasları onları imandan alıkoydu. Musa eline güç veren bütün ayetleri ortaya koymaya başladı. Musa yeni bir düzeni anlatıyordu. Musa insanların önüne bembeyaz bir sayfa açıyor, insanlığın kimliği, kişiliği, yaşamı yeniden çiziliyordu. Bu yüzden, Mûsâ’nın dâvetini etkisiz kılmak amacıyla plânlar kurmaya başladılar:
109. Hiç kimse Musa’nın elinin bu kadar güçlü olduğunu tahmin etmemişti. Herkes şaşkınlık içindeydi. Bu mucizeleri gören Firavunun adamları Mûsâ’nın doğru söylediğini hemen anladılar. Fakat bunu halka söyledikleri zaman Mûsâ’nın halk nezdinde kahraman olacağını da biliyorlardı. Firavunun kavminden ileri gelenler ortaya atıldılar. Musa’nın etkisini silip süpürmek, oluşan havayı dağıtmak istiyorlardı. Şaşkınlığa uğrayan Firavun toplumundan ileri gelenler Mûsâ’yı halkın gözünde küçük düşürmek için dediler ki: “Bu Musa bu işleri iyi öğrenen usta bir sihirbazdır. İnsanları sözleriyle etkiliyor. Gözlerimizi boyuyor.
110. Firavunun adamları halka böyle derken, Firavuna da şöyle dediler: Anlaşılan o ki, Mûsâ toplumu ayaklandırıp Sizi toprağınızdan çıkarmak, sisteminizi yıkıp, yerine kendi nizamını kurup tahtınıza oturmak istiyor. Firavun da adamlarına: Peki Bu durumda ne öneriyorsunuz teklifiniz nedir? diye sordu.
111. Onlar da Yılana dönüşen bu asa Mûsâ’nın elinde olduğu sürece, onu öldürmemize imkân yok. Hadi öldürdük diyelim, o zaman da İsrail Oğulları isyan edecektir ki, bunu asla göze alamayız. Sen “Musa ve kardeşi Harun’u öldürmek yerine şimdilik bir süre oyala ve beklet. Başkaları ile görüşüp konuşmasına engel ol. Eğer onları öldürürsen, halkın gönlünde birer kahraman olarak yaşarlar. Sonra sihirbazları toplayıp huzuruna getirmek için, vereceğin cezayı erteleyip etraftaki şehirlere çağrıcı (toplayıcı) denilen adamlarını gönder.
112. Böylece Bütün usta ve maharetli sihirbazları toplayıp sana getirsinler. Sonra onları ve Mûsâ’yı halkın huzurunda yarıştıralım. Nasıl olsa halk, sihirbazların göz boyaması ile Peygamberin mucizesi arasındaki farkı ayırt edemez. Mûsâ’nın taraftar toplamasına, ancak bu şekilde engel olabiliriz. Musa’nın ortaya koyduklarının mucize değil birer sihirbazlık olduğunu gösterip Musa’nın oluşturduğu etkiyi silsinler dediler. Bu teklif kabul edildi ve plân uygulanmaya başlandı:
113. Şehirlerden toplanan en ünlü sihirbazlar olayı haber aldıklarında Firavunun kendilerine olan ihtiyacını da anlamışlardı. Bu durumu fırsata dönüştürmek için Firavun’a gelip: “Eğer yapacaklarımızla Musa’yı mağlup edip üstün çıkan biz olursak herhalde bize yüklü bir mükafat olacak değil mi?” dediler.
114. Firavun’ da: “Evet siz kazanacak olursanız o zaman siz, bana yakın makam sahibi saygın ve varlıklı kimselerden olacaksınız” dedi.
115. Nihayet Musa ve sihirbazlar, belirlenen yer ve zamanda Firavun, Firavun’un önde gelen adamları ve halkın da toplandığı meydanda bir araya geldiler. Gösteri için halkın en kalabalık olacağı bir bayram günü belirlendi. Firavunun vaadiyle iyice motive olan sihirbazlar: “Ey Musa! Maharetini göstermek için Önce Sen mi hünerlerini ortaya koyup asânı yere atacaksın, yoksa önce atan biz mi olalım?” dediler.
116. Musa: hiç korkmadan “önce siz başlayın asanızı Atın” dedi. Bunun üzerine, onlar sihirbazlık sanatlarını kullanarak asaları ve ipleri yere Attıklarında insanların gözlerini boyayıp büyülediler, onları dehşete düşürdüler büyük ve etkileyici bir sihirbazlık gösterisi ortaya koydular. Zira attıkları sopalar ve ipler, ortalıkta hareket eden korkunç yılanlara, çıyanlara dönüşmüşlerdi. Bu manzara karşısında, Mûsâ bile korku içerisinde donakalmıştı. 117. Mûsâ içinde bir korku hissetti. Bunun üzerine biz de Musa’ya: “Sen de Asanı meydandaki yılanların ortasına at ve bırak” diye vahyettik. Mûsâ da yeniden cesaret kazanarak asasını attı. Bir de baktılar ki o, Musa’nın yere bıraktığı asası dev bir yılana dönüştü. Büyücülerin gerçek gibi gösterip uydurdukları yılan, çıyan türünden şeyleri yutuverdi. Hepsi birden şaşkınlığa uğramışlardı. Musa’ya “Sen de dayandığın esasları (asanı) ortaya koy!” diye vahyettik! Bir de baktılar ki Musa’nın okuduğu ayetler, onların bütün yalanlarını ortaya çıkardı. Sihirbazlar ve dinleyenler Firavunun tanrı olmadığını, Firavunluk düzeninin ve yasalarının uydurma olduğunu, Firavunlar tarihinin kan, zulüm, gözyaşı olduğunu, insanları sınıflara ayırarak kölelik düzeni getirdiğini öğrendiler.
117. Mûsâ içinde bir korku hissetti. Bunun üzerine biz de Musa’ya: “Sen de Asanı meydandaki yılanların ortasına at ve bırak” diye vahyettik. Mûsâ da yeniden cesaret kazanarak asasını attı. Bir de baktılar ki o, Musa’nın yere bıraktığı asası dev bir yılana dönüştü. Büyücülerin gerçek gibi gösterip uydurdukları yılan, çıyan türünden şeyleri yutuverdi. Hepsi birden şaşkınlığa uğramışlardı. Musa’ya “Sen de dayandığın esasları (asanı) ortaya koy!” diye vahyettik! Bir de baktılar ki Musa’nın okuduğu ayetler, onların bütün yalanlarını ortaya çıkardı. Sihirbazlar ve dinleyenler Firavunun tanrı olmadığını, Firavunluk düzeninin ve yasalarının uydurma olduğunu, Firavunlar tarihinin kan, zulüm, gözyaşı olduğunu, insanları sınıflara ayırarak kölelik düzeni getirdiğini öğrendiler.
118. Böylece Musa’nın peygamber olduğuna dair gerçek tüm berraklığıyla ortaya çıktı. Ve sihirbazların birer düzenbaz ve yaptıklarının birer aldatmacadan ibaret olduğu anlaşıldı. Ayrıca gerek Firavun’un gerek sihirbazların yaptıkları işler, kurdukları bunca hile ve entrikalar, boşa çıkarak ortadan silindi. Sihirbazların oluşturduğu olumsuz hava dağıldı. Halk Musa’ya hak vermeye başladı. Halkın gözünün önünde olan bu görüşme Firavunun aleyhine oldu. O güne kadar hiç kimse Firavuna, Firavunun düzenine karşı ciddi bir eleştiri getirmemişti. Halk gösterilen bu cesarete, anlatılan gerçeklere karşı hayranlığını gizleyemedi. , Firavun ve taraftarlarının bütün itibarları yerle bir oldu. İşte o anda Firavun ve adamları burada küçük düşerek yenildiler. O hâlde, ey müminler; siz de zamanınızın Mûsâ’sı olup zalimlerin karşısına Mûsâ’nın asasından çok daha büyük bir mucize olan Allah’ın ayetleriyle çıktığınız takdirde, emin olun ki, benzer firavunların her türlü sihirbazları, düzenleri ve sistemleri, Allah’ın ayetleri karşısında eriyecektir. Böylece zâlimler bir kez daha yenilgiye uğrayıp küçük düşecek, hatta onların “sihirbazları” bile, hakikatin gücü karşısında teslim olacaklardır.
119. Böylece Firavunun güvendiği dağlara karlar yağdı. Sihirbazlar karşılaşmayı kaybedince, Firavun ve taraftarlarının bütün itibarları yerle bir oldu. İşte o anda Firavun ve adamları burada küçük düşerek yenildiler. O hâlde, ey müminler; siz de zamanınızın Mûsâ’sı olup zalimlerin karşısına Mûsâ’nın asasından çok daha büyük bir mucize olan Allah’ın ayetleriyle çıktığınız takdirde, emin olun ki, benzer firavunların her türlü sihirbazları, düzenleri ve sistemleri, Allah’ın ayetleri karşısında eriyecektir. Böylece zâlimler bir kez daha yenilgiye uğrayıp küçük düşecek, hatta onların “sihirbazları” bile, hakikatin gücü karşısında teslim olacaklardır.
120. Evet, apaçık mûcizeleri görmesine rağmen, Firavun hakîkati kabule yanaşmadı. Fakat hakîkati görür görmez kalbinden vurulan birileri vardı: Neyin sihir, neyin sihir olmadığını en iyi bilen ve Musa’nın yaptığının apaçık bir mûcize olduğunu anlayan Büyücüler, Mûsâ’nın sihirbaz olmadığını, tam tersine, göstermiş olduğu mucizeler ile peygamber olduğunu anlayınca hemen diz çöküp secdeye kapandılar.
121. Hepsi birden: Bizler “Alemlerin Rabbine, Musa’nın peygamberliğine ve davetine iman ettik, çünkü bu gördüklerimizi ancak gerçek Rabbimiz olan Allah yapabilirdi.
122. Ve Musa ile Harun’un Allah adına yaptığı davete ve tüm varlıkların gerçek sahibi, yöneticisi olan âlemlerin Rabbine” iman ettik dediler.
123. Bu manzara karşısında çılgına dönen Firavun da iman eden sihirbazlara dönüp şöyle dedi: “Ben size izin vermeden önce ona yani Hz. Mûsâ’nın peygamberliğine iman mı ettiniz? Demek siz, ta başından beri Mûsâ adına çalışan birer ajan idiniz! Nasıl da akıl edemedim? Bu bir hiledir. Bu, halkı buradan sürüp çıkarmak ve İsrailoğullarıyla birlikte beni devirip iktidarıma son vermek amacıyla bana kendi şehrimde Mûsâ ile birlikte kurmuş olduğunuz bir tuzaktır. Öyleyse siz buna karşılık ne yapacağımı Yakında göreceksiniz. Ben size bunun bedelini ödeteceğim. Firavun kendisine karşı tuzak kurulduğunu, düzenine yapılan büyük bir başkaldırı olduğunu düşündü. Zaten Musa sarayda büyümüştü. Saraydan kovulmasaydı, Risalet göreviyle görevlendirilmeseydi, belki de Firavun’un yerine geçecekti. Firavunun kafasında oluşan şey iktidarına karşı yapılan bir ayaklanmaydı. Ona göre Musa ile sihirbazlar önceden anlaşıp tuzak kurmuşlardı.
124. Firavun: Otoriteme başkaldırma cüretinde bulunduğunuz için yemin olsun ki. Ölmeden önce sizi ölmekten beter etmek için önce ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Bu acıyla yaşadıktan sonra da hepinizi asacağım diye tehdide başlamıştı.
125. Bu tehditler karşısında zerre kadar sarsılmayan Sihirbazlar da Firavun’a şöyle dediler: “Hiç önemli değil!” “Gerçek şu ki biz nasıl olsa sonunda Rabbimize döneceğiz diye cevap verdiler, Bu ha üç gün önce, ha üç gün sonra olmuş, ne fark eder? Artık senin tehditlerine boyun eğecek değiliz diyerek dik durmuşlardı.
126. Sihirbazlar Firavun’a: Belli ki Sen sırf, Hz. Musa aracılığıyla Rabbimizin ayetleri ve daveti bize geldiğinde onlara iman ettiğimiz için ve başka iman edeceklere engel olup, onların gözlerini korkutmak ve iktidarını korumak için bizden intikam alıyorsun. Yoksa iddia ettiğin gibi bir komplo içerisinde olmadığımızı sen de adın gibi biliyorsun dediler. Ve bu kılıçtan keskin sözlerden sonra ellerini açıp Allah’a yalvararak: Ey Rabbimiz! bu zalimin zulmüne karşı Bize bolca dayanma gücü sabır ver ve canlarımızı sana yürekten bağlanmış Müslümanlar olarak al diye duaya sığınmışlardı. Böylece, Firavunun saltanatını koruma adına Mûsâ’ya meydan okuma cüretini gösteren sihirbazlar, ruhlarında müthiş bir devrim gerçekleştirerek müminler kervanına katılmış ve aynı günün akşamı şehâdet şerbetini içerek en yüce makama ulaşmışlardı. Onların bu “şehadeti” Firavun’un bütün suçlamalarını anlamsız kılmış ve Hz. Mûsâ’nın Peygamberliğini açıkça gözler önüne sermişti.
127. Bunun üzerine Firavun toplumundan ileri gelenler ve kurmayları toplanıp Firavun’a: “Sen Musa’yı ve kavmini, senin Rabliğini ve ilahlığını terk etsinler ve insanları buna çağırıp birlik ve beraberliğimizi bozarak bu ülkede karışıklık çıkarsınlar diye kendi başlarına mı bırakacaksın?”. Şimdi hepsinden kurtulacak bir çare bulmalısın dediler. Firavun da onlara dönüp dedi ki: Merak etmeyin “Genç nüfusun kökünü kurutmak için Onların erkeklerini, erkek çocuklarını öldürecek ve kadınlarını da her türlü hizmetimizde kullanmak üzere sağ bırakacağız. Biz onların üstünde ezici bir güce sahibiz” dedi.
128. Firavunun bu kararından sonra, Mısır’da acı ve ızdırap dolu, çok zor günler başladı. Bu günlerde Musa da kavmine inanç ve kulluğun esaslarını öğreterek şöyle diyordu: “Ey kavmim! Bütün güç ve kudret Allah’ın elindedir ve O dilemedikçe, hiç kimsenin size bir şey yapamayacağını bilin! Sakın ürküp gevşemeyin, telaş etmeyin ümitsizliğe düşmeyin, yalnız Allah’tan medet umarak yardım dileyin ve O’nun yolunda zalimlere karşı mücadele verirken, tam bir direnç göstererek sabredin. İyi bilin ki bütün Yeryüzü Allah’ındır, dilediği kullarını ona mirasçı ve egemen kılar. Unutmayın, dünyada da âhirette de mutlu Sonuç ve nihai zafer, Allah’a saygıyla bağlanarak kötülüklerden sakınan dürüst ve erdemli kimselerin, günahlardan arınıp azaptan korunanların ve takva sahiplerinindir. Allah’ın davetine uyup da sorumluluklarını bilinçle yerine getirenler mutlaka kazanacaktır dedi.
129. Bu sözler üzerine vahiy terbiyesi ile henüz istenen kıvama gelmemiş olan İsrailoğulları, Hz. Musa’ya dönüp sitem ederek: “İyi hoş söylüyorsun da Bize, sen Peygamber olarak gelmeden önce de Firavun’un zulmüne maruz kalıp eziyet çektik. Sen geldikten sonra da eziyet devam ediyor!” Hakk dine ve davaya uyduk diye umduğumuz rahata ve menfaate bir türlü kavuşamadık. Güya bizi kurtarmaya gelmiştin, fakat uyuyan fitneyi uyandırdın ve Firavunu iyice azdırarak başımıza belâ ettin değişen bir şey yok dediler. Musa da onlara: Hele biraz daha sabredin, kardeşlerim! “Allah belki de düşmanımızı yok edip sizi onların yerine halife kılıp yerleştirecek. Ama öncelikle sizin nasıl hareket edeceğinize, sizin O’nun davetine olan inancınızdaki samimiyet ve gayretinizle buna ne kadar layık olduğunuza bakacak. İşte asıl zor imtihân o zaman başlayacak. Allah, sizi güç ve servet ile imtihân edip sadıklarla sahtekârları ayıracaktır “dedi. Derken ilâhî plân, aşama aşama gerçekleşmeye başladı.
130. Şüphesiz biz Firavun’un kavmini düşünüp de öğüt alırlar, gerçeği görüp Rablerinin davetine yönelirler diye kuraklık ve kıtlık vererek orada yetişen mahsulleri azaltarak uyardık.
131. Fakat küfür ahlakı başlarına geleni doğru değerlendirmelerine engel oluyordu, uyarılardan ders almadılar. Şöyle ki: Onlara bolluk refah ve bir iyilik geldiğinde: “Bu nimet ve başarılar zaten bizim hakkımızdır, bizim doğru yolda olduğumuzu, tanrıların bizden yana olduğunu açıkça gösteren bir delildir ve sırf bizim bilgi ve becerimiz sayesinde gerçekleşmiştir” derlerdi. Başlarına bir kötülük geldiğinde de Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu aslında kendi kötülükleri yüzünden hak ettikleri bir karşılık olarak Allah katındandır. Asıl uğursuz olanlar kendileridir ve uğradıkları felaketler, kendi fesatlıkları nedeniyledir ancak çoğu bu gerçeği bilmez ve kabul etmez. İnkâr edenlerin yaptıkları hiçbir zaman değişmiyor. Muhakkak ki inkâr edenler başlarına gelenlerden hiç ders almaz. Yasalarımız gereği gökyüzü ve yeryüzünde sizin bazen bolluk dediğiniz, bazen felaket dediğiniz olaylar meydana gelir. Hâlbuki Rabbinizin yasalarıyla meydana gelen olaylar, yaşadığınız dünyanın size ait olmadığını hatırlatır.
132. Başlarına gelenlerden ders almayarak Musa’ya dönüp: “Bizi senin peygamberliğine davet ettiğin hayat nizamına inandırmak ve etkileyip büyülemek için, Sen ne kadar mucize ve ayet getirirsen getir biz yine de sana inanmayacağız.” Bu küfür ve zulüm düzenini bile bile tercih ettik dediler. Keşke ayetlerin anlattığı gerçekleri anlayıp, dünyanın sahibi olmadığınızı, dünyada geçici bir hayat yaşadığınızı anlamış olsanız. Bunları akıl edip düşünmez misiniz?
133. Bu inat üzerine Biz ayrı ayrı mucizeler ve musibetler olarak üzerlerine sellere sebep olan tufan, her yeri istila edip hayatı felç eden sürü sürü çekirge, ürünleri mahveden buğday güveleri ve zararlı haşarat, gökten nehirleri ve şehirleri dolduran kurbağalar ve içme sularını kızıla boyayan kan musallat edip gönderdik. Bunlar onlara Allah’ın apaçık mesajları idi. Ama onlar bütün bu uyarılara karşılık yola gelmek yerine her zamanki gibi yine kibirlenmeyi zorbalığı, diktatörlüğü terk etmeyip büyüklük tasladılar. Müşrik ve kâfir olmaktan vazgeçmeyip azgın bir toplum oldular. Yaşadığınız zamanlara bir bakın! Ayrı ayrı zamanlarda başınıza nice felaketler geldi. Başınıza gelen bütün felaketler üzerinde düşünmeniz gereken, aklınızı başınıza getirecek delillerdi. Sizler ayetlerimizi doğru değerlendirip kendinize çeki düzen vereceğinize yanlış yorumlar yapıyorsunuz. Halâ gerçekleri anlamıyor musunuz? Dünyanın yasasını yönetmek sizin elinizde değildir. Yeryüzünün de gökyüzünün de yasasını biz yönetiriz. Öyleyken niçin dünya hayatında da Rabbinizin yasalarına uymuyorsunuz.
134. Sonunda Başlarına dayanılmaz bir felaket geldiğinde Musa’ya gelip: “Ey Musa! Sana verdiği söz hürmetine ve peygamberlik adına bizim bu musibetten kurtulmamız için Rabbine dua et. Yeminle söylüyoruz Eğer üzerimizden bu felaketi kaldırırsan sana iman edecek, senin Allah adına yaptığın daveti kabul edip ona uyacağız. Ve hürriyetlerinin kısıtlanmasına son vererek İsrailoğullarını seninle birlikte göndereceğiz” diyorlardı. Musa olsaydı da olmasaydı da doğal yasalarımız gereği bu tür felaketler başınıza gelecektir. Ne biçim akıl ediyorsunuz? Felaketler sizi uyarmak için sürekli gelecek ve size yasalarımızı hatırlatacaktır.
135. Biz verdikleri sözü yerine getirebilecekleri samimiyetlerini gösterebilecekleri bir süre için musibeti üzerlerinden kaldırınca sözlerinden hemen dönüyorlardı ve eski hallerini devam ettiriyorlardı. Felaketler ortadan kalkınca ne yapıyorsunuz? Ayetlerimizi inkâr edip yalanlamıyor musunuz? Elçimiz Musa ile mücadeleye girmiyor musunuz?
136. Biz de Rablerinin davetine karşı küstahlık yapıp ayetlerimizi yalanlayıp onları umursamadıklarından ve ikiyüzlülüklerinden dolayı kendilerine hak ettikleri cezayı verdik ve tümünü denizde boğduk. Şimdi arkalarından sanki bir masal gibi söz ediliyor. Bir zamanlar Mısır’da Firavunlar yaşardı deniliyor. Hâlbuki onlar masal değil, acı gerçeği yaşayanlardı.
137. Sonra da Firavun ve yandaşları tarafından hor görülüp zayıf düşürülen İsrâiloğullarını Nil’den Fırat’a kadar doğusunu da batısını da bereketli kıldığımız toprakların tamamına mirasçı ve hakim kıldık. Böylece İsrailoğullarının, her türlü sıkıntı zorluk ve zulme karşı sabırla direnmeleri sebebiyle Rabbinin onlara vaad edilmiş topraklarla alakalı sözü de gerçekleşmiş oldu. Firavun ve kavminin yaptıkları saraylarını ve bin bir emekle yükselttikleri köşklerini helak edip yıktık. Firavuna boyun eğmediler. Musa ile gönderdiğimiz ayetlere uyarak haklarına sahip çıktılar. Ama hidayet edenler zafere ulaştı. İşte, Mûsâ ve arkadaşları için asıl imtihân, bundan sonra başlıyordu:
138. Sonunda Firavun Kızıldeniz’de boğulurken İsrailoğullarını Firavun zulmünden kurtarıp denizden geçirdik. Ve yollarına devam ederken ağaçtan metalden yaptıkları putlara tapan Allah’tan başka da ilahlar edinen ve putlaştırdıkları kimselerin kurdukları nizam ile yönetilen bir topluluğa rastladılar. Bunu gören ve yüzyıllarca putperest bir toplumun esareti altında yaşamış olan İsrailoğulları da Musa’ya “Ey Musa! Onların ilahları gibi bize de görebileceğimiz, dokunabileceğimiz bir ilah yap” dediler. Musa onlara dedi ki: “Siz gerçekten cahillik eden nankör ve doğruyla yanlışı birbirinden ayırt edemeyen bir topluluksunuz diyerek azarladı.
139. Bu gördüğünüz topluma gelince Şu putlara tapanların din diye inandıkları sistem ve benimseyip yaşadıkları hayat onları kaçınılmaz bir biçimde kahredici bir yok oluşa sürükleyecektir ve yok olup gitmeye mahkumdur. Yapmakta oldukları ibadetler de hep boşunadır.
140. Musa Dedi ki: “Allah sizi iman ve hidayet gibi nimetlerle içinde yaşadığınız zulüm nizamından kurtarıp bütün alemlere ve çevrenizdeki gafil ve kâfir kavimlere üstün kılmışken hâşâ ben sizin için Allah’tan başka hükmüne boyun eğilecek bir otorite, kulluk ve ibadet edilecek ilah mı arayacağım!” Sizler başka bir zulüm nizamına yönelerek Allah’tan başka ilah mı arıyorsunuz? Bana nasıl böyle şaşkın ve sapkın bir teklif yaparsınız? Bunu yaparsam inandığım değerlere ihanet etmiş olurum.
141. Ve onlara, Allah’ın şu sözlerini iletti: Ey İsrailoğulları! Düşünün ki, Hani bir zamanlar size en kötü işkenceleri yapan, bir soykırım olarak neslinizi yok etmek için yeni doğanları ve oğullarınızı sizlerin gözleri önünde öldüren, kadınlarınızı utanç verici işlerde köle olarak kullanmak üzere sağ bırakan Firavun hanedanından ve zulüm sisteminden sizi kurtardık. Bunda sizin için Rabbinizin katından sizi eğitip olgunlaştırmak ve böylece insanlığı doğru yola ileten örnek ve öncü bir toplum yapmak adına büyük bir imtihan vardı. Siz bu ağır sınavları geçmişken, şimdi bu yaptığınız size yakışıyor mu?”
142. Biz Musa ile insanların yaratılış sebeplerine uygun olan nizam ile ahlakın yasalarını öğretmek ve Tevrat’ın ilk ayetlerini vermek üzere otuz gece için Sina Dağı’na çağırıp sözleştik. Sonra buna on gece hazırlık süresi daha ekledik ve böylece Rabbinin belirlemiş olduğu süre kırk geceye tamamlandı. Bu süre içinde oruç ve benzeri ibadetlerle “Büyük buluşmaya” hazırlanmasını istedik. Kavminin zaaflarını iyi bilen Musa çağırılan yere giderken kardeşi Harun’a: “Ben yokken yerime geç dönünceye kadar onlara göz kulak ol, onları ıslah et. Onları az çok tanıyorsun sakın bozgunculuk çıkarmak isteyenlere izin verme onlara uyma” dedi ve ayrıldı.
143. Musa belirlediğimiz vakitte Sina Dağına gelip Rabbi kendisiyle konuştu. Bunun verdiği sonsuz zevk ve heyecanla, “Ey Rabbim! ne olur Bana kendini göster sana bakayım dedi. Allah da: “Beni burada ve dünya gözüyle asla göremeyeceksin. Çünkü buna dayanamazsın! Fakat mutlaka beni görmek istiyorsan önce şu dağa bak şimdi o dağa tecelli edeceğim. Eğer o dağ yerinde durursa beni görebilirsin” dedi. Rabbi dağa nurunu gösterip tecelli edince, onu dümdüz etti ve Musa da gördükleri karşısında düşüp bayıldı. Mûsâ ayılınca: Sen pek yücesin. Seni eksikliklerden tenzih ederim Allah’ım Sana yöneldim ve Dünya gözüyle seni görme isteğimden dolayı tevbe ettim. Ben Seni dünya gözüyle görmenin imkânsız olduğuna şahit olup da inananların ilkiyim” dedi.
144. Allah: “Ey Musa! Beni göremediğin için üzülme. Ben ilahi tebliğlerimle, sana verdiğim elçilik göreviyle ve seninle konuşmamla, seni özel bir konuma yükseltip insanlara karşı seçkin kıldım. O hâlde Sana verdiğimi al, sana vahyettiklerimin değerini bil. Vahyin hükümlerine uyarak sorumluluklarını yerine getir, şu levhalarda yazılı olan emirlere sımsıkı sarıl ve Rabb’ine gönülden boyun eğerek şükredenlerden ol!” dedi.
145. Sina Dağı’nda Musa’ya üzerinde Tevrat’tan âyetler yazan verdiğimiz levhalarda, insanların yaratılış sebeplerine uygun Allah merkezli hayatın gerektirdiği her türlü öğüt ve bilgiyi insanlığı dünya ve âhirette kurtuluşa iletecek hükümleri belirten bir açıklama yazdık. Musa’ya şöyle emrettik: “Sana verilen levhalarda yazılan emirlere ilahi nizamın hükümleri ve ahlakına titizlikle uy sıkıca sarıl. Ve kavmine de bu hükümlere en güzel şekilde uymalarını emret. Zamanı geldikçe bir ibret ve imtihân olmak üzere Size Allah’ın davetinden yüz çevirip yoldan çıkmışların yurdunu, içine düştükleri bataklıkları, onların acı akıbetlerle ne hale getirdiğimi pek yakında göstereceğim.
146. Ey bu âyetlere muhatap olanlar. Siz de Mûsâ’nın kavmi gibi şirkten tevhide çağrılıyorsunuz. “Bizim vahyin rehberliğine, peygamberin örnekliğine ihtiyacımız yok” diyerek yaşayanlar şunu iyi bilin. Yeryüzünde haddini aşarak haksız yere zorbalığa başvurup büyüklük taslayanları, ders almaları için ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar âyetlerimi anlamaktan ve kâinattaki hikmetli yaratılışların sahibini kavramaktan uzaktırlar. Öyle ki Onlar bütün ayetleri mucizeleri görseler de asla iman etmezler. Onlar önyargı perdesinin ardından ayetlerimi dinleyip okurlar. Perdeden dolayı ayetlerin açıkladığı gerçekleri göremezler. Artık önyargılarıyla gözleri kör, kulakları sağırlaşmıştır. Ta ki ön yargılarını kaldırarak iman etsinler. Ön yargılarını kaldırmadan ayetlerimizde anlatılan gerçekleri anlayamazlar. Hatta dosdoğru yolu görseler de o yola girmezler. Fakat sonu pişmanlıkla biten, Azgınlık yolunu görürlerse hemen onu yol olarak benimserler. Bunun sebebi ayetlerimizi yalanlamaları ve onlara karşı duyarsız davranmaları, yüzündendir.
147. Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların İslâm’ı ortadan kaldırmak için yaptıkları ve gösterdikleri çalışmalar ise sonuçsuz kalacaktır. Ve onların sözde iyilikleri de amelleri de boşa gitmiştir. Onlar, bu feci akıbeti bizzat kendileri hazırlamışlardır. Onlar tercihlerinin bir sonucu olarak yapmakta olduklarının cezasını çekecekler. Herkes amellerinin ve niyetlerinin karşılığını görecektir.
148. Musa’nın kavmi, onun vahiy almak üzere Sînâ dağına gitmesinin ardından topladıkları değerli mücevherleri ateşte eritip yaptıkları süs eşyalarından buzağı görünümde ve içinden geçen rüzgârın bir taraftan girip diğer taraftan çıkmasıyla böğürtü sesi çıkaran bir buzağı heykeli yapıp onu ilah olarak benimsediler. Yaptıkları işle övünerek büyük bir kibirle işte tanrımız budur dediler. Üstelik Tanrımız ses çıkarıyor diye hava attılar. Akledip görmediler mi? O taptıkları put ne kendileriyle konuşuyor ne de hidayete erdirip yol gösteriyor. Evet, görmesine görüyorlardı, fakat işlerine öyle geldiği için, Onu ilah olarak benimsediler ve zalim kimseler oldular.
149. Bir süre sonra ilah edindikleri bu heykelin hiçbir işe yaramadığını, kendilerine doğru yolu göstermek gibi bir özelliğinin de olmadığını görünce yaptıklarına pişman olup sapıklığa düştüklerini anladılar. İşte o zaman, ellerini dizlerine vurup pişmanlıkla “Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsan azabı hak edip zarar edenlerden oluruz dediler.
150. Kendisi yokken, kavminin buzağıyı ilah edindiğini öğrenen Musa öfkeli ve üzgün bir halde kavminin yanına döndüğünde: Benim yokluğumda arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin “Bana ortak koşmayın” emrini çiğnemekte olduğunuzu hiç düşünmeyip Rabbinizin buyruğunu bir kenara attınız öyle mi? Yazıklar olsun size. Rabbinizin hükmünün acele gelmesini mi istediniz? dedi. Allah’ın emirleri yazılı olan Levhaları “bu levhaların üzerindeki âyetler okunmayacak, anlaşılmayacak ve hayata taşınmayacaksa, bu levhaların ne kıymeti var ki” mesajını vermek için yere bıraktı. Sonra yerine vekil bırakmış olduğu kardeşi Harun’un saçından ve kafasından tutup sarsarak kendine doğru çekti. Bunun üzerine Kardeşi Harun da ona: “Ey annemin oğlu. Fırsatçı ve fesatçı olan bu topluluk hep birlikte bana karşı çıktı, beni iyice zayıf çaresiz görüp hırpaladı ve neredeyse beni öldüreceklerdi. Sakin ol, sen de bana böyle davranarak zalimleri sevindirme. Üzerime sen de beni böyle hesaba çekerek düşmanları güldürme ve beni zalimler topluluğu ile bir tutma” dedi.
151. Bunun üzerine Sakinleşen ve yaptığından pişmanlık duyan Musa da kendini toplayıp: “Ey Rabbim! Bu tedbirsizlik ve beceriksizlikten dolayı, Beni de kardeşimi de bağışla ve bizi rahmetine kavuştur ve koru. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” dedi. Kardeşini tartaklamasının hata olduğunu anlayan Hz. Musa, bunun için Yüce Allah’tan bağışlanma dileğinde bulunmuştu.
152. Sonra da onlara dönerek Buzağıyı ve servet putlarını ilah olarak benimseyenler gibi Allah’la birlikte başka ilahlar edinip onlardan kendilerine doğru yolu göstermesini ve yardım etmesini bekleyenler tevbe etmedikleri takdirde Rablerinin gazabına ve dünya hayatında da zillete uğrayıp onursuzluğa mahkûm olacaklardır. İşte tevhitten tekrar şirke dönen iftiracıları hakikati çarpıtarak Allah adına yalanlar uyduranları ve haramları helâl sayanları böyle cezalandırırız.
153. Bu gibi nankörlük ve sapıklık içinde yaşayıp, Günahlar işleyen, sonra da samimiyetle tevbe edip şirkten arınarak Allah’ın davetine iman edenlere gelince; hiç şüphesiz ki Allah bu tövbenin ardından çok merhametli ve çok bağışlayıcıdır. Rabbin yaptıklarından pişman olarak tövbe edenleri karşılıksız bırakmaz.
154. Musa’nın öfkesi geçince az önce bir kenara bıraktığı Tevrat’ın Kutsal Emirlerinin kayıtlı olduğu ve Allah sevgisini kaybetmekten korkanlara rehberlik eden levhaları eline aldı. Onların içinde Rabblerinden korkanlar için elbette hak yolu aydınlatan hidayet ve rahmet bilgileri vardır. Rabbinin yasalarına göre yaşayanlar elbette kurtulacaktır yazıyordu.
155. Derken Musa bağışlanma için dua etmek üzere Sina Dağı’nda belirlediğimiz ikinci buluşma için kavminden onları temsil edebilecek yetmiş adamı temsilci seçti. Sonra beraberce Sîna Dağına çıkıp Rabb’in kelâmını işittiler. Fakat yine bazıları oraya vardıklarında oraya gidiş amaçlarını unutup azgınlaşarak, Allah’ı doğrudan görmek istedi. Ey Mûsâ, biz Allah’ı açıkça görmedikçe, sana asla inanmayacağız dediler. Üstelik bunu, tövbe etmek için geldikleri bir yerde söylüyorlardı. Bu sözlerden bir süre sonra Onları şiddetli bir deprem sarsmaya başlayınca hepsi korkudan bayıldı. Musa şöyle dedi: “Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. Bundan çok daha büyük günah işledikleri zaman bile onları affetmiştin; işte bu engin şefkat ve merhametine sığınarak sana yalvarıyorum, affet bizi Allah’ım! Şimdi İçimizdeki beyinsizler ve düşüncesizlerin işledikleri günahlar yüzünden bizleri helak mı edeceksin? Bu şimdi ne yapacak, kime sığınıp kimden yardım dileyecekler diye sırf senin bizi denediğin bir imtihanındır. Onunla aramızdaki ikiyüzlüleri ayıklamak üzere dilediğini/ dileyeni sapıklığa düşürür dilediğini/ dileyeni de doğru yola eriştirirsin. Sen bizim gerçek Rabbimiz ilahımız ve dostumuzsun. Artık bizi merhametinle bağışla. Sen bağışlayanların en hayırlısısın dedikten sonra duasına şöyle devam etti:
156. Rabbim Bizim için bu dünyada razı olacağın güzellikleri yaşamayı ahirette de cennetine girmeyi nasip edip iyilik yaz. Şüphesiz biz isyandan vazgeçtik, dönüp pişmanlık içinde affını ümit ederek yalnızca sana yöneldik.” diye dua etti. Bu içten yakarışa karşılık Allah dedi ki: “Müstahak olan kullar arasından Azabıma dilediğimi uğratırım. Ama Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Rahmetimi Rabbinden korkan, kötülüğün her çeşidinden sakınan, arınmak için verilmesi gereken zekâtı veren Allah’ın rızasını kazanmak için ödenmesi gereken bedelleri severek ödeyen, Allah’ın emirlerine tabi olan ve ayetlerimize gönülden iman edenlere nasip edeceğim.
157. Onlardan bir kısmı iman edecek ve Ellerindeki Tevrat’ta ve İncil’de geleceği ismi ve özellikleri bildirilen okuma yazma bilmeyen, ümmî Resulün izinden gidecekler. O Resûl kendilerine iyiliği emredip kötülükten sakındırır, güzel ve temiz şeylerin helal, kötü ve pis şeylerin de haram olduğunu bildirir. O nebi Muhammed onların tahrif edilmiş kitaplarından kalma sırtlarındaki ağır yükleri ve sözde din adamlarının, insanlığın sırtına acımasızca yüklediği o anlamsız ve ağır sorumluluk yükleri ve manevî zincirleri kırıp atar. Ona iman eden, saygı gösteren, yardımda bulunan ve onunla birlikte gönderilen ve insanları aydınlattığı için bir adı da Nur olan Kur’an’a uyan kimseler işte onlar dünyada ve âhirette kurtuluşa erenlerdir. O Resul’e indirilen ve insanları aydınlattığı için bir adı da Nur olan Kitaba iman edip uyanlar, Resul’e saygı gösterip, yardımda bulunan ve izinden gidenler var ya, işte onlar dünyada ve âhirette kurtuluş ve felaha ererler.
158. Ve nihâyet, Son Elçi geldi ve işte çağrısını yapıyor: Ey Peygamber! Bu kurtuluş müjdesini bütün insanlara duyurmak için De ki: “Ey insanlar! Ben, göklerin ve yerin mülkü de egemenliği de kendisine ait olan, kendisinden başka ilah, hükmüne boyun eğilecek başka otorite olmayan, öldüren ve hayatı veren, Allah tarafından sizin tümünüze gönderilmiş bir peygamberim. Allah’a ve Allah adına sizleri yaratılışınızın sebebi olan nizam ve ahlak ile yaşamaya davet eden okuma yazma bilmeyen fakat kalbine nakşedilen Kur’an sayesinde insanlığı kurtuluşa iletecek bütün hidâyet bilgilerini kalbinde toplayan nebi peygamberine ve çağrısına iman edin. O elçinin bizzat kendisi de Allah’a ve O’nun bütün kutsal kitaplardaki sözlerine yürekten inanmaktadır. Ve ona hakkıyla tâbi olarak uyun ki doğru yolu bulasınız.
159. Musa’nın kavminden her şeye rağmen insanlara doğru yolu gösteren doğru düşünmeye ve yaşamaya davet eden ve iman etmek isteyenlere rehberlik eden kimseler ve Allah’ın kitabıyla adaleti uygulayıp halkı adaletle yöneten bir grup vardı. Hakkı gözeterek adâletle, sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî düzeni temin ederlerdi.
160. Biz İsrailoğullarını Yakup Peygamberin on iki oğlundan türeyen on iki topluluğa ayırdık. Sina çölünde susuzluktan bunalan Kavminin ihtiyaç duyduğu suyu dua ederek istediğinde biz Musa’ya: “Asanla taşa vur” Bilginle yani asanla doğada araştırma yap! Taşların arasını incele! Oralardan su bulacaksın!” diye vahyettik. Musa da asası ile kayaya vurunca, yaptığı araştırmalar sonunda on iki su pınarı keşfetti. Bir mucize eseri olarak Kayadan on iki pınar fışkırdı. Böylece Her topluluk başkasının hakkına saldırmaksızın su içeceği pınarı öğrendi. Su ihtiyaçlarını karşıladılar. Artık her kabile kendi pınarından su ihtiyacını giderecek kimse diğer kabilenin hakkına tecavüz etmeyecekti. Bu mucize ile yetinmedik. Çöl sıcağında Onların üzerlerine sıcaktan korunsunlar diye bulutları gölge ettik ve kendilerine suyun yanında katık olarak kudret helvası ile bıldırcın eti ikram ettik. “Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin dedik” Buna rağmen içlerinden emirlerimizi çiğneyenler, haddi aşanlar, yasalarımıza uymayarak kendilerine zulmedenler vardı. Onlar bütün bu nimetlere karşı yine de nankörlük edip, davetimize yönelmediler. Onlar böyle yapmakla bize haksızlık etmediler, ancak yaratılış amaçları dışına çıkmakla kendi kendilerine zarar verip haksızlık ediyorlardı.
161. Hatta O vakit halkı zâlim olan bir şehri fethedecekleri zaman Onlara demiştik ki: Ey İsrailoğulları “Adı Kudüs olan Şu gördüğünüz şehire yerleşin ve oturun, nimetlerinden siz de yararlanın. Orada dilediğiniz gibi helâl ve meşru şekilde kazanıp yiyin. Ve Kelime-i tevhidi ikrar edin, doğruları söyleyerek dua edin ‘bağışlanma diliyoruz affet deyin. Ve kapıdan kibirle değil başlarınızı eğerek tevazu ile hürmet edip girin. Bize yönelin ki biz de hatalarınızı günahlarınızı bağışlayalım. Biz İyilik edenlere muhsin kullara ise daha fazlasını vereceğiz” denilmişti. Ve bu teklifi bile kötüye kullanmışlardı.
162. İçlerinden şirke ve küfre meyledip zulme saparak hemen sözü, kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Bu sözlere uymak yerine, onu değiştirip kendi bildiklerine uydular. Bazen de ayetlerin lafzını değil, anlamını dejenere edip değiştirerek kâfirlerin hoşuna gittiler. Allah’ın sözlerini ya değiştirdiler ya da içlerini boşaltıp keyiflerince yorumlayarak kendi arzu ve heveslerine uydurdular. Kelimeler üzerinde oynayarak hükümlerimizi değiştirdiler. Biz de küstahlıkları ve zulmetmelerinden dolayı onların üzerine gökten şiddetli bir azap indirdik.
163. Ey peygamber! Onlara Dâvûd Peygamber zamanında deniz kıyısındaki o şehrin başına gelen felaketleri sor ve onlara hatırlat. Hani onlara avlanmak yasak edildiği halde başka günlerde balıklar sahile gelmiyor diye cumartesi gününde balıkları avlayarak saygısızlık edip haddi aşıyorlardı. Yasağı çekinmeden çiğniyorlardı. Çünkü ibadet için saygı gösterdikleri ve tatil yaptıkları cumartesi günü balıklar sürüler halinde kıyıya gelirlerdi. Cumartesi gününü tatil yapmadıklarında ise balıklar kıyıya gelmezlerdi. Biz onları işledikleri kötülükler sebebiyle, işte böylece imtihan ediyorduk. Onlardan bir kısmı bu yasağın hikmetini anlayıp, ders almak yerine, balığın çok geldiği cumartesi günü onları havuzlarda toplayıp, diğer günlerde avlıyorlardı. Yaptıkları şey onlara emrettiğimiz yasayı çıkarlarına göre değiştirmekti. Böyle yaparak azgın bir topluluk olduklarını gösterdiler.
164. İsrailoğulları İçlerinden fasık ve gafil bir topluluk cumartesi yasağını çiğnerken, onların yaptığına farklı tepki veren iki grup daha vardı. Bunlardan biri bu yanlışa seyirci kalmazken diğerleri onlara seslenerek: Allah’ın zaten kendilerini yeryüzünden silip helak edeceği yahut şiddetli bir şekilde azaba çarptıracağı bir topluluğa hâlâ neden boşu boşuna öğüt veriyorsunuz? Bizi niye rahatsız ediyorsunuz?” dediler. Bu yasağı çiğnemekte olanlara öğüt verenler ve doğruları anlatmaya kararlılıkla devam edenler ise şöyle dediler: Biz, üzerimize düşeni yaptığımıza dair Rabbimize karşı hiçbir mazeretimiz kalmasın. İnsanlara Rabbimizin gerçeklerini anlatalım. İlerde Rabbinize verilebilecek bir cevabımız olsun. Rabbimizin katında uyarmamaktan dolayı sorumlu olmayalım. Biz Rabbimizin ayetlerini onlara anlatarak görevimizi yapar, Rabbimizin huzuruna görevimizi yapmanın şahitliğiyle gideriz. Böylece dünya hayatını boşu boşuna yaşamadığımızı gösteririz diye onlara öğüt veriyoruz. Ve hem ne biliyorsunuz belki öğütlerimiz fayda verir de söz dinleyip ıslah olurlar, sakınırlar” dediler.
165. Onlar yani zâlimler kendilerine yapılan tüm uyarıları kulak ardı edip unuttuklarında, kötülükten alıkoymaya çalışanları o büyük azaptan kurtardık. Böylece ayetlerimizi insanlara açıklayanların boşu boşuna yapmadıklarını gösterdik. Varoluş gayesine aykırı hareket edenleri ve zulmedenleri ve onları uyarma görevini terk ederek bu zulme seyirci kalanları da yoldan çıkmalarına karşılık çok şiddetli bir azaba uğrattık.
166. Kibirlenip Büyüklük taslayarak yasalarımıza uymayanlara kendilerine yasak edilenleri ısrarla bırakmamaları üzerine onlara: “Arzularına gem vuramayan Aşağılık maymunlar gibi hatta onlardan daha beter olun” dedik. Onları taklitçi ve bâtılın takipçisi şahsiyetsiz kimseler haline getirdik. Onlar kendileri gibi insanların yasaları önünde oyuncak oldular. Biz kullara kulluk etmeyiz derken kulların yasalarıyla yönetildiler. Güçlü olanlar hayatlarıyla oynayarak onları şaklabana çevirdi. Sirklerde insanları güldürmek için oynatılan maymunlara döndüler. Onların izinden yürüyenleri ise, ihtirasları uğruna tüm insani değerleri ayaklar altına alan, gözü doymaz, onursuz ve kişiliksiz insanlar hâline getirdik.
167. İşte o zaman Rabbin, Yahudiler bu kötü huylarından vazgeçmedikleri sürece, onların başlarına, kendilerine kıyamet gününe kadar en kötü şekilde azap edecek birilerini musallat edeceğini yeminle bildirmişti. Bu yüzden Yahudiler fitne ve hile ile her azdıklarında, onları rezil ve zelil edecek kimseler gönderildi ve gönderilecektir. Muhakkak ki Rabbin cezayı çabuk verendir. Dilerse, tüm günahkârları derhâl yok edebilir. Fakat kullarının yaşadıklarından ders almasını istediği için onlara mühlet veriyor. Çünkü O aynı zamanda tevbe edip Rabbine yönelenleri bağışlayıcı, rahmet edicidir. Rabbin kendini maymuna çeviren insanların üzerine eziyet yapacak kimseler göndereceğini ilân etti. (Bu mucizevî bir önceden haber vermedir (ihbar). Yahudi tarihi bunun tanığıdır.)
168. İsrailoğullarını hile ve hıyanetleri, isyan ve fitneleri sebebiyle yeryüzünde farklı gruplara ayırdık ve ayrı ayrı bölgelere dağıttık. Onların içinde Allah’ın davetine iman edip, salih olanlar da vardır müşrik, kâfir, zalim kalmakta inatla direnip aşağı derecelerde olanlar da vardır. Belki tevbe edip dönerler diye onları kimi zaman iyiliklerle ve kimi zamanda bela ve kötülüklerle hem bolluk hem de darlıkla sürekli imtihan ettik.
169. Onların ardından yerlerine, Kitab’a mirasçı olarak İlahi kurallardan haberi olan Tevrat’ı -daha sonra Kur’an’ı- okuyan ama uymayan, fakat dünyanın geçici zevklerine, mal ve mülküne sarılıp saldıran bozuk bir nesil geldi ki, Bunlar imkân ve iktidar fırsatı bulunca şu aşağılık gelip geçici dünya menfaatini alır da: “Biz seçkin bir kavimiz ne yaparsak ve nasıl yaşarsak yaşayalım, nasıl olsa ileride tövbe eder ve eninde sonunda bağışlanırız” derler. Her türlü zulüm ve ahlâksızlığı hayat tarzı haline getiriyorlar. Her ne yaparlarsa yapsınlar bağışlanacaklarına inanıyorlar. Sonra güya tövbe ediyorlar, fakat Onun gibi karşılarına bir başka benzer bir menfaat olarak haram ve haksız bir kazanç fırsatı gelse tövbelerini unutarak onu da alırlar. Onlar güya Musa ile gönderdiğimiz kitaba uyduklarını söylüyorlar. Oysa Kendilerinden Kitap’ta Allah hakkında gerçekten başkasını söylemeyeceklerine din adına yalan uydurmayacaklarına ve halkı aldatmayacaklarına, Tevrat’ta olandan başka bir şeyi uydurup, Allah’a iftira etmeyeceklerine dair kesin söz alınmıştı. Fakat maalesef Onlar da o Kitab’ın içindekileri okuyup incelediler ama hükümlerine uymadılar. Tevrat’ın hükümlerinin üstünü örtüp, kendilerine göre değiştirdiler. O hâlde, sizi yeniden Kitaba dâvet ediyorum! Unutmayın ki, aklını kullanıp düşünenler Allah’tan korkanlar ve Sakınanlar için ahiret hayatını kazanmak bu dünyanın gelip geçici nimetlerinden daha hayırlıdır, hâlâ Akıl etmiyor musunuz? Onlara sor bakalım! “Allah’ın yasalarından başka yasalara uymayacaklarına dair söz vermemişler miydi? Elbette okudukları kitapta bunlar tembih edilmiş, onlardan kitaba uygun davranacaklarına, asla kitabı çıkarlarına göre yorumlamayacaklarına dair söz alınmıştı. Sözlerine riayet etmediler. Onlar ahiret hayatlarını dünya hayatıyla değişerek büyük yanılgı içine girdiler. Hâlâ aklınız ermiyor mu?
170. İçlerinde Kitab’a sımsıkı sarılan, Allah’ın insanı yaratma sebebi olan hayat nizamı ile yaşamak uğrunda ellerinden gelen gayreti gösteren ve namazlarını da dosdoğru kılanlar bilsinler ki; Rabbinin yasalarına uyarak bir hayat yaşarlarsa, onların yaptıkları asla kaybolmaz. Yaptıklarının katımızda mutlaka değeri vardır. İyilik için çalışanların mükâfatını zayi etmeyiz.
171. Kur’an’a sırt çeviren İsrail Oğullarına hatırlat ki: Hani Bir zamanlar Allah’a verdikleri sözün önemini iyice idrak etmeleri ve bu antlaşmayı bozdukları takdirde doğabilecek vahim sonuçları akıllarında hep canlı tutmaları için, kudretimizi göstermek ve onları ikaz etmek adına Sina dağını onların üzerlerine doğru adeta bir gölgelik gibi kaldırmıştık da koskoca dağın sanki üzerlerine düşeceğini sanmışlardı. Dağa baktıkları zaman sanki dağ üzerlerine devrilecekmiş gibi görünüyordu. Bu hâldeyken, onlardan şu sözü almıştık: “Size verdiğimiz Kitaba ve kitapla davet ettiğimiz hayata, İlahi emir ve hükümlerimize sımsıkı sarılın ve kitabın içinde bulunanları sürekli düşünün. İçindekileri aklınızdan çıkarmayıp ona uyun, yasalarımıza göre yaşayın olur ki küfür ve kötülükten sakınırsınız ve doğru yolu bulursunuz. Dünya ve âhiret hayatında kurtuluşunuz ancak böylece mümkün olur.
172. Hani Rabbin gelecek nesillerin dinî, ahlâkî ve insanî eğitimi ile ilgili, sorumluluklarını da sırtlarına yükleyerek Âdem oğullarının sırtlarından soylarını bütün insanların ruhaniyetlerini huzuruna almış ve onları kendi kendilerine karşı şahit tutmuştu: Onlar dünyada bir insan olarak var oldukça her birini gönderdiği Peygamberler aracılığıyla muhatap kabul eder. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Size çeşitli imkân ve fırsatlar verip dünyaya gönderirsem, Bana iman ve itaat eder misiniz? Demişti. Onlar: “Evet, Sen bizim yegâne koruyucumuz, sahibimiz ve Rabbimizsin. Buna şahidiz ve söz veriyoruz demişlerdi. Biz her insanın ruhunun derinliklerine, Rabb’ini tanıyıp emirlerine itaat etme duygusunu yerleştirdik. Ki bu Kıyamet gününde: hesaba çekilirken, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.
173. Yahut: başka bir bahane öne sürerek, “Daha önce Allah’a ortak koşanlar biz değildik babalarımız ilah edindiklerinin yasalarına uydular. Allah’ın yasalarına karşı çıkıp ilahlığında, otoritesinde, mülkünde Allah’a şirk koştular. Şimdi doğru yoldan sapan atalarımız zalim oldular. Biz de doğru olan yol budur diye onların peşinden giden bir nesildik. Onların yaptıklarını taklit ederek sapıtmışız. Şu hâlde, hak dini reddeden ve uydurdukları bâtıl inanç ve ideolojileri kurumsallaştırarak Batıla çalışanların yaptıklarından dolayı, onların hakkı baskı altına alan güç ve iktidar sahiplerinin yaptıkları yüzünden bizi helak eder misin?” demeyin ve mazeret belirtmeyin diye sizi uyarıyoruz. Atalarınızın sapmasında elbette sizin suçunuz yok. Ama saptıklarını bilerek onlara uymanız yanlıştır. Böyle yaparak siz de sapkınlardan olursunuz. Her insan, aklını vahye teslim ettiği sürece, doğruyu eğriyi birbirinden ayırt edebilecek, kendisine tebliğ edilen hakîkati kabullenmekte zorlanmayacaktır.
174. Gaflet uykusuna dalmış olan inkârcılar Belki düşünürler vicdanlarının sesine kulak verirler ve günahtan şirkten, atalarının taptıklarından vazgeçip yeniden Rablerine dönerler diye gerçekleri bildiren ayetlerimizi birer birer etraflıca açıklıyoruz.
175. Ey Peygamber! Musa’nın yoluna uyduklarını söyleyenlere hatırlat! Onlar bunu çok iyi bilirler. Sen Onlara şu kimsenin haberini de oku ve anlat: Kendisine mükemmel bir zekâ ve derin kavrayış yeteneği armağan etmiş, ilim ve hikmet nurlarıyla kendisini aydınlatmıştık. Bunun da ötesinde, insanı hakikate ulaştıracak bütün delillerimizi önüne koymuş ve ayetlerimizi en üst seviyede anlama ve kavrama yeteneğini kendisine vermiştik. Sonra da yaratılışlarının amacına uymaya çağırmamıza rağmen, yersiz bir gurura kapılarak duyanları hayrete düşürecek bir şekilde ayetlerden bağını koparmıştı. Ve şeytanın onu kandırıp peşine takması dolayısıyla birçokları gibi, azgınlardan olmuştu.
176. Hâlbuki davetimize yönelseydi ve Biz dileseydik lütfettiğimiz nimet ve faziletlerin kıymetini bilselerdi onu ayetlerimizle kendisine verilen ilim ve hikmetler dolayısıyla şerefli makama yükseltirdik. Ancak o bunları dünya rahatı ve menfaati için kötüye kullandı. Sanki Kendisini hiç ölmeyecek ve yeryüzünde sonsuza kadar kalacak sandı. Dünyaya sarıldıkça sarıldı keyfi isteklerine ve arzularına uydu. İşte Onun gibi böyle azgın nankörlerin durumu kızıp kovmak için üstüne varsan da soluyan kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp hırlayan ve soluyan kuduz bir köpeğin durumuna benzer. Bu tiplerin ne mü’minler yanında kıymeti bilinir ne zalimler katında rağbet edilir. İşte ayetlerimizi Hakk dinimizi yalanlayan ve elinin tersi ile iten topluluğun durumu böyledir. Sen Ey Müslüman yoldan çıkan insanlara Bu ibret verici kıssayı örnek alsınlar diye anlat, olur ki ibret alıp gerçeği görüp düşünürler. Ayetlerimizi yalanlayanlar, yasalarımıza uymayanlar, kendilerine yapılan uyarılara büyük tepki gösterirler. Hemen “Sana ne? Benim imanıma! Benim dinime karışma! Allah ile arama girme!” derler. Yaptıkları kötülüğün söylenmesini istemezler. Allah’ın yasalarına aykırı davranışlarının yüzlerine vurulmasını istemezler. İşte sen bunları anlat ki belki öğüt alırlar.
177. Ve anlasınlar ki Ayetlerimizi yalanlayarak, yasalarımıza uymayarak sapkınlık ve azgınlıklarıyla sadece kendi kendilerine zulüm ve haksızlık eden, kendilerine yazık etmeyi ve birbirlerine zulmetmeyi alışkanlık haline getiren topluluğun durumu ve akıbeti ne kadar da kötüdür. Bu duruma düşmek istemiyorsanız, değer yargılarını Allah’tan, yani O’nun kitabından almalı, onun rehberliğinde hayat programınızı çizmelisiniz.
178. Allah’ın dilemesi insan iradesinden bağımsız değildir. Hidâyete ulaşmak üzere gayret sarf etmesinden dolayı Allah kimi doğru yola eriştirirse o doğru yoldadır. Allah, âyetlerinin rehberliğine yönelenleri doğru yoluna ulaştırır. Kim sapıklığı tercih ederse, Allah onu tercihiyle baş başa bırakır. Israrla hakkı inkâr ettiği için, hıyaneti ve kötü niyeti yüzünden, kimleri sapıklığa düşürürse onlar da kaybedenlerin ta kendileridir. Unutmayın ki Allah ayetleri anlamak için çaba gösterenlere doğru yolunu gösterir. Ama inkâr edenleri, yasalarına uymayanları şaşkınlık içinde ortada bırakır.
179. Andolsun Biz yaratılış sebeplerini bildirip, kendilerini ona uygun yaşamaya davet ettiğimiz cinler ve insanlardan, akılları ve kalpleri olup da bunlarla gerçeği anlamayan, gözleri olup da bunlarla ibret alıp doğruları görmeyen, kulakları olup da bunlarla hakikati işitmeyen kısacası küfre, kötülüğe ve nankörlüğe sapan nicelerini cehennemlik yapmışızdır. Bu nimetleri görmezden gelerek, davete kulak asmayıp akıllarını kullanmayanlar cehennemi hak etmişlerdir. Bu inatçı, önyargılı, kibirli tavırlarından dolayı onları cehennemlik yapmışızdır. Onlar sanki cehennemi hak etmek için her şeyi yaparlar. Bunlar kendilerine söylenenleri kavramak bakımından ahlâk ve erdemlilikten yoksun olup hayvanlar gibi hatta bozulmada sınır tanımadıkları için hayvanlardan daha aşağıdırlar. Çünkü bunlar, hayvanların aksine kendilerini hakikate ulaştıracak akıl ve idrak yeteneğine sahip oldukları hâlde özgür iradeleriyle inkâra saplanmışlardır. İşte asıl gerçeklerden uzak olan, kendilerine yazık eden bunlar, yaratılış amacından ve ahiret hazırlığından gafildirler. Çünkü onlar Rablerine de ortak koşmaktan çekinmezler, gafletlerinden dolayı Onu anmazlar, ansalar bile, O’nun şanına layık olmayan isim, sıfat ve özelliklerle anarlar.
180. En mükemmel özellikler, En güzel isimler ve mükemmelliklerin tümü Allah’ındır. Allah insanı da mükemmel bir hayat nizamına uymaya davet etmektedir. O halde O’na bu güzel isimleriyle seslenerek dua edin, O’nun davetine yönelin ve O’nun sıfat ve isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları ve uygunsuz yorumlara sapanları önce ikna diliyle uyarın sonra da Allah’a havale ederek kendi hallerine bırakın. Onlar, Allah’ı tanımayıp O’na eksik ve çirkin sıfatlar yakıştıranlar, yaptıklarının cezasını eninde sonunda göreceklerdir. Allah, davetinden yüz çevirenlerle, onu bulandırmaya çalışanlardan yaptıklarının hesabını sorup cezalarını verecektir.
181. Yarattıklarımız içinde hakka yönelten hidayete çağıran hayrı gözeterek doğru yolu gösteren ve hakikate dayanarak yani Kur’an’la adaleti uygulayan, davetimize iman edip, sorumluluklarını bilinçle yerine getiren seçkin bir topluluk da vardır. Onların sayısı ne kadar az olsa da daima gerçeklerden yana olanlar, hakkı, adaleti yerine getirenler kazanacaktır.
182. Ancak her türlü imkân ve iktidara kavuşturulduğu halde, Ayetlerimizi yalanlayanları, ondan yüz çevirenleri, Kur’ani hükümleri gereksiz ve geçersiz sayanları ve İslam’ın icraatını değil, sadece edebiyatını ve istismarını yapanları, anlatılan birçok kıssada görüldüğü gibi bilmedikleri ve fark edemeyecekleri bir yönden hesap edemeyecekleri yerlerden yavaş yavaş acı ve alçaltıcı helake yani cehennem azabına yaklaştıracağız.
183. Şimdilik Ben Onlara doğru olanı kavramaları için ve bunların gerçek yüzleri ortaya çıksın diye mühlet veriyorum. Diledikleri gibi yaşarlar. Şüphesiz benim tuzağım, cezalandırmam hakkı inkâr edenlerin akıllarını başlarına almaları için çok şiddetli ve sağlamdır. Hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayacaktır. O hâlde, Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, bu mühleti fırsat bilsinler de bir düşünsünler. Verilen süreyi değerlendirip yola gelirlerse ne ala, eğer yola gelmezlerse cezam çetindir.
184. Müşrikler, halkı doğru yoldan alıkoymak için Muhammed ’e delilik atfetmekten de çekinmediler. Allah’ın Elçisini akıl hastası olarak göstermeye çalışan Mekke müşrikleri, çocukluğundan beri tanıdıkları kendileriyle iç içe yaşamış olan Arkadaşları Muhammed’de delilikten hiçbir eser olmadığını bilmiyor ve düşünmüyorlar mı? Çok iyi biliyorlar ki Muhammed’in tutarsız, aklından zoru olan biri olması mümkün değildir. Çünkü bir deli ancak saçma sapan sözler söyler, teklif edildiği halde benzerini getiremedikleri Kur’an ayetlerini bir delinin söyleyebilmesine imkân var mıdır? Onların bütün endişesi, Resulullah [s.a.s]’ın getirdiği dinin “Allah’tan başka ilah yoktur” esasına dayanması ve bu dinin, atalarının ve kendilerinin puta tapmalarını yasaklamasıdır ki, bu gerçekleştiği takdirde toplumdaki egemenlikleri silinip gidecektir. Bütün hayatı boyunca, parlak zekâsı ve üstün kişiliğiyle gönlünüzde taht kurmuş olan bir insanı, alışık olmadığınız bir mesaj getirdi diye nasıl delilikle suçlayabilirsiniz? Bu iftiraları bir kenara bırakın, şu hakikate kulak verin Hayır, tam aksine O yalnızca apaçık bir uyarıcıdır.
185. Peki Allah’ın göklerdeki ve yerdeki mutlak muhteşem egemenliğini kâinatın ve tabiatın bağlı olduğu İlahi kudret ve kanunlarını yarattıklarını hiç görmüyorlar mı? Müşrikler nasıl oluyor da Rablerine ortak koşabiliyorlar? Etraflarında olan olaylardan ders almıyorlar mı? Ve sormuyorlar mı kendilerine, ya vakit tükenip ecelleri gelmişse? Göklerin, yerin ve arasında olanların yaratıcısının, sahibinin ve nizamlarının kurucusunun Allah olduğunu ve ölümün kendilerine de ulaşacağını düşünmezler mi? Artık bundan sonra, kendilerini bunu düşünmeye davet eden Peygamber’e ve Kur’an’a inanmayıp da başka hangi söze inanacaklar? Bütün bunlara rağmen, yine de inanmazlarsa, o zaman sapıklığı hak ediyorlar demektir.
186. Bile bile dalâlete kaydıkları ve Allah’ın davetine icabet etmedikleri için müşrik olarak yaşamakta ısrarla direnen, Hakk yoldan saptırdığı kimseye artık hidayet verecek yoktur. Böylelerine kurtuluş yolunu gösterebilecek kimse bulunmayacaktır. Ve Allah onları kibirli, inatçı, nankörce tavırlarından dolayı isyan ve azgınlıklar içinde gayesiz, başıboş ve şaşkınca dolaşır bir durumda bırakır.
187. Ey Peygamber! Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: “Onun vaktinin bilgisi Rabbimin katındadır. Rabbinden başka onun vaktini bildirecek yoktur, onu hiç kimseye bildirmemiştir. Allah kıyameti tam vaktinde gerçekleştirecektir. Bu öylesine korkunç bir hâdisedir ki, Kıyametin dehşetine ne gökler dayanabilir ne de yeryüzü. Bana bildirilen o Kıyamet’in ansızın kopacağı ve O Gün göklerle yerin onun dehşetinden, bütün ağırlıklarıyla çökeceğidir. O size ancak ansızın hiç hesap edilmeyen ve beklenmeyen bir zamanda ve ortamda gelir.” Geldiğinde ise hiçbir güç onu durduramaz. Ey Peygamber! Sanki sen onun hakkında bilgi sahibiymişsin gibi senden onu soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler, müşrikler inanmak istemezler ve gerçeği araştırıp öğrenmezler, çünkü cahil ve gafil takımıdırlar.”
188. Ey Muhammed! Peygamberlerin ancak birer fâni insan olduklarını, bu yüzden gaybı bilemeyeceklerini öğretmek üzere, onlara De ki: “Bakın, kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmediğim gibi Allah dilemedikçe ben kendime herhangi bir yarar veya zarar verecek güce sahip değilim, benim elimde değil. Ayrıca, Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir âlem olan gaybı bildiğimi de söylemiyorum. Eğer ben, Kıyamet’in ne zaman kopacağını ve buna benzer Rabbimin bana bildirmediği gaybı biliyor olsaydım, hayrı artırırdım, kendi adıma birçok faydalar elde ederdim ve önceden tedbir alacağımdan dolayı bana bir kötülük dokunmazdı. Kötülüklerin bana vereceği zararlar başıma gelmeden önüne geçerdim. Fakat gördüğünüz gibi ne gaybı bilirim ne de başıma gelecek kötülükleri engelleyebilirim. Ben tanrısal niteliklere sahip olduğunu iddia eden bir meczup değil, sadece iman eden bir topluluk için ve Allah’ı layıkıyla kavramak ve yaratılış sebeplerini öğrenip ona uygun yaşamak isteyenler için, Allah’ın mesajını ileten bir uyarıcı ve iman etmek isteyenler için bir müjdeciyim.
189. Ey insanlar! Allah sizi başlangıçta tek bir candan Hz. Adem’den ve aynı cinsten yarattı. Ondan kendisiyle huzur ve sükûn bulması için Havva adındaki eşini var etti. Bir zaman sonra Âdem Eşiyle birleşince eşi hafif bir yük yüklendi ve hamile kaldı. Onu bir müddet taşıdı. Doğum vakti yaklaşıp Hamileliği ağırlaşınca Rabbleri olan Allah’a: “Eğer bize sağlıklı ve salih bir çocuk verirsen sana şükredenlerden olacağız” diye dua ettiler. Böylece insan nesli, bu ikisinden türeyip çoğalarak, bugüne kadar sürüp geldi.
190. Nihayet Allah onlara yani Adem’in çocukları olan erkek ve kadınlara sağlıklı çocuklar verince de birbirini takip eden nesiller meydana geldi. Bunlar verdikleri sözü unutup ve sayıları çoğalıp Hakk’tan yüz çevirdiler. Yaratıcının kendilerine verdiği nimet olan şeylerde şımarıp bu çocuğun dünyaya gelmesinde başka güçlerin de pay sahibi olduğunu, dolayısıyla onlara da mutlak itaat edilmesi gerektiğini söyleyerek, Allah’a ortak koşmaya başladılar. İlâh edindikleri putların kulu olduğunu ifade eden Abdullât, Abduluzzâ gibi uydurdukları kelimeleri, çocuklarına isim olarak verdiler. Yani Ademoğulları, çocuklarının ve aile fertlerinin rahatı ve çıkarı uğruna helâl-haram hükümlerini hiçe saydılar. Oysa Allah onların ortak koştuklarından yücedir.
191. Peki şimdi siz hiçbir şeyi yaratmaya güç yetiremeyen, Kendileri de Allah tarafından yaratılan insanları ve putları ve bir şey yaratmayan varlıkları ilah edinip Allah’a ortak mı koşuyorsunuz? Bu açıkça bir gaflet ve cehalettir!
192. Oysa biraz düşünseler anlayacaklar ki Ortak koştukları putlar ne onlara yardımda bulunabilir ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler. Hepsi de Allah’a karşı acizdir ve hiç hükmündedirler. Düşünmüyorlar mı? Onların yaratıcı ilah diye ilan ettiklerinin kendilerine bile yararı yokken, başkalarına nasıl faydası olabilir?
193. Ey müşrikler! Size doğru yolu göstermeleri için o ilâh edindiğiniz putlara yalvarsanız, bir talepte bulunsanız, herhangi bir konuda onlardan yardım isteseniz size cevap bile veremezler. güçleri de yetmez. Öyle ki, ha onlara yalvarıp dua etmişsiniz, ha etmemişsiniz size hiçbir yararları dokunmaz, sizin için hiçbir şey değişmeyecektir. Karşılarına geçip ister yalvarın ister boyun büküp bekleyin, elinize hiçbir şey geçmez. Aynı şekilde aklını ve vicdanını kullanmayıp inkâr edenleri de doğru yola çağırsanız icabet edip size uymazlar. Onları çağırsanız davet edip uyarsanız da sussanız da sizin için size karşı tutumları birdir.
194. Ey gafil ve cahil insanlar! Allah’ı bırakıp da kendilerine kulluk edip yalvardıklarınız, Allah’tan başka taptıklarınız kendinize kurtarıcı ve şefaatçi yaptıklarınız da hiç şüphe yok ki, sizin gibi yaratılmış aciz ve muhtaç kullardır. Ancak siz ve atalarınız, onlar adına putlar, heykeller diktiniz ve zamanla bu putları ilâhlaştırarak, önlerinde eğilmeye, onlara tapınmaya başladınız. Eğer bunların boyun eğilmeye, dua edilmeye lâyık varlıklar olduğuna dair iddianızda gerçekten samimi iseniz, doğru sözlü iseniz haydi çağırın dua edin onları da size, dualarınıza, isteklerinize cevap versinler de görelim, ihtiyaçlarınızı karşılasınlar bakalım. Yasalarına uymak suretiyle taptıklarınızı yaratıcı ve ilah olarak görüyorsanız; haydi onları çağırın da size cevap versinler. Mezarları başında veya heykelleri karşısında; “Ey yaratıcımız, ey kurtarıcımız ulu önderimiz diye çağırıyorsunuz!” Onlar size cevap veriyorlar mı?
195. Hem nasıl olur da kendinizden daha aşağı bir seviyede bulunan bu cansız taşlara, heykellere putlara tapar, onlardan medet umarsınız? Bir düşünün bakalım. Onların yürüyecek ayakları mı yoksa tutacak elleri mi yoksa görecek gözleri mi yoksa duyacak kulakları mı var? ki Onlardan yardım umuyor, önlerinde eğiliyor ve Allah’a ortak koşuyorsunuz. Geçmişsiniz heykellerinin karşısına onlardan yardım isteyerek bağırıp çağırıyorsunuz. O heykelleri siz yapmadınız mı? Onların birer tahta, taş, tunç, demir olduğunun farkında değil misiniz? Cidden çok cahillersiniz. Ey Resulüm Ey Müslüman, “İlâhlarımız aleyhinde konuşmaktan vazgeçmeyecek olursan, onların gazabına uğrayıp helâk olacaksın” diyerek seni tehdit eden zalimlere meydan okuyarak De ki: “Haydi Bana karşı bütün ilah koştuklarınızı ve sizinle beraber olan kör, sağır ortaklarınızı yardıma çağırın, sonra bana bütün hile ve entrikalarınızla çıkın karşıma ve istediğiniz kadar tuzak kurun. Hep birden elinizden geleni ardınıza koymayın, haydi yüreğiniz yetiyorsa, bir an bile bana hiç göz açtırmayın!” Böylece onların hiçbir işinize yaramadığını görün.
196. Ey Peygamber! De ki: Ne yaparsanız yapın, beni durduramayacaksınız Benim velim, koruyucum emrinde olduğum otorite ve yegâne dostum Kur’an’ı indiren Allah’tır. Ve O, iyilik yapan kullarını asla yardımsız, çaresiz bırakmayacaktır. O’ndan başka gerçek ilah yoktur. O salihleri kendine dost edinir, sâlih kullarının velâyetini, idaresini, korumasını üzerine almıştır. Doğru yolu gösteren de, koruyup gözeten de O’dur.
197. O’ndan başka yasalarına uyarak taptıklarınız, yalvarıp yakardıklarınız, kendilerinden medet umarak yardıma çağırdığınız putlar ve diğer bütün düzmece ilâhlar ise ne size yardımda bulunabilir ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler. O putlar ne doğru yolu bilir ne de gösterebilirler.
198. Ey Peygamber! Öyle ki Onları ne kadar doğru yola, Allah’ın kitap ve peygamberle gösterdiği yola çağırsanız ısrarla hakkı inkâr ettikleri için bu insanlar çağrına kulak vermezler veya doğru yolu görsünler ve başkalarına da göstersinler diye gayrete çağırsanız duymazlar, duyma kabiliyetlerini hakkı duymak için kullanmazlar. Resûlüm! Sen onların sana baktıklarını sanırsın ama aslında hiçbir gerçeği, hiçbir şeyi görmezler. Onların ne kendilerine ne de size bir yararı dokunmaz.
199. Sen davet edildiğin Allah merkezli hayatı yaşamaya gayret et ve insanlara onu tebliğ et. Hakîkati görmekte zorluk çeken bu insanlara kaba ve sert davranma, bu müşrikler bir gün iman ederlerse af yolunu tut, iyiliği emret. Ve hakîkati bildikleri hâlde, inatla ona karşı koyan bilgisizlerden ve cahillerden yüz çevir. Ondan başkasına uymakta ısrar edenlere aldırma, bırak şimdilik kendi hallerine, bataklıklarında oyalanıp dursunlar. Bu çağrıya kulak verecek tertemiz gönüllere ulaşıncaya dek, bıkmadan tebliğine devam et!
200. Fakat nihâyetinde sen de bir insansın; inatçı cahiller karşısında zaman zaman öfkene yenik düşebilirsin. Onun için: Şeytandan sana seni yanlış yola yönlendirmeye çalışan, müşriklere karşı kışkırtan, öfke ve intikam duygularını kabartan bir vesvese gelirse, hemen Allah’a sığın. O’nun bu konudaki tavsiyelerini hatırla. Muhakkak ki O her şeyi duyandır, bilendir. Şeytani düşünceleri giderecektir.
201. Allah’a yürekten bağlı ve O’na karşı sorumluluklarının bilincinde olan, kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakınan takva sahiplerine şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa hemen Allah’a yönelerek, Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlarlar ve hemen yaratılışlarının sebebini aklına getirip duygularının esiri olmaktan kurtulur ve gerçeği görürler. Gerçek olan şu ki; Allah insanı kötülüğe, kine, nefrete, intikama çağırmaz. Bilin ki kim sizi, kine, nefrete, intikama çağırıyorsa o şeytandır. Ondan uzak durun. Ta ki üzerinize gelen, canına kastedenlere karşı nefsi müdafaanız hariç, hiç kimseye saldıramazsınız. Onlara şiddet uygulayamazsınız.
202. Şeytan’ın kendisini dost edinen insan görünümlü yandaşlarına gelince şeytanlar onları azgınlığın içine ve Allah’a karşı nankörlüğe sürüklerler. Ve onları bir kere avuçlarına aldılar mı, sonra peşini hiç bırakmazlar. Yakalarından düşmezler. Böylece insanlar arasında nefret, kin, intikam, savaş sürer.
203. Ey Resûlüm. Gerçeği inkâra kendilerini şartlandırmış olan müşriklere arzu ve heveslerini okşayacak bir ayet veya istedikleri türden mucize göstermediğin zaman ya da işlerine gelmeyen, hoşlarına gitmeyen bir âyet okuduğun zaman şöyle derler: Madem Rabb’in bizim arzu ve beklentilerimize uygun ayetler göndermiyor, bari sen bir şeyler uydursaydın ya. Bize uyacak bir âyet göndermesi için Rabbine ısrar etseydin olmaz mıydı?” derler. Onlara De ki: “Ben ancak bana Rabbimden gönderilen emir ve direktiflere, vahyedilene uyuyorum. Siz, dünyada ve âhirette kurtuluşun, mutluluğun yolunu gösteren mükemmel bir rehber, apaçık bir mûcize mi istiyorsunuz?” İşte bu Kur’an âyetleri, hayatı aydınlatan deliller, Rabbinizden gerçeği görmenizi sağlayacak işaretler ve iman edenler topluluğu için bir hidayet rehberi ve rahmettir. Onun davetine uyup, O’na göre yaşamak isteyenler için gönderilen yol gösterici rehberdir, Rabbinizin ayetlerine uyarsanız, akıl, gönül, kalp gözleriniz açılır. Böylece gerçekleri daha iyi görür, daha iyi anlarsınız.
204. Kur’an okunduğu zaman tam bir saygı ve teslimiyetle ona kulak verip anlamaya çalışın, Kur’an bir konuda hüküm vermişse, ona alternatif görüşler öne sürmeyin, susup onu anlamak için dinleyin. Başka şeyler konuşmayın ki onun öğütlerini anlayın duyduklarınızı uygulayın, saygıyla takip edin. Evlerinizde de bu ayetlerin mealini okuyup öğrenin ki Kur’an’ı dinleme, anlama, yaşama ve yaşadığınız güzellikleri hayatın pratiğine taşıma konusunda gösterdiğiniz gayretlerden dolayı size merhamet edilsin.
205. Ve sen, ey hakikat yolunun yolcusu Ey Kur’an talebesi Ey Resulüm! Rabbini gönülden engin bir tevazu ile boyun büküp yalvararak, içten bir yönelişle yaratılış sebebinizi düşünüp verdiği nimetleri göz önüne getirerek ve O’nun ihtişam ve azameti karşısında titreyip ürperen bir korku ile ve kendini bilmezlerin yaptığı gibi bağırıp çağırmadan, yüksek olmayan bir sesle, sabah akşam alçak gönüllülükle ve huzurla an. Ve sakın Rabbini anmayan veya sadece bir anlık hatırlayan sonra da unutan gafillerden olma. Ayetlerde anlatılan gerçeklerden gerekli dersleri çıkar. Kendini tertemiz bir yola sokmak için kendini bilgiyle bilinçle güçlendir. Gün içerisinde yaptıklarını, sabah akşam Rabbinin huzurunda durduğun zaman muhasebesini yap, kendini hesaba çek! Bundan asla vazgeçme! Unutarak gaflete düşme! Bunu her gün sürekli tekrar et!
206. Şüphesiz Rabbinin katında yüksek dereceye sahip ve Rabbine yakın olanlar O’na ibadet etmekte büyüklük taslamazlar, sorumluluklarını severek yerine getirirler ve nankörlük edip, kibirlenmezler. O’nun yüceliğinin karşısında eğilir ve gece-gündüz övgüyle Allah’ı tesbih ederler ve yalnızca O’na saygıyla secde eder yani kendisini Rabbinin kurallarının dışına çıkartacak hiçbir kişi, kurum veya güce biat etmezler. Şüphesiz Rabbinin huzuruna duranlar; Allah’ın emirlerini yerine getirmekten, yasalarına uymaktan çekinmezler. Allah’ın emirlerine büyüklenip karşı çıkmazlar. Kendi yasalarını Allah’ın yasalarına tercih etmezler. Rabbinin huzuruna duranlar sürekli Allah’ı anar, emirlerini yerine getirerek, Allah’ı her şeyden üstün tutarlar. Her zaman yapacakları işi Allah’ın rızasını gözeterek yapmaya çalışırlar.
1-2
MEAL
1 Elif. Lam. Mim. Sad.
2. Bu sana indirilen bir Kitap’tır. Onunla uyarman ve mü’minlere öğüt vermen hususunda gönlünde bir sıkıntı olmasın.
MUSTAFA ÇEVİK
1-2 Elif. Lam. Mim. Sad. Ey Peygamber! Sana Rabbinizden, dilinizin seslerinden oluşan kelimelerle insanları yaratılışlarının sebebine davet eden bir kitap geldi. Bu kitapla yapmakta olduğun davete karşı çıkanların saldırganlıkları seni bunaltıp üzmesin. Onlar daveti düşünüp öğüt almasalar da gerçeği arayanlar öğüt alıp doğruya yönelirler.
MEAL AÇIKLAMASI
1. Elif. Lam. Mim. Sad. Manası konusunda sözün tükenmeyeceği bu harfler hakikate ve Allah Resul’ünün aldığı vahyi tek bir harfini dahi zayi etmeden ilettiğinin şahididirler.
2. Bu sana indirilen ve insanları yaratılışlarının sebebine davet eden bir Kitap’tır. Müminler onu, akıllarından çıkarmasınlar diye indirilmiştir. Ey Resûlüm onunla yoldan sapanları, uğrayacakları akıbete karşı uyarman ve mü’minlere öğüt vermen hususunda, iman etmeyenlerden gelecek baskılar ve görevinin zorluğundan dolayı içinde bir sıkıntı kalbinde bir şüphe ve daralma olmasın. Onunla kâfirleri korkutup müminlere öğüt veresin ve gittikleri yolun neticeleri konusunda uyarasın. Sen görevini yap, cihadını sürdür, zalimlerin ve kâfirlerin hıncına ve hücumuna aldırma. Yapmakta olduğun davete karşı çıkanların saldırganlıkları seni bunaltıp üzmesin. Sen tebliğle görevlisin. Kitabı senin hayatını zora sokmak için göndermedik. Onlar daveti düşünüp öğüt almasalar da gerçeği arayanlar öğüt alıp doğruya yönelirler.
3
MEAL
3. Size Rabbinizden indirilene uyun ve O’ndan ayrı dostlar edinip onlara uymayın. Pek az öğüt alıyorsunuz!
MUSTAFA ÇEVİK
3 Rabbinizden size indirilen Kitabı rehber edinin ve unutmayın ki yarattıklarının nizamını kurma ve ahlakını belirleme hakkı ve yetkisi yalnız Allah’a aittir. Ondan başkasının hayatınız üzerinde belirleyici olmasına rıza göstermeyin, lâkin çok azınız bu öğüdü tutuyorsunuz.
MEAL AÇIKLAMASI
3. Ey insanlar! Size Rabbinizden indirilene Kur’an’a bu prensiplere, Rabbinizin hüküm, emir ve yasaklarına riayet edin, Kuranı rehber edinin ona uyun ve Allah’tan başka hiçbir güce boyun eğmeyin! Kur’an’ın hükümlerini terk edip O’ndan ayrıca şeytani kişileri başka ilah anlamında dostlar, kendi otoritelerine kayıtsız şartsız boyun eğmenizi isteyen veliler, koruyucular başka lider ve önderler, edinip onlara himaye edicilere ve bâtıl hüküm vericilere uymayın. Onların peşine takılmayın, unutmayın ki yarattıklarının nizamını kurma ve ahlakını belirleme hakkı ve yetkisi yalnız Allah’a aittir. Ondan başkasının hayatınız üzerinde belirleyici olmasına rıza göstermeyin. Onlara uymak için öncelikle, onların bu kitaba uyup uymadıklarına dikkat edin. Örtüşmüyorsa derhal uzaklaşın! Allah’a inanmakla beraber onun dışındaki lider, şeyh, mürşid, hoca, alim, cemaat, mezhep, tarikat gibi kişi ya da oluşumlar sizi Kur’an’dan kopararak başka mecralara çekmesin! Pek az okuyup düşünüyorsunuz ve pek az öğüt alıyorsunuz! Kulağınıza küpe olması gereken bu öğütleri ne kadar da az düşünüyorsunuz! İnkâr edenler Allah’tan başka dostlar edinirler. Edindikleri dostlar kendileri gibidir. Dostlukları üzerinden çıkar sağlamayı düşünürler. Rabbiniz dost olarak sizden herhangi bir çıkar beklemez. Tam tersine size katından sayısız nimetler verir. Size verdiği nimetler karşılıksızdır. Yeter ki azgınlık yaparak yeryüzünde zulüm yapmayın!” Allah ile arasına, başka birini koymayan herkes Allah’ın velisidir.
4
MEAL
4. Biz nice kasabaları helak ettik. Onlara azabımız ya gece vakti veya gündüz uykusuna yattıkları sırada ulaştı.
MUSTAFA ÇEVİK
4 Biz uyarılarımızı ve öğütlerimizi dikkate almayan nice toplulukları gazabı mızla helak ettik. Azabımız onlardan bazılarına gecenin bazılarına da gündüzün bir vaktinde gelip çatmıştır.
MEAL AÇIKLAMASI
4. Biz elçilerimize düşmanlık eden, emrimize başkaldıran, uyarılarımızı ve öğütlerimizi dikkate almayan nice toplumları, ülkeleri ve kasabaları helak ettik. Onlara tam kendilerini güvenlik ve dinginlik içinde hissettikleri bir vakit, ansızın azabımız ya Lut kavminde olduğu gibi gece vakti veya Şuayip kavmindeki gibi gündüz Öğlen uykusuna yattıkları sırada ulaştı. Uyarılarımıza aykırı davrandılar. Bunun üzerine onların üstüne gece gündüz fark etmeden felaketler gönderdik.
5
MEAL
5. Kendilerine azabımız geldiğinde: “Şüphesiz biz zalim kimselerdik” demekten başka savunmaları olmadı.
MUSTAFA ÇEVİK
5 Azabımızla karşılaşınca da, “Yazıklar olsun bizlere! Onca öğüt ve uyarıyı dikkate almayıp, karşı çıkarak cezayı hak edenlerden olduk.” diyerek suçlarını itiraf etmekten başka sözleri de olmadı.
MEAL AÇIKLAMASI
5. Kendilerine Zorlu azabımız geldiğinde: “Vah bize, biz gerçekten Allah’a şirk koşan, rasullerini yalanlayan, inkârda, isyanda ısrar eden, haddi aşan, yaratılış gayesine aykırı hareket edenlerdendik. Biz bunu hak ettik, kendimiz ettik kendimiz bulduk diyerek ve aciz çaresiz biçimde dua edip yalvararak “Şüphesiz biz zalim kimselerdik” demekten suçlarını itiraf etmekten başka savunmaları olmadı. Ve bu son pişmanlıkları bir yarar da sağlamadı. Ama iş bununla da bitmeyecek, öyle bir gün gelecek ki:
6
MEAL
6. Kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara da, peygamber olarak gönderilenlere de soracağız.
MUSTAFA ÇEVİK
6 Şüphesiz yaratılış sebeplerine uygun yaşamaya davet edilenleri hesaba çekeceğimiz gibi, onları davet eden peygamberlere de şahit olarak soracağız.
MEAL AÇIKLAMASI
6. Kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara niçin elçilere düşman olduklarını da, “Peygamberler size tebliğ de bulundular mı?” diye, peygamber olarak gönderilenlere de görevlerini yerine getirip getirmediklerini ve nasıl karşılandıklarını, “Ümmetiniz size ne cevap verdi?” diye, peygamberlere iftira atan kişilerin yalancılıklarını ortaya çıkarmak için şahit olarak soracağız. (Başka bir yorum : Elbette kendilerine Resul gönderilenlerle beraber Resulleri sorguya çekeceğiz! Sanmayın ki Resuller dokunulmazdır. Sanmayın ki Resuller hesaba çekilmez. Onların görevi Müslüman olmak, yasalarımıza uymak, ayetlerimizi insanlara tebliğ etmektir. Onların İslam adına hüküm koyma hakkı yoktur.)
7
MEAL
7. (Yapıp ettiklerini) onlara bilgi ile anlatacağız; çünkü biz onlardan habersiz değildik.
MUSTAFA ÇEVİK
7 O Gün, her insanın yapıp ettiklerinin kayıtlarının tutulduğu amel defterlerini önlerine koyacağız. Çünkü Biz onların yaptıklarından habersiz değiliz.
MEAL AÇIKLAMASI
7. Hem peygamberlere hem ümmetlerine en gizli durumlarına varıncaya kadar (Yapıp ettiklerini) onlara katımızda kayıtlı amel defterlerini şaşmaz, tam bilgi ve belgelerle,ilim ile mutlaka haber verip, ayrıntılarıyla gözleri önüne serip, anlatacağız; çünkü biz her an onların yanındaydık onlardan asla habersiz değildik. Bizim bulunmadığımız bir zaman, kaybolduğumuz bir vakit yoktu ki. Gaybı, gayb âlemini bilemeyenler değiliz. Yakında bunu anlayacaklardır. Hesap günü olup biteni bütün gerçekleriyle açıklayacağız
8-9
MEAL
8. Gerçek tartı o gündedir. Kimin tartıları ağır gelirse işte kurtuluşa erecekler onlardır.
9. Kimin tartıları hafif gelirse onlar da ayetlerimize karşı haksızlık etmelerinden dolayı kendilerini zarara sokanlardır.
MUSTAFA ÇEVİK
8-9 O Gün hiç kimseye haksızlık yapılmaz, ölçü ve tartı hakkıyla gerçekleşir, tartıları ağır basanlar kesintisiz nimetlere ve mutluluğa kavuşurlar. Tartıları hafif gelenler ise Allah adına yapılan davete sırtlarını dönmeleri sebebiyle cehennem azabına mahkûm olacaklardır.
MEAL AÇIKLAMASI
8. Gerçek tartı o gündedir, kimseye haksızlık yapılmaz. Dünyada yapılmış olan bütün iyilik ve kötülükler dosdoğru bir şekilde ölçülecek ve ilâhî adâlet tam anlamıyla gerçekleşecektir. O gün verilen karar kesindir. Herkes kendi yaptıklarına kendisi şahitlik edecektir. Bu konuda hiçbir şüpheye mahal yoktur. Mahkemede verilen karara itiraz edilmez. Tamamıyla gerçeklere göre hüküm verilir. Kimin iyilik sevap ve hayır tartıları ağır gelirse işte kurtuluşa, ebedî saadete erecekler onlardır. Kar ve zarar hesabı, bunların toplamından çıkacaktır. En büyük sevap ise imandır, imanı olmayanın yapmış olduğu iyi ameller ne kadar çok olsa da, kâr hanesine yazılmayacak heder olup gidecektir.
9. Kimin tartıları sevapları hafif gelirse günahları ağır basarsa onlar da Kur’an’dan yüz çevirerek ayetlerimize karşı haksızlık etmelerinden, âyetlerimizle açıklanan sorumlulukları hiçe saymaları, Kur’ân’ın tebliğini, hayata geçirilmesini engellemeleri, elçiyi ve gerçeği görüp bildikleri halde hıyanet ettiklerinden dolayı kendilerini zarara sokanlardır. Rablerinin emir ve yasaklarına riayet etmediklerinden ötürü, kendilerine çok yazık etmiş kimselerdir. Yaptıkları iyi şeyler, kötü şeylerden fazla olanlar Cennet’e; yaptıkları kötü şeyler iyi şeylerden fazla olanlar da Cehenneme gidecektir.
10
MEAL
10. Doğrusu sizi yeryüzüne yerleştirdik ve size orada çeşitli geçim imkanları verdik. Çok az şükrediyorsunuz!
MUSTAFA ÇEVİK
10 Ey insanlar! Sizi yeryüzüne yerleştirip orada yaşamanızı ve geçiminizi sağlayacak şartları oluşturup, sayısız nimetlerle donatan Rabbinizin davetine ne kadar az yöneliyor ve O’na ne kadar az şükrediyorsunuz.
MEAL AÇIKLAMASI
10. Ey İnsanlar! Doğrusu sizi yaratıp gerçekten rahat ve huzurlu bir vaziyette yeryüzüne yerleştirdik güç itibar ve iktidar verdik ve size orada çeşitli geçim imkanları verdik. Hal böyleyken, Rabbinizin davetine ne kadar az yöneliyor ve Çok az şükrediyorsunuz! Bu gaflet ve nankörlük reva mıdır?
11
MEAL
11. Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra meleklere: “Adem’e secde edin” dedik. İblis dışında hepsi secde etti. O ise secde edenlerden olmadı.
MUSTAFA ÇEVİK
11 Gerçek şu ki, sizi Biz yarattık ve kullanmakta olduğunuz vücut azalarınızla donatıp şeklinizi verdik. Sonra da meleklere, “Yarattığımız insana (Âdem’e) hizmete hazır olun.” diye emrettik. Onlar da emrimiz karşısında hemen Bize secde ederek itaat edeceklerini beyan ettiler. Fakat İblis bu emrimiz karşısında Âdem’e karşı kibirlenip itaat secdesinde bulunmadı.
MEAL AÇIKLAMASI
11. Atanız babanız olan Âdem’i ilk olarak şekilsiz bir balçıktan, Sizi ve ruhlarınızı hiç yoktan yarattık, sonra atanız/babanız olan Âdem’e ve size şekil verdik, sonra meleklere: “Adem’e hürmet için saygı duyun, hizmet edin, üstünlük verin, O’nu yüceltin secde edin” dedik. Aslen bir cin olan İblis dışında hepsi üstünlük verdi, Âdem’i yücelterek secde etti. (itaat secdesi). O ise secde edenlerden olmadı. Zira o, bunu gururuna yediremedi, İblis Kibirlendi ve küfre kaydı.
12-13
MEAL
12. (Allah): “Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan ne oldu?” dedi. O da: “Ben ondan üstünüm. Beni ateşten yarattın onu ise çamurdan yarattın” dedi.
13. (Allah): “Öyleyse oradan in. Orada büyüklenmeye hakkın olamaz. Çık. Sen küçük düşürülenlerdensin” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
12-13 Bunun üzerine de Allah, İblis’e “Sana emretmeme rağmen, itaat etmeyişinin sebebi nedir?” deyince de iblis, “Ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten onu ise balçıktan yarattın.” dedi. Allah da, “Sana tahsis etmiş olduğum makamdan in aşağı, sen oraya layık değilsin. O makamda ancak Allah’ın emirlerine itaat edilir, O’nun emri karşısında büyüklük taslanıp fikir beyan edilmez. Derhal burayı terk et, sen aşağılık biri olmayı seçtin.” diyerek huzurundan kovdu.
MEAL AÇIKLAMASI
12. Allah İblîs’in niçin secde etmediğini gâyet iyi bildiği hâlde, insanlığa ibret olması için ona sordu (Allah): “Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan ne oldu?” dedi. O da: “Ben ondan üstünüm. Beni ateşten yarattın onu ise balçıktan çamurdan yarattın” dedi. Rabbinin sözünün üstüne söz koydu. Kibirlenerek yoldan çıktı. Bence ateş çamurdan üstün olduğuna göre, benim ona secde etmem doğru olmazdı. Bu yüzden, arzu ve beklentilerime uygun düşmeyen bu emri asla yerine getirmeyeceğim!” dedi. “Üstünlük benim hakkımdır” demeye yeltendi. Şeytan bu kıyasında da yanılıvermişti. Çünkü toprak, her bakımdan ateşten daha yararlı ve hayırlı bir nesneydi. İnsan, hangi maddeden yaratıldığına değil ne için yaratıldığına bakmalı. Ne yaptığına değil ne yapması gerektiğine dikkat etmeli. İnsanın elinde olmayan ve hiçbir katkısı bulunmayan doğuştan gelen bir özelliği üstünlük ölçüsü olarak görmesi hem yanlıştır hem de şeytanî bir davranıştır. Bu düşünceyle, “biz peygamber soyundan geliyoruz”, “biz falan kabileye mensubuz” gibi çıkışlar arasında herhangi bir mantık farkı yoktur. Irk, renk, servet, şöhret, güzellik, makam, güç gibi özellikler, İslâm’a göre asla üstünlük ölçüsü olamazlar. İlâhî değer ölçülerine göre en kıymetli, en saygıdeğer insan; ortaya koyduğu faydalı çalışmalar ve ahlâkî erdemler bakımından en önde olan insandır.
13. (Allah): Öyleyse oradan, sana bahşettiğim yüce makamdan, o bulunduğun konumdan cennetten defolup aşağı in. Orada böbürlenmeye, büyüklenmeye hakkın olamaz. Senin haddin değildir, sen oraya layık değilsin. O yüce makam, haddini bilen Rablerinin emirlerine itaat edenlere mahsustur. Hemen huzurumdan ve nimet ortamımdan Çık. Sen küçük basit ve değersiz aşağılık düşürülenlerdensin, artık zelil ve hakirsin dedi. İblis’in, Allah’a inanması, O’nun varlığını ve sıfatlarını biliyor olması kendisini kovulmaktan, aşağılanmaktan kurtaramadı, kendisine bir yarar sağlamadı. Demek doğru olan Allah’a inanmakla beraber, O’nun emirlerine itaat etmektir. Kim Allah’ın emirlerine itaatsizlik ederse o da İblis gibi ilâhî rahmetten uzaklaştırılır.
14-17
MEAL
14. (İblis): “Onların yeniden diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.
15. (Allah): “Haydi, sen kendilerine mühlet verilenlerdensin” dedi.
16. (İblis de) şöyle dedi: “Beni azgınlığa düşürmene karşılık onlara karşı senin doğru yolunun üstünde oturacağım.
17. Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Böylece sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.”
MUSTAFA ÇEVİK
14-17 Bunun üzerine İblis, “O halde bana insanların yeniden diriltecekleri Kıyamet Günü’ne kadar süre ver.” dedi. Allah da ona, “Sen o güne kadar süre verilenlerden oldun.” dedi. İblis kibri yüzünden Allah’ın emrine itaat etmemekle birlikte dönüp bir de şöyle demeye başladı: “Mademki Sen benim yoldan çıkıp sapmama izin verdin. Ben de yeryüzünde Allah merkezli bir hayat yaşaması için yaratıp, onunla imtihan edeceğin insana tuzaklar kuracağım. Onlara açıktan açığa, gizliden gizliye sokulup altlarından girip, üstlerinden çıkarak, haktan, hukuktan yana gözükerek, zaaflarını kullanıp akıllarını karıştırıp doğru yoldan uzaklaştıracağım. Sen de onların çoğunu nankörler ve emrine başkaldıranlar olarak bulacaksın.”
MEAL AÇIKLAMASI
14. Bunun üzerine (İblis): “Onların öldükten sonra yeniden diriltilecekleri güne kadar yani Kıyâmet Gününe kadar bana mühlet ver” dedi. İblis; bu ifadeyle ölmeden ahirete ulaşma hesabı yaptı. iblisin küfrü, Allah’ı ve Âhireti inkâr değil, Allah’a itaatsizlik ve Allah ile tartışmaya kalkışmaktır. İblis, Allah’ı ve âhireti bilen, fakat inanmayan kâfirlerin sembolüdür.
15. (Allah): bu isteğini kabul etmiş ve “Haydi, sen kendilerine kıyamet gününe kadar fırsat ve mühlet verilenlerdensin” Ne yapacaksan yap dedi. Allah dileseydi, İblîs’i oracıkta yok edip işini bitirebilirdi. Fakat sonsuz ilim ve hikmeti gereğince, İblîs’e istediği süreyi verdi. İblise kıyamete kadar veya Allah’ın ona verdiği ömrün sonuna kadar süre verdi Allah. İblis de ölecek ve ahirette tekrar diriltilecektir
16. (İblis de) Allah’a iftira edip kendisine verilen bu uzun ömre şükredeceği ve şükür ile kurtuluşa kullanacağı yerde, kendi günahını Allah’a isnat ederek şöyle dedi: Madem ki benim yoldan çıkıp hataya düşmeme ve sapmama izin verdin, yaptıklarım yüzünden rahmetinden uzaklaştırarak azgın bıraktın. Hz. Adem’e secde etmek gibi nefsime ağır gelen bir imtihana tâbi tutmakla, Beni azgınlığa düşürmene karşılık Ademoğullarını saptırmak, azdırmak için onlara karşı senin doğru yolunun üstünde Allah merkezli bir hayat yaşaması için yaratıp, onunla imtihan edeceğin insana tuzak kurup oturacağım. Her dönemdeki en haklı ve hayırlı davanın ortasında pusu kurup duracağım. İblis, kibir göstererek ve küfrü tercih ederek yüz çevirdiği ilâhî emrin faturasını Yüce Allah’a havale etmekte, aslında kendi sapmasını gizleyerek onu Allah’ın saptırdığını söylemekteydi. Bu apaçık bir yalan ve iftiraydı. Yanlış tercihini Allah’a nisbet ederek sorumluluğunu inkâr eden kişi iblisleşir. İblis, yaptığı eylemin sorumluluğunun Allah’a ait olduğunu iddia etmektedir. Diğer bir ifadeyle “Sen, bu işin buraya varacağını biliyordun” demiştir. Günümüz kadercilik anlayışının temelinde de benzeri bir düşünce yapısı mevcuttur.
17. Sonra onlara bazen açıktan önlerinden, bazen sinsice pusu kurup arkalarından, bazen Müslüman kimliğine bürünüp sağlarından ve bazen de şehvet ve ihtirâslarını azdırarak sollarından kuvvetli ve zayıf taraflarından, her yönden ve mümkün olan her vesileyle, her vasıtayla sokulacağım. Onları yoldan çıkarmaya çalışıp saptıracağım. Onları aldatmak için her türlü yol ve yöntemi kullanarak dört bir yandan üzerlerine saldıracağım Böylece sen onların çoğunu artık dinin ve nimetlerin sayesinde eriştikleri lezzet ve faziletlere şükredenlerden bulmayacaksın.” Çünkü onlara nankörlük ve hıyanet yaptıracağım. İblisin Sen, çoğunu şükredenlerden, bulamayacaksın demesi, sadece bu şeytanlaşmaya müsait olanlar içindir. Yani; gerçek Müslümanların dışındakiler, tamamen iblise uydular veya onlar da şeytanlaştılar. Böylece de iblis bu saptırma işini kendi gücüyle yaptığını zannetti.
18
MEAL
18. (Allah da) şöyle dedi: “Oradan kınanmış ve kovulup aşağılanmış olarak çık. Onlardan kim sana uyarsa (bilin ki) cehennemi hep sizinle dolduracağım.”
MUSTAFA ÇEVİK
18 İblis’in bu tavrı karşısında Allah, “Aşağılanmış, dışlanmış, kovulmuş şeytanlaşmış birisi olduğun halde kim de sana uyarsa Ben de cehennemi sizlerle dolduracağım.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
19
MEAL
19. “Ey Adem! Sen de eşinle birlikte cennete yerleş ve orada istediğiniz her yerden yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.”
MUSTAFA ÇEVİK
19 Sonra da Allah, yarattığı Âdem’e (insana) dedi ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin şu has bahçeye cennete yerleşin, canınızın çektiği her şeyden yiyip için, ama sakın şu ağaca yaklaşmayın, bu yasağı çiğnerseniz emrime itaat etmeyen zalimlerden olursu nuz.”
MEAL AÇIKLAMASI
19. Sonra Allah, Adem’e hitabetti, Ey Adem! Sen de eşinle birlikte cennete yerleş ve orada Allah’ın sünnetine, düzeninin yasalarına uygun iradesinin tecellisi içinde, tercihlerinizi isabetli kullanarak istediğiniz her yerden yiyin. Ancak sınırsız özgürlüğe sahip olmadığınızı, size bu nîmetleri bahşeden Allah’a muhtaç birer kul olduğunuzu asla unutmayın. Bunun için de, sizi imtihân etmek üzere meyvesini yasakladığım şu bitkiye şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa Yaklaşırsanız Allah’ın emrine muhalefet sebebiyle kendinize yazık etmiş ve zalimlerden haddi aşanlardan olursunuz.”
20-22
MEAL
20. Şeytan o ikisinin bedenlerinden gizlenmiş olan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbinizin sizi bu ağaçtan menetmesi sırf melek yahut sonsuz hayat süreceklerden olmamanız içindir dedi.
21. Ayrıca: “Şüphesiz ki ben size öğüt verenlerdenim” diye onlara karşı yemin etti.
22. Böylece onları aldatıp bulundukları yerden aşağı indirdi. Ağacın meyvesini tattıklarında avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerini cennet yaprakları ile örtmeye başladılar. Bunun üzerine Rabbleri onlara: “Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim ve size ‘şüphesiz ki şeytan size açık bir düşmandır’ dememiş miydim?” diye seslendi.
MUSTAFA ÇEVİK
20-22 Şeytan, Âdem ve eşine yaklaşıp, “Rabbinizin bu ağaca yaklaşmanızı yasaklamasının sebebi, melekler gibi ölümsüz ve hep burada yaşayanlardan olmanızı istemeyişinden dolayıdır.” diyerek, söylediklerinin doğruluğuna ve onların hayrına olduğuna dair yeminler edip her ikisini de inandırdı ve böylece onları ağaca yaklaştırıp meyvesinden yedirdi. Bunun üzerine Âdem ve eşi hemen üzerlerindeki elbisenin sıyrılıp edep yerlerinin açıldığını fark ettiler, derhal cennetteki ağaç yapraklarından toplayıp örtünmeye çalıştılar. Bu sırada Rableri de onlara şöyle seslendi: “Ben size o ağaca yaklaşmayı yasaklamış ve şeytanın da sizin düşmanınız olduğunu söyleyerek uyarmamış mıydım?”
MEAL AÇIKLAMASI
20. Şeytan Âdem ile eşini kıskanıp, ilahi ilmin hikmetin gereği onlara yasaklanan bitkinin mahsulünden yemeyi fısıldayarak câzip gösterdi, o ikisinin bedenlerinden gizlenmiş olan ayıp yerlerini –avret mahallerini– kendilerine göstermek ve böylece cinsi tahrikle şehvet tuzağına kaptırmak için onlara vesvese verdi, akıllarını çeldi ve: Rabbinizin sizi bu iştah kabartıcı ağacın meyvesinden ağaçtan menetmesi sırf melek yahut sonsuz hayat süreceklerden, sizin iki melek veya yetkili melik, sultan ve hükümdar olmamanız, hep burada yaşayanlardan olmanızı istemediği içindir Oysa cennetlerde ebedi sultan olmak çok güzeldir ve tam da size göredir, sırf gözde melekler olursunuz veya ebedî hayat ile yaşayanlar haline gelirsiniz, diye yasakladı” dedi.
21. Ayrıca: Şeytan ise Allah şahidimdir ki, “Şüphesiz ki ben sadece sizin iyiliğinizi istiyorum size öğüt verenlerdenim” diye onlara karşı yalan yere yemin etti. Doğruluğuna ve onların hayrına olduğuna dair yeminler edip her ikisini de inandırdı. Maalesef açık-saçıklık şeytanın en etkili şehvet tahrikidir ve ahlâk tahribidir.
22. Böylece Şeytan onları yanıltıcı düşüncelerle yönlendirdi onları aldatıp bulundukları yerden aşağı indirdi ve derecelerini alçalttı. Ağacın meyvesini şehvetle tattıklarında işledikleri suçun farkına vardılar, nurdan cennet örtüleri kayboldu avret yerleri kendilerine göründü ve o çıplak vaziyetlerinden utanarak cezalandırılma korkusuyla oraya buraya kaçmaya başladılar. Gizlenmek görünmemek için ağaçların yaprakların arkasına girdiler, üzerlerini cennet yaprakları ile örtmeye başladılar. Korkularından ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Sanki üzerlerine yaprak örttüklerinde Allah onları görmeyecekti. Korkuya, telaşa kapılmış ne yapacaklarını bilmez haldeydiler. Bunun üzerine Rabbleri onlara: “Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim ve size ‘şüphesiz ki şeytan göze görünmese de size açık bir düşmandır’ dememiş miydim?” diye seslendi. Niçin emir ve uyarılarımı kulak ardı edip bu perişan hâle düştünüz?” Böylece Âdem ile Havvâ, kıyâmete kadar insanlara musallat olacak baş düşmanları İblîs’le bu ilk karşılaşmalarında imtihânı kaybettiler. Fakat umutsuzluğa düşmediler, kibre kapılmadılar, günahlarını bir başka günahla telâfî yoluna da gitmediler. Aksine, hatâlarını itiraf ederek Rab’lerine yalvardılar: Şeytani dürtülere aldanıp mal edinme hırsına saplanan Âdem ve eşi, yanlışlarını fark edip kusurlarını anladılar. (insan aklını ve duyularını Allah’ın istediği şekilde kullanmadığı taktirde şeytanın esiri ve nefsin tutsağı olacaktır. günümüzde yaşanan sınırsız hayasızlığın ve vurdumduymazlığın arkasında Allah’ın koyduğu uyulmaması bulunmaktadır)
23
MEAL
23. “Ey Rabbimiz! Biz kendimize haksızlık ettik. Sen bizi bağışlamaz ve bize rahmet etmezsen muhakkak ki zarar edenlerden oluruz” dediler.
MUSTAFA ÇEVİK
23 Düştükleri bu durumun ardından Âdem’le eşi, “Rabbimiz! Biz kendi kendimize zulmettik, merhamet edip bizi bağışlamazsan kesinlikle ziyana uğrayanlardan, azabını hak edenlerden oluruz.” diyerek pişmanlıklarını dile getirdiler.
MEAL AÇIKLAMASI
23. (Âdem ile eşi) dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz yaratılış gayemize aykırı hareket ettik, biz söz dinlememek ve şeytana uymakla kendimize haksızlık ettik. Sen merhamet edip bizi bağışlamaz ve bize rahmet etmezsen muhakkak ki azabını hak edip zarar edenlerden oluruz” dediler ve pişmanlıklarını dile getirdiler. Bunun üzerine, Allah ikisini de bağışladı ve işledikleri günahın cezasını çekmeleri için değil asıl yaratılış gayeleri olan halîfelik görevini yerine getirmeleri için cennetten çıkarıp yeryüzüne gönderdi. Çünkü zaten tövbeleri kabul edilmiş, suçları da bağışlanmıştı:
24-25
MEAL
24. (Allah da): “Birbirinize düşman kalmak üzere inin. Siz yeryüzünde belli bir süreye kadar kalacak ve orada geçim süreceksiniz” dedi.
25. (Yine) “Orada yaşar, orada ölür ve oradan çıkarılırsınız” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
24-25 Allah da Âdem’e, eşine ve şeytana şöyle seslendi: “Birbirinize düşman olarak çıkıp gidin buradan, yeryüzünde sizin için belirlediğim süreye kadar konaklayacağınız yerler, geçimlikler bulacaksınız ve orada yaşayıp orada öleceksiniz. Sonra da tekrar orada diriltilip Allah’ın size önerdiği hayat tarzına uygun yaşayıp yaşamadığınızdan hesaba çekileceksiniz.”
MEAL AÇIKLAMASI
24. (Allah da): Şeytana uyduğunuz için buradan ilişiğinizi keserek, şeytan ve siz “Birbirinize düşman gibi ayrı kalmak üzere cennetten çıkıp yeryüzüne inin. Siz yeryüzünde belli bir süreye kadar kalacak ve orada geçim süreceksiniz” dedi. Yeryüzünde sizin için belirlediğim süreye kadar konaklayacağınız yerler, geçimlikler bulacaksınız ve orada yaşayıp orada öleceksiniz. İman küfür mücadelesi, kafirleri temsilen şeytan ile insanları temsilen Adem arasında başlamıştır ve kıyamete kadar devam edecektir.
25. Allah dedi ki: Yine “Orada yaşar, orada ölür ve oradan Allah’ın size önerdiği hayat tarzına uygun yaşayıp yaşamadığınızdan hesaba çekilmek üzere dirilip mahşere çıkarılırsınız” dedi.
26
MEAL
26. Ey Adem oğulları! Size avret yerlerinizi örten giysi ve giyinip süsleneceğiniz elbise indirdik. Takva elbisesi ise en hayırlı olandır. İşte bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alırlar.
MUSTAFA ÇEVİK
26 Ey âdemoğulları! Sizi hem çıplaklığınızı öğretecek hem de dış etkilerden koruyacak, aynı zamanda süsünüz olacak giysi yapma becerileri ile yarattık. Bununla birlikte takva elbisesi ile de donanmanız sizin için daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın üzerinde düşünüp ibret almanızı istediği âyetleridir.
MEAL AÇIKLAMASI
26. Ey Adem oğulları! Size avret yerlerinizi ön ve arka avretlerinizi ve görüldüğünde şehveti ve fitneyi tahrik eden vücut bölgelerinizi örten giysi ve giyinip süsleneceğiniz elbise indirdik ve var ettik. Örtünme duygusu fıtridir ve ilk insanla başlamıştır. Öyleyse, küfür ve zulüm sistemlerinin en belirgin alâmeti ve temel dayanağı olan, toplumda her türlü fuhşiyatın, sapık ilişkilerin ve cinsel sömürünün yaygınlaşmasına yol açan çıplaklık kültüründen uzak durun! Namus, iffet ve ahlâk gibi yüce değerleri pekiştirerek toplumsal çözülmenin ve yozlaşmanın önüne geçen, ayrıca sizi sıcaktan ve soğuktan koruyan elbiselerle daha zarif, daha güzel göründüğünüzü unutmayın! kötülüklerden titizlikle kaçınarak dürüst ve erdemli bir insan olmak, İçinizdeki kötü arzuları, kötü hevesleri örtecek, sizi iyiliğe götürecek, size güzel şeyler yaptıracak kurallar anlamına gelen Takva elbisesi ve Kur’an esaslarının hayata geçirildiği korunma, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranma, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olma, imani bir şuur ve ahlâki bir huzurla donanıp kuşanma ise en hayırlı olandır ve her şeyin üstündedir. İşte bunlar edepli ve erdemli örtünme emirleri ve size yol gösteren bilgiler, sizi yanlışlardan uzaklaştıracak Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alırlar. Araştırıp, akıllarını ve vicdanlarını çalıştırıp, ibret ve hikmet öğrenirler ve Allah’ın tesettür emrini yerine getirirler diye gönderilmiştir.
27
MEAL
27. Ey Adem oğulları! Şeytan, anne babanızın avret yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak onları cennetten çıkardığı gibi sizi de yanılgıya düşürmesin. O ve taraftarları, sizin kendilerini göremediğiniz yerden sizi görmektedirler. Biz şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık.
MUSTAFA ÇEVİK
27 Ey âdemoğulları! Şeytan atalarınızı aldatıp, elbiselerini soyup, edep yerlerinin açığa çıkmasına sebep olduğu gibi, sizi de Allah’ın emirlerine uymaktan uzaklaştırıp, ayartmasın. Bu fırsatı ona vermeyin. Şeytan ve taraftarları sizi hiç göremediğiniz, ummadığınız yerlerde tuzağa düşürmek için pusuda beklerler. Hayatın merkezine Allah’ı koymayanlar şeytanları dost edinirler.
MEAL AÇIKLAMASI
27. Ey Adem oğulları! Şeytan, anne babanızın –Hz. Adem’le Havva’nın– avret yerlerini kendilerine göstermek ve şehvetlerini tahrik etmek için elbiselerini soyarak onları cennetten çıkardığı gibi sizi de çıplaklık modasıyla böyle bir fitneye yanılgıya düşürmesin, günaha ve cinsi azgınlığa sürüklemesin. O şeytan ve şeytanî güçlerin taraftarları, Gerçek kimliklerini hissettirmeden ustalıkla aranıza sızar, hiç beklemediğiniz bir anda, akıl almaz yol ve yöntemlerle sizi aldatmaya çalışarak sizin kendilerini göremediğiniz yerden sizi görmektedirler. Sizi tuzağa düşürmek için pusuda beklemekte ve izlemektedirler. Üstelik insanlar arasında, onlarla işbirliği yapmak için can atan nice hâinler de var: Biz şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık. Hayatın merkezine Allah’ı koymayanlar şeytanları dost edinirler. Siz eğer mü’min iseniz, açıklık-saçıklıktan ve ahlâksızlıktan sakının. Rabbiniz korunmanız için size elbiseler verdi. Bunlar; sevgi, saygı, paylaşım, merhamet, şefkat, kötülükten sakınmaktır. Ayrıca size iyiliğin kötülüğün ne olduğunu açıklayan ayetler gönderdi. Şeytan iyi yönlerinizi örter, kötü yönlerinizi açar. Sakın ona kanmayın! Şeytan sizi azdırmak için bilmeyeceğiniz yerlerden tuzaklar kurar. Çünkü şeytan ve arkadaşları sizi hep takip eder. Siz onları görmezsiniz.
28
MEAL
28. Onlar bir hayasızlık yaptıklarında: “Biz babalarımızı bu işler üzere bulduk, Allah da bize böyle emretti” derler. De ki: “Allah kesinlikle hayasızlığı emretmez. Siz Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
MUSTAFA ÇEVİK
28 Şeytanın yandaşları yaptıkları kötülükleri örtmek ve savunmak için, “Biz atalarımızı bu işleri yapar bulduk, o yüzden de devam ediyoruz, hem onlara hem de bize Allah bu hayat tarzını emretmiştir.” derler. Sen onlara de ki: “Allah asla pis, tiksinti ve utanç verici bir hayat yaşamanızı emretmez. Siz Allah’ı yeterince tanımak istemediğiniz için O’na iftira ediyorsunuz.”
MEAL AÇIKLAMASI
28. Onlar (İnkârcılar ve münafıklar) bir kötülük ve hayasızlık yaptıklarında: “Biz Atalarımızı babalarımızı bu işler üzere böyle yaparken bulduk, Allah da bize -bu hayat tarzını- böyle emretti” derler. Ey Müslüman! Çıplaklığı medeniyet, utanmazlığı medenî cesaret sayan bu şaşkınlara De ki: Hayır “Allah kesinlikle meşrû olmayan, aklın mantığın kabul etmeyeceği bir düzeni yaşamayı, zinayı, haddi aşmayı, cimriliği, ahlâksızlığı, utanç verici bir hayat yaşamanızı, kötülüğü hayasızlığı emretmez. Zaten edep ve haya duygusu, her insanın yaratılışında vardır. Siz Allah hakkında gerçeğini bilmediğiniz şeyleri böyle cahil cesaretiyle mi söylüyorsunuz?” Cahiliye dönemi müşrikleri Ka`be`yi çıplak olarak tavaf eder ve: “Biz atalarımızı bu işler üzere bulduk, Allah da bize böyle emretti” derlerdi. O’nun emir ve hükümleri hakkında, nasıl böyle bilip bilmeden konuşabiliyorsunuz?” Allah Teâlâ’nın herhangi bir şeyi emrettiği, kesin olarak bilinmiyorsa, O’nun hakkında “Allah falan şeyi emretti.” demek asla caiz olamaz. Durum bu iken, bir de Allah’ın emretmediğini bile bile “Allah bunu emretti.” demek, şiddetle reddedilmesi gereken çirkin bir iş, katmerli bir iftiradır. Peki, gerçekte nedir Allah’ın emrettiği?.
29
MEAL
29. De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) doğrultun ve dini yalnız kendisine has kılarak [2] O’na dua edin. Sizi ilk kez yarattığı gibi (O’na) dönersiniz.
MUSTAFA ÇEVİK
29 De ki: “Benim Rabbim yalnızca adaleti ve doğru olanın yapılmasını emretmiştir. O, atalarınızın ya da kendi uydurduklarınızın değil, sizleri yaratmasının amacı olan hayat nizamına uygun yaşamanızı ister. O’na kulluğunuzu ve sadakatinizi ancak davetine iman edip, şirkten kendinizi arındırarak gösterebilirsiniz. Unutmayın ki sizi yaratıp bunca nimetle donatan da, öldükten sonra diriltip kime ve neye göre yaşadığınızın hesabını soracak olan da Allah’tır.”
MEAL AÇIKLAMASI
29. De ki: “Rabbim tevhidi, her konuda adaleti ve yalnızca doğruluğu, adâleti gerçekleştirerek, sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî bir düzen kurmayı, sosyal adâleti, sosyal güvenliği temin etmeyi, refah payını artırarak toplumda dengeli dağıtmayı, Allah yolunda yapmanız gereken her işi, tam bir dikkat ve duyarlılık içinde yapmayı, sizleri yaratmasının amacı olan hayat nizamına uygun yaşamayı emretti. Allah’ın dinine gönülden boyun eğme konumunda yani Her mescitte/secde yerinde yüzlerinizi Bütün benliğinizi ve gönüllerinizi (O’na) doğrultun Namaz kılarken, özellikle de ibâdetin doruk noktaya ulaştığı secdeye varırken, tüm benliğinizle Rabb’inize yönelin! ve dini yalnız kendisine Allah’a has kılarak her türlü gösterişten uzak ve tam bir samimiyet ile, her hususta O’nun hükümlerini esas alarak ve O’nun rızasını amaçlayarak gönlünüze başka ilahlar getirmeden sadece O’na yalvarıp dua edin. Her yerde her zaman Allah’ı hatırlayın! Allah’ın yasalarını her yasadan üstün tutun! İnsanı doğru yola götürecek olanın Allah’ın yasalarına göre yaşamak olduğunu bilin! Allah’ın yasalarına uyarken asla insanların yasalarına uymayın! Ne babalarınızın geçmişten getirdiği örfler, adetler, yasalar, ne siyasi liderlerin yasaları, ne de insanların meclislerinden çıkarılan yasalar, Allah’ın yasalarından üstün değildir. Allah’ın yasaları bütün yasalardan üstün, hepsinden daha adil daha gerçektir. Sakın Allah’ın yasalarına uyarken aynı zamanda insanların yasalarına uyarak yaşamınızı allak bullak etmeyin! Böyle yaparsanız şirke girersiniz. Onun için sadece Allah’ın yasalarına uyarak yaşayın ki; kimliğiniz, kişiliğiniz, hayatınız tertemiz olsun! Eğer Allah’ın yasalarıyla birlikte insanların yasalarına da uyarsanız, kimliğiniz, kişiliğiniz, hayatınız kirlenir. Yalancı, riyakâr, çıkarcı olup çıkarsınız. Unutmayın ki, Sizi ilk kez yarattığı gibi tekrar (O’na) dönersiniz. Allah’tan başka size gerçek dost yoktur. öldükten sonra diriltip kime ve neye göre yaşadığınızın hesabını soracak olan da Allah’tır.” Onun için Allah’ın kurallarına uyarak Allah’a yakın olun! Ne isteyecekseniz Allah’tan isteyin! İnsanlar size hiçbir şey veremez. Kısacık dünya hayatında yaşamınızı insanlara yalvararak geçirmeyin! Unutmayın! Sizi yaratan insanlar değil Allah’tır. Onun için eninde sonunda Allah’a döneceksiniz. Dünyadaki yaşamınızdan dolayı Allah’a hesap vereceksiniz. Başkalarına vereceğiniz hesaba göre değil, Allah’a vereceğiniz hesaba göre yaşayın! Çünkü gerçek hesap Allah katındaki hesaptır. İnsanların yasaları sadece insanların çıkarlarını korur. Bu yüzden adalet değil zulüm doğurur. Allah’ın hesabında asla zulüm yoktur.
30
MEAL
30. (Allah) bir grubu doğru yola yöneltti, bir grup için de sapıklık hak oldu. Onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmekte ve kendilerinin doğru yol üzere olduklarını sanmaktadırlar.
MUSTAFA ÇEVİK
30 Allah içinizden doğruya yönelenleri kurtuluşa ulaştıracak, davetinden yüz çevirenleri ise dalalet ve sapıklıkta bırakacaktır. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Bu tercihleriyle de kendilerini doğru yolda sanıyorlardı.
MEAL AÇIKLAMASI
30. Allah bir grubu hak yolu aydınlatıcı bilgiler verip doğru yola yöneltti, doğruya yönelenleri kurtuluşa ulaştırdı, onurlandırdı bir grup için de hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken davetinden yüz çevirenleri, kötü niyet ve şeytani gayret sahiplerini peygamberlere ve kutsal kitaplara itibar etmedikleri için dalalet ve sapıklıkta bırakması hak oldu. Onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kâfir ve zalimleri dost tutan insanları veli dost otorite rehber, yönetici edinmekte şeytanları veli edinenler, onların velayetini kabul etmiş ve davranışlarının belirlenmesinde yetkiyi onlara devretmiş demektir ve kendilerinin hâlâ doğru yol üzere olduklarını sanmaktadırlar. Rabbin inananlara yol gösterir. Gönderdiği ayetlerle doğru yola iletir. Ancak Rabbine inanmayanlar, Rabbinin yasalarına uymayanlar sapıklık içindedir. Onlar yaptıkları hatalar nedeniyle tövbe etmedikleri müddetçe sapıklıkta kalırlar. Onlar tövbe etmedikçe düzeltilmez. Kendi tutumlarından dolayı sapıklık onlara müstahak olur. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edinirler. Böyleyken bile kibirlerinden dolayı gerçeği görmez, kendilerini hep doğru yolda sanırlar. Onların aldanmasına sebep olan, işte bu duygu ve düşünceleridir. Onlar ne yaptıklarının farkında bile değillerdir. İçlerindeki kibir, bencillik, şımarıklık onları azdırdıkça azdırır. Rabbinle bile mücadeleye girişirler. Rabbine dinini öğretmeye kalkarlar. Böylece haklarındaki hüküm kesinleştikçe kesinleşir. Rabbin hiç kimseye haksızlık yapmaz. İnsana kötülük yapmaması, iyi bir insan olması için her türlü yolu açar. Ancak hiç kimseyi zorla doğru yola sokmaz. Çünkü Rabbin adildir. Kendiliğinden doğru yola girenler varken, inanmayanları doğru yola zorla sokarak adaletsizlik yapmaz. Hidayet için kalbini açana hidayet eder. Doğru yola girmek isteyene doğru yolun kapılarını açar. Ancak hiçbir zaman kalbini hidayete kapalı tutanı zorla hidayete ulaştırmaz. Şeytanın yolundan gitmek için ısrar edeni zorla doğru yola döndürmez. Bunlar Rabbinizin temel ilkesidir. Rabbin asla ilkesinden vazgeçmez. Hiç kimsenin, hatırını, nazını tanımaz.
31
MEAL
31. Ey Adem oğulları! Her mescide gidişinizde süslerinizi alın, yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.
MUSTAFA ÇEVİK
31 Ey âdemoğulları! Allah’ın davetini tebliğ ve temsil ederken giyim kuşamınıza dikkat edin, kendinize çeki düzen verin, nezaketi, zarafeti elden bırakmayın, bilgi ye dayalı sözlerle edep ve vakarla davranın, pejmürdelikten, miskinlik ve küçültücü davranışlardan uzak durun. Nezaketle yiyip için, aç gözlülük etmeyin, saçıp savurmayın çünkü Allah israf edenleri sevmez.
MEAL AÇIKLAMASI
31. Ey Adem oğulları! Her Allah’a boyun eğilen, saygı gösterilen yere, mescide gidişinizde namaza çıktığınızda, Allah’ın davetini tebliğ ve temsil ederken, Allah’a kulluk olsun diye, yapıp ettiğiniz her işte giyim kuşamınıza dikkat edin, kulluğu güzelleştirecek niyet, ciddiyet, samimiyet, ihlas ve takva gibi her türlü süslerinizi alın, Unutmayın ki ne kadar giyinirseniz giyinin en güzel elbise samimiyettir. Gönülden Allah’a bağlılıktır. Allah’ın yasalarına harfiyen uymaktır Kâbe’yi çıplak tavaf etmeyi bir dindarlık, bir erdemlilik sayan Arap müşriklerinin yaptığı gibi, birtakım hurafeleri, batıl inançları taklit ederek imana ve İslâm’a aykırı davranışlar göstermeyin. Dindarlığın, takvanın ölçüsü olarak ilahî hükümleri kendinize ölçü edinin. Bu ölçülere göre üstünüze başınıza, kılık kıyafetinize çekidüzen verin. Bilhassa giysilerin en güzeli olan takvâ elbisesini kuşanın. ister bu dünyada, ister öteki dünyada olsun, insanın itibar ve onuruna gölge düşürmeyin, dünya nimetlerini tamamen terk ederek çilehânelere kapanmak da doğru değildir. Perişan ve pejmürde bir hâlde dolaşarak veya kendinizi Allah’ın nîmetlerinden yoksun bırakarak Allah’a yaklaşacağınızı sanmayın: Temiz ve güzel elbiselerle, takva ve teslimiyetle camiye gidin. Toplantılara da tertipli ve güzel giyimli olarak katılın. Helâl ve temiz nimetlerimi) yiyin, için ve harama yönelerek veya yoksulun hakkını çiğneyerek yâhut ihtiyaçtan fazlasını harcayarak ya da aşırı lükse kaçarak, Helal olarak kazandıklarınızı, haram yollarda harcayarak israf etmeyin. Bilesiniz ki israf; haram olmayan şeyleri yiyip içmek değil, haram olmayan şeyleri harama dönüştürmektir. Ölçülü, sağlıklı ve meşru yeme-içme sınırını aşmayın. Nezaketle yiyip için, aç gözlülük etmeyin, saçıp savurmayın. Unutmayın Çünkü O, israf edenleri sevmez. örtünmede tıpkı yeme ve içmede olduğu gibi israf etmek, yani örtüyü bir cazibe ve övünme aracı haline getirmek haramdır. Allah gereksiz ve gösteriş için yapılan harcamadan hoşlanmamaktadır. İslâm, israf yasağı ile özel mülkiyet hakkına bir sınır getirmiş ve servet kimin olursa olsun, onda toplumun hakkı bulunduğu ilkesini benimseyerek, israfla bu hakkın yok edilmesine engel olmuştur.
32
MEAL
32. De ki: “Allah’ın kulları için çıkarmış olduğu süsü ve rızkların temiz olanlarını haram kılan kimdir?” De ki: “Onlar dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız müminlere özeldir.” Bilen bir topluluk için ayetlerimizi işte böyle etraflıca açıklıyoruz.
MUSTAFA ÇEVİK
32 Allah’ın kulları için yarattığı helal, temiz ve güzel şeyleri kim yasaklayabilir? Bu nimetler dünya hayatında bütün insanlar, âhiret hayatında ise dünya hayatını Allah’ın davetine iman ederek yaşama gayreti gösterenler içindir. Allah, davetine yönelmek isteyenler için âyetlerini apaçık bildirmektedir.
MEAL AÇIKLAMASI
32. Kendilerini dünyanın meşrû lezzet ve nîmetlerinden mahrum bırakarak Allah’ın hoşnutluğunu kazanacaklarını zanneden câhillere seslenerek De ki: “Allah’ın kulları için yeraltı madenlerinden, denizlerin altından veya bitki ve hayvanlardan çıkarmış olduğu süsü ve rızkların temiz olanlarını/ Sağlıklı gıda maddelerini haram kılan kimdir?”/kim yasaklayabilir? (Ki o haddini bilmemiştir ve fesatlık etmiştir.) Onlara böyle sorular sorarak düşünmelerini sağla! Bu nimetler dünya hayatında bütün insanlar, âhiret hayatında ise dünya hayatını Allah’ın davetine iman ederek yaşama gayreti gösterenler içindir. Güzel şeyler, temiz rızıklar haram değildir. Güzel şeyleri haram yollarda harcamak israftır. Size helal şeyleri harama dönüştürmek haram kılınmıştır. Helal yoldan kazandıklarınızı helal yollarda sonuna kadar harcaya bilirsiniz. Sözlerine devamla De ki: “Onlar aslında dünya hayatında kâfirler için değil, iman edenler içindir. Fakat imtihân hikmeti gereğince bütün insanlar/ kâfirler de bunlardan faydalanır, Fakat Kıyamet gününde ise yalnız müminlere, dünya hayatını Allah’ın davetine iman ederek yaşama gayreti gösterenlere özeldir.” inkârcılar, ondan mahrum bırakılacaktır. Allah’ın kurallarına uyarak yaşayanlar, helal yoldan kazandıklarını haram yollara harcayarak israf etmeyenler, hesap gününde kazançlı çıkacaklardır. Hakikat bilgisinin kıymetini Bilen Anlama ve kavrama yeteneği olan, aklı başında bir topluluk, Allah, davetine yönelmek isteyen insanlar için ayetlerimizi işte ibret alsınlar diye böyle etraflıca açıklıyoruz.
33
MEAL
33. De ki: “Rabbim ancak, gizli olsun açık olsun bütün hayasızlıkları, günah işlemeyi, haksız yere taşkınlık etmeyi, hakkında bir delil indirmediği bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”
MUSTAFA ÇEVİK
33 De ki: “Allah, davetine karşı açık ya da gizlice saldırıyı, kendisine şirk koşulmasını, başkasının malına göz dikmeyi, utanç verici davranışları ve kendisi hakkın da bilmediğiniz şeyleri söylemeyi yasaklamıştır.”
MEAL AÇIKLAMASI
33. De ki: “Rabbim ancak, gizli olsun açık olsun bütün hayasızlıkları, Allah, davetine karşı açık ya da gizlice saldırıyı, her türlü fuhuş ve ahlâksızlığı, zinayı ve livatayı, utanç verici davranışları, Allah’ın emir ve yasaklarını çiğneyerek günah işlemeyi, haksız yere başkalarının elindeki hak ve özgürlüklerine göz dikerek saldırıp taşkınlık etmeyi, Haram helâl sınırlarını belirleme, değer yargıları oluşturma, emirlerine kayıtsız şartsız itaat edilme gibi konularda kendilerine yetki verildiğine dâir Allah’ın Kitap veya Elçisi aracılığıyla hakkında bir delil indirmediği bir şeyi bazı kimseleri tanrısal niteliklerle yüceltip mutlak otorite kabul ederek onların, sanki vahiy alıyormuşçasına uydurdukları her şeye ve ürettikleri her senaryoya kayıtsız şartsız inanmayı ve itaat etmeyi bir vecibe olarak görmeyi, servet, güç, makam, şöhret gibi değerleri hayatın biricik ölçüsü hâline getirerek ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz asılsız şeyleri söylemenizi Allah adına konuşmanızı/Allah’ın hüküm belirtmediği konularda Allah adına hüküm vermeyi, böylece Allah’a hüküm de ortak olmayı, yasaklayıp haram kılmıştır.” Allah’tan başka elbette bir tanrı yoktur. Ama faraza böyle bir şey yani Yüce Yaratıcının yanında, O’nun kendisine yetki verdiği birinin şerik olması söz konusu ise, Allah’tan gelen bir yetki belgesi olması gerekmez mi? O’nun verdiği böyle bir belge olmadıkça, O’na birini ortak kılmak kimin haddine? Allah’ı kafanıza göre tanımlamanızı, efendilerinizin sanki vahiy alıyormuşçasına uydurdukları “yakaza hallerinde” kendilerine ğaibten bir sesin getirdikleri yalanlarını, kendileri tarafından üretilen senaryoların kendilerine rüya halinde geldiği iftiralarını, sanki haşa Allah’la ahbalaşmışlar gibi Onun adına fermanlar uydurmalarını… kesinlikle haram kılmıştır. Unutmayın ki; Allah’ın düzeni İslam adına sadece Allah hüküm verir. Allah’ın hüküm vermediği konularda; ne Resuller, ne âlimler, ne insanlar Allah adına, Allah’ın dini için hüküm veremezler. Bunu yapanlar Allah’a ortak koşarak şirke düşmüşlerdir. Bu haramları işleyen toplumlar, dünyada da, âhirette de bunun cezasını çekeceklerdir. Fakat günah işlediler diye hemen helâk edilmeyecek, kendilerine biraz mühlet verilecektir:
34
MEAL
34. Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir saat geriye bırakabilirler ve ne de öne alabilirler.
MUSTAFA ÇEVİK
34 Allah her toplum için bir vade belirlemiştir. Şartlar oluşup da vadeleri dolunca onu ne bir an geciktirebilirler ne de bir an öne alabilirler.
MEAL AÇIKLAMASI
34. Her ümmetin bir Süresi bir eceli vardır. Her medeniyet ve devletin de belli bir ömrü bulunmaktadır. Ecelleri geldiğinde ne bir saat geriye bırakabilirler ve ne de öne alabilirler. Tam zamanında çöküp dağılır. Adaleti uygulayan ve ilme dayanan devletler ayakta kalır, zulüm yapan ve geri kalan devletler yıkılır.) bu süre içinde toplumlar vahiy yoluyla kendilerine teklif edilen hidayet yolunu kabul ya da reddetmek konusunda serbesttirler. Uygarlıklar ağaçlara benzerler. Tutunacak bir toprağa, saçak salacak bir mekâna, gelişecek bir iklime ihtiyaç duyarlar. Akıllı olan kişi ağaçların gövde çapına değil, kökünün çürüyüp çürümediğine dikkat eder. Kökleri çürümüş ağaçlar ne kadar kalın olurlarsa olsunlar, onları yıkacak bir fırtına mutlaka kopar. Uygarlıkların kökü değerler sistemi, o kökün yayıldığı toprak insanların yüreği ve bilinci, o toprağı besleyecek yağmur adâlet, ahlâk ve imandır. Milletler ve devletler, fertler gibidir, kurulur, gelişir, duraklar, geriler, nihayet yıkılır ve yok olurlar. Bunların uzun ya da kısa ömürlü oluşu, toplumun maddi ve manevi yapısının sağlamlığına bağlıdır. Onun için inkâr edenler mevcut durumlarına bakarak, kendilerinin ilelebet yaşayacaklarını zannetmesinler. Halkın karşısına çıkıp bizim ilkelerimiz, bizim yasalarımız, bizim devletimiz ilelebet yaşayacak demesinler. Onların bu tür şeyler söylemeleri sadece cahillik, bilmezlik, şımarıklık ve kibirdir. Rabbin düşünsünler akıllarını başlarına alsınlar diye onlara süre verir. Süreleri içinde ya iman ederek kurtulurlar ya da süre sonunda yok edilirler. Görmüyorlar mı? Biz nice şımarık, azgın, haddi aşan toplumları yok ettik. Onlardan bir masal gibi söz ediyorsunuz.
35-36
MEAL
35. Ey Adem oğulları! İçinizden, ayetlerimizi size okuyan peygamberler geldiğinde, kim sakınır ve durumunu düzeltirse onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
36. Ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlar ise, onlar da cehennemliklerdir. Onlar orada sürekli kalacaklardır.
MUSTAFA ÇEVİK
35-36 Ey âdemoğulları! Size kendi aranızdan, sizleri Allah adına gerçeğe çağıran bir elçi geldiğinde, kimler bu çağrıya uyar, sorumluluklarını yerine getirmek için gayret eder, kendini düzeltirse işte böyleleri için âhirette bir korku ve hüzün olmayacak. Fakat âyetlerimizi yalan sayanlar, onu umursamayıp, kibirlenerek önemsemeyenler ise âhirette devamlı kalacakları cehenneme girecekler.
MEAL AÇIKLAMASI
35. Ey Adem oğulları! İçinizden, ayetlerimizi şer’î hükümleri, ayrıntılarıyla örneklerle anlatıp size okuyan peygamberler geldiğinde, kim bu çağrıya uyar, sorumluluklarını yerine getirmek için gayret eder, isyandan ve günahtan, Rabbinin azabından sakınır ve davranışlarını ve durumunu düzeltirse iman edip salih amel işlerse, kendini ıslah ederse, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunur, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranır, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olur, takvâya dayalı düzeni benimser, ıslâh-ı nefs eder, din ve dünya işlerini, sosyal ilişkilerini düzelterek, geliştirerek yaşarsa, onlar için kıyamet günü korku yoktur ve onlar geçmişte yaptıkları için üzülmeyeceklerdir de. Sonsuz cennet nimetleri onlar içindir.
36. Bizim Kur’an’daki ve kâinattaki Ayetlerimizi yalanlayıp buyruğumuza boyun eğmeyi gururlarına yediremeyerek onlara uymaya karşı kibirle tepeden bakıp önemsemeyenler, büyüklük taslayanlar zorbalar, diktatörler, ise, onlar da ateşin arkadaşlarıdırlar cehennemliklerdir. Onlar orada sürekli kalacaklardır.
37
MEAL
37. Allah’a karşı yalan uydurandan yahut O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onlara Kitap’tan nasipleri ulaşır. Elçilerimiz canlarını almak üzere geldiklerinde onlara: “Allah’tan başka taptıklarınız nerede?” derler. Onlar da: “Bizim yanımızdan kayboldular” derler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.
MUSTAFA ÇEVİK
37 Allah’ın âyetlerini yalan sayıp davetine sırtını dönenlerden daha cahil, nankör ve zalim kim olabilir? Onlar hak ettikleri azapla mutlaka karşılaşacaklar, ölüm meleği canlarını almak üzere kapılarına dayandığında onlara sorulacak: “Hani nere de Allah’tan başka sığınıp güvenerek peşinden gittikleriniz, Allah’ın yasasının önüne geçerek sizi ölümden, Allah’ın elinden kurtarsalar ya?!” diyecek. Ölüm kapısına gelip dayanan ise, “Peşine takılıp gittiklerimiz bizi yüzüstü bıraktı, işe yaramadıklarını anladık, fakat artık iş işten geçti, geriye dönüş de yok.” diyerek kendi aleyhlerinde şahitlik edecek müşrik ve kâfirliklerini pişmanlıkla itiraf edecekler.
MEAL AÇIKLAMASI
37. uydurduğu hükümleri Allah’a nispet ederek Allah’a karşı ve Allah adına yalan uydurandan davetine sırtını dönenlerden yahut O’nun ayetlerini inkâr edip yalanlayandan daha cahil, nankör zalim kim olabilir? Azıcık ilimleriyle Kitaptan kendilerine bir pay erişenler ve bilgiç geçinip dini hükümleri dejenere edenler de bunlardır. Onlara Kitap’tan nasipleri -hak ettikleri azap- ulaşır. (Bunlar, tüm canlılar için takdir edilmiş ilâhî yazgıdan paylarına düşeni alacak ve dünyanın gelip geçici nîmetlerinden azıcık faydalanacaklardır.), Onlara kitapta hangi cezalar verileceği söylenmişse aynen verilecektir. Onların cezamızdan kurtuluşu yoktur. Nihâyet ölüm melekleri olan Elçilerimiz canlarını almak üzere geldiklerinde onlara: “Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ı bırakıp da kendilerine yalvarıp yakardığınız varlıklar, menfaat umarak ve zararından korkarak kendilerine sığınıp uşaklık yaptıklarınız, hani nerede?” derler. Buna karşılık Onlar da cevaben: bin pişmanlık ve çaresizlik içinde “Bizim yanımızdan uzaklaşıp gittiler bizi yüzüstü bırakıp kayboldular” derler ve Bunlar, Verdikleri cevapla Allah’ın yasalarına uymadıklarına, Allah’ın yasalarını inkâr ettiklerine, hakîkati inkâr etmiş olduklarına, Allah’tan gelen gerçekleri örtbas eden kimseler olduklarına, gerçekten nankör kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine, son nefeslerinde bizzat kendileri şahitlik ederler. Onlar dünyada yaşarken Allah’ın yasalarına karşılık kendi liderlerinin, kendi meclislerinden çıkan yasaların üstünlüğüne inanırlar. Allah’ın yasalarını bırakıp insanların yasalarına uyarlar. Zannederler ki Allah’ın yasalarına uymazlarsa ölümden kurtulacaklar. Hâlbuki hiç biri ölümden kurtulamaz. Dünyada uydukları yasalar onları ölümden kurtaramaz. Hesap günü yasalarına uyarak taptıkları insanlar ortadan kaybolur. Dünyada alkış tufanına tuttukları liderleri ortadan kaybolur. Allah takdir etti diye insan iyi ya da kötü yaşamaz. Ancak insanın kendi özgür iradesiyle yapacaklarını Allah daha önceden bilir. İşte “kader” bu yaşanacakların Allah tarafından bilinmesidir. Yani bir anlamda yaptıklarımızın sonuçlarıdır.
38
MEAL
38. (Allah): “Sizden önce geçmiş olan cin ve insan topluluklarıyla ateşe girin” der. Her topluluk girdikçe kardeşine lanet eder. Nihayet hepsi birbirlerinin ardından oraya toplandıklarında sonrakiler öncekiler hakkında: “Ey Rabbimiz! Şunlar bizi saptırdılar, onlara ateşten kat kat azap ver” derler. Allah’ta: “Herkes için kat kattır ama siz bilmiyorsunuz” der.
MUSTAFA ÇEVİK
38 Allah, dünya hayatını davetinden yüz çevirmiş olarak yaşamış olanlara Hesap Günü, “Siz de, verdiğimiz onca nimetlere nankörlük eden cinlerle insanlar arasına katılıp ateşe girin.” diyecek. Her grup ateşe girerken kendi yandaşlarını suçlayıp onlara lanet edecek. Nihayet hep birlikte ateşe sokulurken, sonra girenler önce girenler için, “Rabbimiz! İşte bunlar bizi Senin davetinden saptırıp uzaklaştırdılar, onların azabını iki kat daha artır.” diyecekler. Allah ise, “Siz de onlara uymakla aynı cezayı hak ettiniz, hepiniz iki kat fazlasını hak ediyorsunuz, bu bakımdan birbirinizden hiç farkınız yok.” diyecek.
MEAL AÇIKLAMASI
38. Ve Hesap Gününde inkâr edenlere, dünya hayatını davetinden yüz çevirmiş olarak yaşamış olanlara (Allah): ” O hâlde, Sizden önce küfre ve kötülüğe yönelmiş geçmiş olan bildiğiniz, bilmediğiniz cin ve insan topluluklarıyla birlikte siz de ateşe girin/ siz de yerinizi alın ” der. Her topluluk ateşe girdikçe aynı bâtıl ve bozuk yoldaki kardeşine dünyada imrenip peşinden gittikleri, inanç ve ideoloji bakımından kardeşleri sayılan topluluğa, yoldaşlarına, hak yoldan uzaklaşarak, sapıklığa düşmesine sebep olan yakınlarına, idarecilerine güç ve iktidar sahiplerine lanet eder. Nihayet hepsi birbirlerinin ardından gelip oraya cehennemin kapısına toplandıklarında sonrakiler küfür ve sapıklıkta başkalarına uyan ve onların arkalarından giden öncekiler/önden giden ve sonrakilere yol gösteren öncü toplumlar, küfür ve sapıklıkta başkalarına öncülük edenler hakkında: “ halk, iktidar sahibi liderleri kastederek Ey Rabbimiz! Şunlar bizi başımıza buyruk hale getirip, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihimize imkân sağladılar. yoldan çıkarıp saptırdılar, onlara ateşten kat kat, iki kat azap ver” derler. Dünyada atalarımızın yolundan gidiyoruz diyenler, yolundan gittikleri atalarıyla birlikte cehennemi boylayınca gerçeği öğrenecekler. Onlar dünyada yaşarken kabahatlerini atalarına atarak arzularına heveslerine uymuşlardı. Onları uyararak atalarınızın yoluna değil, Rabbinizin yoluna uyun demiştik. Ama onlar uyarılara kulak vermediler. Böylece günahkârlardan oldular. Buna karşılık Allah’ta: ” Evet! Sizden öncekiler, hem kendileri yoldan çıktığı için, hem de arkadan gelenlere kötü örnek olup onları yoldan çıkardıkları için iki kat ceza çekecekler. Fakat siz de aynı şekilde sizden sonrakilere öncülük edip onları saptırdınız. O hâlde, böyle zalimlerden her birine iki kat azap var, Herkes için kat kattır ama nicelerinin sizden etkilenip kötülüğe yöneldiğini siz bilmiyorsunuz” der. Böylece biz atalarımızı bu yolda bulduk. Onların yolundan gittik. Bir suç varsa atalarımızın suçudur diyenler iki kat cezalandırılırlar. Toplumu yanlış yolda yürüten liderlere hem kendi kâfirliklerinden hem de başkalarını doğru yoldan saptırdıklarından ötürü; bunların peşinden gidenlere de hem kâfir olduklarından hem de sapık liderleri taklit etmelerinden dolayı iki kat azap edilecektir.
39
MEAL
39. Öncekiler de sonrakilere: “Sizin bize bir üstünlüğünüz yoktu. Kazandıklarınıza karşılık azabı tadın” derler.
MUSTAFA ÇEVİK
39 Bu defa öncekiler sonra gelenlere, “Sizin bizden ne farkınız var! Allah’ın daveti size de yapılmıştı, kabul ettiniz de biz mi engel olduk? Bize uymayı siz tercih ettiniz. Öyleyse çekin cezanızı.” diyecekler.
MEAL AÇIKLAMASI
39. Öncekiler de sonrakilere: küfür ve kötülük öncüleri, peşlerine takılan kimselere “Sizin bize bir üstünlüğünüz yoktu. Sizin bizden ne farkınız var ki? Sizler de, bizim yaptığımız gibi, kendi özgür iradenizle yanlış yolda yürüdünüz; Allah’ın daveti size de yapılmıştı, kabul ettiniz de biz mi engel olduk? Bize uymayı siz tercih ettiniz. Dolayısıyla, siz de bizimle aynı sorumluluğu taşıyorsunuz, işinize geldiği için bizi takip ve taklit ettiniz. Yaptıklarınızın suçunu bize atamazsınız. Siz ne yaptıysanız kendiniz yaptınız. Uyarıldığınız halde bizim gibi Allah’ın yasalarına uymadınız. O halde siz de şimdi kendi nefsi arzularınız ve Kazandıklarınıza, yaptığınız tüm kötülüklere karşılık azabı tadın” derler.
40-41
MEAL
40. Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün kapıları açılmaz ve deve iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremezler. Suçluları işte böyle cezalandırırız.
41. Onlar için cehennemde yataklar ve üstlerini kaplayan (ateşten) örtüler vardır. Zalimleri işte böyle cezalandırırız.
MUSTAFA ÇEVİK
40-41 Hiç şüphesiz, âyetlerimizi yalan sayıp küçümseyenlerin cennete girmeleri, halatın iğne deliğinden geçmesi kadar imkânsızdır. Cehennemde onların altlarındaki yatak, üstlerindeki örtüleri de ateş olacak. Biz günahında ısrar edenleri ve zalimleri işte böyle cezalandırırız.
MEAL AÇIKLAMASI
40. Ayetlerimizi yalanlayan ve buyruğumuza boyun eğmeyi gururlarına yediremeyerek onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün rahmet ve af kapıları asla açılmaz ve halat iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremezler. Halatın iğne deliğinden geçmesi nasıl mümkün değilse, inkârcıların da cehennemden çıkıp cennete girmeleri öylece imkânsızdır. (Türkçe ’de balık kavağa çıkıncaya kadar anlamında bir deyim). Bu uyarılara rağmen küfürde direnen Günahkarları, Suçluları işte biz böyle cezalandırırız.
41. Onlar için cehennemde ateşten azap verici yataklar ve üstlerini kaplayan ateşten örtüler vardır. Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen Zalimleri ve varoluş gayesine aykırı hareket edenleri işte böyle cezalandırırız.
42
MEAL
42. İman edip iyi işler işleyenler ise -ki biz hiçbir canı yapabileceğinden fazlasıyla yükümlü tutmayız- işte onlar cennete girecek olanlardır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.
MUSTAFA ÇEVİK
42 Allah’ın davetine iman edip, onu yaşamak ve yaşatmak için ellerinden gelen çabayı gösterenleri de, içlerinde ebedî kalacakları cennetlerle ödüllendiririz. Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği yükün sorumluluğunu yüklemez. Cennet Allah’ın yüklediği sorumlulukları bilinçle, severek yerine getirenlerin yurdu olacaktır.
MEAL AÇIKLAMASI
42. Buna karşılık İman edip iyi işler işleyenler, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenler, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlar, Allah’ın davetine iman edip, onu yaşamak ve yaşatmak için ellerinden gelen çabayı gösterenler ise -ki biz hiçbir canı ve hiç bir kimseyi yapabileceğinden fazlasıyla yükümlü tutmayız- işte onlar cennete girecek olanlardır. Onlar orada sonsuz, sürekli kalacaklardır. Unutmayın ki siz yeryüzünde yaşarken hiç kimseye gücünün üstünde bir görev yüklemedik. Yasalarımızda belirtilenler her insanın yapabileceği şeylerdi. Onlar yasalarımızdan bir tanesi için bile biz bunu yapamayız, bu emredilen yasa gücümüzün üzerindedir diyemezler. Zaten sakatlık, hastalık, zorluk nedeniyle yasamızı uygulayamayacaklar varsa onlara ruhsat verdik.
43
MEAL
43. Gönüllerinde kin adına ne varsa hepsini çıkarmışızdır ve altlarından ırmaklar akmaktadır. “Bizi doğru yola ileterek buraya kavuşturan Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermiş olmasaydı biz doğru yola giremezdik. Şüphesiz ki Rabbimizin elçileri hakkı getirdiler” derler. Onlara: “İşte bu cennete yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındınız” diye seslenilir.
MUSTAFA ÇEVİK
43 Cennete layık gördüklerimizi oraya sokmadan önce, kalplerinde onları üzecek ne varsa hepsini sileriz. Orada çağıldayan ırmakların, derelerin başlarında otururlarken, bir yandan da, “Bütün övgüler bizi yaratan, vadettiği cennete ulaştırıp, bu bahtiyarlığı yaşatan Allah’a aittir. O, bize dünya hayatımızı niçin ve nasıl yaşamamız gerektiğini, kitapları ve peygamberleri ile bildirip, göstermeseydi, bizler kendi kendimize doğru olanı bulup yaşayamazdık. Bugün Rabbimizin davetine uymuş olmanın ödülüne kavuştuk.” diyecekler ve O Gün onlara “İşte bu cennet, yaratılış sebebinize uygun yaşama gayretinizin mükâfatıdır.” denilecek.
MEAL AÇIKLAMASI
43. Cennete layık gördüklerimizi oraya sokmadan önce, Gönüllerinde kin öfke ve haset adına ne varsa hepsini çıkarmışızdır, her türlü olumsuz duygu ve düşünceden arınmış olarak cennete girecekler ve Konaklarının tahtların, altlarından ve etrafından sürekli ve ferahlık verici ırmaklar akmaktadır. Rab’lerine el açıp yalvararak sevinçle Derler ki: “Bizi doğru yola ileterek buraya/ cennet huzuruna kavuşturan, bu bahtiyarlığı yaşatan Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermiş olmasaydı, dünya hayatımızı niçin ve nasıl yaşamamız gerektiğini göstermeseydi, biz doğru yola giremezdik. Şüphesiz ki Rabbimizin davetine uymuş olmanın ödülüne kavuşturan elçileri, bize gerçekten de hakikati hakkı bildirip getirdiler” derler. Ve ardından, Allah tarafından Onlara: “İşte bu cennete, yaptıklarınıza ve iyi işlere karşılık olarak, mirasçı kılındınız” yaratılış sebebinize uygun yaşama gayretinizin mükâfatıdır, diye seslenilir. (Peygamberimiz (a.s.m) şu hadisle açıklamıştır: “Cehenneme girenlerin her biri, iman etmiş olması halinde, cennette kendisine ayrılan konağı görecek ve diyecek ki: “Keşke Allah bizi hidâyet etseydi!” Böylece bu görmeleri onlar için pişmanlık olur. Cennete girenlerden her biri de iman etmemiş olması halinde cehennemde varacağı yeri görüp diyecek ki: “Allah bizi hidâyet etmemiş olsaydı halimiz ne olurdu! İşte bu da onların şükürleri olur.”)
44-45
MEAL
44. Cennetlikler cehennemliklere: “Biz Rabbimizin bize vaad ettiğinin gerçek olduğunu gördük siz de Rabbinizin size vaad ettiği(nin) gerçek olduğunu gördünüz mü?” diye seslenirler. Onlar “Evet” derler. O sırada bir seslenici “Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir” diye seslenir.
45. Onlar Allah’ın yolundan alıkoyar ve onu çarpık bir hale sokmak isterler. Onlar aynı zamanda ahireti inkar ederler.
MUSTAFA ÇEVİK
44-45 Cennette bulunanlar, cehennem ateşi içinde olanlara seslenip, “Bizler Rabbimizin bize vaat ettiklerine kavuştuk, ya siz? Rabbinizin size vadettiği cezayı buldunuz mu?” Cehennemdekiler onlara dönüp, “Evet maalesef.” diyecekler. O sırada içlerinden biri, “Allah tüm zalimlere lanet etsin. O zalimler insanları Allah’ın daveti olan hayat nizamından yüz çevirip onu anlaşılmaz, çapraşık, dolaşık göstermeye çalıştılar. Onlar âhiretteki bu gerçeğin de üstünü örttüler.” diye feryat edecek.
MEAL AÇIKLAMASI
44. Orada Cennetlikler cehennemliklere: Ey kâfirler! “Biz Rabbimizin bize vaad ettiğinin gerçek olduğunu gördük ve kavuştuk, Hepsi Hakk ve hakikatmiş, siz de Rabbinizin size vaad ettiğinin cezanın gerçek olduğunu gördünüz mü?” diye seslenirler. Onlar Cehennemdekiler “Ah, Evet” maalesef derler. O sırada içlerinden bir seslenici Allah tarafından görevlendirilmiş bir çağrıcı melek “Allah’ın laneti baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen güç ve iktidar sahibi zalimlerin âhireti inkâr ederek Allah’ın yolundan ayrılan ve onu eğriltmek isteyenlerin üzerinedir, cehennemde azap görmek, siz yaratılış gayesine aykırı hareket edenleredir diye seslenir. (Zulüm kavramı hem itikâdî hem de ahlakî ve sosyal boyutu itibariyle Kur’an’da en çok zikri geçen kavramlardan birisidir. Yirmi âyette sosyal ilişkilerde haksızlığa sapma anlamında doğrudan “zulüm” kelimesi, 250’den fazla yerde türevleri yer alır. Bunların çoğunda “küfür, şirk” veya “Allah’ın hükümlerine karşı çıkma” anlamında kullanılır. Geçmiş asırlarda cennet ile cehennem arasında çok uzun mesafe olması itibariyle sesin nasıl gideceği sorusu sorulmuştur. 20. asırdaki iletişim keşifleri on binlerce km. ötesi ile konuşmayı çocuklar için bile günlük iş haline getirmiştir.)
45. O zalimler Onlar başkalarını , Müslümanları Allah’ın yolundan Kur’an ahkâmından, İslam ahlâkından engellerler, Allah yolunda cihaddan alıkoyar ve onu (İslam’ı ve Kur’an’ı) sinsi propagandalarla çarpık bir hale sokmak isterler insanları Allah’ın daveti olan hayat nizamından yüz çevirip onu anlaşılmaz, çapraşık, dolaşık göstermeye çalışırlar. İslâm’da tezat, tenakuz ortaya çıksın beklentisi içine girerler. Onlar (din adına dünyaya tapınarak) aynı zamanda ahireti inkar ederler. kendileri ve tâbileri için cenneti garanti gösterirler. İşte onlar inkârcılardır. bu gerçeğin de üstünü örttüler.
46-48
MEAL
46. İki taraf arasında bir perde (engel) vardır. A’raf’ta da herkesi simalarından tanıyan birtakım adamlar vardır. Cennetliklere: “Size selam olsun” diye seslenirler. Bunlar henüz oraya girmemiş olan ama girmeyi arzulayan kimselerdir.
47. Gözleri cehennemliklerin tarafına çevrildiği zaman: “Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile birlikte bulundurma” derler.
48. A’raf’ta bulunanlar simalarından tanıdıkları birtakım adamlara şöyle seslenirler: “Çokluğunuz (veya biriktirdikleriniz) ve büyüklenmeleriniz size bir yarar sağlamadı.
MUSTAFA ÇEVİK
46-48 Cennette olanlarla cehennemdekiler arasında bir ara bölge (engel) olacak. Ve orada arafta kalmış fakat cennete girmek için can atan kimseler olacak. Bunlar her iki tarafa layık olanları yüzlerinden tanırlar ve cennete girecek olanlara “Selam olsun, ne mutlu sizlere.”; cehennemin önüne getirilmiş olanlara da bakıp, “Rabbimiz! Bizi bu zalimlerden uzak tut.” diyecekler ve onlara da “Mal biriktirip övünmenizin, makamınızla böbürlenmenizin size ne faydası oldu?” diye soracaklar.
MEAL AÇIKLAMASI
46. İki taraf olan Cennette olanlarla cehennemdekiler arasında iki grubu birbirinden ayıran yüksek bir sûr bir perde bir ara bölge engel vardır, (Mahmut Kısa yorumu: Bu sûrun Ârâf denilen burçları üzerinde ise, kendilerine daha baştan cennete kesinlikle girecekleri müjdesi verilen, Peygamberler, şehitler ve sıddıklar gibi seçkin insanlar olacaktır. Allah’ın bu has kullarına bir lütuf ve ikram olarak o günkü muhteşem manzarayı dışardan ve yukardan seyretme imkanı verilecektir. Bunlar cennetlik ve cehennemlik her insanı çehresinden tanıyacaklar.) A’raf’ta da herkesi – cennetlik ve cehennemlik olanların hepsini, her iki tarafa layık olanları yüzlerinden- simalarından tanıyan birtakım adamlar –arafta kalmış fakat cennete girmek için can atan kimseler vardır. Cennetliklere: “Size selam olsun” diye seslenirler. Bunlar henüz oraya girmemiş olan ama girmeyi arzulayan kimselerdir. (A`raf burçlar anlamına gelmektedir. Ancak A`raf kelimesi cennet ile cehennem arasındaki bir yerin özel adı olarak kullanılmaktadır. Bu adın sözlük anlamından A`raf`ın burçlar üstünde bir yer olduğu anlaşılmaktadır. A’raf ehlinin kimler olduğu hakkında muhtelif görüşler olmakla beraber tefsircilerin çoğuna göre; iyilikleri ile kötülükleri eşit olanlar Allah’ın takdir edeceği bir zamana kadar burada bekletilirler. Bu bekleme esnasında cennete girecekleri kesinleşmiş ama henüz yerleşimleri yapılmamış olan cennet ehline özenerek selam verirler. Bir sonraki ayette görüldüğü gibi cehennem ehlini görünce de korku ve endişe ile Allah’a sığınırlar. Ancak 48 ve 49. ayetlerle birleştirildiğinde Â’raf’ta bulunanların ma’ruf insanlar ya da melekler olabileceğini düşünmek de mümkündür.) (Bunlar, henüz cehennemde olup Allah’ın sözü gereği ebedi cehennem cezası almamış olanlardır. O söz Allah’ın şirk günahı dışında kalanları bağışlayacağı sözüdür)
47. (A’raf ehlinin) Gözleri cehennemliklerin tarafına çevrildiği zaman: “Ey Rabbimiz! Bizi inkâr ile, isyan ile, baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu ve Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen güç ve iktidar sahibi, şu zalimler topluluğu ile birlikte bulundurma” bu zalimlerden uzak tut derler. (yalvarırlar). (Bu ifade a‘raftakilerin cehennemlikler tarafına bakmak istemediklerini, ancak bir sıkıntı sebebi olsun, manevi anlamda belki de bir ceza şeklini oluştursun diye onların bakışları ilahi irade tarafından cehennemliklerin bulunduğu yere çevrileceği bilgisini içermektedir.)
48. Sûrun yüksek burçlarında her yanı seyreden bu A’raf’ta bulunanlar simalarından tanıdıkları (zalim ve kâfirlerden ileri gelen birtakım) birtakım cehennemlik adamlara şöyle seslenirler: (Gördünüz mü) “Çokluğunuz (veya biriktirdikleriniz) gücünüz kibriniz, gururunuz, ordularınız, iktidarınız ve büyüklenmeleriniz bugün size bir yarar sağlamadı. Mal biriktirip övünmenizin, makamınızla böbürlenmenizin size ne faydası oldu? (İşte bugün tutuklanıp cehenneme atılmış durumdasınız!)” Derler. (A’raftaki erlerin kimler olduğunda ihtilâf vardır. Ehlibeyt olabilir. İyilikleriyle kötülükleri eşit ve denk olanlar, müşriklerin, ergenlik çağına girmeden ölen evlâdı, fetret devrinde, yani İsa dini bozulduktan sonra Hz. Muhammed (s.a.a)’in peygamberliğine kadar süren devirde yaşayanlar, A’râfta kalacaklar, sonra Tanrı bunları da cennete sokacak denmiştir. Bunlar yüzlerinden tanındıklarına göre kendi toplumlarının ve çağdaşlarının meşhur kimseleri olmalıdır. Örneğin Firavun bunlardandır.) Sonra inkârcılara, dünyadayken alay edip aşağıladıkları zayıf müminleri göstererek soracaklar:
49
MEAL
49. Allah’ın kendilerine rahmet ulaştırmayacağına yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı? Girin cennete! Size bir korku yoktur ve üzülmeyeceksiniz de!”
MUSTAFA ÇEVİK
49 Cehennem ehline (cennete girmekte olanlar gösterilerek) kendilerini hakir görüp “Allah’ın rahmetine eriştirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı?” denilecek. Mü’minlere ise “Girin cennete! Bundan böyle sizlere ne geçmiş ne de gelecek korkusu yoktur” denilecek.
MEAL AÇIKLAMASI
49. A’raftakiler, kâfirlerin ileri gelenlerine fakir müminleri göstererek Cehennem ehline, cennete girmekte olanlar gösterilerek Allah’ın kendilerine hakir görüp rahmet ulaştırmayacağına yemin ettiğiniz, Sizin bir zamanlar, kendileri hakkında ‘Allah lütuf ve rahmetini böyle yoksul ve çaresiz kimselere vermez’ diye yemin ettiğiniz ve hiçbir nimet ve fazilete layık görmediğiniz kimseler bunlar mı? Bunlar, müminlerin zayıfları değil midir ki, siz dünyada bunları tahkir edip onlar Allah’ın rahmetine erişemez, cennete giremezler diye yemin ediyordunuz? Şimdi bakın ve pişmanlık içinde kıvranın ki, iman, itaat ve sadakat ehli mü’minler, ne kutlu ve mutlu bir sona kavuşmuşlardır.Ve mü’minlere dönerek: Girin cennete! Bundan böyle Size bir ne geçmiş ne de gelecek korkusu yoktur ve üzülmeyeceksiniz de!” denilecek. (Bu cümle dünya hayatında inkârcıların alay ettiği imanlılara Yüce Allah’ın ikramda bulunacağını, beğenmedikleri insanların cennete girdiklerini görerek alay edenlerin alaycılıklarının feci akıbetini bir kez de bu şekilde yaşayacaklarını ifade etmektedir.)
50-52
MEAL
50. Cehennemlikler de cennetliklere: “Sudan veya Rabbinizin size verdiği rızklardan bize de akıtın” diye seslenirler. Onlar da: “Allah onları kâfirlere haram etmiştir” derler.
51. Onlar dinlerini oyun ve eğlence edinmişlerdir ve dünya hayatı kendilerini aldatmıştır. Onlar bu günle karşılaşacaklarını unuttukları ve bizim ayetlerimizi bile bile inkar ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz.
52. Biz onlara bilgi ile açıkladığımız, iman edenler topluluğu için yol gösterici ve rahmet olan bir kitap getirdik.
MUSTAFA ÇEVİK
50-52 Ateşin yolcuları, cennet yolcularına yalvarıp “Ne olur üzerimize biraz su döküp bizi serinletin, Allah’ın size bahşettiği nimetlerden bize de verin.” diyecekler. Doğru yola davet edilmesine rağmen, bundan yüz çevirenler serinletici sudan ve cennet nimetlerinden mahrum edilmişlerdir. Onlar, Allah’ın davetini alay konusu edip, âhireti yok sayarak hayatı oyun ve eğlenceden ibaret görmüşlerdi. İşte bugün Biz de onlardan yüz çevireceğiz. Hâlbuki onları, başlarına geleceklerle uyaran kitaplar ve peygamberlerle doğru olana davet etmiştik.
MEAL AÇIKLAMASI
50. Cehennemlikler de cennetliklere: Sudan veya Rabbinizin size verdiği rızklardan bize de akıtın, Ne olur üzerimize biraz su döküp bizi serinletin, Allah’ın size bahşettiği cennet nimetlerinden bize de verin diye yalvararak seslenirler. Onlar da: “Allah onları kâfirlere haram etmiştir” Doğru yola davet edilmesine rağmen, bundan yüz çevirenler serinletici ve gerçekleri örtbas edenler sudan ve cennet nimetlerinden mahrum edilmişlerdir derler. (Yüce Allah mahşer şartlarında azabı hafifletebilecek veya ateştekileri serinletebilecek her ne varsa onu cehennemliklerden uzak tutacağını, onları bu nimetlerden mahrum kılacağını ifade etmektedir. Dünya hayatının aldatmasına kananlar aynı zamanda Yüce Allah’ın ayetlerini inkâr eden ve mahşerde Allah’ın huzurunda hesap vereceğini de unutanlardır. Yüce Allah bu tiplerin suçunu gündeme getirmekte ve onlar dünya hayatında böyle bir unutma yaşamışlarsa, kendilerinin de azapta unutulacağını kendilerine haber vermektedir.)
51. Onlar Allah’ın davetini İslâm’ı alay konusu edip, arzu ve heveslerine dinleri gibi sahip çıkarak dinlerini istismar ve suistimal konusu ve hoş vakit geçirme aracı dînî sorumlulukları yerine ömürlerini, bayram- seyranla, dünyanın zevk ü sefasıyla, oyunla, eğlenceyle geçirenler; bayramlarını-seyranlarını, dünyanın zevk ü sefasını, oyunlarını, eğlencelerini, dînî sorumluluklarını oyun ve eğlence edinmişlerdir Veya nefislerinin hoşuna giden şeytani yorumlara ve yollara özenmişlerdi. Ayrıca günahkâr vicdanlarını bastıracak, ama his ve heyecanlarını da coşturacak dindarlık numaralarını, zikir ve ibadet diye, müzik eşliğinde kadın erkek karışık raks ve dans yapmayı kendilerine din-yol olarak benimsemişlerdi ve âhireti yok sayarak dünya hayatını oyun ve eğlenceden ibaret görerek kendilerini aldatmıştır. Doğru yoldan saptırmıştır. Onlar bu hesap günüyle günle karşılaşacaklarını diriltilerek hesaba çekilip cezalandırılacaklarını ve Allah’a kavuşacaklarını unuttukları, unutmuş gibi davrandıkları ve bizim apaçık ayetlerimizi artık gereksiz ve geçersiz sayıp ve yanlış yorumlayıp çarpıtarak bile bile inkar ettikleri gibi biz de bugün onları da cehennem azabına ve yalnızlık girdabına atıp unuturuz, onlardan yüz çeviririz. Onulmaz kahırlarıyla baş başa bırakırız.
52. Hâlbuki Biz onlara tam bir bilgi ile ilmî esaslara göre, Peygamber gönderip uygulamalı açıkladığımız, iman edenler topluluğu için yol gösterici, doğru olana davet eden ve rahmet olan temel nizam kaynağı olup başlarına geleceklerle uyaran bir kitap getirdik. Onun hükümlerini ayrı ayrı beyan ettik. İnanan bir toplum için yol gösterici olarak kitap gönderdik. Kitapta insanlara lazım olacak her şey açıklanmıştır. Kitapta çeşitli misaller verdik ki iyice anlasınlar. Geleceklerine yönelik konuşmalar yaptırdık. Belki düşünüp öğüt alırlar. Onları henüz yeryüzünde yaşarken hayallerinde, idraklerinde cennete cehenneme götürdük. Cennetliklerle cehennemliklerle konuşturduk. Ey dünyada yaşayanlar; sizler dünyada Araf ehlisiniz. Gönderdiğimiz ayetlerle akıl ederek düşünürsünüz. İşte gözlerinizin önünde cennetliklerin hali, gözlerinizin önünde cehennemliklerin hali! Onları birbiriyle atıştırdık ki anlayasınız. Onları birbiriyle konuşturduk ki anlayasınız. Sizi onlarla konuşturduk ki anlayasınız. Henüz vakit varken, ölüm size gelmemişken, dünyanızdan geleceğinizi görün istedik. Kitabımızda size bu yönde ışık tutan senaryolar kurduk. Oturduğunuz yerden cennete cehenneme gittiniz. Onlarla diyaloglar kurdunuz. Belki akıl edersiniz, belki düşünüp öğüt alırsınız. Böylece size hidayet yollarınızı gösterecek birçok delil sunduk. Kitabımızda anlayasınız diye her şeyi açıkça anlattık.[ Kur’an-ı Kerim; ilmi prensiplere ve bilimsel gerçeklere uygun olmak şartıyla yorumlanabilen bir kitaptır.]
53
MEAL
53. Onun haber verdiği sonuçlardan başka bir şey mi bekliyorlar? Onun haber verdiği sonuçların geldiği gün daha önce onu unutmuş olanlar: “Rabbimizin peygamberleri hakkı bildirmişlerdi. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler? Yahut geriye döndürülsek de daha önce yaptıklarımızdan farklı işler yapsak” derler. Onlar kendilerini zarara sokmuşlardır ve uydurdukları şeyler de yanlarından kaybolmuştur.
MUSTAFA ÇEVİK
53 Şimdi de Hesap Gününün geleceği kendilerine bildirilmiş olanlar, başka bir şeyle mi karşılaşacaklarını sanıyorlar? Bugünün kesin olarak geleceği ve Allah’ın davetine karşı olan tutumlarından sorulacakları kendilerine bildirilmesine rağmen bunu dikkate almamış, umursamayıp, sırt dönmüşlerdi. Şimdi ise, “Rabbimizin elçilerinin söyledikleri meğer gerçekmiş, acaba bugün bizi bu azaptan kurtaracak, bize sahip çıkacak, şefaat edecek kimse yok mu? Yahut dünyaya geri dönüp yanlışlarımızdan vazgeçerek, Allah’ın davetine teslim olarak yaşayabilmenin bir yolu yok mu?” diyerek inleyecekler ama nafile… İş işten çoktan geçmiştir, onlar boşuna hayal kuracaklar, artık hak ettikleri son ile yüz yüze gelmişlerdir.
MEAL AÇIKLAMASI
53. Ama o zalimler, ayetlerimizi bilerek inkâr ettiler. Şimdi de Hesap Gününün geleceği kendilerine bildirilmiş olanlar, başka bir şeyle mi karşılaşacaklarını sanıyorlar? Bugünün kesin olarak geleceği ve Allah’ın davetine karşı olan tutumlarından sorulacakları kendilerine bildirilmesine rağmen, Kur’an’a iman etmek için kıyâmet, mahşer, cehennem… gibi olayların gerçekleşmesini mi bekliyorlar? Kitapta söylenenlerin gelip çıkmasını mı bekliyorlar. Onun haber verdiği sonuçlardan başka bir şey mi bekliyorlar? ki dikkate almamış, umursamayıp, sırt dönmüşlerdi. Onun haber verdiği sonuçların gerçekleşip geldiği gün daha önce onu unutmuş olanlar: pişmanlık ve çaresizlik içinde şöyle diyeceklerdir: “Eyvah, demek “Rabbimizin peygamberleri, gerçeği hakkı bildirmişlerdi. Rabbimizin elçilerinin söyledikleri meğer gerçekmiş, acaba bugün bizi bu azaptan kurtaracak, bize sahip çıkacak, şefaat edecek kimse yok mu? Ah, keşke Allah katında sözü geçen ve kurtuluşumuz için aracılık edebilecek şefaatçilerimiz olsaydı da, bizim adımıza şefaat etselerdi! Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler? Yahut dünyaya geriye döndürülsek de yanlışlarımızdan vazgeçerek, daha önce yaptıklarımızdan farklı işler yapsak” Allah’ın davetine teslim olarak yaşayabilsek derler. ama nafile İş işten çoktan geçmiştir Onlar boşuna hayal kuracaklar, artık hak ettikleri son ile yüz yüze gelmişlerdir. İşte, böylece kendi elleriyle kendilerini zarara sokmuşlardır ve şefaatçi diye uydurdukları o sahte ilâhlar da o şeyler de yanlarından kaybolmuştur. Onları yüzüstü bırakıp kayboldular! artık hak ettikleri son ile yüz yüze gelmişlerdir. Buna rağmen inkâr edenler ayetlerimizi tevil etmekten başka bir şey yapmadı. Ayetlerimize uymamak için anlattıklarımızı kendilerine göre yorumladılar. Ayetlerimizi anlamından saptırarak inkârlarına delil yaptılar. Ama uzak değil. Onların sandığı gibi uzun zaman beklemeyecekler. Yaptığımız her uyarı başlarına gelecek. İşte o gün doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş diyecekler. Sonra başlayacaklar yardımcılar aramaya, birbirlerine soracaklar; bizi bu durumdan kurtaracak şefaatçilerimiz var mı? Bizim şefaate ihtiyacımız var diyecekler. Veya dünyaya geri döndürülmemiz mümkün mü? Dünyaya gidip iman eden bir hayat yaşayalım! Hesap gününe iman ederek Allah’ın yasalarına göre yaşayalım! Hayır! Onların artık ne şefaatçileri ne de dünyaya geri dönüşleri vardır. Onlara tek bir hayat verilmiştir. Bütün uyarılar yapılmıştır. Onlar kendilerine yazık ettiler. Dünyada uydurdukları her şey; ideolojiler, ilkeler, yasalar, düzenler, ağdalı sözler, kaybolup gitti. Bütün düzenler yıkıldı sadece Allah’ın düzeni kaldı. Yerlere göklere sığdıramadıkları liderler, baniler, kahramanlar, evliyalar, erenler, şeyhler, üstatlar, müçtehitler fakihler, resuller o hesap gününde inkâr ederek Allah’ın yasalarına uymayanların yanında olmayacak! Ne yapacaklarını bilmez halde ortada kalacaklar.) (dünya hayatına aldanan kâfirler, bu Kitab’a iman etmeyip «Bakalım sonu nereye varacak» diyerek sonunu gözetirler, işi ileriye atarlar, ahirete inanmak için kıyametin kopmasını, ahiretin bilfiil gelmesini beklerler. Ama o gün geldiğinde onlardan hiçbir amelin kabul olmayacağını unuturlar.
54
MEAL
54. Şüphesiz sizin Rabbiniz gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratıp sonra Arş’ı kuşatan Allah’tır. O, geceyi kendisini durmadan kovalayan gündüze örter. Güneş, ay ve yıldızları kendi buyruğuna baş eğmiş olarak var eden O’dur. Dikkat edin, yaratma ve emir O’na aittir. Alemlerin Rabbi olan Allah pek uludur.
MUSTAFA ÇEVİK
54 Şüphesiz sizin Rabbiniz (sahibiniz, terbiyeciniz) Allah’tır. O, gökleri ve yeri altı evrede yaratan, nizamlarını kurup yasalarını oluşturarak hükümranlık makamına kurulandır. Gündüzü durmadan takip eden geceyle örten, güneşi, ayı ve yıldızları koyduğu yasalarla emrine boyun eğdiren de Allah’tır. İyi bilin ki yaratmak da yönetmek de yalnızca Allah’a aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir.
MEAL AÇIKLAMASI
54. Şüphesiz sizin yegâne Rabbiniz sahibiniz, terbiyeciniz, efendiniz, yöneticiniz, gökleri ve sayısız nîmetlerle donatılmış yeryüzünü altı devrede altı aşamada altı günde yaratıp sonra bir kenara çekilip mahlukâtı kendi kaderiyle baş başa bırakmayan, aksine gerek evreni idâre etmek, gerekse tüm hayata program belirlemek yetkisiyle kâinâtın mutlak hâkimi olarak egemenlik tahtı olan Arş’ı kuşatan hükmü altına alan kudret ve rahmetiyle kuşatan, nizamlarını kurup yasalarını oluşturarak hükümranlık makamına kurulan, saltanatını kurup, şaşmayan kanunlarıyla varlık aleminin hayatlarını programlayan Allah’tır. Ki, Kâinatın ve tüm varlıkların yönetimini kudret eline almıştır. O, geceyi kendisini durmadan kovalayan gündüze örter. Emrine ve koyduğu yasalara boyun eğen Güneş, ay ve yıldızları kendi buyruğuna baş eğmiş olarak var eden ve yönlendiren O’dur. Gündüzü durmadan takip eden geceyle örten, güneşi, ayı ve yıldızları koyduğu yasalarla emrine boyun eğdiren de Allah’tır. Dikkat edin, yaratma ve emir vermek, yönetmek, plan da, düzen de, idare de O’na aittir. Bilesiniz ki yaratmak, yarattıklarına yasa koymak, yasalarına uymalarını istemek, yasalarıyla yönetmek Allah’a aittir. Allah istediğini yaratacak güçtedir. Yarattığı hiçbir varlık Allah’a eşit olamaz, Allah’tan üstün olamaz. Onun için kim, kimler yaratmadıkları varlıklara kendi yasalarını koyarak, emretmeye, yönetmeye, yasalarına uymayanları cezalandırmaya kalkarsa, onlar kendilerine ilahlık payesi vermeye çalışan, azgınlar, şımarıklardır. Rabbin katında onların hiçbir değeri yoktur. Zamanı gelince Rabbin onları cezalandıracaktır. Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden Alemlerin Rabbi olan Allah pek yücedir pek uludur. Sonsuz kerem ve bereket kaynağıdır. (Allah’ın Arş’ı istiva etmesi mecazi olarak söylenmiştir. Anlatılmak istenen: şaşmayan kanunlarıyla varlık âlemini belli bir düzen ve disiplin içerisinde yaratarak, kudretiyle her şeye egemen olması demektir.)
55
MEAL
55. Rabbinize gönülden yalvararak ve gizlice dua edin. Şüphesiz ki O aşırıya gidenleri sevmez.
MUSTAFA ÇEVİK
55 Rabbiniz ve ilahınızın Allah olduğunu bilip iman ederek, O’na alçak gönüllülükle yüreğinizin derinliklerinden yönelerek dua edip yardım dileyin. O’nun karşısında güçsüzlüğünüzü aklınızdan çıkarıp da haddinizi aşmayın.
MEAL AÇIKLAMASI
55. Rabbinize gönülden yalvararak, O’na alçak gönüllülükle yüreğinizin derinliklerinden yönelerek boyun bükerek ürpererek ve gizlice yardım dileyerek dua edin. Duâ ederken, zikir yaparken bağırıp çağırarak veya bunu bir gösteriye dönüştürerek saygı sınırlarını aşmayın! Rabbinize inanın yasalarına göre hayat yaşayın! Yaptığınız yanlışlıklar için Rabbinize yönelin! İçtenlikle, gönülden, bütün samimiyetinizle af etmesi için dilekte bulunun! Unutmayın ki Rabbiniz haddi aşanları sevmez. Onun için sakın Allah’ın yasalarına aykırı davranarak haddi aşmayın! Şüphesiz ki O emirlerine saygı göstermeyenleri, aşırıya gidenleri sevmez. Zikir ve yakarışta ölçüyü taşırmayın, güçsüzlüğünüzü aklınızdan çıkarıp da haddinizi aşmayın. Duada gönüllülük, sessizlik ve acziyet duygusu esastır. Bağırıp çağırarak, feryad-ü figan ederek dua edilmez. Yüksek sesle gösterişe kaçarak dua etmek, makul olmayan şeyler mesela nübüvvet istemek gibi veya günah olan şeyleri istemek, duayı uzatmak “duada haddi aşmak” kabilindendir.
56
MEAL
56. Düzene sokulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na korku ve ümit ile dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyilik edenlere yakındır.
MUSTAFA ÇEVİK
56 Ey insanlar! Allah’ın belirlediği sınırları çiğneyip de yeryüzünde adaleti ve huzuru ortadan kaldırıp bozgunculuk yapmayın. Derin bir ürperti, iştiyak ve umutla Allah’a yönelin. Hiç şüphe yok ki Allah’ın rahmeti, davetine uyup da iyilik yapanlarla beraberdir.
MEAL AÇIKLAMASI
56. Ey insanlar! Yeryüzünde ve ülkenizde: Allah’ın gönderdiği hükümler uygulanarak Düzene (Hakka dayalı bir nizama ve intizama) sokulmasından, Islah edildikten, din ve dünya işleri, sosyal ilişkiler düzeltildikten, yeniden düzene konduktan, geliştirildikten, barış sağlandıktan , putperestliğe son veren hükümlerimizin inmesinden sonra Risâlet ile yer yüzünün ıslah olunmasından sonra yeryüzünde Allah’ın belirlediği sınırları çiğneyip de yeryüzünde adaleti ve huzuru ortadan kaldırıp bozgunculuk yapmayın. Halkı Allah yolundan alıkoymaya çalışmayın. Allah’ın yasalarına uyarak yaşıyorken bozgunculuk yaparak küfre geri dönmeyin! İnsanları Kur’an ilkelerinden uzaklaştırıp inkâr ve zulüm bataklığına sürüklemeyin! fesat çıkarmayın. Adil bir düzeni bırakıp bâtıl sistemlerin peşine takılmayın. Allah’a verdiğiniz sözleri tutun! Eğer bilerek veya bilmeyerek bir hata yaptıysanız; O’na Derin bir ürperti, iştiyak korku ve ümit ile Allah’a kulluk, ibadet ve yalvararak dua edin. Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkarak Allah’a yönelin! Af etmesi için dilekte bulunun! Korku anında ümitsizliğe, ümit anında gaflete kapılmayın ve dâimâ iyi insan olma yolunda gayret gösterin! Rabbinize ortak koşmaktan vazgeçin Muhakkak ki Allah’ın bereket ve rahmeti davetine uyup da iyilik edenlere dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idarecilere, askerî erkâna ve müslümanlara pek yakındır. Muhakkak ki yaptıkları hatalardan dolayı özür dileyenlere, yaptıkları hataları bir daha yapmayanlara, iyilik edenlere Allah’ın af kapıları açıktır. (“Muhsin” İyi kimse, iyi işler yapan, iyi davranmayı ilke edinen, iyilikte bulunan, lütuf ve ihsan eden, erdemli, güzel ahlak sahibi olan ki)mse demektir. Ali İmran suresi 3/134. Ayetinde Muhsinler şöyle tarif edilmektedir: Bollukta ve darlıkta (Allah için) harcarlar, (kızdıklarında) öfkelerine hâkim olurlar ve kendilerine karşı kusurlu davranan insanları bağışlarlar.) (Duâ: Küçüğün büyükten, âcizin güçlüden, ihtiyaç ve arzusunu sözle, davranışla ve hal diliyle talep ve ricâsı demektir. Duâ’nın ihlâs ve ciddiyet içerisinde, çalım satmadan, saygısızlık etmeden, bağırıp çağırmadan, gösteriş yapmadan ve şikâyet etmeden sadece Allah’a, gönülden ve yalvararak yapılması gerekir. Allah, duâları ancak bu şartlarla kabul eder. Duâda lâyık olmayan ve günâh olan şeyleri talep etmek duâya tecavüz ve onu kötüye kullanmaktır.)
57
MEAL
57. Rüzgarları rahmeti öncesinde müjdeci olarak gönderen O’dur. Nitekim bunlar ağır bulutları taşıdıklarında, onları ölü bir beldeye iletiriz. Onlardan su indirir ve onunla her tür ürün çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkarırız. Umulur ki öğüt alırsınız.
MUSTAFA ÇEVİK
57 Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen Biziz. Yağmur yüklü bulutları bir araya toplayıp onları çorak bölgeye sürükler ve yağmuru yağdırırız. Böylece toprağı canlandırır, çeşit çeşit ürünün yeşerip boy vermesini sağlarız. İşte Biz ölüleri de böyle diriltiriz. Âyetlerimiz, düşünüp ders almak isteyenler için rahmetimizin önündeki müjdecileridir.
MEAL AÇIKLAMASI
57. Yeryüzündeki yaşama iyice bakın! Doğa her an Allah’ın koyduğu yasaya göre hareket ediyor. Unutmayın! Rüzgarları Yağmur rahmeti öncesinde yağmurla gelecek nîmet ve bereketleri müjdeci olarak gönderen O’dur. Nitekim bunlar bu rüzgarlar, su taneciklerinden oluşan ve kendisinden çok daha ağır olan yağmur yüklü bulutları tonlarca su buharı taşıdıklarında, onları kuraklıktan ölmüş susuzluktan toprağı çatlamış, bitki örtüsü kurumuş ölü bir beldeye iletiriz. Yağmur yüklü bulutları bir araya toplayıp onları çorak bölgeye sürükler ve yağmuru yağdırırız, Onlardan o çorak topraklara hayat veren yağmurlar yağdırır, su indirir toprağı canlandırır, ve onunla her tür ürün çıkarırız, çeşit çeşit ürünün yeşerip boy vermesini sağlarız. İşte Biz su ile genetik şifrelerini harekete geçirerek bitkilere hayat verdiğimiz gibi, İnananları, yasalarımıza göre yaşayanları mükâfatlandırmak, inkâr eden, yasalarımıza aykırı davrananları cezalandırmak için öldükten sonra ölüleri de Kıyâmet Günü böyle diriltip çıkarırız ve mahşere toplarız. Böyle canlı ve anlaşılır misâllerle hakkı ortaya koyuyoruz. İsteriz ki hiçbir haksızlık olmasın! Keyfine göre yiyip içen, keyfine göre yaşayan ile yasalarımıza göre yiyip içen, yasalarımıza göre yaşayanların farkı olsun! Allah için fedakârlık yapıp yasalarına uyanlarla, çıkarlarına göre hayatı yaşayıp yasamızı tanımayanlar ayrılsın! Hiç kimse biz yaptık oldubitti demesin. Hiç kimse dünya hayatı bitince her şey bitecek diye sorumsuzca davranmasın! İşte biz gerçekleri böyle açıklarız. Umulur ki düşünüp öğüt alırsınız diye bunları anlatmaktayız. Âyetlerimiz, düşünüp ders almak isteyenler için rahmetimizin önündeki müjdecileridir.( Burada: “Peygamberlerin,” Allah’ın rahmetinin müjdecisi olarak rüzgârlara, “getirdikleri emir ve yasakların” tertemiz sularla dolu ağır bulutlara, “Allah’ın dininden uzaklaşan toplumların” ise çorak ve susuzluktan ölmüş memlekete benzetilmesi düşünülebilir. Gönlünü hakikate açık tutanları verimli toprağa, onu inkara kalkışanları da çorak toprağa benzetirken aynı meselin uzantısı durumundadır. Yağmur suyu aynı su olduğu halde, topraktaki tanelerden çıkan bitkilerin kimi şifalı olur, kimisi de zehirli. Tanelerin ne vereceği ise ancak, topraktan çıktıktan sonra belli olur.. ekinin tanesi ekmek olur, sofralara konulur, samanı ise ocaklarda yakılır… Bunun gibi, Rablerinin ayetlerini Peygamberlerinin hak davetini, o belde halkının tümü işitir ama, kimi imana gelir, kimi ise daha fazla azar, şirk ve küfürde direnir. Kulların dünyadayken yaptığı iyi- kötü ameller tarla sahibinin ekini ekmesine benzer – ekinin sonu hasat zamanı belli olacağı gibi- işlenen amellerin mükafat ve cezası da, ancak kıyamet gününde belli olur! Kimi cennete gider sofralara kurulur, ağırlanır, kimi ise cehennemin odunu olur. Havanın, sırf hareketten aldığı kuvvetle su taneciklerinin toplanmasından ibaret olan o ağır bulut kütlelerini kaldırıp yüklenmesi, bir harikadır. Zira tabiata göre hafif, çok ağır yükü kaldırıp taşıyamaz. Fakat, Rabbimiz bu harika özellikleri tabiata kanun olarak yerleştirmek suretiyle muazzam kudret ve rahmetini tanıttırmak istemiştir. Hareketin, hafiflik ve ağırlık hükmünü tersine çevirdiğine işaret eden bu mânayı öğrenme neticesinde uçaklar yapılmıştır. “Ağır bulut kütlelerini yüklenip kaldıran hava” cümlesi, Kur’ân’ın fennî mûcizelerinden birini ihtiva etmektedir. Bu işaretle Kur’ân, cisimlerin havada uçacaklarına ima ve teşvik etmektedir. İşte Kur’an ayetleri de, tıpkı rahmet yağmurları gibi ölü kalplere hayat verir. Fakat gönlünü hakîkate kapamış, kibir ve bencilliğin kölesi olmuş insanlar, bu rahmet hazinesinden bir şey alamazlar. Nitekim:
58
MEAL
58. Güzel bir beldenin bitkisi Rabbinin izniyle çıkar. Çoraklaşmış olan beldeden ise ancak çok zorlukla (veya yararsız) bitki çıkar. Şükreden bir topluluk için ayetleri işte böyle genişçe açıklarız.
MUSTAFA ÇEVİK
58 Bereketli toprak, üzerine yağmur yağınca canlanır ve ürün vermeye başlar. Yaratılış sebebini bilmek ve ona göre yaşamak isteyen insan da bereketli toprak gibidir. Allah’ın âyetleriyle karşılaşınca o da hemen canlanır ve ondan da doğru, güzel ve anlamlı davranışlar ortaya çıkar. Allah’ın davetini umursamayıp yüz çevirenler ise taşlaşmış verimsiz toprak gibidir. Onun üzerine ne kadar yağmur yağsa da orada hiçbir şey yetişmez. Biz âyetlerimizi böyle çeşitli misallerle açıklıyoruz. Bunu ancak doğruyu arayanlar kavrarlar.
MEAL AÇIKLAMASI
58. Etrafınıza bir bakın! Görmüyor musunuz? Toprağı güzelce işlenmiş, tohumu ekilmiş ve iklim şartları Güzel arazinin ve verimli bir beldenin bitkisi yağmuru görür görmez Rabbinin izniyle bereket ve bollukla ürünler çıkar. Bereketli toprak, üzerine yağmur yağınca canlanır ve ürün vermeye başlar. Yaratılış sebebini bilmek ve ona göre yaşamak isteyen insan da bereketli toprak gibidir. Allah’ın âyetleriyle karşılaşınca o da hemen canlanır ve ondan da doğru, güzel ve anlamlı davranışlar ortaya çıkar. ekime elverişli olmayan Çoraklaşmış bakımsız olan beldeden ise ne kadar yağmur yağarsa yağsın; ancak çok zorlukla çalı, diken gibi cılız veya yararsız otlar bitki çıkar. Allah’ın davetini umursamayıp yüz çevirenler ise taşlaşmış verimsiz toprak gibidir. Onun üzerine ne kadar yağmur yağsa da orada hiçbir şey yetişmez. Güzel ülkelerin bitkileri güzeldir. Kötü, kurak, iklimi güzel olmayan ülkelerin bitkileri güzel olmuyor. Kötü kurak yerlerde işe yaramaz faydasız bitkiler çıkıyor. Size bu örnekleri veriyoruz ki bazı gerçekleri anlayasınız. İşte Biz gönülden kulluk ederek Şükreden doğruyu arayan bir topluluk için ayetleri işte böyle herkesin anlayacağı çeşitli ve zengin misallerle genişçe açıklarız. Yani; hayırlı insanlar verimli topraklar gibidir. Ki orada hoş ve yararlı bitkiler kolaylıkla ve bollukla yetişir. Hayırsız insanlar ise çorak araziye benzer. Dikenlerden ve acı otlardan başka bir şey yetişmez ve üretmez durumdadır. Unutmayın ki iyi güzel toplumlardan, Allah’ını bilen, Allah’ın yasalarına uyan toplumlardan güzel insanlar çıkar. Kötü çirkin toplumlardan iyi güzel insanlar nadiren çıkar. Oralardan genelde kötü insanlar çıkar. Onlar birbirine zulmeder. Etraflarına zarar verir! İnsanların haklarına saldırır. Barış, esenlik, huzur içinde yaşamak yerine, sürekli savaş halindedirler. Kin nefret, intikam kılavuzlarıdır. Toplumlarından kan gözyaşı eksik olmaz. Dünyada ulaşabildikleri her yeri kana bularlar. (Burada ders alınması gereken ciddi bir teşbih vardır. İnanan ve inandığını hayata geçiren erdemli insan verimli toprak gibi Allah’tan aldığı buyruklarla hayatını inşa ederek faydalı eylemler ortaya koyar. Bu faydalı eylemlerle dünyanın düzelmesine, insanlığın huzuruna ve saadetine vesile olur. Ama Hakk’a karşı direnmeyi âdet haline getirmiş ve Kur’an mesajına olan inancını bütünüyle yitirmiş olan kimse ise kötü toprak gibi kötü ve zararlı şeyler üretir. Bu da üretmiş olduğu kötülüklerle toplumu yozlaştırır, dünyanın düzenini bozar ve hayatı yaşanmaz hale getirir. Rahmet rüzgârları gibi Peygamberler de ilâhî rahmetin müjdeleyicileridir. Tebliğine memur oldukları semavî kitaplar yağmur yüklü bulutlar gibi kalplerin can suyudur. Toprak gibi insanların da iyisi, kötüsü vardır. İyiler verimli toprak gibi, topluma yararlı olurlar. Kötüler ise çorak toprağa benzerler. Topluma faydaları dokunmaz. Mümin, toprağı verimli olan güzel memlekete benzetilmiştir ki o hak sözü işitince onu kabul ederek faydalanır ve güzel ameller ortaya çıkar. Münafık da kötü topraklı yere benzetilmiştir ki o, hak sözü işittiği halde onu kabul etmez ve ondan faydalanmaz. İyiler, iyi ve verimli toprak gibi, topluma faydalı olurlar; kötüler de çorak ve verimsiz toprak gibi topluma hiç faydaları olmaz. Bilakis zararları olur. Saf su ile dolu ağır bulutlar gibi, Kur’an’ın muhatap olduğu kalplerin sahibi insanlar da iki kısımdır: Topraklar gibi insanların da iyisi ve kötüsü, mümini ve kâfiri vardır. İyiler iyi düşünür, peygamberlerin tebliğ ettiği ilahi mesajlardan istifade eder, ayetleri [tefekkür] ve [tezekkür] ederek onlardan ibret alırlar; iman eder, hayat bulur, ilahi nimetler için şükrederler. Ahiret için sâlih ameller yapar ve güzel ürünler verirler. Çorak yer gibi fena olanlar ise Yüce Allah’ın nimetlerine karşı küfür içerisinde bulunur, nankörlük yaparlar ve bunlardan yararlanmaktan da mahrum kalırlar. Güzel iş üretmediklerinden ilahi irade onlar için olumlu şekilde tecelli etmez. Toprağı yeşerten su misali, vahyin prensiplerine kulak vermeyen bu kişiler için çorak benzetmesi gayet yerindedir. Toprakta verim kapasitesi yoksa su ne yapsın.) Nitekim, insanlık tarihi boyunca her Peygamber bu gerçeği dile getirmişti:
59
MEAL
59. Biz Nuh’u kavmine gönderdik. O da: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
59 Vaktiyle Biz, Nûh’u da kendi toplumuna bu doğruları bildirmesi için gönder dik. Nûh da kavmine, “Ey kavmim! Yalnızca Allah’a kulluk edin, O’nun daveti olan hayat nizamı ve ahlakına uyun, sizin O’ndan başka gerçek ilahınız yoktur. Allah’la birlikte başka ilahlar edinmeye kalkarsanız, başınıza Allah’ın azabının geleceğinden korkarım.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
59. Biz Nuh’u sorumluluklarını yerine getirmek üzere ilâhî mesajı bildiren bir Rasul olarak kavmine doğruları bildirmesi için gönderdik. O da: “Ey kavmim! Yalnızca Allah’a kulluk ve ibadet edin. Allah’ın yasalarına uyun! Sizi Allah’tan başka yönetecek hükümdarınız yoktur. candan müslümanlar olarak Allah’a bağlanın, O’nun daveti olan hayat nizamı ve ahlakına uyun. Allah yarattığı varlıklar üzerinde tek hükümdardır. Sizin O’ndan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz bir efendiniz, gerçek ilahınız yoktur. Allah’la birlikte başka ilahlar edinmeye kalkarsanız, Allah’ın yasalarına uymazsanız, Doğrusu ben, başınıza Allah’ın azabının geleceğinden korkarım. Ben sizin için zalimleri helak edecek olan büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi. (İnsanlığa gönderilmiş ilk rasûl (elçi) olarak bilinen Hz. Nûh’unkiyle başlayan peygamber kıssaları, bu ayetlerde, onların, toplumlarını yalnız Allah’a kulluk yapmaları ve dürüst yaşamaları yolunda ikna için gösterdikleri sonuçsuz çabaları sırasında dile getirdikleri uyarılarla noktalanmaktadır.)
60
MEAL
60. Kavminin ileri gelenleri: “Biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.
MUSTAFA ÇEVİK
60 Bunun üzerine kavminin önde gelenleri Nûh’a, “Biz senin söylediklerine inanmıyoruz! Sen ne söylediğini bilmiyorsun, şaşırmış ve sapıtmışsın.” dediler.
MEAL AÇIKLAMASI
60. Bunun üzerine Halkın alın terini sömürerek kurdukları kölelik sisteminin yıkılacağından, böylece alışageldikleri lüks ve refah dolu yaşantının sona ereceğinden endişe eden Kavminin ileri gelenleri: Nûh’a senin söylediklerine inanmıyoruz “Biz seni açık bir sapıklık cehalet ve yanılgı içinde görüyoruz” dediler ve karşı çıktılar. Senin söylediklerine inanmıyoruz! Sen ne söylediğini bilmiyorsun, şaşırmış ve sapıtmışsın dediler. Hz. Nuh’un karşıtları da diğer inkarcılar gibi peygamberi reddetmişlerdi.
61-63
MEAL
61. Nuh da şöyle dedi: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yok. Ancak ben alemlerin Rabbinden bir elçiyim.
62. Size, Rabbimin vahiyle bildirdiklerini ulaştırıyorum, size öğüt veriyorum ve ben Allah katından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.
63. Olur ki merhamet olunursunuz diye sakınmanız için sizi uyarması için aranızdan bir adam vasıtasıyla size bir uyarı (zikir) gelmesine hayret mi ettiniz?”
MUSTAFA ÇEVİK
61-63 Nûh da onlara, “Ey kavmim! Ben şaşkın, ne söylediğini bilmez, sapıtmış ve aklından zoru olan biri değilim. Ben yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’ın bir elçisiyim, O’nun bana bildirdikleri ile öğüt verip uyarmaktayım. İçinizden biri olarak sizi Allah adına yaratılışınızın sebebi olan doğru yola, onurlu ve erdemli bir hayata çağıran birine ve onunla gönderilen zikre (Kitaba) neden şaşırıyorsunuz?” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
61. Nûh da onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Ben şaşkın, ne söylediğini bilmez, sapıtmış ve aklından zoru olan biri değilim. Bende herhangi bir art niyet yanılgı sapıklık yok, tam aksine ben Ancak ben yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden alemlerin Rabbinden bir elçiyim diye hatırlatmıştı. Ve bu durumda siz beni değil, bana bu görevi veren Rabb’imi suçlamış oluyorsunuz, zira:
62. Ben Size, kendi görüşlerimi, kuruntu ve saplantılarımı değil, doğrudan doğruya Rabbimin vahiyle bildirdiklerini ulaştırıyorum, tebliğ ile sorumlu tuttuğu hükümleri tebliğ ediyorum. Ayrıca size öğüt veriyorum, O’nun bana bildirdikleri ile öğüt verip uyarmaktayım. ve ben Allah katından bana vahiy aracılığıyla bildirilen ilim sayesinde sizin bilmediğiniz kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem gibi gerçekleri şeyleri biliyorum. Allah’ın bana gönderdiği bilgileri siz bilmiyorsunuz. Ben bana bildirilenleri bildirmekle görevliyim
63. Hz. Nuh, kavmine: Ey halkım! “Siz, küfür ve kötülükten Olur ki ilâhî lütuf ve merhamet olunursunuz diye aklınızı başınıza alıp inkârdan, zulümden, ahlâksızlıktan sakınmanız için sizi dehşet verici bir günün azâbına karşı uyarması için aranızdan bir adam vasıtasıyla Allah adına yaratılışınızın sebebi olan doğru yola, onurlu ve erdemli bir hayata çağıran birine ve size bir uyarı bir Kitap zikir gelmesine hayret mi ettiniz?” Allah’ın azabından sakınıp mükâfata kavuşmanız ümidiyle, içinizden sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla size kitap gelmesine mi şaştınız? Bunun böyle olması benim takdirim değil. Takdir eden sizleri yaratan Allah’tır. Hiç kimse kendisi isteyerek görev yüklenemez. Hiç kimse de Allah’ın ilminde olan bilgileri kendi başına elde edemez. Ancak Rabbim görevlendirir, Rabbim bilgilendirir. Niye buna şaşıyorsunuz? Sanki ben üstüme vazife olmayan bir işe karışmışım, başınıza musallat olmuşum muamelesini yapıyorsunuz. Hayır! Ben sadece Rabbimin bana emrettiğini yapıyorum!” Evrenin her zerresini kontrol ve idare eden, tüm ihtiyaçlarınızı gözeterek yeryüzünü sayısız nîmetlerle donatan Allah’ın, ruh dünyanızı ve toplumsal hayatınızı şekillendirmek üzere, seçtiği elçileri aracılığıyla size kanun ve ilkeler göndermesini niçin yadırgıyorsunuz?”
64
MEAL
64. Onlar Nûh’u yalanladılar. Biz de Nûh’u ve gemide onunla beraber olanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da (suda) boğduk. Şüphesiz onlar görmeyen bir topluluk idiler.
MUSTAFA ÇEVİK
64 Kavmi, bütün bu uyarılara rağmen Nûh’u yalancılıkla suçlayıp, söylediklerinden yüz çevirdi. Bunun üzerine Biz de Nûh ve onunla birlikteki mü’minleri gemiye bindirip kurtardık, Nûh’un Allah adına yaptığı daveti reddedip, Allah’la birlikte başka ilahlar da edinmiş olan kavmini suda boğup helak ettik. Onlar gerçekleri görmek istemeyen körleşmiş bir topluluktu.
MEAL AÇIKLAMASI
64. Kavmi, bütün bu öğüt ve uyarılara rağmen Onlar Nûh’u yalancılıkla suçladılar, yalanladılar, söylediklerinden yüz çevirdiler. Biz de tüm ülkeyi sular altında bırakan büyük bir tufan gönderdik ve Nûhu ve inanıp gemide onunla beraber olanları, onunla birlikteki mü’minleri gemiye bindirip boğulmaktan kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da, Nûh’un Allah adına yaptığı daveti reddedip, Allah’la birlikte başka ilahlar da edinmiş olan kavmini suda boğduk, helak ettik. Şüphesiz onlar kalpleri katılaşmış, gönül gözleri kör olmuş inatçı, gerçekleri görmek istemeyen, görmeyen akılsız ve vicdansız zalim ve azgın bir topluluk idiler. (“Nuh Tufanının” bütün dünyayı kapsadığını iddia edenler olsa da ayette geçen “ayetlerimizi yalan sayanları suda boğduk” ifadesi açıkça gösteriyor ki bu olay, Hz. Nuh’un ve kavminin yaşadığı bölgede vuku bulmuştur. Çünkü Hz. Nuh, kendi yaşadığı bölgenin toplumuna peygamber olarak gelmişti ve getirdiği öğretiyi diğer toplumlara ulaştırma imkânı da yoktu. Ayette zikredilen ve isyanları yüzünden boğulan insanlar da o toplumun fertleriydi )Ve aradan yıllar geçti, yeni nesiller geldi. İsimler ve şekiller değişti, fakat değişmeyen tek şey vardı; hak ile bâtılın amansız mücâdelesi:
65-66
MEAL
65. Ad kavmine de kardeşleri Hud’u gönderdik. O onlara: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka ilahınız yoktur. Sakınmaz mısınız?” dedi.
66. Kavminden inkar eden ileri gelenler: “Biz seni akli yetersizlik içinde görüyor ve senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz” dediler.
MUSTAFA ÇEVİK
65-66 Âd kavmine de içlerinden soydaşları olan Hûd’u peygamber olarak gönderdik o da onlara, “Ey kavmim! Yalnız Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. O’nun daveti olan hayat nizamına tabi olup kula kulluktan kurtulun. Yaratıcınız olduğunu bildiğiniz Rabbinizin, sizi yönetmesine başkalarını ortak etmeyin.” dedi. Kavminin yöneticileri ve ileri gelenleri ise Hûd’a, “Doğrusu biz seni aklı kıt, saçmalamakta olan bir yalancı olarak görüyor, söylediklerine de inanmıyoruz.” dediler.
MEAL AÇIKLAMASI
65. Ad’ kavmine de kardeşleri Hud’u gönderdik. O onlara: “Ey kavmim! Yalnız Allah’a kulluk edin. sizin O’ndan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz bir efendiniz ilahınız yoktur. O’nun daveti olan hayat nizamına tabi olup kula kulluktan kurtulun. Yaratıcınız olduğunu bildiğiniz Rabbinizin, sizi yönetmesine başkalarını ortak etmeyin. Hâlâ korkup küfür, zulüm ve kötülükten Sakınmaz mısınız?” dürüst ve erdemlice bir hayat yaşayarak kötülüğün her çeşidinden korunmayacak mısınız? Hâlâ Allah’a sığınmayacak, emirlerine yapışmayacak, günahlardan arınıp, azaptan korunmayacak, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkmayacak şahsiyetli davranmayacak, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olmayacak mısınız? dedi. (Âd kavmi, Güney Arabistan’dan başlayarak Doğu Arabistan’dan Irak’a kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada hüküm süren bir devlet kurmuştu. Âd kavmi, Nuh kavmi gibi isyanları yüzünden Allah’ın gazabına uğrayarak yok olan eski bir Arap kabilesidir. Âd, Hz. Nuh’un torunlarından olan Avs’ın oğludur. Hz. Nuh’un oğlu Sam, Sam’ın oğlu İrem, İrem’in oğlu Avs, Avs’ın oğlu da Âd’dır. Âd kavminin putperest bir millet olduğu “Semud” ve “Hetar” adında iki büyük putları bulunduğu söylenir. Umman ile Aden’in doğusuna düşen Hadramut arasında yaşadıkları sanılmaktadır. Hadramut, Yemen’in doğusunda yer alan bir bölgedir.) (Âd Kavmi; haksız yere büyüklük taslayan, güçlü-kuvvetli, muhteşem sarayların süslediği İrem (Fecr: 6-8) diye anılan büyük bir şehirleri olan, heykellere tapan, zorba, zalim, yeryüzünde kendilerinden daha güçlü bir şeyin bulunmadığına inanan bir toplum idi. Bu toplumun liderinin Şeddâd olduğu rivâyet edilir. Bu topluma Hûd (a.s.) peygamber olarak gönderilmiş fakat bunlar, Hûd (a.s.)’ın peygamberliğini kabul etmemişlerdi. Hûd (a.s.)’ın tebliği karşısında iyiden iyiye hırçınlaşan Âd kavmi, heykellerinin kendilerini koruyacaklarından oldukça emin idiler. Hâkimiyetin kayıtsız-şartsız kendilerine ait olduğu iddiasına iman etmişlerdi. Sürekli olarak; “Biz azâba uğratılacak da değiliz” (Şuara: 138) diyerek kendi kendilerini ikna etme yoluna gidiyorlardı. Hûd (a.s.)’ın tebliğini kabul eden müminlere, işkence etmekten asla çekinmeyen Âd kavmi, alay ederek: “Haydi tehdit ettiğin azâbı getir” sloganına sarılmıştı. Kısa bir süre sonra azâbın belirtileri görüldü. Akarsular kurumaya, yeşillikler sararmaya başladı. Ünlü İrem bağları birer birer yok oluyordu. Kuraklık etrafı kasıp kavuruyordu. Sonunda Âd kavmi üzerlerine doğru gelen ve yağmur bulutu zannettikleri korkunç bir rüzgârla helak olmuşlardı. Böylece şirk’in ve zulmün cezasını bu dünyada gördüler.)
66. Kavminden inkar eden Allah’tan gelen gerçeği tanımaya yanaşmayan ileri gelenler kâfirler ve zalimler ise: Doğrusu “Biz seni dar kafalı bir adam, ham hayaller peşinde koşan akli yetersizlik içinde birisi görüyor ve senin saçmalamakta olan yalancılardan olduğunu sanıyoruz” söylediklerine de inanmıyoruz dediler.
67-69
MEAL
67. Hûd Peygamber de şöyle dedi: “Ey kavmim! Bende herhangi bir akli yetersizlik yoktur. Ancak ben alemlerin Rabbinden bir elçiyim.
68. Size Rabbimin vahiyle bildirdiklerini ulaştırıyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.
69. Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir uyarı gelmesine hayret mi ettiniz? Düşünün ki Nuh kavminden sonra sizi halifeler kıldı ve sizin yaratılıştaki gücünüzü daha da artırdı. Allah’ın nimetlerini anın; olur ki kurtuluşa erersiniz.”
MUSTAFA ÇEVİK
67-69 Hûd Peygamber de onlara, “Ey kavmim! Ben aklı kıt, ne söylediğini bilmeyen, şaşkın, şaşırmış birisi değilim. Ben yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’ın, sizi yaratılışınızın sebebine davet eden bir elçisiyim, ancak böylece Allah’a kulluk edebilir, kula kulluktan kurtulabilirsiniz. Ben sizin içinizden çıkmış güvenilir birisiyim, uyarılarımı niçin yadırgıyorsunuz? Hiç değilse Allah’ın sizi, Nûh kavminden sonra onların yerine halife yapıp, bunca nimetlerle donatmış olduğunu unutmayın. Allah’a nankörlük etmeyip, davetine yönelirseniz, zulüm nizamından kurtulur, mutluluğa kavuşursunuz.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
67. Hûd Peygamber de onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Bende herhangi bir akli yetersizlik aptallık, çılgınlık şaşkınlık, şaşırmışlık yoktur. Ancak ben yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden alemlerin Rabbinden sizi yaratılışınızın sebebine davet eden bir elçiyim deyip ikaz etmişti. Ve bu durumda siz beni değil, beni görevlendiren Rabb’imi suçlamış oluyorsunuz, zira;
68. Ben Size kendi görüşlerimi, kuruntu ve saplantılarımı değil, doğrudan doğruya Rabbimin vahiyle bildirdiklerini ulaştırıyorum ancak böylece Allah’a kulluk edebilir, kula kulluktan kurtulabilirsiniz ve Emîn olun ki ben size güzelce öğüt verenve iyiliğiniz için çırpınan gerçek bir dost, sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.
69. Hz. Hud; Ben sizin içinizden çıkmış güvenilir birisiyim. Dehşet verici bir günün azâbına karşı Sizi uyarması için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir uyarı İlahi öğüt ve prensipler gelmesine hayret mi ettiniz? Uyarılarımı niçin yadırgıyorsunuz? Düşünün ki Allah’ın yok ettiği Nuh kavminden sonra onların yerine sizi halifeler kıldı bu topraklarda egemen olmanızı sağladı, bunca nimetlerle donattı ve sizin yaratılıştaki gücünüzü ve özel yeteneklerinizi daha da artırdı. Allah’ın nimetlerini anın; Allah’a nankörlük etmeyin, Allah’ın davetine yönelin olur ki kurtuluşa mutluluğa erersiniz, diyerek, onları imana ve İslam’a çağırmıştı.
70
MEAL
70. Onlar: “Sen bize, babalarımızın taptığı şeyleri bırakmamız ve yalnız Allah’a kulluk etmemiz için mi geldin? Eğer doğru sözlülerden isen bize, tehdit ettiğin şeyi getir” dediler.
MUSTAFA ÇEVİK
70 Bunun üzerine kavmi Hûd Peygamber’e dedi ki: “Demek sen bundan sonra yalnızca Allah’ı ilah edinmemizi ve atalarımızdan beri uymakta olduğumuz nizam ile ahlakımızı terk etmemizi, ilahlarımızdan vazgeçmemizi ve onlarla bütün bağlarımızı koparmamızı istiyorsun, bunun için mi karşımıza dikildin? Madem söylediklerin de doğru, öyleyse seninle yapılan daveti kabul etmememiz halinde, başımıza gelebileceğini söylediğin azabı getir de görelim.” dediler.
MEAL AÇIKLAMASI
70. Bunun üzerine Onlar bu güzel çağrıya karşılık, Hûd Peygamber’e dedi ki: “Sen bize, bundan sonra yalnızca Allah’ı ilah edinmemizi babalarımızın taptığı şeyleri geleneksel tutumlarını bırakmamız atalarımızdan beri uymakta olduğumuz nizam ile ahlakımızı terk etmemiz ve onlarla bütün bağlarımızı koparmamız, ilahlarımızdan vazgeçmemiz ve bize her istediğimizi yapma imkânı sağlayan, üstelik can sıkıcı emirlerle keyfimizi bozmayan; gerektiğinde kendileri adına hükümler uydurup halkı çıkarlarımız doğrultusunda yönlendirebileceğimiz tanrıları bırakmamız ve yalnız Allah’a kulluk etmemiz için mi geldin? Bir de kalkmış, öğütlerini dinlemediğimiz takdirde dünya ve âhirette cezaya çarptırılacağımızı söylüyorsun. Sen sadece Allah’ın yasalarına uymamızı istiyorsun? Bizim atalarımızdan gelen yasaları terk etmemizi istiyorsun? Hâlbuki bizler atalarımıza bağlı bir topluluğuz. Andolsun ki bizler atalarımıza hainlik yapıp Allah’ın yasalarına uymayız. Böyle bir sapıklığın içinde bulunmayız. Biz bildiğimiz yoldan şaşmayacağız. İşte Allah’ın yasalarını inkâr ediyor, kendi atalarımızın yasalarına uyuyoruz. Eğer doğru sözlülerden isen bize, seninle yapılan daveti kabul etmememiz halinde, başımıza gelebilecek tehdit ettiğin şeyi getir de görelim ” dediler. (Âd kavminin tevhidi reddetme sebebi “atalar dinini taklit”tir. İnkarcılar bir hatası olduğunda yani herhangi bir çirkinlik işlediğinde bahane olarak A‘râf 7:28’de belirtildiği gibi “atalarını böyle buldukları”, dahası “Allah’ın böyle emrettiği” yalanına sarılmışlardır. Mekkeli müşrikler işte bu ateşe çağıran hatalı yolu izleyenler olmuştur ancak mesaj onlarla sınırlı değildir. Şeytanın izini takip eden herkesin bu noktada muhatap olduğu unutulmamalıdır.)
71
MEAL
71. O da: “Size Rabbinizden azap ve gazap kesinleşti. Sizin ve babalarınızın taktığı ve Allah’ın haklarında herhangi bir delil indirmediği birtakım isimler üzerinde benimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Bekleyin, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
71 Hûd da onlara dedi ki: “Zaten siz Allah’tan başka ilah edindiklerinizin kokuşmuş, zulme dayalı hayat nizamı ile azapla kuşatılmış bir durumdasınız. Bir de kalkmış Allah’ın haklarında hiçbir delil indirmediği, yalnızca atalarınızın ve sizin gözünüzde büyüttüğünüz, ilahlaştırıp izinden gittiğiniz bu isimler hakkında benimle tartışıyorsunuz. Bu inadınızdan vazgeçmeyecekseniz, kaçınılmaz olan büyük felaketinizi ben de sizinle birlikte bekleyeceğim.”
MEAL AÇIKLAMASI
71. O Hûd da: onlara dedi ki “Size Rabbinizden inkârcılara vaadedilen lânet bir azap ve dehşet verici bir gazap kesinleşti. Zaten siz Allah’tan başka ilah edindiklerinizin kokuşmuş, zulme dayalı hayat nizamı ile azapla kuşatılmış bir durumdasınız, yetki alanlarını, kudret sınırlarını, verdikleri ve verecekleri bütün hükümleri, kısaca sahip oldukları tüm özellikleri Sizin ve babalarınızın taktığı uydurduğu rastgele isimlendirdiği düzüp uydura geldiği) ve kendilerine ilâhî bir yetki verildiğine dâir Allah’ın haklarında herhangi bir hüküm, ferman, yetki delil indirmediği ve sizin gözünüzde büyüttüğünüz, ilahlaştırıp izinden gittiğiniz, hayal ürünü birtakım isimler düzme tanrılar ve kurallar üzerinde benimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Öyle mi? Atalarınızın uydurduğu yalan yanlış yolları kendinize din mi ediniyorsunuz? Madem küstahlıkta bu kadar ileri gittiniz, o hâlde, başınıza gelecekleri Bekleyin, Bu inadınızdan vazgeçmeyecekseniz kaçınılmaz olan büyük felaketinizi ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim” dedi. Hûd örnek ve cesaretli bir tavır takınmıştı. (Hem Kur’an öncesi ve hemde Kur’an’dan sonraki dönemlerde, Allah bildirmediği halde Ona yakın olması gereken varlıklar tespit edilmiş ve onlara isimler verilmiştir. 43 Zuhruf 19 ncu ayette meleklere dişi isimler verilmiş, 53 Necim 23 ncü ayette Lat, Uzza ve Menat putlarının Allah’ın yanındaki şefaatçiler olduğu ve dişi isimler verildiği bildiriliyor. Bugünde Allah’a yakın ve görevli olarak, veliler, azizler, kutuplar, gavslar olduğu ve bunlardan müşahhas isimlerin aramızda dolaştığının iddia edildiğini hepimiz biliyoruz.)
72
MEAL
72. Nitekim biz Hûd ve beraberindekileri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayarak iman etmeyenlerin de sonlarını getirdik.
MUSTAFA ÇEVİK
72 Nihayet Biz de Hûd ve beraberindekileri rahmetimizle kurtardık, davetimizi yalan sayıp sırtını dönenleri de azabımızla yakalayıp köklerini kazıdık.
MEAL AÇIKLAMASI
72. Nitekim biz Hûd ve beraberindekileri, yani müminleri tarafımızdan bir rahmet ile zâlimlerin elinden kurtardık. Ayetlerimizi hüküm ve haberlerimizi yalanlayarak iman etmeyenlerin, zulme ve haksızlığa devam edenlerin, yasalarımıza uymayanların, davetimizi yalan sayıp sırtını dönenlerin de sonlarını getirdik, azabımızla yakalayıp köklerini kazıdık ve yerin dibine batırdık. (Âd kavminin helâki, Hakka 69/6-7. âyetlerinde şöyle anlatılmaktadır: Âd kavmi, yedi gece, sekiz gün kesintisiz olarak salıverilen uğultulu ve dondurucu bir kasırga ile helâk edilmiştir. Âd kavminin inkârcılarının akıbetiyle ilgili olarak da Kur’an’da çeşitli bilgiler yer almaktadır. Bu bağlamda “kendilerine köklerini kesen bir kasırga gönderildiği” (A‘râf 7:72; Zâriyât 51:41), “dünyada olduğu gibi kıyamet gününde de lanete uğratılacakları” (Hûd 11:60), “korkunç bir gürültünün onları yakaladığı, sel süprüntüsü haline getirildikleri” (Mü’minûn 23:41), “helak edildikleri” (Şu‘arâ 26:139), “üzerlerine uğursuz, uğultulu ve her şeyi alt üst eden kasırgaların gönderildiği” (Fussilet 41:16; Ahkâf 46:25) ve “köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi oldukları” (Kamer 54:19-20), “üzerlerine azap kamçılarının salındığı” (Fecr 89:13) bildirilmektedir.)
73-74
MEAL
73. Semud kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik. Salih onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir belge geldi. Şu Allah’ın devesi sizin için bir mucizedir. Onu kendi haline bırakın Allah’ın toprağında otlasın ve ona bir kötülükte bulunmayın. Yoksa sizi acıklı bir azap yakalar.
74. Düşünün, sizi Ad kavminden sonra halifeler kıldı ve sizi yeryüzüne yerleştirdi. Düzlüklerinde köşkler yapıyor, dağlarında kayaları yontarak evler inşa ediyorsunuz. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.”
MUSTAFA ÇEVİK
73-74 Semûd kavmine de soydaşları Salih’i peygamber olarak gönderdik. O da kavmine, “Ey kavmim! Sizi yaratıp bunca nimetle donatan Allah’tan başkasını ilah edinmeyin. Sizin Rabbiniz O’dur ve O’ndan başka gerçek ilah yoktur. Peygamberliğimin ve daveti Allah adına yapmakta olduğumun bir delili olmak üzere, Allah sizlere ait olmayan, bugüne kadar görmediğiniz bir deveyi imtihan vesilesi kılmıştır. Sakın ona zarar vermeye kalkmayın. Bırakın onu Allah’ın arzında istediği gibi otlasın, şayet ona zarar vermeye kalkarsanız sizi çok şiddetli bir azap yakalar. Ve unutmayın ki Allah, sizi helak edilen Âd kavminin yerine halifeler kıldı, size güç kuvvet verdi. Dağları oyarak sağlam konaklar yapıyorsunuz. Allah’ın nimetlerini görmezden gelerek O’na nankörlük etmeyin, bilakis davetine icabet edin.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
73. Semud kavmine de yakından tanıdıkları kardeşleri soydaşları Salih’i elçi olarak gönderdik. Salih onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! saygıyla Allah’a gönülden boyun eğin, yalnızca O’na kulluk ve ibadet edin. Allah’ın yasalarına uyun! Sizin Allah’tan başka yönetecek hükümdarınız yoktur. Sizi yaratıp bunca nimetle donatan Allah’tan başkasını ilah edinmeyin. Sizin Rabbiniz O’dur Zira sizin, O’ndan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz bir efendiniz, gerçek ilahınız yoktur. Size Rabbinizden benim Peygamberliğimi kesin olarak ispatlayan açık bir belge mucize geldi. Peygamberliğimin ve daveti Allah adına yapmakta olduğumun bir delili olmak üzere, Allah sizlere ait olmayan, bugüne kadar görmediğiniz Şu Allah’ın devesi, sizin için samimiyetinizi sınayan bir imtihan vesilesidir/delildir mucizedir. Bu sahipsiz deveye karşı tavrınız, kaba kuvvete baş vurarak zayıf ve çaresiz insanları ezme huyundan vazgeçip geçmediğinizi ortaya koyan bir ölçü olacaktır. Onu kendi haline bırakın Allah’ın toprağında otlasın ve Sakın ona bir kötülükte bulunmayın. Sakın nefsinize ve şeytani heveslerinize kapılmayın, Yoksa sizi acıklı bir azap yakalar diye uyarmıştı. (Semud kavmi, Ad kavminden az bir zaman sonra gelmiş ve Ad kavminin topraklarına sahip olmuş saygın bir toplumdur. Öyle ki; eski Yunan ve Rum tarihçileri de Semud halkından bahsederler. Söylendiğine göre; Kuzeybatı Arabistan’da Hicr denilen bölgede yaşamış bu insanlar, Salih Peygamberden bir mucize isteyerek: “Eğer sen gerçekten peygambersen bizim için Allah’tan dişi bir deve iste” dediler. Salih peygamber de dua etti ve Kamer suresinin 54/27. ayetinde ifade buyrulduğu gibi Allah da onlara dişi bir deve gönderdi. Bu mucize karşısında inananlar olduysa da Hakkı inkâra şartlanmış olanlar inanmadılar. Hz. Salih deveye dokunmamalarını istedi ama onlar inadına deveyi ayaklarını keserek öldürdüler. Hz. Salih’in Kur’an’da muhtelif yerlerde sözü geçen bu sahipsiz hayvana kavminin iyi davranması yönündeki özel ısrarı; zayıf durumda olan herkese kaba kuvvet kullanan despot ve bozguncu kavminin kalplerinin yumuşaması, küstahlıklarının azalması yönünde bir gayreti olduğunu göstermektedir. Semûd Kavmi ’ne kardeşleri Salih (a.s.) peygamber olarak gönderilince, dediler ki: «Eğer sen hakikaten bir peygamber isen dua et de şu taşın içinden bir dişi deve çıksın. O zaman senin peygamber olduğuna inanırız.» Hz. Salih de dua etti, o taştan istedikleri gibi bir deve çıkıverdi. Bu mucizeyi görenlerden bir kısmı ona iman etti, diğerleri ise kâfirliklerinde devam ettiler. Hz. Salih kavminden, deveye dokunmamalarını, devenin serbestçe yeyip-içip dolaşmasını istediği halde onlar deveyi, ayaklarını keserek öldürdüler. Bunun üzerine Salih Peygamber bulunduğu bölgeden hicret etti, kavmi ise şiddetli bir deprem ile helâk oldu.)
74. Salih kavmine dedi ki: Düşünün ve unutmayın ki Allah sizi yok edilen Ad kavminden sonra Âd kavminin yerine dünya düzenini kurmaya, ilâhî hükümleri icraya, yeryüzünü imara yetkili halifeler yetkili temsilci ve takipçiler kıldı ve sizi yeryüzünde Şam-Medine arası HİCR bölgesine yerleştirdi. Size güç kuvvet verdi. Öyle ki, ülkenin geniş ovalarında, Düzlüklerinde muazzam saraylar köşkler yapıyor, dağlarında kayaları yontarak güvenli evler inşa ediyorsunuz. Şu halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve şükredin, yeryüzünde inkârı, zulmü, ahlâksızlığı yaygınlaştırıp bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.” O’na nankörlük etmeyin, bilakis davetine icabet edin dedi. (Semûd kavmi Şam ile Hicâz arasında «Hicr» denilen bölgede yaşamış güçlü bir kavim idi. Dağlarda, vadilerde kayaları, mermerleri keser ve biçerlerdi. Yontma taşlardan evler, saraylar, havuzlar ve istedikleri binaları yaparlardı. Âyet-i kerimede «O’nun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz; dağlarında, evler yontuyorsunuz» meâlindeki bölüm buna işaret etmektedir. Kaya ve mermerleri ilk defa yontanın Semûd kavmi olduğu ve bu şekilde bin yediyüz kadar şehir yaptıkları rivayet edilmektedir. Âd kavminin yaşadığı bölge Arabistan’ın güneyinde Ahkâf adıyla bilinen Umman ve Hadramevt taraflarıydı. Semûd kavmi ise Arabistan’ın kuzeyinde yaşamıştı. Semûd kavminin yaşadığı bölge bugün Medâin-i Sâlih adıyla bilinen ve Arabistan’ın kuzeyindeki Hicr bölgesidir. Kastedilen yöre Hz. Salih’in kavminin yaşadığı ve kayalardan oyularak şekillendirilen kaya şehirdir. Burada yaşamaları Yüce Allah’ın bir lütfuydu ve Hz. Salih de onlara bu nimeti hatırlamalarını öğütlemekteydi. Demek ki Semûd kavmi Âd kavminin yaşadığı topraklara yerleştirilmemişti; onların helakinden sonra yaşadıkları bölgenin sorumluları oldukları hatırlatılmaktadır.)
75-76
MEAL
75. Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri içlerindeki zayıf düşürülmüşlerden (mustaz’aflardan) iman edenlere: “Siz Salih’in Rabbi tarafından gönderilmiş biri olduğunu biliyor musunuz?” dediler. Müminler de: “Biz onunla gönderilene iman edenleriz” dediler.
76. Bunun üzerine büyüklenenler: “Biz de sizin iman ettiğinizi inkar edenleriz” dediler.
MUSTAFA ÇEVİK
75-76 Semûd kavminin yöneticileri ve önde gelenleri bunları işitmelerine rağmen toplum içindeki zayıf gördükleri mü’minlere sataşıp onlarla şöyle alay ettiler: “Sahi siz Salih’in peygamber olarak görevlendirildiğine inanıyor musunuz?” Mü’minler de onlara, “Evet, biz O’nun peygamberliğine ve davet ettiğinin Allah’ın kullarına önerdiği hayat tarzı olduğuna inanıyor, iman ediyoruz.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine o müşrik ve kâfirler mü’minlere dönüp, “Biz sizin inandıklarınıza inanmıyoruz.” dediler.
MEAL AÇIKLAMASI
75. Salih’in bu çağrısına karşılık, Semûd Kavminin emeğini sömürerek elde ettikleri güç ve servetle küstahça büyüklük taslayan müstekbir yöneticiler ve Allah’a boyun eğmeyi kibirlerine yediremeyen ileri gelenleri bunları işitmelerine rağmen içlerindeki ezilmiş, sömürülmüş zayıf düşürülmüşlerden toplum içindeki zayıf gördükleri mustaz’aflardan iman edenlere sataşıp onlarla şöyle alay ettiler: “Siz Salih’in peygamber olarak görevlendirildiğine inanıyor musunuz, Rabbi tarafından gönderilmiş biri olduğunu kesinlikle biliyor musunuz?” Sakın o, sizi kullanarak iktidarı ele geçirmek isteyen bir mâceraperest olmasın? dediler. Müminler de: “Biz O’nun peygamberliğine ve davet ettiğinin Allah’ın kullarına önerdiği hayat tarzı olduğuna onunla gönderilene dosdoğru inanç sistemine yürekten iman edenleriz” dediler. (Bu ve benzer örneklerde sözü edilen “zayıf düşürülenler” her zaman bu baskıya boyun eğmiş de değillerdir. Nitekim Firavun’un karşısına dikilen büyücüler son derece net bir iman duruşu ortaya koymuş ve Firavun’un tehditlerine aldırış etmemişlerdi. İşte bu ayette de durum aynıdır. Semûd kavminin azgın yöneticileri içlerinden iman etmiş ve zayıf düşürülmüş müminlere soru sormuşlar ve belki de hiç tahmin etmedikleri bir cevapla karşılamışlardı) (Müstekbir, kendisi büyük olmayıp bilakis zayıf ve aciz olduğu halde kendisini başkalarından üstün gören, kendisini Allah’tan müstağni sayarak Allah’ın emirlerine itaat etmeyen kimse demektir. Allah’a karşı gelerek müstekbir olan ilk varlık, İblis’dir. Allah her peygamberi gönderdiğinde davete ilk karşı çıkanlar bu, toplumun güya seçkinleri ve mevki sahipleri durumunda olan müstekbirler olmuştur. Müstekbirler kendilerindeki iyiliklere değil de dünya hayatında sahip oldukları kuvvet, mevki, sermaye gibi geçici şeylere güvenirler. Müstekbirler, halkı çeşitli hile ve baskılarla hak yoldan döndüremeyince en son aşama olarak da davetçileri ve inanmış halkı yok etmek ve türlü işkencelerle ortadan kaldırmak için çalışırlar. İmtiyazlarını korumak için bütün hak ve şuurlu davetlere karşı amansız bir mücadeleye girişirler. Çünkü bu mücadele onların ölüm kalım mücadelesidir. İslâm dışı toplumlarda toplum, sistematikleri farklı olsa da baskı altına alınan ve ezilen büyük çoğunluk ve onlara baskı yapan ve ezen küçük azınlıktan oluşur. Bu toplumlarda kişilerin liyakatleri ve kabiliyetleri hiç önemli değildir. Hiç liyakatleri olmasa da hâkimiyeti elinde bulunduranlar daima yetenekli kişiler olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır. “Müstekbir” kelimesi Kur’an-ı Kerim’de “müstez’af” kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Her iki kelime de “istif’al babından” geldiği için bu kelimelerin anlamı içerisinde, “aslında öyle olmadıkları halde öyle görünme” içeriği yatar. Yani müstekbirler büyüklüğü hak etmedikleri halde büyük sayılanlar, müstez’aflar da ezilmeyi hak etmedikleri halde ezilenler, sömürülenler.” demektir. Müstekbirler, Hz. Âdem’den bu yana hak dinlerin, haklı davasının ilk çilekeşleriyle alay etmişler, onları küçük görmüşler ve sömürü aracı olarak kullandıkları kendi sözde kutsallarını ve kutsallaştırdıkları sistemlerini bu kimselere kabul ettirmek için tüm güçleriyle zulmetmişlerdir ve hâlâ da zulmetmeye devam etmektedirler. Peygamberlere ilk inananlar genelde müstez’aflardır. Allah’ın peygamberleri ile gönderdiği hak nizamların temel amaçlarından birisi de bu müstekbirlerle mücadele yöntemlerinin en güzelini göstermektir. Zira Allah’ın koyduğu kurallarla yapılmayan mücadelelerin sonunda mutlaka yeni müstekbirler ortaya çıkmış yani zulüm, zalimlerle mazlumlar arasında el değiştirmiştir. Asrımız, müstaz’aflara ezilmişliklerinin de unutturulduğu çağdaş ve teknik bir zulüm asrı haline getirildiği için öncelikle bu insanlara ezildiklerini, daha sonra da uyanmaları gerektiğini hatırlatma ve müstekbirlere başkaldırıya hazırlama çağıdır. Eğer müstaz’aflar Allah yolunda gerçekten mücadele ederlerse Allah onları yeryüzüne önderler yapacağını ve müstekbirlerin de cezasını vereceğini Kitabında iman eden kullarına va’detmektedir. 2 Müstez’af: Zayıf buldu, zayıf gördü, zillete duçar etti anlamındaki (ضَعُفَ) fiilinden edilgen sıfat fiilidir. Cahiliyye toplumlarında toplumun çoğunluğunu meydana getiren, ezilen, hor görülen, güçsüz bırakılmış halk tabakası demektir. İslâm dışı toplumlarda toplum, sistematikleri farklı olsa da baskı altına alınan ve ezilen büyük çoğunluk ve onlara baskı yapan ve ezen küçük azınlıktan oluşur. Müstez’af kelimesi Kur’an-ı Kerim’de müstekbirler (büyüklük taslayanlar) kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Her iki kelime de istif’al babından geldiği için bu kelimelerin anlamı içerisinde, aslında öyle olmadıkları halde öyle görünme içeriği yatır. Yani müstekbirler büyüklüğü hak etmedikleri halde büyük sayılanlar, müstez’aflar da ezilmeyi hak etmedikleri halde ezilenler, sömürülenler demektir. Genelde Peygamberlere ilk inananlar müstez’aflardır ve Hz. Âdem (a.s.)’den bu yana hak dinlerin, haklı davasının ilk çilekeşleri bunlardır. Müstekbirler ise bu inananlarla devamlı alay etmişler, onları küçük görmüşler ve sömürü aracı olarak kullandıkları kendi sözde kutsallarını ve kutsallaştırdıkları sistemlerini bu kimselere kabul ettirmek için tüm güçleriyle zulmetmişlerdir. Allah’ın peygamberleri ile gönderdiği hak nizâmların temel amaçlarından birisi de bu müstekbirlerle mücadele yöntemlerinin en güzelini göstermektir. Eğer bu müstez’aflar Allah yolunda gerçekten mücadele ederlerse Allah onları yeryüzüne önderler yapacağını Kitabında îman eden kullarına va’detmektedir. 3 Bu toplumda sadece Müslümanlar değil, diğer insanlar da eziliyordu. Ancak Müslümanlar, ileri gelen adamlardan değil bu ezilen insanlardandı. Bu anlamı vurgulamak için tercüme yukarıdaki şekilde yapılmıştır. Ancak, “îman etmiş olanlar,” Müslümanlardan bedel olarak düşünülürse; âyetin anlamı “kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri, ezilenlere, yani îman etmiş olanlara” şeklinde olur. Bk. (Kasas: 5)
76. Bunun üzerine büyüklenenler müşrik ve kâfirler “Biz de sizin iman ettiğinizi dinin, şeriatın tamamını inkar edenleriz, tanımayanlarız,kesinlikle reddediyoruz Çünkü evrensel adâlet, doğruluk, erdemlilik, fedâkârlık, hak, hukuk gibi safsatalarla keyfimizi bozmaya hiç niyetimiz yok, dediler.
77
MEAL
77. Nihayet dişi deveyi boğazladılar, Rabblerinin emrinden dışarı çıktılar ve: “Ey Salih! Eğer gerçekten peygamber olarak gönderilenlerden isen bizi tehdit ettiğin azabı getir bakalım” dediler.
MUSTAFA ÇEVİK
77 Nihayet uyarılmalarına rağmen, deveyi hunharca katledip Rablerinin emrine başkaldırdılar, ardından Salih’e, “Ey Salih! Sen gerçekten Allah’ın peygamberi isen, bizi tehdit edip durduğun şu azap gelsin de görelim.” dediler.
MEAL AÇIKLAMASI
77. Nihayet uyarılmalarına rağmen Allah’a itaatin simgesi olan dişi deveyi işkence ederek hunharca boğazladılar, Rabblerinin emrinden dışarı çıktılar başkaldırdılar ve: Salih’e de “Ey Salih! Eğer gerçekten peygamber olarak gönderilenlerden isen bizi tehdit ettiğin azabı getir bakalım” dediler. Deveyi normal şartlarda değil de işkenceyle öldürdüler. Böylece hem Allah’a büyük bir saygısızlık gösterdiler hem de peygamberlerini aşağılamak konusunda kendilerince bir eylem ortaya koydular.
78
MEAL
78. Bunun üzerine onları kuvvetli bir sarsıntı aldı ve yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
MUSTAFA ÇEVİK
78 Derken ansızın çok şiddetli bir deprem onları yakaladı ve bulundukları yerde helak edildiler.
MEAL AÇIKLAMASI
78. Bunun bu haksızlıkları ve ahlâksızlıkların üzerine ansızın onları kuvvetli dehşet verici bir gürültüyle patlayarak şehrin altını üstüne getiren korkunç bir sarsıntı aldı ve düne kadar güven içinde oturdukları yurtlarında cansız diz üstü çöküp kaldılar. Deprem onları yakaladı ve bulundukları yerde helak edildiler. Kestikleri dişi develer onların hayat kaynağıydı. Develeri kestikleri için onları besleyecek hayvanlar yok oldu. Yurtları yaşanmaz hale geldi. İnat uğruna yaşam kaynaklarını kesmişlerdi. Suya sahip çıkarken yiyecekleri etleri, içecekleri sütleri kaybettiler. Böylece yurtlarında açlıktan yok olup gittiler. Hâlbuki Allah onlara doğal denge olarak deveyi işaret etmişti. Yaşam yasası gereği Allah onlara develeri vermişti. Yaşam kaynağı olarak verdiği develere dokunmamalarını emretmişti. Allah’ın emrini çiğnediler! Develeri keserek yaşamlarını yok ettiler. Farkında değillerdi. (Semûd kavmi dişi deveyi hunharca katlettikten sonra pişman olmuşlardı; ancak iş işten geçtiği için bunun kendilerine hiçbir faydası dokunmamış, hak ettikleri azapla buluşturulmuşlardı.)
79
MEAL
79. (Salih) onlardan yüz çevirip şöyle dedi: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin bildirdiğini ulaştırdım ve size öğüt verdim; ama siz öğüt verenlerden hoşlanmıyorsunuz.”
MUSTAFA ÇEVİK
79 Salih de onların ardından bakarak şöyle dedi: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin âyetlerini tebliğ ettim, size öğüt vererek doğru olana çağırdım ama siz bunlardan hiç hoşlanmadınız.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
79. Salih bu müthiş olaydan sonra oradan ayrıldı. onlardan yüz çevirip uzaklaşırken kendi kendine söylenerek şöyle dedi: “Ey isyankâr kavmim! ne olurdu, sözümü dinleyip zulüm ve haksızlıklardan vazgeçseydiniz! Oysa, Ben size Rabbimin bildirdiğini ulaştırdım, âyetlerini tebliğ ettim ve bu korkunç âkıbetten kurtarmak için size elimden geldiği kadar içtenlikle öğüt verdim, doğru olana çağırdım; ama ne yazık ki siz öğüt verenlerden hoşlanmıyorsunuz.”
80-81
MEAL
80. Lut’u da (peygamber olarak gönderdik) ve kavmine şöyle dedi: “Sizden önce alemlerden kimsenin işlemediği bir kötülüğü siz mi işliyorsunuz?
81. Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz çok ileri giden bir topluluksunuz.”
MUSTAFA ÇEVİK
80-81 Biz Lût’u da peygamber olarak kavmine göndermiştik. O da kavmine şöyle seslendi: “Siz nasıl insanlarsınız? Dünyada sizden önce hiçbir toplumun yapmadığı iğrenç bir hayâsızlık yapmaktasınız. Kadınları bırakıp erkeklere şehvetle yaklaşıp sapıklaşıyor, sınır tanımayıp azgınlaşıyorsunuz.”
MEAL AÇIKLAMASI
80. Lut’u da erkek erkeğe sapık ilişkilere giren azgın bir toplumu uyarması için peygamber olarak kavmine gönderdik ve kavmine şöyle dedi: Siz nasıl insanlarsınız? Dünyada “Sizden önce alemlerden kimsenin işlemediği, hiçbir toplumun yapmadığı iğrenç bir hayâsızlığı, fuhşu, oğlancılığı kötülüğü siz mi işliyorsunuz? (Sodom halkında iyice yayılmış bu çirkin fiil, yani eşcinsellik bazı yerlerde maalesef devam etmektedir. Ama buna rağmen insanlığın büyük ekseriyeti tarafından hayasız bir fiil olarak kabul edilmektedir. Bu işi normal karşılayanlar, eski Yunan filozofları ile modern dünyada bir kısım avrupalı ve amerikalılar olmuşlardır. 20. asrın son çeyreğinde ortaya çıkan ve başlıca yayılma yolu bu gayri meşrû ve gayri fıtrî cinsel ilişkiler olan AIDS hastalığı, fıtrat dışına çıkan insanlığa ilahî bir tokattır.)
81. Aman Allah’ım! Demek Siz apaçık aşırı gidiyor, Allah’ın yasasını çiğniyorsunuz, Siz kadınları bırakıp cinsellik arzunuzu tatmin etmek için şehvetle erkeklere sapıkça yanaşıyorsunuz. Erkek erkeğe cinsel ihtiyaçlarınızı gideriyorsunuz. Doğrusu siz sınır tanımayıp çok ileri giden kuralları çiğneyen, cahil, isyankâr azgın bir topluluksunuz.” Taşkın bir milletsiniz. Rabbiniz bu iş için erkeği ve kadını yaratmıştır. Allah’ın yaratılış yasası budur. Sizler yaptığınız şeyle Allah’ın yasasını çiğniyorsunuz.” (Bu ayetlerle Lût kavminin kıssası anlatılarak, hayvanlar dünyasında bile eşine rastlanmayan erkekle erkeğin ilişkisi (homoseksüellik-eşcinsellik) ağır bir dille kınanıyor. İmandan mahrum ve vahiyden kopuk olarak fıtrat bozulması yaşayan, yaratılış safiyetinden bütünüyle uzaklaşan insanların her an ne yapacağının belli olamayacağına, hayvanların bile ortaya koymadığı davranışlar (Furkan 25/44) sergileyebileceğine dikkat çekiliyor. Bugün bile kalıntılarına rastlanan bu kavmin yaptıklarını Kur’an, yaşayan milletlere ibret olsun diye 27 yerde anlatmaktadır. Bugün, eşcinsellik dünyanın geneli tarafından kabul görmese de bu işi normal karşılayanların ve hatta destekleyenlerin sayısı her geçen gün çığ gibi büyümektedir. Lut kıssalarında farklı versiyonlarla sık sık dile getirilen felaketler; yaşadığımız dünyada bu tip ahlaksızlıkların hayata geçirilmesi durumunda aynı felaketlerin tekrar edebileceği konusunda uyarı niteliğindedir. Batı toplumlarında yaygınlaştıktan sonra İslâm toplumları içinde de yayılmak ve yerleştirilmek istenen anlayış ise, bu fiili iğrençliğinden soyutlayarak normal bir davranış biçimi olarak benimsetmeyi amaçlamakta ve, ne yazık ki, bu yönde belirli bir mesafe de almış bulunmaktadır. Bunda, sadece ahlâksızlığı yaymak isteyenlerin değil, onları hoşgörmek, doğal karşılamak, benimsemek veya tehlikeyi küçümsemek suretiyle buna çanak tutanların da payının bulunduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır. 4:140 ve 6:108 gibi âyetler, günahı hoşgörmenin veya günaha sebep olmanın da onu işlemek gibi vebal teşkil ettiğini bildirmektedir.)
82
MEAL
82. Kavminin cevabı ise sadece: “Onları kasabanızdan çıkarın. Onlar pek fazla temiz olmaya çalışan insanlarmış!” demek oldu.
MUSTAFA ÇEVİK
82 Kavmi ise kendi aralarında şöyle konuşmaya başladı. “Bu Lût ve yandaşlarını buradan sürüp çıkaralım, bize namus dersi vermeye kalkışanların aramızda yeri yok.”
MEAL AÇIKLAMASI
82. Kavminin cevabı ise sadece: “Onları -Bu Lût ve yandaşlarını- buradan sürüp kasabanızdan çıkarın. Onlar pek fazla temiz olmaya bize namus dersi vermeye çalışan insanlarmış!” demek oldu. Böylece, Lut ile halkı arasında, yıllar sürecek zorlu bir mücâdele başladı. Fakat inkârcılar, tüm uyarılara rağmen ilâhî dâvetten yüz çevirdiler, azıttıkça azıttılar! (Lut kavminin sürgünle ilgili gayretlerini görüyoruz. Bu da o insanların kötülükte ve ahlaksızlıkta ne kadar ileri gittiğini göstermektedir. “Temizliğe fazla düşkün insanlarmış” ifadesi, aynı zamanda alay dolu bir ifadedir. Yani “Lut, ahlak polisliği yaparak bize rehberlik etmek istiyorsa bizim böyle bir şeye ihtiyacımız yok” demektir.)
83-84
MEAL
83. Biz de onu ve karısı dışında bütün ailesini kurtardık. O (karısı) ise azapta kalanlardandı.
84. Onların üzerine şiddetli bir (azap) yağmuru yağdırdık. Suçluların sonlarının nasıl olduğuna bakın!
MUSTAFA ÇEVİK
83-84 Biz de karısı hariç, Lût’u ve ailesini kurtardık. Geride kalanların üzerine yağmur gibi taş yağdırıp hepsini helak ettik. Allah’ın davetine başkaldıranlara ders olsun.
MEAL AÇIKLAMASI
83. Biz de onu ve karısı dışında bütün ailesini, ona inananları bir gece vakti şehirden çıkararak, gelecek olan azaptan kurtardık. O karısı ise azapta kalanlardandı. Çünkü o, fuhşiyatı yapanları hoş karşıladı, kâfirlerin zulmünü onaylayarak o zâlimlerle birlikte hareket etti. (Hz. Lût’un karısı inkârcıların zulmünü onaylayarak o zalimlerle birlikte hareket ediyordu. O da Hz. Nuh’un karısı gibi kocasına ihanet edenlerdendi. Bu konu Tahrim suresi 66/10. âyetinde şu şekilde anlatılmaktadır: “Allah, inkârcılara, Nuh’un karısı ile Lût’un karısını örnek gösterdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kişinin nikâhları altında bulunuyorlardı. Derken onlara hainlik ettiler de kocaları, Allah’ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: “Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin ateşe!” denilir.)
84. Geride kalanların, Onların üzerine zalimleri kırıp geçiren taşlardan şiddetli bir azap yağmuru yağdırdık. Yağmur gibi taş yağdırıp hepsini helak ettik. İşte, Suçluların utanmaz günahkârların, İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsilerin, sonlarının nasıl olduğuna, bu ibret verici olaya bir bakın! Suçluların cezası nasılmış, görün! Allah’ın davetine başkaldıranlara ders olsun. (Hz. İbrahim’in kardeşinin torunu olan Hz. Lût, Humus’ta bulunan «Sodom» şehri halkına peygamber olarak gönderilmişti. Bu şehir halkı başka hiçbir milletin yapmadığı bir fuhuş (homoseksüellik) yapıyorlardı. Lût (a.s.)ın nasihatlerini dinlemediler, kötülüklerine devam ettiler. Nihayet Lût Peygamber kendine inananlarla beraber geceleyin şehri terketti. Kavmi ise zelzele, başlarına yağan müthiş taş ve yağmur ile helâk olup gittiler. İşte küfür ve fuhşun sonu böyle neticelendi.) [Not: Bu asırda da, eşcinselliği ve başka cinsi rezaletleri meşrulaştırıp yaygınlaştıran Batı ülkelerinin ve işbirlikçi takipçilerinin aynı korkunç sonuçlara uğratılmayacağını sananlar aldanmaktaydı.]
85-87
MEAL
85. Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. O onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir belge geldi. Ölçüyü tartıyı tam yapın ve insanların eşyasını eksik vermeyin. Düzene sokulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer mü’minler iseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
86. Tehditlerde bulunmak, insanları Allah’ın yolundan alıkoymak ve onda çarpıklık aramak üzere bütün yollara oturmayın. Düşünün ki az sayıdaydınız Allah sizi çoğalttı. Bozguncuların sonlarının nasıl olduğuna bakın.
87. Eğer içinizden bir topluluk benimle gönderilmiş olana iman etmiş bir topluluk da iman etmemişse Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
MUSTAFA ÇEVİK
85-87 Medyen halkına da soydaşları Şuayb’ı peygamber olarak gönderdik. Şuayb da kavmine, “Ey kavmim! Yalnız Allah’a kulluk edin, sizin Allah’tan başka ilahınız yoktur. Rabbinizden size apaçık âyetler geldi, artık siz de hayatınızı O’nun bildirdiği gibi yaşayın, her işinizde ölçüyü tartıyı gözetin, yeryüzünde fesada sebep olmayın. Gerçekten Allah’a inanıyorsanız bu sizin hayrınızadır.” dedi. Sonra da uyarılarına şöyle devam etti. “Ey kavmim! Allah’ın davetine iman edenleri tehdit, şantaj gibi baskı ve tuzaklarla döndürmeye ve dosdoğru olan bu yolu eğri büğrü göstermeye çalışmayın. Allah’ın sizleri sayınız az ve gücünüz zayıf iken nasıl çoğaltıp güçlü hale getirdiğini unutmayın. Bunun üzerine içlerinden bir grup Allah’ın davetine iman edip onun gereklerini yerine getirmeye çalışırken, bir grup da daveti reddedip kabul edilmesine engel olmaya çalıştılar. Ey mü’minler! Siz imanınızda sabır ve sebat ederek müşriklere karşı direnin. Allah mutlaka aranızda hükmünü verecektir, çünkü Allah hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
MEAL AÇIKLAMASI
85. Sina Yarımadası’nda yaşayan Medyen’e de toplumuna da kardeşleri gibi yakından tanıdıkları soydaşları Şuayb’ı peygamber olarak gönderdik. Şuayb O onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’ın yasalarına uyun, Sizin Allah’tan başka yönetecek hükümdarınız yoktur. Yalnız Allah’a gönülden boyun eğin ve yalnızca O’na kulluk edin. Sizin Allah’tan başka otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğeceğiniz bir efendiniz, ilahınız yoktur. İşte Size benimle Rabbinizden hakîkati tüm berraklığıyla ortaya koyan apaçık apaçık âyetler bir belge bir mucize geldi. Artık siz de hayatınızı O’nun bildirdiği gibi yaşayın, Artık Allah’ın yasalarına göre yaşayın! İnsanlar arasındaki ilişkilerde hakkı hukuku koruyun! Ölçüyü tartıyı tam yapın, ölçü ve tartıda adâleti gözetin ve insanların hakları olan mallarını ve eşyasını değerinden eksik vermeyin. Hiç kimsenin hakkını çiğnemeyin, Toplumsal düzeni sağlayın! Her zaman adil olun! Hırsızlık ve haksızlık yapmayın. İnsanların mallarını eksik teslim etmeyin, değerini düşürmeyin, bedellerini eksik ödemeyin, mallarını kötülemeyin, haksız rekabet yapmayın, aldatarak, hile yaparak, fırsat kollayarak, gasp ederek insanların haklarını zayi etmeyin, zayiine sebep olmayın. Yeryüzünün ilâhî hükümler uygulanarak Düzene sokulmasından sonra sakın yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Her türlü zulüm ve sömürüden sakının. Yeryüzünde fesada sebep olmayın. İnsanı vahyin rehberliğinden uzaklaştırarak onu inkâr, zulüm ve ahlâksızlık bataklığına sürüklemeyin Eğer Gerçekten Allah’a inanıyorsanız/mü’minler iseniz bu sizin dünyada ve âhirette kurtuluşunuz için daha hayırlıdır. (Hz. Şuayb, Medyen ve Eyke halklarına peygamber olarak gönderilmiştir. Medyen toprakları, Hicaz’ın kuzey batısında, oradan Kızıldeniz’in doğu sahiline, güney Filistin’e Akabe Körfezi’ne ve Sina Yarımadası’nın bir bölümüne kadar uzanan bölgede yer alır. Medyen aynı zamanda İbrahim Peygamberin oğlunun da ismidir. Bunun torunlarına Medyen halkı, yaşadıkları yere de Medyen denmiştir. Medyenliler putperest olmakla beraber hırsızlıkta, vurgunda, hilekârlıkta ve insan haklarını ihlalde tarihe geçmişlerdir. Hz. Şuayb, Hz. İbrahim’in torunlarından Mikail’in oğludur. Annesi Hz. Lut’un kızıdır. Şuayb peygamber kızı Safura’yı Hz. Musa ile evlendirerek aynı zamanda onun kayınbabası olmuştur.)
86. Sonra da uyarılarına şöyle devam etti. “Ey kavmim! sakın Allah’a ve davetine iman edenleri Tehditlerde bulunmak, insanları Allah’ın yolundan alıkoymak ve onda çarpıklık aramak insanların gözünde eğri göstermek üzere pusuya yatarak bütün yollara oturmayın. Allah’ın davetine iman edenleri baskı tehdit, şantaj gibi baskı ve tuzaklarla döndürmeye ve dosdoğru olan bu yolu eğri büğrü göstermeye çalışmayın. İnananları tehdit ederek, inananları Allah’ın yolundan alıkoyarak, Allah’ın yolunu, Allah’ın yasalarını eğip bükerek adaleti engellemeyin! Zulmün kapısını açmayın Düşünün ki pek az sayıdaydınız Allah sizi çoğalttı. güçlü, zengin ve müreffeh bir toplum yaptı Bozguncuların sonlarının nasıl olduğuna ibretle bakın ve ona göre davranın. Hepsinin yerinde yeller esiyor. (Yüce Allah Hz. Şuayb’ın tebliğindeki çok önemli noktaları ifade bağlamında insanları engellemek için doğru yolun üzerine oturmamayla ilgili uyarısını haber vermektedir. Bu tutum Yüce Allah’a karşı isyanının sonunda İblis’in söylediği “Beni saptırmanın karşılığında senin doğru yoluna oturacağım” şeklindeki sözünü hatırlatmaktadır. Demek ki Hz. Şuayb’ın kavmi de İblis’in yolundan gitmekte ve insanları saptırmak için doğru yolun üzerine oturup insanların istikamet sahibi olmalarını engellemeye çalışmaktalardı.)
87. Eğer içinizden bir topluluk benimle gönderilmiş olana -Allah’ın davetine- iman etmiş ve onun gereklerini yerine getirmeye çalışırken, bir topluluk da daveti reddedip kabul edilmesine engel olmaya çalışarak iman etmemişse, Ey mü’minler! Siz imanınızda sabır ve sebat ederek müşriklere karşı direnin ve artık Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (Bu çifte muhataplı ifade, Hz. Şuayb’in mü’min bağlılarına bir teselli tavsiyesi, mesajını inkâr edenlere ise kinayeli bir tehdit içermektedir. Bu ve bundan önceki kıssalarda ilginç olan, inanan kitlenin savunmada kalıp hiç saldırıya geçmemiş olmasıdır. Aksine bir sonraki âyette olduğu gibi, saldırgan taraf hep inkârcılar olmuştur.)
88-89
MEAL
88. Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri dediler ki: “Ey Şu’ayb! Ya seni ve seninle birlikte iman edenleri kasabamızdan çıkaracağız, ya da dinimize döneceksiniz.” Şuayb de şöyle dedi: “İstemesek de mi?
89. Allah bizi ondan kurtardıktan sonra sizin dininize dönersek Allah’a iftirada bulunmuş oluruz. Rabbimiz Allah dilemedikçe de zaten sizin dininize dönmemiz söz konusu olamaz. Rabbimiz ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Biz Allah’a güvendik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimizin arasını hak üzere aç (aramızda hak üzere hükmet). Sen açanların (hükmedenlerin) en hayırlısısın.”
MUSTAFA ÇEVİK
88-89 Kavminin yöneticisi ve kendini beğenmiş ileri gelenleri Şuayb’a, “Ey Şuayb! Ya bizim dinimize dönersiniz ya da seni ve beraberindeki iman edenleri yurdumuzdan sürüp çıkarırız.” dediler. Şuayb da onlara: “Biz istemesek de zorla, baskıyla mı yapacaksınız bunu?” dedi ve ardından da, “Allah, sizin kokuşmuş, zulme dayalı, insanı insana kul eden nizamınızdan bizi kurtarmışken, onu tekrar kabul edip dönmek demek, Allah’a güvenmemek, âyetlerini yalanlamak, nankörlük ve iftira etmektir. Allah asla bundan razı olmaz. O yüzden sizin talebinizi kabul etmemiz mümkün değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır ve her şeyin en doğrusunu da O bilir. Biz yalnızca O’na yönelir ve O’na güveniriz. Rabbimiz bizimle şu müşrik ve kâfir kavim arasındaki hükmünü ver, hüküm verenlerin en hayırlısı Sensin.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
88. Kavminin büyüklük taslayan müstekbirler, iman etmeyi kibirlerine yediremeyen, kendini beğenmiş ileri gelenleri dediler ki: “Ey Şu’ayb! Ya seni ve seninle birlikte iman edenleri kasabamızdan çıkaracağız, ya da dinimize, geleneklerimize ve yerleşik geleneksel düzenimize döneceksiniz, bizim yaşadığımız hayatı benimseyip. yasalarımıza uyarırsanız ülkemizde kalırsınız. Ya bunu böylece kabul eder, bizi sever, bizimle birlikte bizim gibi aynı hayatı yaşarsınız, ya da çeker gider, ülkemizi terk edersiniz. Şuayb de şöyle dedi: “ Biz İstemesek de mi, zorla, baskıyla mı yapacaksınız bunu? Dedi. Hayır, bizi zorla küfre ve kötülüğe sokamazsınız. (Medyenliler Hz. Şuayb’ı ve müminleri iki seçenekle baş başa bırakmışlardı. Seçeneklerden ilki tehdit idi. Buna göre, müminleri şehirden, yani ülkeden çıkarmakla tehdit etmişlerdi. Ülkeden sürülme tehdidi başka peygamberlerin kavimlerinde de görülen bir durumdu.)
89. Allah bizi ondan, sizin kokuşmuş, zulme dayalı, insanı insana kul eden nizamınızdan, şu bâtıl dininizden bizi kurtardıktan sonra eğer yeniden sizin dininize dönersek bu onu tekrar kabul edip dönmek demek, Allah’a güvenmemek, âyetlerini yalanlamak, nankörlük ve iftira etmek demektir. Allah asla bundan razı olmaz. O yüzden sizin talebinizi kabul etmemiz mümkün değildir. Doğru ile yanlışı birbirine karıştırmış ve açıkça Allah’a iftirada bulunmuş oluruz. Rabbimiz Allah sizin dininize dönmemizi dilemedikçe de —ki O inkâra dönmemizi dilemez— zaten sizin dininize dönmemiz söz konusu olamaz. Doğrusu Allah bizi sizin düzeninizden kurtardıktan sonra, tekrar sizin düzeninize dönersek, Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Çünkü sizler Allah’ın yasalarını bırakıp, kendi uydurduğunuz yasalara göre yaşıyorsunuz. İnsanları kandırarak haklarını yiyorsunuz. Eğer bizim sizin düzeninize tekrar dönmemizi Allah dilemiş olsa, belki döneriz. Ancak böyle bir şey mümkün değil. Bizler Allah istemedikçe asla sizin düzeninize dönmeyiz. İnsanoğlunun bilgisi sınırlıdır, fakat Rabbimiz sonsuz ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Bu yüzden Biz yalnızca Allah’a güvendik. Şuayb Peygamber hakîkati bile bile reddeden bu inatçı kâfirlerin imana geleceğinden iyice ümit kesince, Allah’a el açıp yalvarmaya başladı: Ey Rabbimiz! Bizimle şu müşrik zâlim kavmimizin arasını hak üzere aç, aramızda hak üzere hükmet. Sen açanların hükmedenlerin hüküm verenlerin en hayırlısısın.” Diye dilekte bulundu. (Bu âyette Şuayb (a.s.) kavminin dinlerine geri dönme teklifini reddetmekte, fakat bu işte Allah’ın dilemesini istisna etmektedir. Onun bu tutumu, Allah’ın iradesine teslim olmasının bir ifadesidir. Çünkü peygamber ve velîler devamlı olarak Allah’ın azabından ve durumlarının değişmesinden korkarlar. Bu sebeple Şuayb (a.s.) diyor ki: Allah’ın dinini bırakıp da sizin dininize dönmemiz kabul edilir şey değildir. Ancak Allah bizim helâkimizi dilemişse bir şey diyeceğimiz yoktur. Çünkü bütün işlerimiz onun elindedir. O, dilediğini itaat sebebiyle mutlu kılar, dilediğini de günahından ötürü cezalandırır. Son cümleden anlaşılıyor ki Hz. Şuayb, taammüden Hakk’ın karşısında olan bu ısrarcı kâfirlerin imana geleceğinden iyice ümidini kesmiş, Hz. Nuh’un, Hz. Lût’un ve Hz. Salih’in kavmi gibi akıbetlerini Allah’a bırakmıştır.)
90
MEAL
90. Kavminin inkar eden ileri gelenleri dediler ki: “Eğer Şu’ayb’a uyarsanız o zaman zarara uğrayanlardan olursunuz.”
MUSTAFA ÇEVİK
90 Medyen halkının yöneticileri, Şuayb’ın Allah adına yaptığı davete iman eden mü’minlere, “Şuayb’ın peşinden giderseniz hüsrana uğrayanlardan olursunuz!” diyerek gözlerini korkutup aralarında fesat çıkarmaya çalıştılar.
MEAL AÇIKLAMASI
90. Kavminin inkar eden Medyen halkının yöneticileri ve ileri gelenleri, bile bile inkâr eden o kâfirler, gerçeği yalanlayan nankörler, müminleri iknâ yoluyla bu yoldan çeviremeyeceklerini görünce, bu kez kaba kuvvete başvurarak —ki küfrün değişmez mantığıdır bu— iman edenlere, dediler ki: “Eğer Şu’ayb’a uyarsanız, peşinden giderseniz o zaman zarara ve hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” diyerek gözlerini korkutup, tehdit edip aralarında fesat çıkarmaya çalıştılar.
91-92
MEAL
91. Bunun üzerine onları kuvvetli bir sarsıntı aldı ve yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
92. Şu’ayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular. Asıl zarara uğrayanlar Şu’ayb’ı yalanlayanlar oldu.
MUSTAFA ÇEVİK
91-92 Sonunda onları da ansızın müthiş bir depremle bulundukları yerde yakalayıp helak ettik. Şuayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamış gibi yok olup gittiler.
MEAL AÇIKLAMASI
91. Bunun üzerine onları ansızın dehşet verici bir gürültüyle patlayan ve şehrin altını üstüne getiren korkunç müthiş bir depremle kuvvetli bir sarsıntı aldı ve yurtlarında cansız bir hâlde diz üstü çöküp kaldılar. Hepsi helak oldular. (Bu felaketlerin yaşandığı Akabe körfezi kıyısında yer alan bölgenin jeolojik yapısı incelendiğinde, söz konusu bölgenin geçmişte volkanik hareketlere maruz kaldığı anlaşılmaktadır.)
92. Sonunda Şu’ayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular yok olup gittiler. Böylece Asıl zarara ziyana uğrayanlar Şu’ayb’ı yalanlayanlar oldu.
93
MEAL
93. (Şu’ayb da) onlardan yüz çevirip şöyle dedi: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin bildirdiklerini ulaştırdım ve size öğüt verdim. Artık inkarcılar topluluğuna nasıl üzülürüm?”
MUSTAFA ÇEVİK
93 Şuayb da onların arkalarından bakıp, “Ey kavmim! Rabbimin âyetleriyle öğütler vererek sizi uyardım. Şu halde ben nasıl (sizin gibi) hakkı ve hakikati inkar eden bir topluluk için yas tutup kederleneyim?” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
93. Şu’ayb da onlardan yüz çevirip arkalarından bakıp şöyle dedi: “Ey isyankâr kavmim! Ne olurdu, sözümü dinleyip zulmünüzden vazgeçseydiniz! Oysa Ben size Rabbimin bildirdiklerini ulaştırdım ve bu korkunç âkıbetten kurtarmak için size öğüt verdim ve uyardım. Artık sizin gibi hakkı ve hakikati inkar eden, böylesine azgın sizin gibi nankör inkarcılar topluluğuna nasıl üzülürüm? Nasıl yas tutup kederlenirim. Çünkü herkesin hak ettiği akıbete uğraması gerekir. Yani evvel emirde Şuayb (a.s) kavminin helâkinden bir hüzün duydu. Fakat onların teessüfe lâyık olmadıklarını ve küfürleriyle azabı hak ettiklerini düşünerek onlardan bütün alâkasını kesti. Hâsılı “oh olsun!” demedi fakat “vah!” demenin de caiz olmayacağını mülâhaza etti ve “artık kâfir bir kavme nasıl acırım?” diyerek onlardan tamamen sarf-ı nazar eyledi. (Bu âyetten, helâk edilen kâfir toplumlara acımanın yasak olduğu anlaşılmaktadır. Hümanistlik adına, bu kâfirlere acıma hastalığı, Müslümanların Müslümanlara acımasını bile unutturup, Filistin’deki Müslümanlar yerine İsrâil’deki Yahudilere acıma şaşkınlığına kadar düşürmüştür.) (Buradaki “nankörlük”, içerisinde ısrarlı inkârı barındıran bir nankörlüktür. Bu ifade, kavmi topluca helâk olan bir rasulün iç dünyasını ele vermesi açısından hayli anlamlıdır.)
94-95
MEAL
94. Hangi kasabaya peygamber gönderdiysek mutlaka oranın halkını, belki gönülden yalvarıp yakarırlar diye sıkıntı ve darlıkla karşı karşıya getirdik.
95. Sonra kötülüğün yerine iyilik verdik. Derken hayli çoğaldılar, varlıkları arttı ve: “Babalarımıza da darlık ve rahatlık dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine onları farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık.
MUSTAFA ÇEVİK
94-95 Biz her topluma peygamber ve kitap gönderip yaratılış sebepleri olan kurallarını Allah’ın belirlediği hayatı yaşamaya davet ederken bir yandan da sıkıntı ve yokluklarla sınadık. Sonra da o sıkıntı ve yokluğu bolluk ve refaha çevirdik. Allah’ın her iki durumu da yaşatmasına rağmen, birçoğu Allah’a yönelip şükretmek yerine, “Atalarımız da tıpkı bizim gibi, bazen yokluk, sıkıntı çekmiş, bazen de bolluk ve refah içinde yaşamışlardı.” diyerek nankörlük ve azgınlıklarına devam ettiler. Bu yüzden Biz de böylelerini hiç beklemedikleri bir zamanda yakalayıp hak ettikleri azapla cezalandırdık.
MEAL AÇIKLAMASI
94. Hangi topluma, kasabaya ülkeye peygamber ve kitap veya dâvetçi gönderdiysek ve yaratılış sebepleri olan kurallarını Allah’ın belirlediği hayatı yaşamaya davet ederken bir yandan da mutlaka oranın inanmayan halkını, gaflet uykusundan uyansınlar, aciz olduklarını anlasınlar ve belki gönülden yalvarıp yakarırlar. Pişman olup iman ve itaate yanaşırlar diye sıkıntı ve darlıkla yokluklarla, şiddet, hastalık ve ekonomik darboğazlarla, mallarına ve kendilerine gelen zararlarla karşı karşıya getirdik ve sınadık. Biz hangi ülkeye Nebi gönderdiysek halklarını değişik açılardan sınarız. Onların arasında yoksulluk darlık olur. Onlara bakarız. Yoksullukta, darlıkta ne yapıyorlar? Başlarına gelen darlıkta yoksullukta Allah’a mı yalvarıyorlar yoksa başka şeylere mi? Doğal yasamız her toplumu kuşatır. Doğal yasamızdan kaçış yoktur. Yüce Allah çeşitli peygamber kıssalarını anlatıp kavimlerinin helak edilme biçimlerini ve nedenlerini ifade ettikten sonra, insanlık tarihinde helak edilenlerin sadece kıssası anlatılanlar olmadığını belirtmekte ve genel kuralını hatırlatmaktadır. Allah varlığı yaratır ve yasalarını da koyar. Burada da bir yasa ortaya konuyor ve ilahi takdirin aşamalarından bahsediliyor. Peygamberlerin gönderilmesi, kitapların indirilmesi ve bunlara karşı çıkanların cezalandırılması bu ilahi yasanın işlemesidir. Başta insan olmak üzere evrende var olan her şey bir plan ve program çerçevesinde hayatını sürdürür. Allah sebepsiz yere kimseyi sıkıntıya sokmaz, gereksiz yere ceza vermez. Ayetin son cümlesindeki “zorluk ve sıkıntıyla yakalayıvermişiz” anlatımı peygamberlere başkaldıranlar için geçerlidir. Yoksa elçinin gelmesini zorunlu hale getirmek için insanların saptırılması asla sözkonusu değildir. Allah, fıtrat bozulması yaşayan ve dünyayı çekilmez hale getiren insanlara peygamberler gönderdiği halde onları yalanlayanları farklı ruhi ve bedeni hastalıklara ve mali sıkıntılara maruz bırakır. Sıkıntılara maruz kalanlardan aklını başına devşirerek aslına dönenler kurtulur ama isyana ve zulme devam edenler helak olur giderler.
95. Sonra da o sıkıntı ve kötülüğün yerine iyilik, bolluk ve refah verdik. Derken hayli çoğaldılar, varlıkları arttı ve: Allah’ın her iki durumu da yaşatmasına rağmen birçoğu Allah’a yönelip şükretmek yerine, Nihâyet, refah seviyeleri iyice yükselince yavaş yavaş azgınlaşmaya başlayarak, “Babalarımıza da böyle bazen darlık ve bazen de rahatlık dokunmuştu” Atalarımız da tıpkı bizim gibi, bazen yokluk, sıkıntı çekmiş, bazen de bolluk ve refah içinde yaşamışlardı, Demek ki, bu olaylar ilâhî bir uyarı, imtihân veya ceza filan değil, tamamen tesadüflere bağlı olarak öteden beri süregelen basit tabîat hâdiseleri ve sosyal olaylarmış dediler ve haksızlıke, ahlâksızlık, nankörlük ve azgınlıklarına devam ettiler Bunun üzerine onları hiç beklemedikleri bir zamanda farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık. Ve hak ettikleri azapla cezalandırdık. Doğal yasalarımız gereği bazen kuraklıklar, bazen verimli zamanlar yaşanır. Salgın hastalıklar toplumları yakalar, sonra iyileşirler. Başlarına depremler, doğal felaketler gelir. Bunlar hep doğal yasalarımızdan kaynaklanır. Dünyada yaşayanlar bunları bilir. Yasalarımız gereği başları sıkıştığında ne yapıyorlar bakarız. Onların çoğu: “Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı” diyerek başlarına gelenlerle denendiklerini anlamazlar. Hâlbuki onlara yaşadıkları dünyanın sağlam bir yer olmadığını gösteririz. İsteriz ki dünyaya dalıp gitmesinler, yasalarımıza uyarak yaşasınlar. Ama onların çoğu başlarına gelenlerden ibret almazlar. Tam tersine yasalarımıza uymaz, dünyaya daldıkça dalarlar. Aralarında haksızlık yapar, insanları sınıflara ayırırlar. Biz de onları ansızın yakalarız. Ölümleri başlarına gelince neye uğradıklarını şaşırırlar. Çünkü onlar hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyorlardı. (Önceki nesillerdeki kâfirlerin peygamberlerine yönelik olarak birbirine benzer tepkiler vermeleri nedeniyle Kur’an’da onların bu durumu aynı anda yaşanmış gibi sunulmakta, küfrün tek millet olduğuna dikkat çekilmektedir.)
96
MEAL
96. Eğer, kasabaların halkı iman etmiş ve sakınmış olsalardı onlara göklerin ve yerin bereketlerini açardık. Ancak onlar yalanladılar biz de onları kazandıklarına karşılık yakalayıverdik.
MUSTAFA ÇEVİK
96 Hâlbuki bu toplumlar, davet edildiklerine yönelselerdi, Biz de onlara göklerin ve yerin kapılarını sonuna kadar açar, üzerlerine bolluk ve bereket yağdırırdık. Fakat onlar daveti yalan sayıp, kabul etmediler, dolayısıyla Biz de onları kıskıvrak yakalayıp helak ettik.
MEAL AÇIKLAMASI
96. Eğer, helâk edilen bu toplumlar kasabaların halkı, ileri gelenleri, idarecileri, elçilerinin getirdiği hakîkate iman etmiş ve dürüst ve erdemlice davranarak her türlü küfür ve kötülükten sakınmış olsalardı, davet edildiklerine yönelselerdi, günahlardan arınıp, azaptan korunsalar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davransalar, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olsalar, takvâya dayalı düzeni benimseselerdi, onları elbette helâk etmezdik; tam tersine, onlara göklerin ve yerin bereketlerini, kapılarını sonuna kadar açardık. Ve üzerlerine bolluk ve bereket yağdırırdık. Ancak onlar yasalarımızı, dünyalık çıkarlarına ve nefsi arzularına kapılıp Hakkı ve daveti, hakîkati bile bile inkâr ettiler, yalanladılar biz de onları kazandıklarına karşılık zulüm ve kötülükler nedeniyle kıskıvrak yakalayıverdik. Ve helak ettik, yerin dibine geçirdik. (Yüce Allah insanlığı doğru yola iletmek için zaman zaman onların içinden seçtiği yüksek şahsiyetleri peygamber olarak göndermiştir. Fakat bazı memleketlerin halkı, şeytana ve nefislerine uymada son derece ileri gittikleri için peygamberlerin uyarılarını kabul etmemiş ve onları reddetmişlerdir. Cenab-ı Allah böyle davrananların kimini hemen cezalandırmış, kimini de bir müddet mühlet verip müreffeh bir hayattan sonra ansızın yakalamış ve helâk etmiştir.)
97-98
MEAL
97. Kasabaların halkı, uyumakta oldukları bir gece vaktinde kendilerine şiddetli azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler?
98. Yahut kasabaların halkı, eğlenmekte oldukları bir kuşluk vaktinde kendilerine şiddetli azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler?
MUSTAFA ÇEVİK
97-98 O halde hangi toplum, davetimize sırtını dönmesi halinde, azabımızın onları da geceleyin uykularında ansızın yakalamayacağından emin olabilir. Yahut gündüzün iş güçle oyalanıp dururken azabımızın gelip çatmayacağını bilebilir?
MEAL AÇIKLAMASI
97. O halde hangi toplum ve bu çağın insanları, Kasabaların halkı, ve bugünkü gaflet ve dalâlet toplulukları, davetimize sırtını dönmesi halinde, uyumakta oldukları bir gece vaktinde aniden kendilerine şiddetli azabımızın gelmeyeceğinden nasıl emin olabilirler ve onlar güvende miydiler?
98. O halde şu anda yeryüzünde hüküm süren hangi toplum Yahut kasabaların halkı, dünyanın zevk ve nîmetlerine dalmış eğlenmekte oldukları bir kuşluk vaktinde iş güçle oyalanıp dururken kendilerine şiddetli azabımızın gelmeyeceğinden nasıl emin olabilirler ve onlar güvende miydiler?
99
MEAL
99. Onlar Allah’ın tuzağından güvende miydiler? Zarara uğrayan bir topluluktan başka kimse Allah’ın tuzağından güvende olamaz.
MUSTAFA ÇEVİK
99 Allah’ın davetinden yüz çevirip, O’nun Rabliği ve ilahlığını örtmeye çalışan böyleleri, kendilerini nasıl güvende hissedebilirler. Azabın kendilerine hiç gelmeyeceğini zannedenler, büyük bir gaflet içindedirler.
MEAL AÇIKLAMASI
99. Onlar Allah’ın davetinden yüz çevirip, O’nun Rabliği ve ilahlığını örtmeye çalışan böyleleri, Allah’ın önceden kestirilemeyen kurduğu plan ve tuzağından ve bu plân uyarınca mutlaka gelecek olan azabından kendilerini nasıl güvende hissedebilirler ki güvende miydiler? Zarara uğrayan hüsrana mahkûm olmuş bir topluluktan başka kimse Allah’ın tuzağından ve plânına karşı güvende olamaz. Azabın kendilerine hiç gelmeyeceğini zannedenler, büyük bir gaflet içindedirler. Ne yazık ki onlar azabımızın gelmeyeceğini sandılar! Bilsinler ki ancak düşüncesiz, uyarılara kulak asmayan, öğütlerden gerekli dersleri almayanlar azabımızın gelmeyeceğinden emin olurlar. Hâlbuki biz hatalarını anlasınlar diye onlara süre vermiştik. Onlar verilen süreye güvenip aldandılar.( Allah’ın tuzağı” demek, onların hile ve tuzaklarını karşı bir tuzakla Allah’ın bozması demektir. inkârcılara mühlet verip, sonra onları ansızın yakalaması”, “inkârcıların inkârlarına karşılık vermesi” gibi anlamlar ifade eder. Tuzak kurmak insanlar için bir acizliğin ifadesidir; mertçe yapılamayan bir mücadelenin kaçamak yolunu tercih etmektir. Yüce Allah ise her gücün üstündedir. Tuzak, karşıdakinin bilemeyeceği bir şekilde kurulur. Oysa Yüce Allah’ın bilemeyeceği, O’na gizli olan hiçbir alan ve hile söz konusu olamaz. Ayetlerde Yüce Allah için kullanılan bu tür ifadeler, O’nun cezalandırmasını ve yapılanlardan haberdar olduğunu bildirmesidir.)
100
MEAL
100. Eski halkından sonra yeryüzüne varis olanlarca şu husus anlaşılmadı mı ki, biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibete uğratırdık ve kalplerine mühür vururduk da, artık bir şey duymazlardı.
MUSTAFA ÇEVİK
100 Öncekilerden sonra yeryüzüne halife yaptıklarımızın, kendilerine bildirilen bu olup bitenlerden dersler çıkarması gerekmez mi? Şayet dilersek, daveti reddetmeleri sebebi ile, öncekiler gibi onların da kalplerini mühürler, gerçeği anlamalarını engeller, azaba uğratırız.
MEAL AÇIKLAMASI
100. Eski halkından helâkinden sonra sonra bugün bu ülkelerde egemenlik sürenler, yeryüzüne varis olanlarca yaşadıkları ülkelerin ibretlerle dolu tarihleri, kâfi derecede aydınlatıcı bilgiler vermedi mi? şu husus gerçek anlaşılmadı mı. Saptıklarından dolayı yok ettiğimiz topluluklardan sonra yeryüzünde yaşayanlar hala anlamadılar mı? Öncekilerden sonra yeryüzüne halife yaptıklarımızın, kendilerine bildirilen bu olup bitenlerden dersler çıkarması gerekmez mi? ki, Şayet biz dileseydik daveti reddetmeleri sebebi ile, öncekiler gibi onları da günahlarından dolayı musibete uğratırdık gerçeği anlamalarını engeller, azaba uğratırdık ve kalplerine mühür vururduk da, artık bir şey duymazlardı. Eğer dileseydik onları da inkârlarından dolayı cezalandırırdık. Düşünmüyorlar mı? Ne yazık ki hiç ders almıyorlar. Gerçeklerimize karşı kalplerini kapatıyorlar. Biz de onları bu haliyle kabul eder, kalplerindeki inkârı tasdik ederiz. Onlar kalbini kapalı tutarken açmayız. Bizim böyle bir tercihimiz yok. Onların kalpleri gerçeklerimize kapalıyken onlara hidayet edersek haksızlık etmiş oluruz. İsteriz ki insanlar gerçekleri kendi gözüyle görsün, kendi kalpleriyle tasdik etsinler. Böylece hiçbir zorlama olmadan gerçeklere sahip çıksınlar. Yanlışlardan ayrılsınlar. Unutmayın ki inanmak da, inanmamak da özgürlük içindedir. Rabbiniz inanana da inanmayana da baskı yapmaz. Sadece inanmak isteyenlerin yolunu açar. İnkâr edenlere başlarına gelecekleri açıklar.
101
MEAL
101. İşte o kasabaların haberlerinden bazılarını sana anlatıyoruz. Şüphesiz onlara peygamberleri açık belgeler getirmişlerdi. Ancak daha önce yalanladıklarına iman etmeye yanaşmadılar. İşte Allah, kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.
MUSTAFA ÇEVİK
101 Sana bir kısmının kıssalarını bildirdiğimiz toplumlara da, kendi içlerinden peygamberler gönderip, yaratılış sebeplerini apaçık delillerle bildirip doğru yola davet etmiştik. Fakat onlar da daveti yalan saydılar, umursamayıp sırtlarını döndüler. Bunlar akıllarını doğru kullanmadıkları için kalpleri gerçeğe kapanmış kimselerdir.
MEAL AÇIKLAMASI
101. Ey Peygamber ve onu adım adım izleyen Müslüman! İşte o geçmişte helâk edilmiş yok olup giden memleketlerin toplumların kasabaların başlarına gelen felâket haberlerinden ve tarihi hadiselerinden bazılarını sana anlatıyoruz. Şüphesiz onlara peygamberleri hakîkatin bütün delillerini ortaya koyarak yaratılış sebeplerinden apaçık belgeler ve deliller getirmişlerdi ki onları doğru yola davet etmişlerdi. Ancak daha önce kibir ve inatları yüzünden peşinen yalanladıklarına iman etmeye yanaşmadılar, daveti yalan saydılar, umursamayıp sırtlarını döndüler. İşte Allah, akıllarını doğru kullanmadıkları için hakîkati bile bile reddeden bu gibi kâfirlerin kalplerini böyle mühürler. ( Allah, insanlığın saadeti için her devirde peygamberler göndermiştir. İnsanlardan bu peygamberlere inananlar olduğu gibi karşı çıkanlar da olmuştur. Hiçbir gerekçeye dayanmadan sırf bozgunculuk olsun ve insanların doğru yola gitmesi engellensin diye peygamberleri alaya alarak ortalığı karıştıranların cezası çok ağır olmuştur. “Allah inkarcıların kalbine mühür basar” ifadesi mecazi olup, inkara şartlanmış olanların hakka direnmesine karşılık “kalp gözlerini köreltir ve böylece kendi kendilerini gerçeği göremez hale getirirler” demektir.)
102
MEAL
102. Onların çoğunda bir ahde bağlılık görmedik. Çoğunu ancak fasık kimseler olarak bulduk.
MUSTAFA ÇEVİK
102 Oysa Biz insanı yaratıp, doğru ile yanlışı birbirlerinden ayırt etme kapasitesi ile donatıp, Rabbinin (sahibinin) de Allah olduğunu ona bildirmiştik. Fakat buna rağmen onların çoğunu Rablerine bağlı bulmadık, aksine nankörlük ederek yüz çevirdiler.
MEAL AÇIKLAMASI
102. Oysa Biz insanı yaratıp, doğru ile yanlışı birbirlerinden ayırt etme kapasitesi ile donatıp, Rabbinin de Allah olduğunu ona bildirmiştik. Fakat buna rağmen Onların çoğunda doğruluk, dürüstlük bir ahde bağlılık, Rablerine verdikleri söze bağlılık görmedik. Çoğunu ancak iman ve itaatten çıkan fasık kimseler ve nankörlük ederek yüz çevirenler olarak bulduk. Maalesef her asırda çoğunluk kendi hevâsına ve dünyalık hesabına dalan insanlardı. (İman etme, sadece bir sözleşme tazelemedir. Asıl sözleşme fıtrat sözleşmesidir ki bu insanın saf doğası, bozulmamış karakteridir. İnsan kendi saf doğasına ihanet etmeden inkârda ısrar edemez.)
103
MEAL
103. Sonra onların ardından Musa’yı ayetlerimizle, Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik; ancak onlar ayetlerimize haksızlık ettiler. Bozguncuların sonlarının nasıl olduğuna bir bak!
MUSTAFA ÇEVİK
103 Bu kavimlerin ardından da, Musa’yı Firavun ve onun önde gelenlerine gönderdik. Onlar da davet edildikleri hayat nizamına karşı çıktılar. Sonunda başlarına nelerin geldiğine bir bakın!
MEAL AÇIKLAMASI
103. Sonra onların ardından Musa’yı Peygamberliğini ispatlayan mûcizeler ve hakîkati açıkça ortaya koyan ayetlerimizle, Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik; ancak onlar da davet edildikleri hayat nizamına karşı çıktılar, mûcizeler karşısında düştükleri âcizliği idrâk etmelerine rağmen, buyruklarımıza karşı gelerek ayetlerimize ve elçimize haksızlık ettiler. Allah’ın kitabını kendilerine tebliğini, sünnetin hayata geçirilmesini engellediler Bozguncuların sonlarının nasıl olduğuna başlarına nelerin geldiğine bir bak! Ve anlat ki, inananlar bundan ders çıkarsınlar. İnkârlarından dolayı onları yok ettik. Görmediler mi? Ayetlerimizi inkâr ederek bozgunculuk yapanların sonu ne oldu? Şimdi sana Musa’nın hayatından örnekler vereceğiz. ( Kur’an’da Musa ve İsrâiloğulları kıssası, Mekkî ve Medenî bir çok sûrede farklı vurgular ve bölümlerle aktarılmıştır. Mekke’de inen bu âyetlerin içeriğiyle, Medine’de inen aynı konudaki âyetleri karşılaştırdığımızda, şu sonuç çıkar: ‘Hz. Musa’nın Mekke’si’ diyebileceğimiz büyük göç öncesi dönem, Hz. Muhammed’in Mekke’sinde ele alınır. Her elçinin Mekke’si birbirine benzer. Dolayısıyla Allah Rasûlü ve ona inananlar, tarihin bu yasasıyla teselli edilir)
104-105
MEAL
104. Musa şöyle demişti: “Ey Firavun! Ben alemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.
105. Bana yaraşan, Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememektir. Size Rabbinizden açık bir belge getirdim. Artık İsrailoğullarını benimle birlikte gönder.”
MUSTAFA ÇEVİK
104-105 Musa da Firavun’a şöyle demişti, “Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbinin size gönderdiği bir elçisiyim. Bana düşen Allah’ın davetini duyurmaktır, size apaçık delillerle ve bilgilerle geldim, buna rağmen inanmıyorsan hiç olmazsa köleleştirdiğin şu İsrailoğullarının, benimle birlikte Mısır’dan çıkıp gitmesine izin ver.”
MEAL AÇIKLAMASI
104. Musa Firavun’a şöyle demişti: “Ey Firavun! Ben alemlerin Rabbi gerçek sahibi, yöneticisi tarafından size gönderilmiş gönderilmiş bir peygamberim diye uyardı. (Bu ayette Hz. Musa risaletle ilgili konumunu açıkça ortaya koymakta, söylemlerinin kendisine ait olmadığını, aksine âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu Firavun’un yüzüne baka baka adeta haykırmıştır.)
105. Bana yaraşan, Allah’ın davetini duyurmaktır, Allah’ın bana bildirdiği hakîkati dile getirmekten başka bir şey değildir. Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememektir. Size sözlerimin doğruluğunu ispatlamak üzere, Rabbinizden açık bir belge açık mucizeler getirdim, delillerle ve bilgilerle geldim. Artık İsrailoğullarının hürriyetlerinin kısıtlanmasına son ver benimle birlikte gönder.” Buna rağmen inanmıyorsan hiç olmazsa köleleştirdiğin esir olarak muamele ettiğin şu İsrailoğullarının, benimle birlikte Mısır’dan çıkıp gitmesine izin ver. Mısır’dan çıkıp atalarının yurduna, Filistin’e gelsinler. Onları serbest bırak şeklinde davetini yaptı. (Bilindiği gibi Firavun kendisini ilâh diye tanıtmakta, İsrailoğulları’nın kendisinden başka ilahının bulunmadığını onlara dikte etmekteydi. İşte böyle korkunç bir kibrin sahibi olan Firavun’a ve yöneticilerine Yüce Allah’tan başka ilah olmadığını, üstelik Yüce Allah’ın onların da Rabbi olduğunu kendilerine bildirmiştir. Bu haliyle hem bu tebliği yapmış hem de tevbe etmeleri halinde Yüce Allah’ın onları da sahipleneceğini onlara hatırlatmış olmaktaydı. ) (Hz. Yusuf Mısır’da bakan olunca, babası Hz. Yakup ve oğulları (İsrailoğulları) Filistin’den çıkıp Mısır’a yerleşmişlerdi. Daha sonraki zamanlarda, Mısır Firavunları İsrailoğullarını esir gibi ağır işlerde kullanmaya başlamıştı. Mısır firavunları İsrailoğullarını parya sınıfı olarak geri ve ağır işlerde istihdam ettiler, bunlara birçok zulüm ve işkenceyi reva gördüler. Hz. Musa da onları hem İslam’la şereflendirmek hem de Firavunların esaretinden kurtarıp, atalarının vatanı olan Filistin’e yerleştirmek istemişti.)
106-108
MEAL
106. (Firavun): “Eğer bir mucize getirdiysen; doğru sözlülerden isen, onu ortaya koy” dedi.
107. Bunun üzerine (Musa) asasını attı ve bir anda apaçık bir yılan oluverdi.
108. Ardından elini çıkardı. O da bakanlara bembeyaz görünüverdi.
MUSTAFA ÇEVİK
106-108 Bunun üzerine Firavun Musa’ya dedi ki: “Şu bize getirdiğin delilleri ortaya koy da, gerçekten peygambermisin görelim.” Musa da bunun ardından asasını yere bıraktı, asa birden büyük bir yılana, sonra da elini koynuna sokup çıkarınca, eli de bembeyaz bir ışık kaynağına dönüştü.
MEAL AÇIKLAMASI
106. Bunun üzerine (Firavun) Musa’ya dedi ki: “Eğer peygamberliğinin tasdiki ile ilgili bir mucize getirdiysen; doğru sözlülerden isen, onu ortaya koy” da gerçekten peygamber misin görelim dedi.
107. Bunun üzerine (Musa) asasını attı ve bir anda apaçık büyük bir yılan bir ejderha oluverdi. Firavuna gönderilen ayetleri okumaya başladı. Ayetler Firavunun inancını sorguluyor. O’na insan olduğunu hatırlatıyor. Allah’a inanmasını, yasalarına uymasını istiyordu. Okuduğu ayetler Musa’nın inancının dayandığı esaslardı. Kendini İlah zanneden Firavun ne yapacağını şaşırdı. Bugüne kadar sarayında herkes O’na Tanrı gözüyle bakarken, O’nu Tanrı olarak kutsarken, Musa’nın sözleri aksini iddia ediyordu. Okunan ayetler sarayın her yanını bir ejderha gibi sarmış, Firavunun sarayının sütunları sarsılmıştı. Firavunun kurduğu Tanrılık düzenin sallanmaya başladığını anladı. Çünkü Musa’nın elindeki güç (asa) çok kuvvetliydi! Firavun inancının temelini allak bullak etmişti.
108. Ardından koynuna sokmadan önce normal olan elini koynuna sokup çıkardı. O da bakanlara hayranlık verecek derecede ışıl ışıl bembeyaz bir ışık kaynağına dönüştü, bakanların gözünü kamaştırarak görünüverdi. Böylece Firavunun ve adamlarının, Mûsâ’nın doğru söylediğine dâir en ufak bir kuşkuları kalmadı. Fakat kibir ve ihtirâsları onları imandan alıkoydu. Musa eline güç veren bütün ayetleri ortaya koymaya başladı. Musa’nın anlattıkları yeni bir düzeni anlatıyordu. Yeni düzende kölelik yoktu. İnsanlardan Tanrılar yoktu. Bütün insanlar eşit haklara sahipti. Yalancılık, riyakârlık yoktu. İnsanlar üzerinden çıkar sağlamak yasaktı. Musa insanların önüne bembeyaz bir sayfa açıyor, insanlığın kimliği, kişiliği, yaşamı yeniden çiziliyordu. (Elin beyaz olması” ifadesi, “maddi anlamda bir beyazlık”tan ziyade, “manevi olarak arınmış olma”yı ifade etse gerektir. Yani, peygamberliğinin bir nişanesi olarak olağanüstü bir [parlaklık] bahşedilmişti) Bu yüzden, Mûsâ’nın dâvetini etkisiz kılmak amacıyla plânlar kurmaya başladılar:
109-112
MEAL
109. Firavun’un toplumundan ileri gelenler dediler ki: “Bu bilgin bir büyücüdür.
110. Sizi toprağınızdan çıkarmak istiyor. Buna göre ne buyurursunuz?”
111. “Musa ve kardeşini şimdilik beklet. Sonra şehirlere toplayıcılar gönder.
112. Bütün bilgin büyücüleri sana getirsinler” dediler.
MUSTAFA ÇEVİK
109-112 Bu durumu görmekte olan Firavun’un önde gelenleri, Firavun’a dönerek, “Musa bu işleri iyi öğrenen bir sihirbaz olmuş. Anlaşılan o ki, O’nun asıl amacı sisteminizi yıkıp, yerine kendi nizamını kurup tahtınıza oturmak.” Firavun da adamlarına, “Peki buna engel olmak için ne yapalım, ne öneriyorsunuz?” dedi.Onlar da “Sen Musa ve kardeşinin başkaları ile görüşüp konuşmasına engel ol, bir taraftan da şehirlere adamlarını gönderip, bütün sihirbazları toplayıp huzuruna getirsinler. Musa’nın ortaya koyduklarının mucize değil birer sihirbazlık olduğunu göstersinler.” dediler.
MEAL AÇIKLAMASI
109. Hiç kimse Musa’nın elinin bu kadar güçlü olduğunu tahmin etmemişti. Herkes şaşkınlık içindeydi. Firavunun kavminden ileri gelenler ortaya atıldılar: Musa’nın etkisini silip süpürmek, oluşan havayı dağıtmak istiyorlardı. Şaşkınlığa uğrayan Firavun’un toplumundan ileri gelenler dediler ki: “Bu Musa bu işleri iyi öğrenen bir sihirbaz olmuş bilgin bir büyücüdür. İnsanları sözleriyle etkiliyor. Gözlerimizi boyuyor.
110.Firavun etrafındakilere: Anlaşılan o ki, O’nun asıl amacı toplumu ayaklandırıp Sizi toprağınızdan çıkarmak, sisteminizi yıkıp, yerine kendi nizamını kurup tahtınıza oturmak istiyor. Firavun adamlarına, Peki Buna göre engel olmak için ne yapalım ne öneriyorsunuz ne buyurursunuz?” dedi. (“Sizi, yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne dersiniz?” sözü, her iki âyette de Firavun’a aittir. Çeviri yapanları yanıltan Arapça’daki bir kurala dikkat etmemeleridir. Arapça’da, kim olursa olsun tek kişiye “siz” diye hitap edilmez. Firavun tek kişi olduğu için ayetlerdeki “siz” kelimeleri ve “Ne dersiniz?” sözleri, ancak Firavun tarafından çevresinde yer alan kişilere hitaben söylenebilir. “Bu, bilgin bir sihirbazdır” sözünü ise Araf’ta Firavun, Şura’da ise çevresindekiler söylemektedirler. Bunları bütün halinde düşündüğümüz zaman Firavun ve çevresinin ciddi bir telaşa düştüklerini görürüz. Çünkü onlar, onun yaptığının sihir olmadığını anladıkları halde sihir diyerek birbirlerini teselli etmektedirler. Sihirbazlıkla uğraşan kimselerin Firavun gibi güçlü bir hükümdara bir şey yapamayacağı açık olduğu halde onun; “Sizi, yaptığı sihirle, yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne dersiniz?” diyerek çevresini yanına çekme çabası, büyük bir korkuya kapıldığını da gösteriyor. Onun bu korkusu, davranışlarını anlatan bütün ayetlerde görülebilir. Üstelik Musa’nın (a.s.) en baştan itibaren Firavun ve halkını o ülkeden çıkartmayı değil, aksine İsrailoğullarını alıp kendisi oradan gitmeyi talep ediyor. Fakat Firavun yalan söyleyerek, ileri gelenleri ve halkını kandırıp onların korkuya kapılmasını arzu ediyor ki peşinden ayrılmasınlar. Bu tavrı Dünya siyasi tarihinde ve günümüzde de gözlemleyebiliriz. Modern zamanlarda bu türden faaliyetlere “propaganda” deniyor ve toplumsal algıyı yönetmek veya bozmak için ustaca kullanılıyor. Kur’an ile kendini geliştiren ümmetler(toplumlar) bu müdahaleye karşı bağışık ve güçlü duruş sergileyebilir, üstelik o ümmetin (toplumun) liderine siyasal açıdan bağlı olmakla birlikte kişisel hürriyetlerinin kısıtlanmasına neden olabilecek her türlü faaliyeti sezerek (furkan ile), hür ve adil sosyal yapılarının bozulmasına engel olabileceklerdir.)
111. Onlar da, Yılana dönüşen bu asâ Mûsâ’nın elinde olduğu sürece, onu öldürmemize imkân yok. Hadi öldürdük diyelim, o zaman da İsrail Oğulları isyan edecektir ki, bunu asla göze alamayız. Sen “Musa ve kardeşini şimdilik oyala beklet, başkaları ile görüşüp konuşmasına engel ol. Sonra sihirbazları toplayıp huzuruna getirmek için, vereceğin cezayı erteleyip etraftaki şehirlere çağrıcı denilen toplayıcılar gönder. (Burada “kardeş” ifadesi, Harun Peygamberi işaret etmektedir. Zira Hz. Harun, Musa Peygamberin kardeşi olup ona yardımcı olarak gönderilmiş bir peygamberdir.)
112. Böylece Bütün usta ve mahâretli sihirbazları bilgin büyücüleri sana getirsinler”, Musa’nın ortaya koyduklarının mucize değil birer sihirbazlık olduğunu göstersinler, Musa’nın oluşturduğu etkiyi silsinler. dediler. Ve Musa ile boy ölçüşüp onu yensinler” teklifini arz etmişlerdi. Sonra onları ve Mûsâ’yı halkın huzurunda yarıştıralım. Nasıl olsa halk, sihirbazların göz boyaması ile Peygamberin mûcizesi arasındaki farkı ayırt edemez. Mûsâ’nın taraftar toplamasına, ancak bu şekilde engel olabiliriz.”
Bu teklif kabul edildi ve plân uygulanmaya başlandı:
113-114
MEAL
113. Büyücüler Firavun’a gelip: “Eğer üstün çıkan biz olursak bize elbette bir mükafat olacak değil mi?” dediler.
114. Firavun ‘da: “Evet. Hem o zaman siz, bana yakın kimselerden olacaksınız” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
113-114 Şehirlerden toplanan en ünlü sihirbazlar, Firavun’un karşısına çıkıp dediler ki: “Şayet biz yapacaklarımızla Musa’ya üstün gelir, onu mağlup edersek, herhalde sen de bizi ödüllendirirsin?” Firavun da, “Evet siz kazanacak olursanız, ben de sizleri yanıma alıp makam sahibi yaparak ödüllendireceğim.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
113. Şehirlerden toplanan en ünlü Büyücüler Firavun’a gelip: “Eğer biz yapacaklarımızla Musa’ya üstün çıkan biz olursak onu mağlup edersek bize elbette yüklü bir mükafat olacak değil mi?” dediler.
114. Firavun’ da: “Evet. siz kazanacak olursanız Hem o zaman siz, bana yakın makam sahibi saygın ve varlıklı kimseler kimselerden olacaksınız” ödüllendireceğim dedi. Derken Mûsâ ile sihirbazlar, bir bayram sabahı, şehrin büyük meydanında toplanan halkın karşısına çıktılar:
115-117
MEAL
115. (Büyücüler): “Ey Musa! Sen mi atacaksın yoksa önce atan biz mi olalım?” dediler.
116. (Musa): “Atın” dedi. Attıklarında insanların gözlerini büyülediler, onları dehşete düşürdüler ve büyük bir büyü ortaya koydular.
117. Bunun üzerine biz Musa’ya: “Asanı at” diye vahyettik. Bir de baktılar ki o, onların uyduruverdikleri şeyleri yutuyor.
MUSTAFA ÇEVİK
115-117 Nihayet Musa ve sihirbazlar, belirlenen yer ve zamanda Firavun, Firavun’un önde gelen adamları ve halkın da toplandığı meydanda bir araya geldiler. Sihirbazlar Musa’ya “Önce sen mi hünerlerini ortaya koyacaksın yoksa biz mi?” dediler. Musa da onlara, önce siz başlayın dedi. Bunun üzerine, onların sihirbazlık sanatlarını kullanarak yere bıraktıkları asaları ve ipleri insanların gözüne korkulacak canlılar gibi gözüktü. Biz de Musa’ya, “Sen de asanı yere bırak diye vahyettik.” Musa’nın yere bıraktığı asası, sihirbazların ortaya koydukları asıllarından farklı görünen her şeyi toplayıp yutuverdi.
MEAL AÇIKLAMASI
115. Nihayet Musa ve sihirbazlar, belirlenen yer ve zamanda Firavun, Firavun’un önde gelen adamları ve halkın da toplandığı meydanda bir araya geldiler. Büyücüler: “Ey Musa! Mahâretini göstermek için Önce Sen mi asânı yere atacaksın, hünerlerini ortaya koyacaksın yoksa önce atan biz mi olalım?” dediler.
116. (Musa): hiç korkmadan,“ önce siz başlayın asanızı Atın” dedi. Bunun üzerine, onlar sihirbazlık sanatlarını kullanarak asaları ve ipleri yere Attıklarında insanların gözlerini boyayıp büyülediler, onları dehşete düşürdüler ve büyük ve etkileyici bir büyü, sihirbazlık gösterisi ortaya koydular. Zira attıkları sopalar ve ipler, ortalıkta hareket eden korkunç yılanlara, çıyanlara dönüşmüşlerdi. Bu manzara karşısında, Mûsâ bile korku içerisinde donakalmıştı. (Mehmet Çoban Yorumu: Sihirbazlar bütün maharetlerini kullanarak; Firavunluğu, Firavun düzeninin dayandığı felsefeyi, ilkeleri, yasaları, tarihsel gelişimini açıkladılar. Öyle güzel anlatıyorlardı ki insanların akılları, beyinleri, kalpleri büyülendi. Firavunluk tarihi kahramanlıklarıyla dolu hikâyeleriyle insanların kalbini fethetmişti. Hayranlıkla konuşulanları dinliyorlardı. Sihirbazlar bir taraftan Firavun düzenin onlara kazandırdığı haklardan söz ediyor, diğer taraftan hakları kaybettiklerinde başlarına gelecekleri anlatıyorlardı. Firavun düzeninin bekası Mısır halkının bekası olarak gösteriliyordu. Firavun düzeni yıkılırsa başlarına gelecekleri anlatıyorlardı. Böylece Firavun düzeni için ortaya koydukları yalanlar, sinsi yılanlar gibi insanların akıllarında kalplerinde dolaşmaya başladı! Halk bir yandan Firavun düzeninin kahramanlıklarından coşarken diğer yandan Firavunluk düzeni yıkılırsa ne olacak demeye başladılar.) (Bu ayet büyücülüğün insanların gözlerini boyamaktan başka bir şey olmadığının apaçık bir delilidir. Büyü ile ilgili bütün ayetleri bu bilgi ışığında değerlendirmek gerekir. Bu cümle büyücülükte göz boyama ve insan korkutmanın esas olduğunu göstermektedir.)
117. Bunun üzerine biz de Musa’ya: “ Sen de Asanı meydandaki yılanların ortasına at yere bırak ” diye vahyettik. Mûsâ da yeniden cesaret kazanarak asâsını attı. Bir de baktılar ki o, Musa’nın yere bıraktığı asası dev bir yılana dönüşerek onların uyduruverdikleri, büyücülerin gerçek gibi gösterdikleri yılan, çıyan türünden şeyleri yutuyor. sihirbazların ortaya koydukları asıllarından farklı görünen her şeyi toplayıp yutuverdi. Hepsi birden şaşkınlığa uğramışlardı. (Mehmet Çoban Yorumu :Musa’ya “Sen de dayandığın esasları (asanı) ortaya koy!” diye vahyettik! Bir de baktılar ki Musa’nın okuduğu ayetler, onların bütün yalanlarını ortaya çıkardı. Sihirbazlar ve dinleyenler Firavunun tanrı olmadığını, Firavunluk düzeninin, Firavunun yasalarının uydurma olduğunu, Firavunlar tarihinin kan, zulüm, gözyaşı olduğunu, insanları sınıflara ayırarak kölelik düzeni getirdiğini öğrendiler.)
118-122
MEAL
118. Böylece hak ortaya çıktı ve onların yaptıkları ortadan silindi.
119.Firavun ve adamları burada yenildiler ve zelil oldular.
120. Büyücüler hemen secdeye kapandılar.
121. “Alemlerin Rabbine iman ettik.
122. Musa ve Harun’un Rabbine” dediler.
MUSTAFA ÇEVİK
118-122 Böylece sihirbazların yaptıklarının birer aldatmacadan ibaret olduğu, Musa’nın ortaya koyduğunun ise peygamberliğinin delili, mucize olduğu ortaya çıktı. Firavun ve avenesi yenilip küçük düştüler. Sihirbazlar da gördükleri bu mucize karşısında diz çöküp, secdeye kapanarak, “Bizler Musa’nın peygamberliğine ve davetine iman ettik, çünkü bu gördüklerimizi ancak gerçek Rabbimiz olan Allah yapabilirdi. Bizler Musa ve Harun’un Allah adına yaptığı davete iman ediyor ve onlara güveniyoruz.” dediler.
MEAL AÇIKLAMASI
118. Böylece doğrular, gerçekler hak Musa’nın ortaya koyduğunun ise peygamberliğinin delili, mucize olduğu, tüm berraklığıyla ortaya çıktı ve sihirbazların yaptıklarının birer aldatmacadan ibaret olduğu, onların sihirbazların birer düzenbaz, Mûsâ’nın ise gerçek bir Peygamber olduğu anlaşıldı; ayrıca gerek Firavun’un, gerek sihirbazların yaptıkları işler, kurdukları bunca hile ve entrikalar, göz boyama hilekârlıkları geçersiz olup boşa çıkarak ortadan silindi. Sihirbazların oluşturduğu olumsuz hava dağıldı. Dinleyen halk Musa’ya hak vermeye başladı. Halkın gözünün önünde olan bu görüşme Firavunun aleyhine oldu. O güne kadar hiç kimse Firavuna, Firavunun düzenine karşı ciddi bir eleştiri getirmemişti. Halk gösterilen bu cesarete, anlatılan gerçeklere karşı hayranlığını gizleyemedi. (Burada Hz. Musa’nın eliyle meydana gelen fiilin gerçek bir mucize, ama düzenbaz sihirbazların yaptıklarının ise illüzyonist bir maharete dayanan bir beceri olduğu dile getirilmek isteniyor. Akılcılık yoluyla “Sünnetullah” üzerinden bu tür ayetleri anlamak zordur. Çünkü varlıklar üzerindeki Allah’ın değişmez yasalarından yola çıkılarak bir ağaç parçası olan asanın canlı bir yılana dönüşmesini kabul etmek mümkün olmaz. Bu konuları anlamak için vahiy ile uzlaşı içinde meseleleri yorumlayan akılla hareket etmek gerekir. Kur’an’daki kıssalar muhataplarına mesaj verme amacını taşıdığına göre bunların yaşanmışlıklarından daha ziyade anlatılan kıssa üzerinden nasıl bir mesaj verilmek istendiğine bakmak lazım.)
119. İşte o anda Firavun ve adamları burada yenildiler ve küçük düşerek zelil oldular. O hâlde, ey müminler; siz de zamanınızın Mûsâ’sı olup zâlimlerin karşısına Allah’ın ayetleriyle —ki Mûsâ’nın asâsından çok daha büyük bir mûcizedir— çıktığınız takdirde, emîn olun ki, benzer firavunların her türlü sihirbazları, düzenleri ve sistemleri, Allah’ın ayetleri karşısında eriyecek, böylece zâlimler bir kez daha yenilgiye uğrayıp küçük düşecek, hattâ onların “sihirbazları” bile, hakîkatin gücü karşısında teslim olmaktan kendilerini alamayacaklardır. Evet, apaçık mûcizeleri görmesine rağmen, Firavun hakîkati kabule yanaşmadı. Fakat hakîkati görür görmez kalbinden vurulan birileri vardı:
120. Ve Sihrin mahiyetini ve etki sınırlarını çok iyi bildiklerinden, Musa’nın yaptığının apaçık bir mûcize olduğunu anlayan sihirbazlar, Büyücüler, Mûsâ’nın sihirbaz olmadığını, bilakis, göstermiş olduğu mu‘cizeler ile peygamber olduğunu anlayınca, Allah için bunların göz boyama değil, İlahi bir mucize olduğunu anlayıp teslimiyetle hemen diz çöküp secdeye kapandılar. (Bu âyet ilmin fazileti hakkındaki en büyük delillerdendir. Çünkü diğerleri cehaletlerinden “bu bir sihirdir” deniliverince şüpheye düşürülebildikleri halde bu sihirbazlar sihrin mahiyetini bilmeleri sayesinde Musâ (a.s)’ın asasının sihir sınırlarını aştığının farkına vardılar ve mucize olduğunu fark ettiler. Bu hususta hiç şüpheye düşmediler ve kendilerini tutamayarak küfürden imana derhal intikal ediverdiler.)
121. Hepsi birden: Bizler “Alemlerin Rabbine, Musa’nın peygamberliğine ve davetine iman ettik, çünkü bu gördüklerimizi ancak gerçek Rabbimiz olan Allah yapabilirdi. (Büyücülerin imanı, ilk etapta normal, sıradan gibi görülse de aslında karşılarında Firavun gibi bir zalim varken bunu yapabilmek herkesin harcı değildir. Firavun onların rabbi olduğunu (Nâzi‘ât 79:24) ve kendisinden başka onlar için hiçbir ilah tanımadığını (Kasas 28:38) söylemişti. Bu bildirime karşı gelmek aslında Firavun’a savaş açmaktı.)
122. Musa ve Harun’un davet ettiği ve bildirdiğine ve tüm varlıkların gerçek sahibi, yöneticisi ve efendisi olan o âlemlerin Rabbine” Allah adına yaptığı davete iman ediyor ve onlara güveniyoruz dediler.
123-124
MEAL
123. Firavun şöyle dedi: “Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Bu, halkını içinden çıkarmak amacıyla şehirde kurmuş olduğunuz bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz.
124. Sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesecek sonra hepinizi asacağım.”
MUSTAFA ÇEVİK
123-124 Firavun da sihirbazlara dönüp şöyle dedi: “Benden izin almadan O’na inandınız öyle mi? Demek ki siz danışıklı olarak bana kendi şehrimde tuzak kurup, İsrailoğullarıyla birlikte beni devirip iktidarıma son vereceksiniz, ama ben size bunun bedelini ödeteceğim, bir kısmınızın ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama kestirip, bir kısmınızı da astıracağım.”
MEAL AÇIKLAMASI
123. Bu manzara karşısında çılgına dönen Firavun da iman eden sihirbazlara dönüp şöyle dedi: “Ben size izin vermeden önce ona –Hz. Mûsâ’nın peygamberliğine– iman mı ettiniz? Demek siz, ta başından beri Mûsâ adına çalışan birer ajan idiniz! Nasıl da akıl edemedim? Bu bir hiledir. Bu, halkını içinden buradan sürüp çıkarmak, İsrailoğullarıyla birlikte beni devirip iktidarıma son vermek amacıyla şehirde kurmuş olduğunuz bir tuzaktır. Öyleyse siz buna karşılık ne yapacağımı Yakında görüp bileceksiniz. ben size bunun bedelini ödeteceğim. Firavun kendisine karşı tuzak kurulduğunu, düzenine yapılan büyük bir başkaldırı olduğunu düşündü. Zaten Musa sarayda büyümüştü. Saraydan kovulmasaydı, Risalet göreviyle görevlendirilmeseydi, belki Firavun olacaktı. Firavunun kafasında oluşan şey iktidarına karşı yapılan bir ayaklanmaydı. Ona göre Musa ile sihirbazlar önceden anlaşıp tuzak kurmuşlardı. Musa’nın Firavunlukta gözü vardı. Böyle bir oyuna başvurmuştu. (Firavun’un bu ifâdesinden; Firavunlar ve benzerlerinin, insanların nelere inanacaklarını belirlemeye kadar onlara zulmettikleri ve bunun, onların genel mantığı olduğu anlaşılmaktadır. Bunun mefhum-i muhalifini alırsak, insanlara böyle davrananların da; firavun mantıklı kimseler olduğu anlaşılır.)
124. Otoriteme başkaldırma cüretinde bulunduğunuz için yemin olsun ki, önce Sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesecek sonra hepinizi asacağım diye tehdide başlamıştı. (Firavun’un sihirbazları toptan Hz. Musa’ya iman edince, Firavun bu işin bir komplo olduğunu sandı ve halkın da toptan iman edeceğinden korktu. Bunu önlemek maksadıyla sihirbazları tehdit ederek hem onlara, hem de halka gözdağı verdi. Ayrıca Hz. Musa ve ona inananlara karşı halkı tahrik etmek ve kendi durumunu korumak maksadıyla da halkın yurtlarından çıkarılmak istendiğini ileri sürdü. Bunun bir başka nedeni de, Firavun’un, baskı altında tuttuğu İsrailoğulları’nın savaşabilecek erkekleri çoğalınca iktidarını tehdit etmeleri korkusudur.)
125-126
MEAL
125. Sihirbazlar da şöyle dediler: “Muhakkak ki biz Rabbimize döneceğiz.
126. Sen bizden sırf, Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde onlara iman ettik diye öç alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bolca sabır ver ve canlarımızı Müslümanlar olarak al.”
MUSTAFA ÇEVİK
125-126 Bunun üzerine sihirbazlar da Firavun’a şöyle dediler: “Bizler nasıl olsa sonunda Rabbimize döneceğiz. Sen Rabbimizin daveti bize ulaşır ulaşmaz O’na iman ettiğimiz için bizden intikam almak istiyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve Sana yürekten bağlanmışlar olarak canımızı al.”
MEAL AÇIKLAMASI
125. Bu tehditler karşısında zerre kadar sarsılmayan Sihirbazlar da Firavun’a şöyle dediler:, “Hiç önemli değil!” “Muhakkak ki biz nasıl olsa sonunda Rabbimize döneceğiz diye cevap verdiler, Bu ha üç gün önce, ha üç gün sonra olmuş, ne fark eder? Artık senin tehditlerine boyun eğecek değiliz diyerek dik durmuşlardı. (Bu ayet: “1- Biz nasıl olsa öleceğiz, sen istesen de öleceğiz istemesen de… Binaenaleyh başımıza gelmesi muhakkak olan ölüm, ölüm olmak itibariyle ha senin tarafından olmuş ha olmamış bizce müsavidir. 2- Sen bizi keser, asarsan biz şehit olur ve Rabbimizin rahmetine kavuşuruz. Binaenaleyh bu tehdidinden korkmak şöyle dursun hak uğrunda can vermeyi canımıza minnet sayarız. 3- Biz ölüp de sen sağ kalacak değilsin, şüphesiz gerek biz ve gerek sen hepimiz ölüp Rabbimizin huzuruna varacağız, binaenaleyh o aramızda hükmünü verir.” şekillerinde de anlaşılabilir.)
126. Sihirbazlar Firavun’a: Belli ki Sen bizden sırf, Hz. Musa eliyle bize gelen Rabbimizin ayetleri ulaşır ulaşmaz ve daveti bize geldiğinde onlara iman ettik diye nefret ediyor ve sırf bu yüzden öç alıyorsun. Yoksa iddia ettiğin gibi bir komplo içerisinde olmadığımızı sen de adın gibi biliyorsun. Sonra Allah’a el açıp yalvardılar: Ey Rabbimiz! bu zâlimin zulmüne karşı Bize bolca dayanma gücü ve sabır ver ve canlarımızı Müslümanlar, Sana yürekten bağlanmışlar olarak al diye duaya sığınmışlardı. Böylece, Firavunun saltanatını koruma adına Mûsâ’ya meydan okuma cüretini gösteren sihirbazlar, ruhlarında müthiş bir devrim gerçekleştirerek müminler kervanına katılmış ve aynı günün akşamı şehâdet şerbetini içerek en yüce makâma ulaşmışlardı. Onların bu “şehâdeti” Firavun’un bütün suçlamalarını anlamsız kılmış ve Hz. Mûsâ’nın Peygamberliğini açıkça gözler önüne sermişti. Bunun üzerine:
127
MEAL
127. Firavun toplumundan ileri gelenler: “Sen Musa’yı ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terk etmeleri için bırakacak mısın?” dediler. Firavun da onlara dönüp dedi ki: “Onların oğullarını öldürecek ve kadınlarını sağ bırakacağız. Biz onların üstünde ezici bir güce sahibiz” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
127 Firavun’un kurmayları da toplanıp Firavun’a; “Şimdi sen, Musa ve halkını, senin Rabliğini ve ilahlığını bıraksınlar ve ülkedeki insanları buna çağırarak karışıklık çıkarsınlar diye kendi başlarını mı bırakacaksın?” dediler. Firavun da onlara dönüp dedi ki: “Onların erkeklerini, erkek çocuklarını öldürüp kadınlarını sağ bırakacağız, böylece onlar üzerindeki ezici gücümüzü devam ettireceğiz.”
MEAL AÇIKLAMASI
127. Firavun toplumundan ileri gelenler ve kurmaylar toplanıp Firavun’a : “Sen Musa’yı ve kavmini bu toprakta -Mısır’da- birlik ve beraberliğimizi bozarak yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmaları, seni ve ilahlarını, senin Rabliğini ve ilahlığını terk etmeleri için sağ bırakacak mısın?” Şimdi hepsinden kurtulacak bir çare bulmalısın dediler. Firavun da onlara dönüp dedi ki: Merak etmeyin “Onların oğullarını öldürecek ve kadınlarını her türlü hizmetimizde kullanmak üzere sağ bırakacağız. Biz onların üstünde ezici bir güce sahibiz” dedi.
128
MEAL
128. Musa da kavmine: “Allah’tan yardım dileyin ve sabredin. Yeryüzü Allah’ındır, ona kullarından dilediğini mirasçı kılar. Sonuç ise takva sahiplerinindir” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
128 Musa da kavmine, “Ey kavmim! Allah’tan yardım isteyin, sabırlı ve dirençli davranın, iyi bilin ki bütün yeryüzü Allah’ındır. Dilediğini ona mirasçı kılar. Allah’ın davetine uyup da sorumluluklarını bilinçle yerine getirenler mutlaka kazanacaktır.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
128. Bu arada Musa da kavmine inanç ve kulluğun esaslarını öğreterek şöyle diyordu: “ Ey kavmim! Bütün kuvvet ve kudretin Allah’ın elinde olduğunu ve O dilemedikçe, hiç kimsenin size bir şey yapamayacağını bilin! Sakın ürküp gevşemeyin, telaş etmeyin ümitsizliğe düşmeyin, yalnız Allah’tan medet umarak yardım dileyin ve O’nun yolunda zâlimlere karşı mücâdele verirken, tam bir direnç göstererek sabredin. iyi bilin ki bütün Yeryüzü Allah’ındır, ona kullarından dilediğini mirasçı kılar, dilediği kullarını egemen kılar. Unutmayın, dünyada da, âhirette de mutlu Sonuç ve nihâî zafer ise Allah’a saygıyla bağlanarak kötülüklerden titizlikle sakınan dürüst ve erdemli kimselerin takva sahiplerinindir” Hayırlı sonuç, kurtuluş, günahlardan arınıp, azaptan korunanların, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olanların, Allah’ın davetine uyup da sorumluluklarını bilinçle yerine getirenlerindir. dedi.
129
MEAL
129. Onlar: “Bize, sen gelmeden önce de eziyet edildi sen geldikten sonra da!” dediler. O da: “Olur ki Rabbiniz, düşmanınızı helak edip, sizi onların yerlerine yerleştirir ve sizin nasıl davranacağınıza bakar” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
129 İsrailoğulları ise Musa’ya sitem ederek, “Bizler sen gelmeden önce de eziyet çekiyor, Firavun’un zulmüne maruz kalıyorduk, sen geldikten sonra da eziyet devam ediyor, değişen bir şey yok.” dediler. Musa da onlara, “Rabbimiz belki de düşmanımızı yok edip, sizi yeryüzüne halife kılacak ama öncelikle sizin O’nun davetine olan inancınızdaki samimiyet ve gayretinizle buna ne kadar layık olduğunuza bakacak ve sizi bu konuda sınayacak.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
129. Onlar yani İsrailoğulları ise Hz. Musa’ya dönüp sitem ederek dediler ki: “ İyi hoş söylüyorsun da Bize, sen Peygamber olarak gelmeden önce de Firavun’un zulmüne maruz kaldık, eziyet edildi sen geldikten sonra da eziyet devam ediyor!” Hakk dine ve davaya uyduk diye umduğumuz rahata ve menfaate bir türlü kavuşamadık. Güya bizi kurtarmaya gelmiştin, fakat uyuyan fitneyi uyandırdın ve Firavunu iyice azdırarak başımıza belâ ettin! değişen bir şey yok dediler. Musa da onlara: Hele biraz daha sabredin, kardeşlerim! “Ümit ediyorum ki, Olur ki Rabbiniz, düşmanınızı helak edip, onların ardından sizi onların yerlerine halife kılarak yerleştirir ve İşte asıl zor imtihân o zaman başlayacak: Allah, sizi güç ve servet ile imtihân etmek sûretiyle, nîmetler karşısında sizin nasıl davranacağınıza bakar” sizin O’nun davetine olan inancınızdaki samimiyet ve gayretinizle buna ne kadar layık olduğunuza bakacak durumunuza bakacak, böylece sadıklarla sahtekârları ayıracaktır ve sizi bu konuda sınayacaktır dedi. Derken ilâhî plân, aşama aşama gerçekleşmeye başladı: (Böylece Hz. Musa istikbalin, inananların olacağına işaret etti. Yüce Allah, Firavun ile kavmini suda boğarak bu vadini yerine getirdi. İsrailoğullarını, onların yurtlarına ve mallarına Davud ve Süleyman (a.s.) zamanlarında sahip kıldı. Yûşa’ b. Nûn devrinde de Kudüs’ü fethettiler.)
130
MEAL
130. Şüphesiz biz Firavun’un ailesini belki öğüt alırlar diye kıtlık ve meyveleri azaltarak uyardık.
MUSTAFA ÇEVİK
130 Allah, Firavun’un kavmini, düşünüp de akıllarını başların alsınlar, gerçeği görüp Rablerinin davetine yönelsinler diye kuraklık ve kıtlığa mahkûm ederek de uyardı.
MEAL AÇIKLAMASI
130. Şüphesiz biz Firavun’un kavmini ailesini belki öğüt alırlar düşünüp de akıllarını başların alırlar, gerçeği görüp Rablerinin davetine yönelirler diye kuraklık, kıtlık vererek ve orada yetişen meyveleri azaltarak defalarca cezalandırarak uyardık ki, belki düşünüp ibret alırlar. Fakat ibret alamadılar. Şöyle ki: (Allah, insanları bollukla ve toklukla imtihan ettiği gibi yoklukla ve yoksullukla da dener. Kuraklık yoluyla gelen kıtlık, tamamıyla helak olmaktan çok daha ehvendir. Allah, insanlar felaketi hak etseler de önce onlara yoksulluk ve kıtlık gibi hadiselerle tevbe imkânı sunar. Yani artçı musibetlerle akıllarını başlarına devşirmelerini ister. Tevbe edip kendilerine geldikleri takdirde helak olmaktan kurtulurlar. Ama azgınlıklarına ısrarla devam ederlerse helak olup giderler. Nitekim Kur’an’da bunun çokça örneklerini görmekteyiz.)
131
MEAL
131. Onlara bir iyilik geldiğinde: “Bu bizim hakkımızdır” derlerdi. Başlarına bir kötülük geldiğinde de Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır [8], ancak çoğu bunu bilmez.
MUSTAFA ÇEVİK
131 Onlar dara düşüp zorda kaldıklarında “Bu duruma düşmemiz, Musa ve ona inananların uğursuzlukları sebebiyledir.” derler. Fakat ne zaman da bolluk ve refaha kavuşsalar, bu defa da “Bu, zaten bizim hakkımızdı.” derlerdi. Onların uğursuzluk saydıkları, aslında hak ettiklerinin bir karşılığıdır fakat çoğu bu gerçeği kabul etmediler.
MEAL AÇIKLAMASI
131. Onlara bir iyilik geldiğinde, bolluk ve refaha kavuştuklarında: “Bu zaten bizim hakkımızdır, bizim doğru yolda olduğumuzu açıkça gösteren bir delildir ve sırf bizim bilgi ve becerimiz sayesinde gerçekleşmiştir” derlerdi. Başlarına bir kötülük geldiğinde de Musa ve beraberindekilerin uğursuzluk getirdiğine, uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu aslında kendi kötülükleri yüzünden hak ettiklerinin bir karşılığıdır, Allah katındandır, asıl uğursuz olanlar kendileridir ve uğradıkları felaketler, kendi fesatlıkları nedeniyledir ancak çoğu bu gerçeği bunu bilmez ve kabul etmez. İnkâr edenlerin yaptıkları hiçbir zaman değişmiyor. Muhakkak ki inkâr edenler başlarına gelenlerden hiç ders almaz. İşlerine gelen bir şey olursa hemen sahip çıkarlar. Onların başına bir iyilik gelse; “Bu bizim hakkımızdır” der, eğer kendilerine bir fenalık gelirse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Bilesiniz ki onlara gelen uğursuzluk da iyilik de Allah katındandır, fakat onların çoğu bunu bilmezler. Hepsi yasalarımız doğrultusunda cereyan eder. Biz yeryüzünü gökyüzünü yasalarımızla yönetiriz. Yasalarımızda bir değişiklik bulamazsınız. Dünyada yaşarken yasalarımız gereği gökyüzünden yeryüzünden sizin bazen bolluk dediğiniz, bazen felaket dediğiniz olaylar meydana gelir. Bolluk dediğiniz olaylar hoşunuza gider. Felaket dediğiniz olaylardan hoşlanmazsınız. Buna rağmen yasalarımız gereği başınıza gelen bolluklar için biz yaptık bizim sayemizde geldi der, felaket dediğiniz olaylar başınıza geldiği zaman başkalarını suçlarsınız. Hâlbuki Rabbinizin yasalarıyla meydana gelen olaylar, yaşadığınız dünyanın size ait olmadığını hatırlatır. Sizler bolluğuna, yokluğuna, iyiliğine, felaketine egemen olamadığınız yeryüzünde yaşarsınız. Bunu fark edip haddinizi bilerek yaşayacağınıza şımararak azarsınız. Etrafınızdaki olaylardan ders çıkarmazsınız. Olayları kendi çıkarlarınıza göre yorumlayarak zanlarda bulunursunuz. (Firavuncuların yaşadıkları kuraklık ve kıtlık belasının Musa’nın ve onun yanında yer alanlarla bir ilgisi yoktur. Bu belalar, kendi yaptıklarının karşılığı olarak Allah tarafından bir cezalandırılmadır.)
132
MEAL
132. Yine dediler ki: “Sen bizi büyülemek için ne kadar mucize getirirsen getir biz yine de sana iman edecek değiliz.”
MUSTAFA ÇEVİK
132 Musa’ya da dönüp dediler ki: “Bizi senin peygamberliğine ve davet ettiğin hayat nizamına inandırmak için hangi mucizeyi getirirsen getir sana inanmayacağız.”
MEAL AÇIKLAMASI
132. Yine Musa’ya da dönüp dediler ki: “Sen bizi etkileyip büyülemek için ne kadar mucize ve ayet getirirsen getir biz yine de senin peygamberliğine ve davet ettiğin hayat nizamına ve senin peygamberliğine, sana iman edecek değiliz.” Bu küfür ve zulüm düzenini bile bile tercih etmişiz dediler. Üstelik o kadar kibirli, bencil, şımarıksınız ki; ağızlarınızdan çıkan sözlere dikkat etmezsiniz. Ayetlerimizi getiren elçimize; “Bizi anlamlarıyla büyüleyen ayetlerden ne kadar getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.” dersiniz. Bilseniz gönderdiğimiz ayetler zanlarınıza karşı gerçekleri açıklar. Keşke öğüt alıp Rabbinizin yoluna girseniz. Keşke ayetlerin anlattığı gerçekleri anlayıp, dünyanın sahibi olmadığınızı, dünyada geçici bir hayat yaşadığınızı kavramış olsanız. Bunları akıl edip düşünmez misiniz?
133
MEAL
133. Biz ayrı ayrı alametler olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşarat, kurbağalar ve kan gönderdik. Ama onlar yine büyüklük tasladılar ve suçlular toplumu oldular.
MUSTAFA ÇEVİK
133 Bunun üzerine Biz de her biri bir mucize olmak üzere selleri, çekirge sürülerini, kurbağa sürülerini, buğday güvelerini, kana dönüştürdüğümüz suyu başlarına musallat ettik. Bunlar onlara Allah’ın apaçık mesajları idi fakat yine de büyüklük taslayıp kibirlenerek müşrik ve kâfir olmaktan vazgeçmediler.
MEAL AÇIKLAMASI
133. Bunun üzerine Biz de kudretimiz ayrı ayrı alametler mucizeler ve musibetler olarak üzerlerine günlerce sel suları boşaltan tufan, her yeri kaplayarak hayatı felç eden sürü sürü çekirge, ürünleri mahveden zararlı haşarat, buğday güveleri gökten nehirleri ve şehirleri dolduran kurbağalar ve içme sularını kızıla boyayan kana dönüştürdüğümüz suyu –kan- musallat edip gönderdik. Bunlar onlara Allah’ın apaçık mesajları idi. Ama bütün bu uyarılara karşılık onlar yine de büyüklük tasladılar, kibirlenmeyi serkeşliği, zorbalığı, diktatörlüğü terk etmediler ve suçlular toplumu oldular. Müşrik ve kâfir olmaktan vazgeçmediler. İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen, güç ve iktidar sahibi âsi, suçlu ve günahkâr bir kavim olmaya devam ettiler. Yaşadığınız zamanlara bir bakın! Ayrı ayrı zamanlarda başınıza neler geldi. Tufanlar yaşadınız. Ürünlerinize çekirgeler saldırdı. Yaşadığınız yerleri haşereler bastı. İçtiğiniz kullandığınız suları kurbağalar istila etti. Kendi içinizde huzursuzluklar oluştu. İç isyanlar yaşadınız. İç savaşlarda birçok insan öldü. Birlikte yaşadığınız toplumlarla, başka toplumlarla aranıza kan girdi. Bunlar sizin istediğiniz şeyler miydi? Bunlar için başımıza gelen felaketler demediniz mi? Başınıza gelen bütün felaketler üzerinde düşünmeniz gereken, aklınızı başınıza getirecek delillerdi. Unutmayın ki; bizim koyduğumuz, her an dinamik bir şekilde aksamadan işleyen yasalarımızın gereği başınıza bolluk veya felaket getiren her şey, yine bizim değişmez yasalarımızın sonucudur. Bizim yasamız sizin için önemli ayetlerdir. Sizler ayetlerimizi doğru değerlendirip kendinize çeki düzen vereceğinize yanlış yorumlar yapıyorsunuz. Halâ gerçekleri anlamıyor musunuz? Dünyanın yasasını yönetmek sizin elinizde değildir. Dünyanın da, şu gördüğünüz gökyüzünün de yasasını biz yönetiriz. Öyleyken niçin bireysel toplumsal hayatınızın yasasında da Rabbinizin yasasına uymuyorsunuz? (Mısırlılar Hz. Musa’ya inanmadıkları için Allah Teâlâ onlara yağmur ve sel tufanı gönderdi, bilahare sırasıyla çekirge, haşere, kurbağalar gönderdi ki bu hayvanlar onların ağızlarına ve gözlerine girecek derecede çok idiler. Daha sonra gökten kan yağdırdı, bütün sular kan oldu ve kan içtiler. Bu belâların kalkması için Hz. Musa’ya baş vurdular, o da Allah’a dua etti ve belâlar kalktı; fakat onlar, «Ey Musa, sen gerçekten büyük bir sihirbaz imişsin!» diyerek inkâr etmekte ısrar ettiler. Firavun halkına gönderilen bu felaketlerin gerek nitelikleri, gerek süreleri hakkında, Kur’ân’da hiçbir bilgi ve işaret bulunmuyor. İsrailiyat kaynaklı ayrıntılı hikayeler bazı tefsirlerde yer almıştır. Yaşadığımız çağda da bu uyarıcı işaretleri alıyoruz. Cinsel ilişkilerde sınır tanımamamızın sonucu ortaya çıkan, kandaki bağışıklık sistemini etkisiz hale getiren AİDS hastalığı; kimyasal maddelerle kirlettiğimiz göllerde rastlanan deforme olmuş kurbağalar; kömür, petrol ve orman gibi doğal kaynakları sorumsuzca kullanmamız sonucu oluşan “greenhouse” nedeniyle artan sel felaketleri, aşırılıklarımıza karşı tanrısal uyarılardır.)
134-135
MEAL
134. Başlarına bir felaket geldiğinde: “Ey Musa! Sana olan ahdine dayanarak bizim için Rabbine dua et. Eğer üzerimizden bu felaketi kaldırırsan sana iman edecek ve İsrailoğullarını seninle birlikte göndereceğiz” diyorlardı.
135. Üzerlerinden, erişecekleri belli bir zamana kadar o felaketi kaldırdığımızda onlar derhal sözlerinden dönüyorlardı.
MUSTAFA ÇEVİK
134-135 Bu felaketlerle karşılaştıklarında Musa’ya gelip, “Ey Musa! Rabbine sana verdiği peygamberlik adına dua et, şayet bu musibetten bizi kurtarırsa, senin Allah adına yaptığın daveti kabul edip ona uyacağız ve İsrailoğullarının da seninle gitmesine izin vereceğiz.” derlerdi. Fakat ne zaman o musibeti üzerlerinden kaldırıp da kendilerine sözlerini yerine getirecek kadar süre versek, her seferinde sözlerinden döner eski hallerini devam ettirirlerdi.
MEAL AÇIKLAMASI
134. Sonunda Başlarına dayanılmaz bir felaket geldiğinde Musa’ya gelip: “Ey Musa! Sana olan peygamberlik ahdine dayanarak bizim bu musibetten kurtulmamız için Rabbine dua et. Eğer üzerimizden bu felaketi kaldırırsan sana iman edecek, senin Allah adına yaptığın daveti kabul edip ona uyacağız ve İsrailoğullarını temel hak ve hürriyetlerinin kısıtlanmasına son vererek seninle birlikte göndereceğiz” diyorlardı. Hâlbuki sizin felaket diye başınıza gelen her şey sürekli değildir. Sürekli olsaydı sizin dünyada yaşamanız mümkün olmazdı. Bunlar gelip geçicidir. Musa olsaydı da olmasaydı da; doğal yasalarımız gereği bu tür felaketler başınıza gelecektir. Musa ile mücadele ederken gelince mi felaketlerin Rabbinizden geldiğine inandınız? Musa size ayetlerimizi getirmeden bu tür felaketler yaşamadınız mı? Ne biçim akıl ediyorsunuz? Musa sizin için dua etse ne olur etmese ne olur? Felaketler sizi uyarmak için sürekli gelecek! Size yasalarımızı hatırlatacak. (Demek ki Allah insanları her şekilde imtihan ediyor. Şu anda içinde bulunduğumuz, Çin’den başlayarak dünyanın 195 ülkesini kasıp kavuran ve yüzbinlerce kişinin ölümüne sebep olan ve herkesi evlerinde karantinaya aldıran ve hâlâ devam etmekte olan, ister doğal isterse laboratuarda üretilsin küresel salgın coronavirüsün (Covid-19)’un; dünyayı yaşanmaz hale getiren, ekolojik dengeyi bozan, alabildiğine kibir ve gurur içinde yüzen, fakir ve yoksulları, hayvanları ezen, ahlak, merhamet ve adaletten uzak hâle gelmiş insanlık için bir nevi imtihan olduğunu düşünebiliriz. İnsanoğlu bu gibi felaketlerden, ders çıkarmalı, eksik ve yanlışlarını görüp düzeltmeli, gerekli tedbirleri almalı ve bu gibi felaketlere karşı her zaman hazır olmalı, insanlığa ve çevreye zulümden vazgeçmeli ve kendine gelmelidir. Başta temizlik olmak üzere, ahlaki ve insani değerleri, adaleti, eğitimi, eşitliği, ilim ve irfanı ön plana almalı ve içinde yaşadığımız dünyanın ve atmosferin vb kıymetini bilmeliyiz.)
135. Fakat Üzerlerinden, azaba erişecekleri belli bir zamana kadar o felaketi kaldırdığımızda onlar derhal sözlerinden dönüyorlardı. Eski hallerini devam ettiriyorlardı. Nitekim sizi yoklayan felaketler bir müddet sonra üzerinden kalkıyor. Felaketler ortadan kalkınca ne yapıyorsunuz? Ayetlerimizi inkâr edip yalanlamıyor musunuz? Elçimiz Musa ile mücadeleye girmiyor musunuz?
136
MEAL
136. Biz de ayetlerimizi yalanladıklarından ve onları umursamadıklarından dolayı kendilerinden öç aldık ve tümünü denizde boğduk.
MUSTAFA ÇEVİK
136 İşte bu ikiyüzlülükleri ve Rablerinin davetine karşı küstahlıkları sebebi ile Biz de onları suda boğarak helak edip intikam aldık.
MEAL AÇIKLAMASI
136. Biz de ayetlerimizi yalanladıklarından, Rablerinin davetine karşı küstahlıklarından ve onları umursamadıklarından ikiyüzlülüklerinden dolayı kendilerinden öç aldık ve tümünü denizde boğduk ve helak ettik. Musa ile gönderdiğimiz ayetleri hep yalanladılar. Başlarına gelen olayları çıkarlarına göre yorumladılar. Peki! Ne oldu? Elçimizle yaptıkları mücadele sonunda denizde boğulup gittiler. Şimdi arkalarından sanki bir masal gibi söz ediliyor. Bir zamanlar Mısır’da Firavunlar yaşardı deniliyor. Hâlbuki onlar masal değil, hayatı gerçekten yaşayanlardı. (Yüce Allah için kullanılan ve [intikam] kökünden gelen kelimelerin geçtiği bütün ayetlerde, zalimlerden, haddini aşanlardan, suçlulardan, suçtan beslenenlerden, yoldan çıkanlardan, kısaca azabı hak edenlerden söz edilmekte, işledikleri haksızlığın karşılığında Yüce Allah’ın onlardan intikam alacağı, hesap soracağı, bunların işlediği fiillerin karşılıksız bırakılmayacağı, kötülüklerinin yanlarına kâr kalmayacağı ifade edilmektedir. Çünkü hiç kimsenin Allah’a zarar vermeye gücü yetmez. Bu ayette onların denizde boğulmalarının iki sebebi yer almaktadır: İlki Allah’ın ayetlerini yalanlamaları, diğeri ise o ayetlere karşı ilgisiz davranıp gafleti tercih etmeleriydi. Onlar haksız bir cezalandırmayı değil, hak edilmiş bir sonu yaşamışlardı.)
137
MEAL
137. Sonra da zayıf düşürülen topluluğu (mustaz’afları) bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Böylece Rabbinin İsrailoğullarına olan güzel sözü sabretmelerine karşılık tam yerine geldi. Firavun ile toplumunun yapmakta olduklarını ve yükselttiklerini de yıktık.
MUSTAFA ÇEVİK
137 Sonra da Firavun ve yandaşlarının, hor görerek zayıf bırakıp zulmettiği in sanları, doğusunu da, batısını da bereketli kıldığımız toprakların tamamına mirasçı kıldık. Böylece İsrailoğullarının, zulme karşı sabırla, sebatla direnmeleri sebebi ile Rabbinin de onlara vaadi gerçekleşmiş oldu. Firavun ve hanedanı ise helak olup gittiler.
MEAL AÇIKLAMASI
137. Sonra da Firavun ve yandaşlarının zayıf bırakıp zulmettiği insanları zayıf düşürülen, Hor görülen baskıcı, zâlim idareler tarafından kahır altında ezilmekte olan mü’min ve mücahit topluluğu ise, (mustaz’afları) bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına yani Filistin diyarına ,bütün dünyaya mirasçı ve hükümran kıldık. Böylece Rabbinin İsrailoğullarına olan vaadi ,güzel sözü sabırla, sebatla direnmeleri sebebi ile, her türlü sıkıntı ve zorluklara karşı sabretmelerine karşılık gerçekleşmiş olarak tam yerine geldi. Firavun ile toplumunun yapmakta olduklarını ve yükselttiklerini saraylarını köşklerini de helak ettik ve yıktık. Bu hak ettikleri bir akıbetti. Yani onları denizde boğduktan sonra, âhireti kaybetme pahasına uğrunda mücâdele ettikleri malı, servet, şan, şöhret ve saltanatlarını yıkıp yok ettik. Onların hor gördüğü, ezdiği, köle olarak kullandığı toplum onlardan kurtuldu. Batı taraflarında bereketli topraklara ulaştılar. Rabbin onlara söz vermişti. Sabrederseniz, iyilik, güzellik, doğruluk için mücadele verirseniz, size mükâfat edilecektir denilmişti. Andolsun ki doğruluk üzerinde olanları, özgürlükleri için mücadele verenleri, zulme haksızlığa karşı çıkanları, gösterdikleri mücadele, sabır, azim, kararlılık için başarıya ulaştırırız. Onları mücadelede galip kılarız. İşte biz Firavun kavmini böyle cezalandırdık. Horladıkları topluma hidayetimizi gönderdik. Onlar hidayetimiz doğrultusunda, iyilikler, güzellikler için mücadele verdiler. Özgürlükleri için ellerinden geleni yaptılar. Başlarına gelen her türlü sıkıntıya her türlü belaya karşı azimle karşı durdular. Firavuna boyun eğmediler. Musa ile gönderdiğimiz ayetlere uyarak haklarına sahip çıktılar. Firavun kavmiyle aralarında büyük mücadele oldu. Kanlar döküldü. Ama hidayet edenler zafere ulaştı. İşte, Mûsâ ve arkadaşları için asıl imtihân, bundan sonra başlıyordu: (Firavun, İsrailoğullarını çok ağır şartlarda çalıştırıyor, onlardan cizye alıyor, erkek çocuklarını öldürüyor, hiçbir şekilde onlara sosyal statü tanımıyordu. Yapılan bunca haksızlığa sabırla direnen İsrailoğulları Allah’a ve peygamberine olan iman ve sadakatlerinden dolayı ödüllendiriliyor. Ayette de ifade edildiği gibi Firavunun egemen olduğu Mısır ve Şam’ın doğu ve batısında bulunan verimli topraklar ellerine geçiyor ve o topraklardan elde ettikleri mahsullerle refah seviyeleri yükseliyor. Uzun müddet bu bölgede yaşayan İsrailoğulları daha sonra Kudüs ve Şam bölgelerini hakimiyetleri altına alarak hayatlarına o bölgede devam ediyor. Onun için Bakara suresi 2/47. âyetinde İsrailoğullarına bu nimetler hatırlatılıyor; “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetleri ve sizi bir zamanlar diğer kavimlere karşı üstün kıldığımı hatırlayın!” Bazı âlimler burasının, “Şam ve Mısır topraklarının doğuları ve batıları” olduğunu, çünkü bu bölgenin Firavun’un yetkisi altında olan bölgeler olduğunu söylemişlerdir. Bir başka görüşe göre, kastedilen bütün yeryüzüdür. Çünkü Hz. Davud ve Hz. Süleyman da İsrailoğullarından olup, çok geniş bir coğrafyaya hâkim olmuşlardır. Bu da ayetteki [el-ard] “yer” kelimesi ile bütün “yeryüzünün” kastedildiğine delalet eder. Bu bölgenin daha önce Hz. İbrahim ve peygamber çocuklarının yaşadığı, şimdi israil’in işgal ettiği Filistin toprakları olma ihtimali de vardır. Yani İsrailoğulları’nın geçmişte mirasçı kılındığı topraklar Ürdün-Filistin-Suriye topraklarının doğusundan batısına kadar tamamı olabilir)
138-140
MEAL
138. İsrailoğullarını denizden geçirdik ve putları önünde eğilen bir topluluğa rastladılar. “Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi bize de bir ilah yap” dediler. (Musa) dedi ki: “Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz.
139. Şunların içinde bulundukları şey mahvolup gitmeye mahkumdur; yapmakta oldukları da hep boşunadır.”
140. Dedi ki: “O sizi bütün alemlere üstün kılmışken ben sizin için Allah’tan başka ilah mı arayacağım!”
MUSTAFA ÇEVİK
138-140 Denizin karşı tarafına geçirdiğimiz İsrailoğulları, orada Allah’tan başka da ilahlar edinip, putlaştırdıkları kimselerin kurdukları nizam ile yönetilen bir toplulukla karşılaştılar. Bunu gören İsrailoğulları da Musa’ya, “Ey Musa! Bize de bunların ilahlarına benzer ilahlar buluver.” dediler. Musa da onlara, “Siz gerçekten çok cahil, nankör ve doğruyla yanlışı birbirinden ayırt edemeyen bir topluluksunuz. Bu gördüğünüz topluma gelince… onların benimseyip yaşadıkları o hayat onları kaçınılmaz bir biçimde kahredici bir yok oluşa sürükleyecektir. Allah sizi içinde yaşadığınız zulüm nizamından kurtarmışken, sizler başka bir zulüm nizamına yönelerek Allah’tan başka ilah mı arıyorsunuz?”
MEAL AÇIKLAMASI
138. Mücadelelerinin sonunda İsrailoğullarını Firavun zulmünden kurtarıp denizden geçirdik ve Yollarına devam ederken Allah’tan başka da ilahlar edinen, ağaçtan yontularak, metalden dökülerek yapılan heykellere, tapmakta olan ve putları önünde eğilen ve putlaştırdıkları kimselerin kurdukları nizam ile yönetilen bir topluluğa bir kavime rastladılar. Bunu gören ve Yüzyıllarca putperest bir toplumun esâreti altında yaşamış olan İsrailoğulları da Musa’ya “Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi bize de görebileceğimiz, dokunabileceğimiz bir ilah/ tanrı yap” dediler. (Musa) onlara dedi ki: “Siz gerçekten cahillik eden nankör ve doğruyla yanlışı birbirinden ayırt edemeyen bir topluluksunuz diyerek azarladı. (Ayetin hemen ilk cümlesindeki; “İsrailoğullarını denizden geçirdik” ifadesi, “İsrailoğullarına özgürlük ve zulümden kurtuluş gibi lütufların ihsan edildiğini” gösteriyor. Her türlü sosyal ve siyasi nimetlerin başlangıcını oluşturan “denizden geçme” hadisesi Allah’ın yardımıyla Hz. Musa’nın bir mucizesi olarak gerçekleşiyor. Fakat İsrailoğulları yine de puta tapan ve Amalikalılar olduğu söylenen bir topluluğu görünce onlara özenerek Hz. Musa’dan kendilerine de bir put yapmasını istiyorlar. Demek onca ilahi desteğe ve mucizeye rağmen puta tapma geleneğinin etkisi hala üzerlerinde ve Allah’a olan imanları bu geleneği yıkacak güce tam ulaşamamış. Denizi geçtikten sonra kendilerine ait putlara tapmakta olan kavmin kimlerden oluştuğuna dair ayette herhangi bir bilgi yoktur. Müfessirlerimiz bu bağlamda çeşitli isimler ileri sürmekte, bir kısmı Lahm, bir kısmı Hz. Musa’nın kendileriyle savaşması emredilen Ken‘âniler olduğunu belirtmişlerdir. Haklarında Kur’an’da bilgi verilmemesinden hareketle, bu kavmin kimlerden oluştuğuna dair net bir şeyler söylemek durumunda değiliz. Bunların tapındığı putların “inek” şeklinde olduğu, daha sonra Sâmirî’nin de bunlardan esinlenerek bir buzağı putu yaptığı ifade edilmektedir. Çeşitli ayetlerde geçen [asnâm] kelimesi ise daha çok madeni bir kaynaktan yapılmış “putlar” anlamına gelmektedir. Burada önemli olan, denizden geçirilen İsrailoğulları’nın onlara bakarak ortaya koydukları çirkin tavırdır. Bu kıssada esas vurgulanmak istenen konu: İsrâil Oğullarının firavundan kurtulduktan sonra, meylettikleri ilk küfürdür. Bu küfür meyli de çok enteresandır. Zîrâ onların; yıllarca Firavunun zulmünden Allah’ın izniyle kendilerini kurtaran bir peygamber başlarındayken, “denizden geçme mûcizesinin” üzerinden fazla bir zaman geçmemişken, böyle bir istekte bulunmaları, gerçekten son derece dikkat çekici bir beyinsizlik örneğidir. Ayrıca bu ve benzeri olaylardan İsrail Oğullarının Hz. Musa’ya samimi bir imanla inanmadıkları anlaşılmaktadır.)
139. Bu gördüğünüz topluma gelince Şunların putlara tapanların din diye içinde bulundukları şey imrenerek kendinize model aldığınız bu insanların içinde bulundukları inanç sistemi, uydurma ve sapkın din, benimseyip yaşadıkları o hayat onları kaçınılmaz bir biçimde kahredici bir yok oluşa sürükleyecektir ve mahvolup gitmeye mahkumdur; yapmakta oldukları ibadetler da hep boşunadır.” Şüphesiz görüp özendiğiniz putperestlik dini yıkılmıştır. Onların heykellerini yaparak taptıkları tanrıları batıldır. İnandığınız Allah’ın heykelini yapmanıza gerek yoktur. Buna ihtiyacınız da yok. Bizim inancımız gösteriş, şaşa, şatafat dini değildir. (Bu kıssada esas vurgulanmak istenen konu: İsrâil Oğullarının firavundan kurtulduktan sonra, meylettikleri ilk küfürdür. Bu küfür meyli de çok enteresandır. Zîrâ onların; yıllarca Firavunun zulmünden Allah’ın izniyle kendilerini kurtaran bir peygamber başlarındayken, “denizden geçme mûcizesinin” üzerinden fazla bir zaman geçmemişken, böyle bir istekte bulunmaları, gerçekten son derece dikkat çekici bir beyinsizlik örneğidir. Ayrıca bu ve benzeri olaylardan İsrail Oğullarının Hz. Musa’ya samimi bir imanla inanmadıkları anlaşılmaktadır. Firavun ’un zulmünden özgürlüğe kavuşan, Kızıldeniz’i geçtikten sonra Sina Çölünde yaşamlarını devam ettirebilmek için farklı nimetlerle desteklenen İsrailoğullarının hâlâ tapma duygularının canlı ve tapınmaya istekli olduğunu gören Allah, Bakara suresi 2/47 ayetinde olduğu gibi akıllarını başlarına devşirmeleri için onlara bir hatırlatma yapıyor.)
140. Musa Dedi ki: “ Allah sizi bütün alemlere çevrenizdeki gafil ve kâfir kavimlere üstün kılmışken, içinde yaşadığınız zulüm nizamından kurtarmışken, iman hidayetine kavuşturmuşken bir de kalkıp hâşâ, ben sizin için Allah’tan başka hükmüne boyun eğilecek bir otorite, kulluk ve ibâdet edilecek ilah mı arayacağım!” Bana nasıl böyle şaşkın ve sapkın bir teklif yapılır? Allah sizi âlemlere üstün kılmışken, size doğru yolu göstermişken, ben size Allah’tan başka Tanrı arayamam! Allah’ın heykelini de yapamam! Allah’tan başka Tanrı bulup heykelini de dikemem! Bu tür şeyler putperestliğin pislikleridir. Her kim inandığı, emirlerini yerine getirdiği varlıkların heykellerini yaparak heykellerinin önünde, ayakta, eğilerek ya da yerlere kapanarak saygı gösterirse; bu heykel ile simgelenen varlığa tapmaktır. Böyle bir kimse putperesttir. Rabbim size hidayetini nasip etti. Putperestlikten uzak durun!” diye uyardı.
141
MEAL
141. Düşünün ki, size en kötü işkenceleri yapan, oğullarınızı öldürüp kadınlarınızı sağ bırakan Firavun hanedanından sizi kurtardık. Bunda sizin için Rabbinizin katından büyük bir imtihan vardı.
MUSTAFA ÇEVİK
141 “Ey İsrailoğulları! Sizin erkeklerinizi öldürüp, kadınlarınızı sağ bırakan ve sizlere en ağır işkenceleri yapan Firavun’un zulmünden Allah’ın sizi kurtardığını unutmayın. Bununla siz çok ağır bir sınavdan geçirildiniz.”
MEAL AÇIKLAMASI
141. Ve onlara, Allah’ın şu sözlerini iletti: Ey İsrailoğulları! Düşünün ki, Hani bir zamanlar size en kötü işkenceleri yapan, bir soykırımı olarak neslinizi yok etmek için yeni doğan oğullarınızı öldürüp kadınlarınızı utanç verici işlerde köle olarak kullanmak üzere sağ bırakan Firavun hanedanından ve zulüm sisteminden sizi kurtardık. Allah’ın sizi kurtardığını unutmayın. Bunda sizin için Rabbinizin katından sizi eğitip olgunlaştırmak ve böylece insanlığı doğru yola ileten örnek ve öncü bir toplum yapmak üzere büyük bir imtihan vardı.
142
MEAL
142. Musa ile otuz gece (münacaatta bulunması) üzere sözleştik. Sonra buna on gece daha ekledik ve böylece Rabbinin onun için belirlemiş olduğu süre kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun’a: “Kavmimim içinde benim yerime geç, düzelt ve bozguncuların yoluna uyma” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
142 Biz Musa’yı insanların yaratılış sebeplerine uygun olan nizam ile ahlakın yasalarını öğretmek için otuz günlüğüne Sina Dağı’na çağırmıştık. Sonra buna on gün daha ekleyip, kırk güne çıkardık. Musa da çağırılan yere gelirken kavminin yönetimini kardeşi Harun’a emanet ederek, “Ben dönünceye kadar onlara göz kulak ol, sakın bozgunculuk çıkarmak isteyenlere izin verme ve öylelerine de uyma.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
142. Biz Musa ile huzurumda ibadet ve riyazetle vakit geçirmek üzere, insanların yaratılış sebeplerine uygun olan nizam ile ahlakın yasalarını öğretmek için, Tevrat’ın ilk ayetlerini vermek üzere huzurumuza çağırmadan önce, oruç ve benzeri ibâdetlerle bu büyük buluşmaya hazırlanması için otuz günlüğüne Sina Dağı’na çağırdık, otuz gece (münacaatta bulunması) üzere sözleştik. Sonra buna on gece on günlük rûhî hazırlık süresi daha ekledik ve, böylece Rabbinin onun için belirlemiş olduğu süre kırk geceye tamamlandı. Musa, da çağırılan yere gelirken kardeşi Harun’a: “Kavmimim içinde benim yerime geç, halifem ol. Ben dönünceye kadar onlara göz kulak ol, onları ıslah et düzelt ve bozgunculuk çıkarmak isteyenlere izin verme bozguncuların yoluna uyma” dedi ve ayrıldı. (İsrailoğulları hürriyetlerine kavuşunca muvahhid topluluğun uyacakları şeriatı bildirmek üzere Cenab-ı Allah Hz. Mûsâ’yı kırk günlüğüne Sina’ya çağırdı. Sina dağının tepesinde bugün, Hz. Mûsâ’nın kırk gün kaldığı söylenen bir mağara bulunur. Kutsal bir ziyaret yeri olan bu mağara yakınında bir cami, bir kilise, bir de Justinyen zamanında yapılmış bir manastır vardır. İsrailoğullarının Firavun zulmünden kurtulmasından sonra, onlara dinlerinin esaslarını öğretecek bir kitabı Allah tarafından getirmek üzere, Hz. Musa Tur Dağına çıkmış; burada otuz günü oruç ve ibadetle geçirdikten sonra, anlaşıldığına göre, son on gün içinde de kendisine Tevrat indirilmişti.)
143
MEAL
143. Musa belirlediğimiz vakitte gelip Rabbi kendisiyle konuşunca: “Ey Rabbim! Bana kendini göster sana bakayım” dedi. (Rabbi): “Beni göremeyeceksin. Ancak şu dağa bak. Eğer o yerinde durursa beni göreceksin” dedi. Rabbi dağa tecelli edince onu dümdüz etti ve Musa da baygın düştü. Ayılınca: “Sen pek yücesin. Sana tevbe ettim ve ben mü’minlerin ilkiyim” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
143 Musa, belirlenen yere gelince Rabbi onunla konuştu, bunun üzerine Musa da, “Ey Rabbim! Bana zatını göster de Seni görebileyim.” dedi. Allah da ona, “Beni asla göremezsin fakat şu dağa bir bak. Ona tecelli etmem durumunda o yerinde durabilirse sen de Beni görebilirsin.” dedi. Ve Allah dağa tecelli edince dağ un ufak olup dağıldı, Musa da gördükleri karşısında düşüp bayıldı. Kendine gelince de, “Seni eksikliklerden tenzih ederim Allah’ım. Pişmanlık duyarak Sana yöneldim ve tevbe ettim. Bundan böyle Senin gözle görülemeyeceğine inananların ilki olacağım.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
143. Musa belirlediğimiz vakitte Tûr’a gelip Rabbi kendisiyle konuşunca, ve bunun verdiği sonsuz zevk ve heyecanla, “Ey Rabbim! ne olur Bana kendini göster sana bakayım görebileyim ” dedi. (Rabbi): “Beni burada ve dünya gözüyle asla göremeyeceksin. Çünkü buna dayanamazsın! Fakat mutlaka beni görmek istiyorsan, önce, Ancak şu dağa bak. Eğer o yerinde durursa beni göreceksin” dedi. Rabbi dağa tecelli edince, ona nurunu gösterince onu dümdüz etti ve Musa da gördükleri karşısında baygın düştü. Ayılınca: Sen pek yücesin. Seni eksikliklerden tenzih ederim Allah’ım Sana yöneldim ve Dünya gözüyle Zatını görme isteğimden dolayı tevbe ettim ve ben mü’minlerin, Seni gözle görülemeyeceğine dünya gözüyle görmenin imkânsız olduğuna ancak esma ve sıfatlarının tecellisinin seyredileceği gerçeğine inananların ilkiyim” dedi. [Not: Bu ayet, “Allah’ı görmenin imkânsızlığını” değil; bu yüce fazilet ve lezzete ancak çok çetin bir nefsi cihadtla ve manevi olgunluk sonucunda ve cennet ortamında ulaşılacağına işaret sayılmıştır.] (Bu cümlede Yüce Allah’ın asla ve asla görülemeyeceği ifade edilmektedir. Yüce Allah’ın görülmesi için O’nun kendini göstereceğini söylemesi gerekirdi. Bu noktada herhangi bir ayet yoktur. Benzer mesaj: En‘âm 6:103.,Hz. Musa’nın dile getirdiği “ben, inananların evveliyim/ilkiyim” ifadesi, onun kendisine gelen mesajlara ilk inanan olduğunu gösterdiği gibi, inananların öncüsü olduğunu da gösterir.)
144
MEAL
144. (Rabbi): “Ey Musa! Ben ilahi tebliğlerimle ve seninle konuşmamla, seni insanlara karşı seçkin kıldım. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
144 Allah, Musa’ya, “Ey Musa! Seninle konuşup sana vahyettiklerimin değerini bil! Böylece seni özel bir konuma yükselttiğimi aklından çıkarma. Vahyin hükümlerine uyarak sorumluluklarını yerine getirip Bana şükredenlerden ol.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
144. (Rabbi): “Ey Musa! Ben ilahi tebliğlerimle, sana verdiğim elçilik göreviyle ve seninle konuşmamla, seni insanlara karşı seçkin kıldım. Seni özel bir konuma yükselttim, o hâlde Sana verdiğimi al, sana vahyettiklerimin değerini bil ,Vahyin hükümlerine uyarak sorumluluklarını yerine getir, şu levhalarda yazılı olan emirlere sımsıkı sarıl ve Rabb’ine gönülden boyun eğerek şükredenlerden ol!” dedi. (Allah’ın, Hz. Musa’ya konuşmasını bir insanın diğer bir insanla konuşması gibi düşünmemek gerekir. Çünkü Allah’ın elçisi de olsa, insan gözü dünyalık varlıkları görebilmeye programlanmıştır. Güneşe bakmak için bile, katarakta sebep olabilecek ultraviyole ışınlarından korunmak için renkli veya koyu camlardan ve çeşitli biçimlerde yapılan filtreli özel görme cihazları kullanmak gerekirken, aynı gözler Allah’ı nasıl görecek ve buna nasıl dayanacak. Dünya gözüyle ancak Allah’ın yarattıklarında Allah’ı görmek mümkün olur. Kasas 28/30 ve Taha 20/11-14 ayetlerine bakıldığında Allah’ın Hz. Musa’ya konuşmasının mahiyeti daha iyi anlaşılacaktır. Bunlar Hz. Musa’nın aldığı ilk vahiydir ve bunlarla Hz. Musa peygamber olduğunu anlamıştır. Nitekim daha sonraki zamanlarda (Taha 20/17-18) de görüldüğü gibi bu konuşma farklı şekillerde devam etmiştir. “Sağ elindeki nedir ey Musa?” (Musa) Dedi ki: “O, benim asamdır.” Kuşkusuz Allah, Hz. Musa’nın elindekinin asa olduğunu bilmektedir. Fakat Hz. Musa’yı eğitmek, onun heyecanını azaltmak ve ona Kendi gücünü göstermek için böyle hitap etmiştir. Rabbimizin bu ifadesi Hz. Musa’ya risalet öğretileri ve hitabı sayesinde onu peygamber kıldığının bir göstergesidir. Bunu hatırlatmasının sebebi Hz. Musa’nın Yüce Allah’ı göremeyince üzülmemesi gerektiğini, çünkü ona verdiği peygamberlik ve gerçekleştirdiği hitabın çok daha önemli olduğunu teselli cümleleriyle belirtmek istemesidir. Söylenmek istenen şudur: “Sen sana verilen nimetlerle ve büyük görevle meşgul ol; onlara sımsıkı sarıl ve onlar nedeniyle şükret!”)
145
MEAL
145. Onun için levhalarda her şeyle ilgili bir öğüt ve her şey hakkında bir açıklama yazdık. “Bunlara sıkıca sarıl ve kavmine de bunlara en güzel şekilde uymalarını emret. Size fasıkların yurdunu göstereceğim.”
MUSTAFA ÇEVİK
145 Biz Musa’ya verdiğimiz levhalarda, insanların yaratılış sebeplerine uygun Allah merkezli hayatın gerektirdiği her türlü bilgiyi ve hükümleri açıkladık sonra da Musa’ya şöyle emrettik: “Ey Musa! Bu ilahi nizamın hükümleri ve ahlakına titizlikle uy, halkına da bu hükümlere uymasını emret. Zamanı geldikçe Allah’ın davetinden yüz çevirenlerin içine düştükleri bataklıkları size göstereceğim.”
MEAL AÇIKLAMASI
145. Onun için Musa’ya verdiğimiz ayet ve emirlerimin yer aldığı Tevrat yazılı levhalarda her şeyle ihtiyaçları ile ilgili bilgileri, Allah’ın rıza ve gazap yollarını anlatan Müslümanca yaşamaya dair bir öğüt ve insanlığı dünya ve âhirette kurtuluşa iletecek her şey hakkında, insanların yaratılış sebeplerine uygun Allah merkezli hayatın gerektirdiği her türlü bilgiyi ve hükümleri belirten bir açıklama yazdık. Musa’ya şöyle emrettik: “Bunlara ilahi nizamın hükümleri ve ahlakına titizlikle uy sıkıca sarıl emirlerime sağlam yapış; çünkü kuvvet ve hükümet olmadan, Hakk nizamı uygulamak imkânsızdır ve kavmine de bunlara yani bu hükümlere en güzel şekilde uymalarını emret. Zamanı geldikçe bir ibret ve imtihân olmak üzere Size fasıkların yoldan çıkmışların yurdunu, Allah’ın davetinden yüz çevirenlerin içine düştükleri bataklıkları onların acı ve alçaltıcı akıbetlerini pek yakında göstereceğim.” Onlara da bu mesajı iletecek, hak ve hakîkatin bayraktarlığını yapacaksınız. Fakat inatla karşınıza dikilenler olacak. Zira bu kitap, yalnızca gerçeğe ulaşmak isteyenleri doğru yola iletir: İnananların uyacağı yasaları levhalara yazdık. Sana bildirilen emirleri hayatında uygula! Emirlerimizin dışına çıkma! Kavmine emirlerimizi açıkla! Kavmin emirlerimin dışına çıkmasın! Daima doğruluk, iyilik, güzellik içinde olsunlar! Başka yollara sapmasınlar! Onlara yoldan çıkmışların ülkelerini göstereceğim! Gerekli dersleri çıkarsınlar! Kitaba güzellikle uysunlar, emirleri en güzel şekliyle uygulasınlar. (Bu, Kur’ân’da sık sık tekrarlanan bir öğüttür. Bununla, insanlar sadece birtakım yükümlülükleri üstün körü yerine getirmek veya işleri sadece kitabına uydurmakla yetinmeyip, Allah’ın buyruklarına gönülden yönelerek onu en güzel şekilde uygulamanın yollarını aramaya teşvik edilmektedir. İki şık arasında serbest bırakıldığında en güzelini seçmek de (cezalandırmak yerine affetmeyi tercih etmek gibi) bu öğüt kapsamındadır. )
146
MEAL
146. Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün ayetleri (mucizeleri) görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler de onu yol olarak benimsemezler. Azgınlık yolunu görürlerse onu yol olarak benimserler. Bu, ayetlerimizi yalanlamaları ve onlara karşı umursuz davranmaları yüzündendir.
MUSTAFA ÇEVİK
146 Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri, âyetlerimi anlamaktan uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu durum, âyetlerimizi yalanlamış olmalarından ve ondan gafil bulunmalarından ileri gelmektedir.
MEAL AÇIKLAMASI
146. Yeryüzünde haksız yere haddini aşarak serkeşlik edip zorbalığa başvuranları, hak etmedikleri halde büyüklenenleri Allah’ın birliğine, kudretine, kulluğa, İslâm’a giden yolu anlatan ayetlerimden, âyetlerimi anlamaktan, Kur’ani gerçekleri anlamaktan ve kâinattaki ibretli ve hikmetli yaratılışların sahibini kavramaktan uzaklaştıracağım. yüz çevirenlerin ön yargılarını ayetlerime perde yapacağım. Öyle ki Onlar bütün ayetleri mucizeleri görseler de asla iman etmezler. Onlar önyargı perdesinin ardından ayetlerimi okuyacaklar, ayetlerimi dinleyecekler. Perdeden dolayı ayetlerin açıkladığı gerçekleri göremeyecekler. Artık önyargılarıyla gözleri kör, kulakları sağırlaşmıştır. Ta ki ön yargılarını kaldırarak iman etsinler. Ön yargılarını kaldırmadan ayetlerimizde anlatılan gerçekleri anlayamazlar. DosDoğru yolu görseler de onu yol olarak benimsemezler. Fakat Sonu pişmanlıkla biten, haince düşünceler içeren, sapıklık, Azgınlık yolunu görürlerse hemen onu yol olarak benimserler. Bu durum, ayetlerimizi yalanlamalarından ve onlara karşı umursuz davranmaları, ondan gafil bulunmaları yüzündendir. (Kibirliler kalplerini dışardan gelecek aydınlığa öylesine kapatmışlar, Allah da onların bütün varlıklarıyla istedikleri bu sonucu yaratıp kalplerini mühürlemiştir ki gerek tekvinî, gerek tenzilî yani gerek Allah’ın kâinat kitabına koyduğu, gerek indirdiği Kur’ân’a dercettiği ilahî âyetlerin ifade ettiği gerçekleri göremeyecekler, o şan ve şerefi, o mutluluğu tadamayacaklardır. Kur’ân vahiyle indirildiği gibi, onun makbul yorumu da vahiy sırrına mazhardır. Kur’ân, tevazu ve teslimiyetten uzak olan kibirlilere, gizli hazinelerini açmaz.)
147
MEAL
147. Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların ise yaptıkları boşa gitmiştir. İşlediklerinden başka bir şeyle mi cezalandırılıyorlar?
MUSTAFA ÇEVİK
147 Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa gitmiştir. Onlar yapmakta olduklarının cezasını çekecekler.
MEAL AÇIKLAMASI
147. Ayetlerimizi ve ahirete ki o büyük kavuşmayı yalanlayanların İslâm’ı ortadan kaldırmak için gösterdikleri bütün gayret ve çalışmaları ise yaptıkları sonuçsuz kalacak ve onların sözde iyilikleri de amelleri boşa gitmiştir. Onlar, bu fecî âkıbeti bizzat kendileri hazırlamışlardır. İşlediklerinden başka bir şeyle mi cezalandırılıyorlar? yapmakta olduklarının cezasını çekecekler. herkes amellerinin ve niyetlerinin karşılığını görecektir. Bilmiyorlar mı? Ayetlerimizi yalanlayan, hesap gününü unutanların yaptıkları boşa çıkar. Ayetlerimizi yalanlayanları, hesap gününü unutanları mutlaka cezalandıracağız. Boşu boşuna cezalandırılıyoruz demesinler. Uyarılarımızı dikkate almayanları, inkâr ettikleri için cezalandırırız. Yaptıkları kötülükler için cezalandırırız. (Bu ayette Kur’an’ın temel ilkelerinden birisine yer verilmekte, inkarcılığın “sebep”, sonrasında yaşanacakların da “sonuç” olduğuna dikkat çekilmektedir. Âhirete inanmadıklarından, orada da bekleyecekleri hiç bir karşılık olamaz. Mesele bu kadar vazıhtır! Çünkü, âhiretin varlığını hesabına alarak yaşayanlar oraya göre hazırlananlar, oradan faydalanmaya hak kazanırlar. Bir şeyi inkâr edenin, ondan hak taleb etmeye hakkı olamaz.)
148
MEAL
148. Musa’nın kavmi, onun ardından süs eşyalarından yapılmış, buzağı görünümde ve böğürmesi olan bir heykeli (ilah olarak) benimsediler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve kendilerini bir yola iletmediğini görmediler mi? Onu benimsediler ve zalim kimseler oldular.
MUSTAFA ÇEVİK
148 Musa’nın arkasından kavmi, ziynet eşyalarını eriterek içinden rüzgâr geçince böğürmeye benzeyen bir ses çıkaran buzağı heykeli yapıp onu ilah edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de yol gösteriyor. Buna rağmen onu ilah olarak benimsediler ve böylece zalimlerden oldular.
MEAL AÇIKLAMASI
148. Musa’nın kavmi, onun vahiy almak üzere Sînâ dağına (Tûr’a) gitmesinin ardından otuz gün sonra topladıkları altın ziyneti ateşte eritip yaptıkları süs eşyalarından yapılmış, buzağı görünümde ve ağzından arkasına kadar açılan borudan girip çıkan havanın çıkardığı ses ve, rüzgârın etkisi ile böğürtü sesi çıkaran, böğürmesi olan bir buzağı heykeli yapıp onu ilah olarak benimsediler. Gerçekten sanatkârane bir iş yapmışlardı. Rüzgâr buzağı heykelinin ağzından geçtikçe heykel böğürüyordu. Yaptıkları işle övünerek büyük bir kibirle işte tanrımız budur dediler. Üstelik Tanrımız ses çıkarıyor diye hava attılar. Görmediler mi? Onun yani taptıkları bu eski Mısır putunun kendileriyle konuşmadığını ve kendilerini bir yola iletmediğini, onlara yol göstermediğini, hidayete erdirmediğini akledip görmediler mi? Evet, görmesine görüyorlardı, fakat işlerine öyle geldiği için, Onu ilah olarak benimsediler ve zalim kimseler oldular. Sadece yaptıkları ustalıkla rüzgârımızı kullanarak buzağıya ses çıkarttılar. Bu onların yaptığı hileden başka bir şey değildir. Buzağı heykelini kendilerinin yaptıklarını bildikleri halde nasıl Tanrımız diye ilan ederler? Bu kadar mı akılları çalışmıyor? Yaptıklarının farkında değiller mi? Buzağıyı Tanrı olarak benimsedikleri için zalimlerden oldular. Cehennemi hak ettiler. (Buradan anlaşılıyor ki; İsrailoğulları tapınma geleneğinden bir türlü kopamıyor. Kendilerini Firavun’un zulmünden kurtararak Allah’ın yardımıyla bulundukları bölgenin en üstün toplumu durumuna getiren peygamberleri Allah’tan vahiy almaya gidiyor, onlar da peygamberlerini hevesle ve heyecanla beklemesi gerekirken, fırsat bu fırsattır diyerek Hz. Musa’nın arkasından buzağıya taparak dönekliklerini ortaya koyuyor. Hz. Musa’ya inanan ve fakat en küçük bir fırsatta onu yalnız bırakan, o günün dönek İsrailoğulları ile, Hz. Muhammed’e inandığı halde çok küçük bir dünyalık çıkar için onu yalnız bırakabilen Müslümanın ne farkı var?)
149
MEAL
149. Yaptıklarına pişman oldukları ve sapıklığa düştüklerini anladıkları zaman: “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa zarar edenlerden oluruz” dediler.
MUSTAFA ÇEVİK
149 Bir süre sonra ilah edindikleri bu heykelin hiçbir işe yaramadığını, kendilerine doğru yolu göstermek gibi bir özelliğinin de olmadığını görüp anlayınca ellerini dizlerine vurup pişmanlıkla, “Rabbimiz, bize acıyıp bu sapıklığımızdan dolayı affetmezsen büsbütün ziyana uğrayanlardan, azabı hak edenlerden olacağız.” diyerek pişmanlıklarını dile getirdiler.
MEAL AÇIKLAMASI
149. Ne zaman ki Yaptıklarına pişman oldukları ve sapıklığa düştüklerini, Bir süre sonra ilah edindikleri bu heykelin hiçbir işe yaramadığını, kendilerine doğru yolu göstermek gibi bir özelliğinin de olmadığını görüp anladıkları zaman, ellerini dizlerine vurup pişmanlıkla “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa zarar edenlerden, azabı hak edenlerden oluruz” dediler. (Arapçada; “ellerinin üzerine düşürülmek” istiâre, kinâye veya temsil yoluyla; “şiddetli pişmanlığı” ifâde eden bir tabirdir. Yani bu ifâde; bir insan, bir şeye pişman olup âciz kaldığı zaman, elleri bomboş kalıp umutları tükenince “gönlüne pişmanlık düşürüldü” anlamında kullanılır.)
150
MEAL
150. Musa öfkeli ve üzgün bir halde kavminin yanına döndüğünde: “Benim arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini beklemeyip acele mi ettiniz?” dedi. Levhaları yere bıraktı ve kardeşinin kafasından tutup kendine doğru çekti. (Kardeşi Harun): “Ey annemin oğlu! Bu topluluk beni iyice zayıf görüp hırpaladı ve neredeyse beni öldüreceklerdi. Üzerime düşmanları güldürme ve beni zalimler topluluğu ile beraber tutma” dedi.
MUSTAFA ÇEVİK
150 Musa halkının yanına dönüp onları bu halde görünce üzüntü ve öfkeyle, “Benim yokluğumda ne kötü, ne berbat bir yol tutmuşsunuz. Rabbinizin emrini çiğnemekte olduğunuzu hiç düşünmediniz mi?” diyerek, Allah’ın davetini içeren levhaları elinden yere bıraktı ve kardeşi Harun’u başından kavrayıp kendine doğru çekme ye başladı. Bunun üzerine Harun da ona, “Ey anamın oğlu! Bunlar hep birlikte bana karşı çıktılar! Neredeyse beni öldüreceklerdi, sakin ol, sen de bana böyle davranarak bu zalimleri sevindirme.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
150. Musa öfkeli ve üzgün bir halde kavminin yanına döndüğünde: üzüntü ve öfkeyle “Benim yokluğumda arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini çiğnemekte olduğunuzu hiç düşünmediniz mi ki, beklemeyip acele mi ettiniz?” Rabbinizin buyruğunun acele gelmesini mi istediniz?” dedi. Allah’ın emirleri yazılı olan Levhaları yere bıraktı ve yerine vekil bırakmış olduğu kardeşinin yani Harun’un kafasından tutup kendine doğru çekti. Bunun üzerine Kardeşi Harun da ona: “Ey annemin oğlu! fırsatçı ve fesatçı olan Bu topluluk hep birlikte bana karşı çıktı, beni iyice zayıf çaresiz görüp hırpaladı ve neredeyse beni öldüreceklerdi. Sakin ol, sen de bana böyle davranarak zalimleri sevindirme, Üzerime Sen de beni böyle hesaba çekerek düşmanları güldürme ve beni zalimler topluluğu ile beraber -bir- tutma” dedi. (Buradaki acele ile neyin kastedildiği konusunda tefsirlerde iki farklı açıklamada bulunulmuştur. Birincisine göre Musa (a.s.) bu sözüyle “Benim münacaattan dönmemi böylece Rabbinizin kesin emirlerini size ulaştırmamı beklemeden aceleyle kendi kafanıza göre bir şeyler mi uydurdunuz?” demek istemiştir. İkinci açıklamaya göre ise: “Bu şekilde buzağı heykeline taparak Rabbinizin azabının çabucak gelmesini mi istediniz?” demek istemiştir. Musa’nın elindeki Tevrat levhalarını bırakması” günümüz Müslümanına ciddi mesaj niteliğindedir. Hz. Musa, Tevrat levhalarını yere bırakarak âdeta şu mesajı veriyor: “İlahi emir ve yasaklarla dolu olan bu levhalara uymak zorundayız. Bizim için esas olan bunların fiziksel yapısı değil, üzerlerine yazılı olan ilahi metinlerin hayata geçirilmesidir. Madem bunlara uymayacağız o halde bunları taşımanın da bir anlamı yoktur.” Bu konuda Cuma suresi 62/5. Ayetinde muhteşem bir benzetme yapılmaktadır. Bugün aynı durum Müslümanlar için de söz konusudur. Kur’an, yaldızlı ve kaliteli sayfalara basılıyor, kaliteli kapaklarla Mushaf haline getiriliyor, kadife kumaşlarla kaplanıyor, pahalı kutularda saklanıyor, torpidolarda korunuyor, dikiz aynalarında asılıyor, sandıklarda muhafaza ediliyor ama maalesef Hz. Musa’nın toplumunda olduğu gibi hükümlerine itibar edilmiyor. Tevrat ve Kur’an ilişkisi konusunda Hz. Musa’nın kavmiyle Hz. Muhammed’in ümmetinin bir bölümü ne kadar da birbirine benziyor.)
151-152
MEAL
151. (Musa) da: “Ey Rabbim! Beni de kardeşimi de bağışla ve bizi rahmetine kavuştur. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” dedi.
152. Buzağıyı (ilah olarak) benimseyenler Rabblerinin gazabına ve dünya hayatında bir zillete uğrayacaklardır. İşte iftiracıları böyle cezalandırırız.
MUSTAFA ÇEVİK
151-152 Bunun üzerine Musa da kendini toplayıp, “Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bize merhamet edip şefkatinle koru, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” diye dua etti. Sonra da onlara dönerek, “Hiç şüpheniz olmasın ki Allah’la birlikte başka ilahlar edinip, onlardan kendilerine doğru yolu göstermesini ve yardım etmesini bekleyenler Rablerinin gazabına uğrayacak, dünya hayatlarında zillete düşüp onursuzluğa mahkûm olacaklardır.” dedi.
MEAL AÇIKLAMASI
151. Bunun üzerine (Musa) da kendini toplayıp: “Ey Rabbim! bu tedbirsizlik ve beceriksizlikten dolayı, Beni de kardeşimi de bağışla ve bizi rahmetine kavuştur ve koru. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” dedi. (Kardeşine yaptığı davranışın, onu tartaklamasının hata olduğunu anlayan Hz. Musa, bunun için Yüce Allah’tan bağışlanma dileğinde bulunmuştu. Bazı âlimlerimiz bağışlanma dileğinin sebebini “levhaları yere atması” şeklinde yorumlamışlardır. Her iki ihtimal de doğrudur. Bu arada, Hz. Musa Hz. Harun’un bağışlanması için de dua etmiştir. Bunun muhtemel sebebi “kavminin putperestliğine yeterince engel olamaması” şeklinde yorumlanabilir.)
152. Sonra da onlara dönerek Buzağıyı ve servet putlarını ilah olarak, Allah’la birlikte başka ilahları benimseyenler ve onlardan kendilerine doğru yolu göstermesini ve yardım etmesini bekleyenler her asırda Rabblerinin gazabına ve dünya hayatında bir zillete esarete uğrayacaklardır, onursuzluğa mahkûm olacaklardır. İşte iftiracıları hakikati çarpıtarak Allah adına yalanlar uyduranları ve haramları helâl sayanları böyle cezalandırırız.
153
MEAL
153. Kötülükler yapıp da sonra hemen ardından tevbe ve iman edenlere gelince; muhakkak ki Allah bundan sonra çok bağışlayıcı çok rahmet edicidir.
MUSTAFA ÇEVİK
153 Bu gibi nankörlük ve sapıklık içinde yaşıyorken günaha battıklarını fark ederek tevbe edip Allah’ın davetine yönelenlere karşı, Allah merhametli ve bağışlayıcıdır.
MEAL AÇIKLAMASI
153. Böyle birçok günahlar işleyen, Kötülükler yapıp da sonra hemen ardından samimiyetle tevbe ve iman edenlere gelince; muhakkak ki Allah bundan -tövbeden- sonra çok bağışlayıcı çok rahmet edicidir. Rabbin yaptıklarından pişman olarak tövbe edenleri karşılıksız bırakmaz dedi. (Hiçbir günah Allah’ın rahmetinden büyük olamaz. Böyle bir yaklaşım, zımnen kişinin ‘ben öyle bir günah işlerim ki onu Allah bile affedemez’ demesine benzer. Bu gizli bir kibirdir. Allah’ın affından daha büyük günah olabileceği düşüncesi, ya Allah’ı hakkıyla takdir edememekten, ya da haddini bilmekten kaynaklanır.)
154-157
MEAL
154. Musa’nın öfkesi geçince levhaları aldı. Onların içinde yazılanlarda Rabblerinden korkanlar için hidayet ve rahmet vardır.
155. Musa belirlediğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti. Onları kuvvetli bir sarsıntı alınca (Musa) şöyle dedi: “Ey Rabbim! İsteseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizdeki düşüncesizler yüzünden bizleri helak eder misin? O ancak senin bir imtihanındır. Onunla dilediğini sapıklığa düşürür dilediğini de doğru yola eriştirirsin. Sen bizim dostumuzsun. Şu halde bizi bağışla ve bize merhamet eyle. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.
156. Bizim için bu dünyada da ahirette de iyilik yaz. Biz sana yöneldik.” (Allah) dedi ki: “Azabıma dilediğimi uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu sakınan, zekatı veren ve ayetlerimize iman edenlere yazacağım.
157. Onlar, kendi yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları okuma yazma bilmeyen, kendilerine iyiliği emredip kötülükten sakındıran, temiz şeyleri onlara helal kılıp pis şeyleri haram eden, ağır yüklerini ve daha önce üzerlerinde bulunan bağları indiren o nebi peygambere iman ederler. Ona iman eden, saygı gösteren, yardımda bulunan ve onunla indirilmiş olan nura uyan kimseler işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
MUSTAFA ÇEVİK
154-157 Öfkesi yatışan Musa, Rabbinin davetinin yazılı olduğu levhaları yerden aldı ve sonra da kavminin yaptıklarından dolayı af dilemek ve dua etmek için kavmi içinden yetmiş kişiyi seçip alarak Bizim belirlediğimiz yere doğru yola çıktı. Bir süre sonra onları şiddetli bir deprem sarsmaya başladı. Bu sırada Musa, “Rabbim! Dileseydin bunları da beni de daha önce helak ederdin, içimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri şimdi mi helak edeceksin? Sen bununla bizi deneyip imtihan ediyorsun, bakalım şimdi ne yapacak, kime sığınıp kimden yardım dileyecekler diye. Bu vesileyle dileyeni doğru yola ulaştırır, dileyeni de sapıklığa mahkûm edersin. Bizim gerçek Rabbimiz ve ilahımız Sensin, bizleri merhametinle bağışla.” dedikten sonra duasına şöyle devam etti: “Rabbimiz bize bu dünyada razı olacağın güzellikleri yaşamayı ve âhirette de cennetine girmeye nasip et, günahlarımızdan pişmanlık içinde tevbe edip Sana yöneliyoruz.” Allah da şöyle buyurdu: “İçinizden hak edenleri azabımla cezalandırırım; rahmetim, merhametim ve şefkatim de davet ettiğim doğru yolda yaşamak gayretini gösterenleri kapsamaktadır. Bu kimseler Allah’ın rızasını kazanmak için ödenmesi gereken bedelleri severek öderler. Onlar, ellerindeki Tevrat’ta ve daha sonra da İncil’de geleceği bildirilen ümmi peygambere iman edip iyiliği emrederek kötülükten sakındırır, temiz şeylerin helal, pis şeylerin de haram olduğunu bilirler. İnsanların yükünü hafifletip boyunlarındaki zincirleri kırıp atarlar. O Rasul’e indirilen Kitaba uyar, izinden giderler.”
MEAL AÇIKLAMASI
154. Musa’nın öfkesi geçince az önce öfkeyle bir kenara bıraktığı Tevrat’ın Kutsal Emirlerinin kayıtlı olduğu levhaları eline aldı. Onların içinde yazılanlarda Rabblerinden korkanlar için elbette hak yolu aydınlatan bilgiler hidayet ve rahmet vardır yazılıydı. Rabbinin yasalarına göre yaşayanlar elbette kurtulacaktır yazıyordu.
155. Derken Musa buzağıya tapan arkadaşlarından ötürü özür dilemek ve bağışlanma için dua etmek üzere belirlediğimiz vakit ikinci bir buluşma için kavminden onları temsil edebilecek en hayırlılarından yetmiş adamı temsilci seçti. Sonra beraberce Sîna yani Tur Dağına çıkıp Rabb’in kelâmını işittiler. Fakat yine bazıları azgınlaşarak, Allah’ı doğrudan görmek istedi. Ey Mûsâ, biz Allah’ı açıkça görmedikçe, sana asla inanmayacağız dediler. Üstelik bunu, tövbe etmek için geldikleri bir yerde söylüyorlardı. Bunun üzerine Onları korkudan kuvvetli bir sarsıntı alınca (Musa) şöyle dedi: “Ey Rabbim! İsteseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. Bundan çok daha büyük günah işledikleri zaman bile onları affetmiştin; işte bu engin şefkat ve merhametine sığınarak sana yalvarıyorum, affet bizi Allah’ım! Şimdi İçimizdeki beyinsizler düşüncesizler yaptıkları ve yapmaları gerektiği halde yapmadıkları yüzünden bizleri helak eder misin? O ancak senin bir imtihanındır. Onunla aramızdaki ikiyüzlüleri ayıklamak üzere dilediğini sapıklığa düşürür dilediğini de doğru yola eriştirirsin. Sen bizim dostumuzsun. Şu halde bizi bağışla ve bize merhamet eyle. Sen bağışlayanların en hayırlısısın. (Hz. Musa seçtiği yetmiş kişiyle tevbe etmek için Sina dağına çıkar. Hepsi orada secdeye kapanarak Allah’tan af dileğinde bulunur. Allah da Hz. Musa’ya dilediği gibi vahyeder, onlar da bunu duyarlar. Buna rağmen içlerinden -ayette de ifade edildiği gibi- bazı beyinsizler bundan tatmin olmayıp haddi aşarak Bakara suresi 2/55. âyetinde de ifade edildiği gibi “Ey Musa, biz Allah’ı apaçık görmedikçe sana inanmayız” derler ve bunun üzerine şiddetli bir yıldırım sesiyle sarsılırlar. Yetmiş sayısında da kırk da olduğu gibi bazı hikmetler olabilir. Bir bakıma çokluğun sembolü olan bu ifade Tevbe Suresinin 9/80. ayetinde de “onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de Allah onları affetmeyecektir” yani “ne kadar dilersen dile faydası olmaz” şeklinde de kullanılmıştır.) (Çünkü ey Rabbimiz! Bağışlar ve başa kakmazsın, bağışlar ve ezmezsin, bin kez bağışlar ve bir kez olsun “Yine mi sen?” demezsin!)
156. Rabbim Bizim için bu dünyada da ahirette de iyilik yaz ve nasip eyle, hayır ve huzur takdir et ki şüphesiz Biz isyandan vazgeçtik, dönüp pişmanlık içinde affını ümit ederek yalnızca sana yöneldik.” diye dua etti. (Allah) dedi ki: “Azabıma müstahak olanı kullar arasından dilediğimi uğratırım. Ama Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Rahmetimi (Onu) Rabbinden korkan,dürüst ve erdemlice bir hayat sürerek kötülüğün her çeşidinden sakınan, kötülükten vaz geçen müttakiler, arınmak için verilmesi gereken zekatı veren Allah’ın rızasını kazanmak için ödenmesi gereken bedelleri severek ödeyen, arı duru hale gelmiş bir benlikle Allah’ın emirlerine tabi olan ve ayetlerimize gönülden iman edenlere nasip edip yazacağım. Unutmayın ki ayetlerim sizi her türlü pislikten arındırır. Sizi tertemiz yapar. İçinizdeki kötü düşünceleri hayatınızdaki kötülükleri size gösterir. Kötü düşüncelerden kötü davranışlardan arındıkça temizlenir güzel bir insan olursunuz.
157. Onlar, kendi yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de geleceği ismini ve özelliklerini yazılı buldukları okuma yazma bilmeyen, kendilerine iyiliği emredip kötülükten sakındıran, temiz şeyleri onlara helal kılıp pis şeyleri haram eden, ağır yüklerini ve daha önce üzerlerinde bulunan Sözde din adamlarının, insanlığın sırtına acımasızca yüklediği o anlamsız ve ağır sorumluluk yükleri ve bağları sırtlarından indiren o nebi peygambere yani Hz. Muhammed’e iman ederler. Ona iman eden, saygı gösteren, yardımda bulunan ve onunla birlikte indirilmiş olan nura Kur’an’a uyan kimseler işte onlar dünyada ve âhirette kurtuluşa erenlerdir. Ey insanlar! Bilin ki insanların kendi kendilerine koydukları yasalar onlar için bir ağırlıktır. İnsanlar; kendi yasalarıyla kendilerini zincirleyerek kendi yasalarına kölelik yaparlar. Rabbin gönderdiği yasalarla onları ağırlıklarından bağılı oldukları zincirlerden kurtarır. Böylece Rabbinin yasalarına uyanlar kulların yasalarına karşı özgürleşirler. Nebi’ye inanıp saygı gösteren, Nebi’ye yardım eden, gönderdiğimiz ayetlere uyarak aydınlığa kavuşanlar var ya; işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Onlar cehaletin karanlıklarından gönderdiğimiz ayetlerin ışığıyla kurtulmuşlardır. Ayetlerimiz onların hayatlarının ışığı olarak daima parlayacaktır. İnananların yollarını sürekli aydınlatacaktır. Ve nihâyet, Son Elçi geldi ve işte çağrısını yapıyor: (Hz. Mûsâ (a.s.) rahmeti kendisi ve halkı için istedi. Allah Teâlâ da bunun, ancak bütün insanlığa gönderilecek “Rahmet Peygamberi” olan âhir zaman elçisine uymaya bağlı olduğunu buyurmak sûretiyle bu müjdeyi, tüm insanlığa vaad buyurdu. İşte Mûsâ kıssasının sonuçta vardığı nokta, bu rahmet şeriatının ve ahir zaman Peygamberinin ileride geleceği meselesidir. Burada Hz. Peygamber hakkında ümmî sıfatının kullanılması çok dikkate değer. Bu kelimenin “öğrenim görmemiş, okuma yazma bilmeyen” mânasından başka, bir de Yahudiler arasında “Kitap sahibi olmayan, yani Yahudi olmayan (gentil)” anlamı vardır. Burada her ikisi de kastedilmiştir. Yahudiler ümmîlere değer vermezlerdi (3,75). Allah onların yersiz kavmî gurur ve küstahlıklarını kırmak istemiştir. Hz. Peygamber (a.s.)’ın Tevrat ve İncîl’de müjdelenmesi hk. bkz. 6,20.)
158
MEAL
158. De ki: “Ey insanlar! Ben, göklerin ve yerin mülkiyeti kendisine ait olan, kendisinden başka ilah olmayan, öldüren ve dirilten Allah tarafından sizin tümünüze gönderilmiş bir peygamberim. Allah’a ve O’nun, Allah’a ve sözlerine iman eden, okuma yazma bilmeyen nebi peygamberine iman edin ve ona uyun; olur ki doğru yola erersiniz.
MUSTAFA ÇEVİK
158 Ey Peygamber! De ki: “Ey insanlar! Ben Allah’ın hepinize gönderdiği bir elçisiyim, göklerin ve yerin mülkü de egemenliği de O’na aittir ve O’ndan başka gerçek Rab ve ilah yoktur, hayatı ve ölümü yaratan O’dur. O halde Rabbinizin adına sizleri yaratılışınızın sebebi olan nizam ve ahlak ile yaşamaya davet eden ümmi Peygamber’in çağrısına iman ederek doğru yola ulaşın.”
MEAL AÇIKLAMASI
158. Ey Peygamber! De ki: “Ey insanlar! Ben, göklerin ve yerin mülkiyeti de egemenliği de kendisine ait olan, kendisinden başka ilah hükmüne boyun eğilecek hiçbir otorite olmayan, öldüren ve dirilten, hayatı ve ölümü yaratan Allah tarafından sizin tümünüze gönderilmiş bir peygamberim. Allah’a ve O’nun, Allah’a ve sözlerine iman eden, Rabbinizin adına sizleri yaratılışınızın sebebi olan nizam ve ahlak ile yaşamaya davet eden okuma yazma bilmeyen fakat kalbine nakşedilen Kur’an sayesinde insanlığı kurtuluşa iletecek bütün hidâyet bilgilerini göğsünde toplayan nebi peygamberine ve çağrısına —ki bizzat kendisi de Allah’a ve O’nun bütün kutsal kitaplardaki sözlerine yürekten inanmaktadır— iman edin ve ona hakkıyla tâbi olarak uyun; olur ki doğru yola erersiniz. Dikkat edin! Allah’tan başka insanlara hükmeden yasalar bildiren yoktur. İnsanların hükümranlığı sahtedir. İnsanların emrettiği yasalar yalandır. Ancak Rabbinizin yasalarında hak ve adalet vardır. O Rabbiniz ki sizi diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah’a, ayetleriyle kendini temizleyen Nebi’si Resul’e, onun tebliğ ettiği ayetlere inanır, Rabbinizin yasalarına uyarak yaşayarak doğru yola ulaşırsınız. Rabbiniz gerçekleri açıklamak için Resulünü O’nunla birlikte ayetlerini göndermiştir. Bu gerçeği Tevrat’ı ve İncil’i okuyanlar daha iyi anlamalıdır. Onların Musa’dan İsa’dan sonra gönderilen Resule karşı gelmeleri Tevrat’a ve İncil’e uymadıklarını gösterir. Gerçekten Tevrat’a ve İncil’e uymuş olsalardı, son elçimize de inanmaları, O’nunla gönderdiğimiz ayetleri tasdik etmeleri gerekirdi. (Artık yahudilerin, “Muhammed s.a.s. sırf kendi kavmi olan Arab’a gönderilmiş bir peygamberdir, İsrailoğullarına ve diğer kavimlere gönderilmiş değildir, peygamber ancak Musa a.s.’dır.” demeleri aslında onu ve Tevrat’ı tanımamaktır.)( Nebi ve resul kavramları. Nebi ve resul kelimelerinin aynı cümle içinde geçtiği bu ayet, iki kavramın farklılığının anlaşılması açısından çok önemlidir. “Nebi olan ümmi resul” ifadesi, Hz. Peygamberin hem resul hem nebi ve hem de ümmi olduğunu anlatmaktadır. Yani resul ve nebi olan Muhammed daha önce ne şirke bulaşmıştır ne de kutsal kitapları okumuştur. O, fıtratıyla çelişen şer dürtülerin etkisinde kalmadan, ahlaki ve manevi kirlenmelerden korunarak tevhid dininin öncüsü ve nebisi seçilmiştir. Önceki Peygamberler, sadece kendi bölgelerine ve toplumlarına gönderilmiştir. Bu bakımdan “Eski Ahid” yalnızca İsrailoğullarına hitap etmektedir. Buna karşılık Kur’an’ın mesajı evrenseldir. Yani, bütün bir insanlığa hitap etmekte ve ne zamana bağlıdır ne de herhangi bir kültürel çevreye kayıtlıdır. Bunun içindir ki, Kur’an mesajının tebliği için görevlendirilen Hz. Peygamber, Enbiya 21/107 ayetinde “âlemlere/bütün toplumlara Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olarak tanımlanmıştır.)
159
MEAL
159. Musa’nın kavminden hakka yönelten ve onunla adaleti uygulayan bir grup vardı.
MUSTAFA ÇEVİK
159 Musa’nın kavmi içinde insanları doğru düşünmeye ve yaşamaya davet eden ve iman etmek isteyenlere rehberlik eden kimseler de vardı.
MEAL AÇIKLAMASI
159. Musa’nın kavminden insanları hakka hayra yönelten doğru düşünmeye ve yaşamaya davet eden, mümtaz yönetici cemaatler ve müesseseler ve onunla Allah’ın kitabıyla adaleti uygulayan halkı hidayet ve adaletle yöneten bir grup vardı. Hakkı gözeterek adâletle, sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî düzeni temin ederlerdi. (Hz. Muhammed dönemindeki ve sonrasındaki bütün insanlara gönderilmiş peygamberdir. Onun yaşadığı dönemde çevrede bulunan kitap ehli kişilerden Hz. Musa’nın izini takip edenler arasında bir topluluğun hak ve hakikati anladığı ve hayatı düzgün yaşadığı ifade edilmiş olmaktadır. Bunların kimler olduğu hakkında farklı rivâyetler vardır. Fakat âyetten açıkça anlaşılan şudur ki bunlar, selefte, Hz. Mûsâ’dan sonra gelen İsrail neslinden olan peygamberler ve onlara uyan âdil hükümdarlar, hak hukuk gözeten rabbanîler, hahamlar ve bunlara tâbi olan bir kısım iyi insanlardı ki, Asr-ı saadette Hatemu’l-enbiya Efendimizi (a.s.) tasdik edenler de bunların halefleri olmuştur. Demek ki Hz. Mûsâ’nın kavminin hepsi, yukarıda kötü halleri bildirilenler gibi haksız ve zalim değildirler, onlar farklı topluluklara ayrılmışlardır.)
160
MEAL
160. Biz onları oymaklar halinde on iki topluluğa ayırdık. Kavmi kendisinden su istediğinde biz Musa’ya: “Asanla taşa vur” diye vahyettik. Ondan on iki göze fışkırdı. Her topluluk su içeceği yeri (gözeyi) öğrendi. Onların üzerlerine bulutları gölge ettik ve kendilerine kudret helvası ile bıldırcın eti indirdik. “Size rızk olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin dedik.” Onlar bize haksızlık etmediler, ancak kendi kendilerine haksızlık ediyorlardı.
MUSTAFA ÇEVİK
160 Biz İsrailoğullarını on iki boya ayırmıştık. Musa, kavminin su ihtiyacını gidermek için Bize dua edince, ona “Asanı kayaya vur.” diye vahyettik. Musa da asası ile kayaya vurunca, kayadan on iki pınar fışkırttık. Böylece her boy kendisi için bir pınar belirleyip su ihtiyaçlarını karşıladılar. Üzerlerini de sıcaktan korunsunlar diye bulutla gölgelendirdik, ayrıca onlara rızık olarak bıldırcın ve kudret helvası da ikram ettik fakat onlar bütün bu nimetlere karşı yine de nankörlük edip, davetimize yönelmediler. Elbette böyle yapmakla bize değil kendilerine zarar verip zulmetmiş oldular.
MEAL AÇIKLAMASI
160. Biz onları Yakup Peygamberin on iki oğlundan türeyen oymaklar torunlar halinde on iki topluluğa ayırdık. Çölde giderlerken, Kavmi kendisinden ihtiyaç duydukları suyu dua ederek istediğinde biz Musa’ya: “Asanla taşa vur” Bilginle yani asanla doğada araştırma yap! Taşların arasını incele! Oralardan su bulacaksın!” diye vahyettik. Musa da asası ile kayaya vurunca, yaptığı araştırmalar sonunda on iki su pınarı keşfetti. Ondan on iki pınar on iki göze fışkırdı. Böylece Her topluluk başkasının hakkına saldırmaksızın su içeceği yeri (gözeyi) öğrendi. Su ihtiyaçlarını karşıladılar. Artık her kabile kendi pınarından su ihtiyacını giderecek kimse diğer kabilenin hakkına tecavüz etmeyecekti. Onların üzerlerine sıcaktan korunsunlar diye bulutları gölge ettik ve kendilerine rızık olarak kudret helvası ile bıldırcın eti indirdik ve ikram ettik. “Size rızk olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin dedik” Verimsiz çöllerde, gökten çiğ damlası gibi dökülen, yerden mantar gibi biten tatlı bir gıdayla sizi besledik ve gelip ayaklarınızın dibine düşen bıldırcın sürülerini size gönderdik. Buna rağmen içlerinden emirlerimizi çiğneyenler, haddi aşanlar, yasalarımıza uymayarak kendilerine zulmedenler vardı. onlar bütün bu nimetlere karşı yine de nankörlük edip, davetimize yönelmediler Onlar böyle yapmakla bize haksızlık etmediler, ancak kendi kendilerine zarar verip haksızlık ediyorlardı. (İsrailoğulları, Yakup Peygamberin on iki oğlundan türeyerek on iki kabile halinde çoğalmışlardır. İsrailoğullarının tamamı Hz. Yakup peygamberin torunudur. Bakara suresinin 60. ayetinde görüldüğü gibi Musa Peygamber, İsrailoğulları arasında otorite kurmak ve kavgalara ve sürtüşmelere son vermek için bu on iki kabileyi -küçük de olsa- bugünkü deyimle eyaletlere ayırmıştı. Allah, İsrailoğullarını dışlanmışlık ve horlanmışlıktan kurtararak kutsal toprakların mirasçısı yapmak için Hz. Musa’nın kontrolünde Mısır’dan çıkarmıştı. Yahudiler de Allah’ın verdiği bu nimetlere karşın eski hatalarından vaz geçerek kulluklarını ortaya koymaları gerekiyordu. Fakat onlar, Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşamak yerine O’nun verdiği nimetlere büyük vefasızlık göstererek anarşi çıkarmaya, düzeni bozmaya, toplumu fesada uğratmaya devam ediyorlardı. Bu ayette Allah, hatalarıyla ma’ruf olan o günün İsrailoğullarına her zaman olduğu gibi farklı dönemlerde verdiği çeşitli nimetleri -ki bu nimetler o günün şartlarında sıradan nimetler değildi- hatırlatarak haddi aşmamaları ve şımarıklığa kapılarak aynı kötülükleri devam ettirmemeleri ve yeryüzünde kargaşa ve bozgunculuk çıkarmamaları gerektiğine vurgu yapıyor.)
161
MEAL
161. Onlara: “Şu şehirde oturun, orada istediğiniz yerden yiyin, ‘bağışlanma diliyoruz (:hitta)’ deyin ve secde ederek kapıdan girin ki biz de hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere ise daha fazlasını vereceğiz” denilmişti.
MUSTAFA ÇEVİK
161 Onlara şöyle de denilmişti: “Şu gördüğünüz şehre gidip yerleşin, nimetlerinden siz de yararlanın, oradaki insanlara alçak gönüllülükle yaklaşın ve tevbe ederek Bize yönelin ki günahlarınızı bağışlayalım. Tevbe edip de samimiyetle doğruya iman edip gereklerini yerine getirenlere nimetlerimizi daha da artırırız.”
MEAL AÇIKLAMASI
161. Hatta O vakit halkı zâlim olan bir şehri fethedecekleri zaman Onlara demiştik ki: Ey İsrailoğulları “Şu gördüğünüz şehirde Kudüs ya da Eriha’ya (Beytü’l-Makdis’e) yerleşin ve oturun, orada istediğiniz yerden helâl ve meşru şekilde kazanıp yiyin, ve sadece Kelime-i tevhidi ikrar edin, doğruları söyleyerek dua edin ‘bağışlanma diliyoruz affet deyin ve başlarınızı eğerek secde ederek alçak gönüllü olarak kapıdan samimiyetinizle hürmetle girin ki biz de hatalarınızı günahlarınızı bağışlayalım. Biz İyilik edenlere muhsin kullara ise daha fazlasını vereceğiz” denilmişti. Ve bu teklifi bile kötüye kullanmışlardı. (Yüce Allah İsrailoğulları’na hitabına devam etmekte, [hıttatün] yani “af diliyoruz” demelerini ve kapıdan boyun eğerek girmelerini emretmektedir. Kapıdan secde ederek girmeleri, azgın, vurdumduymaz ve şımarık bir şekilde değil de mütevazı, alçak gönüllülükle, saygılı ve edepli bir edayla girmeleri anlamına gelmektedir. Ayette geçen [sücceden] kelimesi bilinen anlamda “secde” değil, secdenin asıl amacını gösterecek şekilde “boyun bükerek bir şeyi yapmak” anlamını vermektedir.)
162
MEAL
162. İçlerinden zulmedenler sözü kendilerine söylenmiş olandan başkasıyla değiştirdiler. Biz de zulmetmelerinden dolayı onların üzerine gökten şiddetli bir azap indirdik.
MUSTAFA ÇEVİK
162 Fakat ne yazık ki onlardan şirke ve küfre meyledip zulme sapanlar, kendilerine söylenen bu sözlere uymak yerine, onu değiştirip kendi bildiklerine uydular. Bunun üzerine Biz de onların bu nankörlük ve küstahlıkları sebebi ile üzerlerine belalar yağdırdık.
MEAL AÇIKLAMASI
162. İçlerinden şirke ve küfre meyledip zulme sapanlar zulmedenler sözü kendilerine söylenmiş olandan başkasıyla değiştirdiler. Bu sözlere uymak yerine, onu değiştirip kendi bildiklerine uydular. Bazen de ayetlerin lafzını değil, anlamını dejenere edip, kâfirlerin hoşuna gittiler. Allah’ın sözlerini ya değiştirdiler, ya da içlerini boşaltıp keyiflerince yorumlayarak kendi arzu ve heveslerine uydurdular. Af kapısından yasalarımıza uyarak girmediler. Kendilerine okunan ayetlerimizi değiştirdiler. Yasalarımızı çıkarlarına göre yorumladılar. Kelimeler üzerinde oynayarak hükümlerimizi değiştirdiler. Biz de zulmetmelerinden dolayı onların üzerine gökten şiddetli bir azap indirdik. (Bu cümle şöyle de tercüme edilebilir: “Onların arasındaki zalimler bu emirleri kulak ardı edip kendilerine yönelik ilâhî emirlerin aksine işler yapmışlardı.” Bu takdirde İsrailoğulları’nın içindeki bu zalimlerin ilahi emirlere itibar etmedikleri, tam tersine işler yaptıkları, bu nedenle yoldan çıktıkları hatırlatılmış olmaktadır. Dahası, [hıttah] ve [hıntah] kelimeleri İbranice veya Aramice değil, Arapça oldukları için, ifadeler arasındaki bir harflik değişiklik üzerinden yorum yapmak da makul değildir.,A‘râf 7:133-134. ayetlerinde başka bir suç nedeniyle kendilerine uygulanan azap gibi, burada da zulmetmeleri nedeniyle üzerlerine gökten bir belanın ve azabın indirildiği ifade edilmektedir. Ayette kastedilen; “bağışla” anlamına gelen “hıtta” kelimesiyle “buğday” anlamına gelen “hınta” kelimesinin değiştirilmesidir. İsrailoğullarından bazıları Allah’ın kendilerini affetmesi için söylemeleri gereken; “Ya Rabbi bizi affet” şeklindeki dua yerine “Ya Rabbi bize buğday ver” anlamına gelen bir cümle kullanırlardı ve böylece Hz. Musa’nın dua talebini ehemmiyetsiz hale getirerek onunla alay ederlerdi. Bu pervasızlıkları sebebiyle ayetin son cümlesinde ifade edildiği gibi bir saat gibi kısa bir zamanda binlerce İsrailoğlu veba salgını ile helâk olmuştur.)
163
MEAL
163. Ey peygamber! Onlara denizin kıyısındaki o kasabanın başına gelen felaketten sor. Hani onlar yasak edildiği halde cumartesi gününde balık avlayarak saygısızlık edip haddi aşıyorlardı. Çünkü ibadet için saygı gösterdikleri ve tatil yaptıkları cumartesi günü balıklar sürüler halinde kıyıya gelirlerdi. cumartesi gününü tatil yapmadıklarında ise balıklar kıyıya gelmezlerdi. Biz onları işledikleri kötülükler sebebiyle, işte böylece imtihan ediyorduk.
MUSTAFA ÇEVİK
163 Ey Peygamber! Sen onlara deniz kıyısındaki o mamur şehre girip yerleşen ve kendilerini cumartesi (sebt) gününün yasağı ile denediklerimizin durumunu da anlat! Onlar kendilerine cumartesi günü avlanmak yasak edilmişken, “Başka günlerde balıklar sahile gelmiyor, biz de onları avlayamıyoruz.” deyip, cumartesi sahile akın akın gelen balıkları avlamak için yasağı çekinmeden çiğniyorlardı. Hâlbuki Biz onları yasaklara karşı tutumları ile imtihan ediyorduk.
MEAL AÇIKLAMASI
163. Ey peygamber! Onlara denizin kıyısındaki o kasabanın başına gelen felaketten sor ve onlara hatırlat. Hani onlar yasak edildiği halde cumartesi gününde Başka günlerde balıklar sahile gelmiyor diye balık avlayarak saygısızlık edip haddi aşıyorlardı. yasağı çekinmeden çiğniyorlardı Çünkü ibadet için saygı gösterdikleri ve tatil yaptıkları cumartesi günü balıklar sürüler halinde kıyıya gelirlerdi. cumartesi gününü tatil yapmadıklarında ise balıklar kıyıya gelmezlerdi. Biz onları işledikleri kötülükler sebebiyle, işte böylece imtihan ediyorduk. Onlar imtihanımızı anlamadılar. Güya cumartesi günü avlanma yasağına uyarak balıkları bir havuza topladılar. Pazar günü balıkları avlayarak öldürdüler. Yaptıkları şey onlara emrettiğimiz yasayı çıkarlarına göre değiştirmekti. Böyle yaparak azgın bir topluluk olduklarını gösterdiler. [Not: Bu ayet, gökteki kuşlardan, yerdeki varlıklardan denizdeki balıklara kadar, tek hücrelilerden fillere her şeyin ve her halde Allah’ın emir ve kontrolünde olduğunu da hatırlatmaktadır. Ayrıca; yasak mevsimlerde balıkları ve diğer canlıları avlamanın zararlı sonuçlarına da dikkat çekilmiş olmaktadır.] (Yani Cumartesi olmayan günlerde veya Cumartesine saygı gösterilmeyen zamanlarda, avlanacaklarını anlayan balıklar, artık gelmez olmuş ve Allâh’ın koyduğu yasağı delenlerin rızıkı daralmıştı.)
164
MEAL
164. İçlerinden bir topluluk: “Allah’ın kendilerini helak edeceği yahut şiddetli bir şekilde azaba çarptıracağı bir topluluğa neden öğüt veriyorsunuz?” dediklerinde (öğüt verenler): “Rabbinize karşı hiçbir mazeretiniz kalmasın diye ve belki sakınırlar diye!” dediler.
MUSTAFA ÇEVİK
164 İsrailoğullarından bir grup, bu yasağı çiğnemekte olanlara öğüt vermeye çalışırken, bir kısmı da “Allah’ın azabını hak eden bu kimselere neden boşuna öğüt veriyorsunuz?” diyorlardı. Öğüt vermekte olanlar da, “Rabbimiz katında uyarmamaktan dolayı sorumlu olmayalım, belki de bu tutumlarından vazgeçerler, umuduyla böyle yapıyoruz.” diyorlardı.
MEAL AÇIKLAMASI
164. İsrailoğulları İçlerinden fasık ve gafil bir topluluk peygamberlerine, kötülük yapanları engellemeye çalışanlara seslenerek,: “Allah’ın zaten kendilerini yeryüzünden silip helak edeceği yahut şiddetli bir şekilde azaba çarptıracağı bir topluluğa hâlâ neden boşu boşuna öğüt veriyorsunuz? Bizi niye rahatsız ediyorsunuz? ” dediklerinde, bu yasağı çiğnemekte olanlara öğüt verenler ve doğruları anlatmaya kararlılıkla devam edenler, Biz, üzerimize düşeni yaptığımıza dâir Rabbinize karşı hiçbir mazeretiniz kalmasın Dünya hayatında boş işlerle uğraşmayalım! İnsanlara Rabbimizin gerçeklerini anlatalım İlerde, Rabbinize verilebilecek bir cevabımız olsun. Rabbimizin katında uyarmamaktan dolayı sorumlu olmayalım. Onlar öğüt almasalar da fark etmez. Önemli olan bizim yaptıklarımızdır. Biz Rabbimizin ayetlerini onlara anlatarak görevimizi yapar, Rabbimizin huzuruna görevimizi yapmanın şahitliğiyle gideriz. Böylece dünya hayatını boşu boşuna yaşamadığımızı gösteririz .diye onlara öğüt veriyoruz ve hem ne biliyorsunuz belki söz dinleyip ya da özür dileyip ıslah olurlar, şahsiyetli davranırlar, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olurlar sakınırlar diye!” dediler. (Ayetin bu cümlesinde sözü edilen kişiler “Cumartesi Yasağı”nı ihlal etmeyenler arasındaki bir gruptur. Bu kişiler yine aynı grupta yer alan ve yasağı ihlal edenlere öğüt veren gruba seslenerek, “Allah’ın kendilerini helak edeceği veya şiddetli bir azaba çarptıracağı bu topluluğa ne diye öğüt veriyorsunuz?” diyerek çıkışmıştı. Bu yoruma göre o toplumda biri isyankâr, diğeri de isyana karışmayan iki grup vardı. Ancak isyankâr olmayanlar da kendi aralarında ikiye ayrılmıştı. İşte bu ve devam eden cümledeki konuşmalar, isyankâr olmayan iki grup arasında gerçekleşmiş sayılmaktadır) (Her müslümanın çevresindeki olaylara karşı duyarlı olması gerektiği ve yanlışlıklara uyarı seviyesinde müdahale etmesinin gerektiğinin delildir. Etrafımızda gelişen yanlışlıklara, aşırılıklara ve çirkinliklere karşı ilgisiz veya içe kapanık kalma durumumuzun mazeret olamayacağı ayetin açık hükmü kapsamındadır)
165-166
MEAL
165. Onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında kötülükten sakındıranları kurtardık; zulmedenleri de yoldan çıkmalarına karşılık çok çetin bir azap ile yakaladık.
166. Büyüklük taslayarak kendilerine yasak edilenleri bırakmamaları üzerine onlara: “Aşağılık maymunlar olun” dedik.
MUSTAFA ÇEVİK
165-166 Onlar kendilerine yapılan tüm uyarıları kulak ardı edince, Biz de içlerinden kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle şiddetli bir azaba mahkûm ettik. Kibirlenip kendilerine yasaklanan şeyleri işlemekte direnmelerinden dolayı onlara dedik ki: “Arzularına gem vuramayan aşağılık maymunlar gibi olun.”
MEAL AÇIKLAMASI
165. Onlar yani zâlimler kendilerine tebliği, nasihatle hatırlatılanı göz ardı edip unuttuklarında, tüm uyarıları kulak ardı edince, kötülükten sakındıranları bütün toplumu saran o büyük azaptan kurtardık; Böylece ayetlerimizi insanlara açıklayanların boşu boşuna yapmadıklarını gösterdik. Varoluş gayesine aykırı hareket edenleri, ve zulmedenleri ve onları uyarma görevini terk ederek bu zulme seyirci kalanları de yoldan çıkmalarına karşılık çok çetin bir azap ile yakaladık. (O kavim içinde üç grup insan bulunduğu anlaşılıyor: kötülüğü işleyenler, kötülükten sakındıranlar, kötülüğü bizzat işlemedikleri halde ona seyirci kalanlar. Âyet, bunlar içinden, sadece sakındıranların kurtulduğunu açıkça haber veriyor ve kötülükten sakındırmanın, Allah huzurunda bir özür teşkil edeceğini bildiriyor. 3:104’e de bakınız.)
166. Kibirlenip Büyüklük taslayarak yasalarımıza uymayanlara kendilerine yasak edilenleri ısrarla bırakmamaları üzerine onlara: “ Arzularına gem vuramayan Aşağılık maymunlar olun” dedik. Onları taklitçi ve bâtılın takipçisi şahsiyetsiz kimseler haline getirdik. Onlar kendileri gibi insanların yasaları önünde oyuncak oldular. Biz kullara kulluk etmeyiz derken kulların yasalarıyla yönetildiler. Güçlü olanlar hayatlarıyla oynayarak onları şaklabana çevirdi. Sirklerde insanları güldürmek için oynatılan maymunlara döndüler. Böylece, onları şeklen maymunlara dönüştürdük ve üç gün sonra helâk ettik. Onların izinden yürüyenleri ise, ihtirâsları uğruna tüm insânî değerleri ayaklar altına alan, gözü doymaz, onursuz ve kişiliksiz insanlar hâline getirdik. (2:65’in açıklamasında da geçtiği gibi, bir kısım müfessirlere göre bu kimseler gerçekten maymuna çevrilmiş ve bir süre öylece yaşadıktan sonra ölüp gitmiş; diğerlerine göre de, insanlığa yakışır bir tarafları kalmadığı için, onların aşağılık durumları bu şekilde anlatılmıştır. Kur’an’da üç ayrı yerde (Bakara 2/65, Maide 5/60 ve A’raf Surelerinde) “maymunlaşın, maymuna dönün” ifadesi kullanılmıştır. Otoritelerin bir kısmı bunu zahiri anlamda değerlendirerek itaat etmeyenlerin maymuna döndüğü diğer bir kısmı da ruhen, karakter ve davranış bakımından maymuna benzetildikleri şeklinde yorumlamışlardır. Kur’an’ın genel anlam örgüsü içinde bir değerlendirme yaptığımız zaman ikinci görüşün daha doğru olacağını söyleyebiliriz. )
167
MEAL
167. Rabbin onların başlarına, kendilerine kıyamet gününe kadar en kötü şekilde azap edecek birilerini musallat edeceğini bildirmişti. Muhakkak ki Rabbin cezayı çabuk verendir. O aynı zamanda bağışlayıcı, rahmet edicidir.
MUSTAFA ÇEVİK
167 Rabbin Kıyamet Gününe kadar onların takipçilerinin üzerine şiddetli baskılar uygulayacak ve onları felakete düçar edecek kimseleri başlarına musallat edecek. Unutmayın ki Rabbinizin cezalandırması aniden gelir, O aynı zamanda tevbe edip Rabbine yönelenleri bağışlayan ve esirgeyendir.
MEAL AÇIKLAMASI
167. İşte o zaman Rabbin her dönemde ve ülkede Yahudiler bu kötü huylarından vazgeçmedikleri sürece, onların başlarına, kendilerine kıyamet gününe kadar en kötü şekilde azap edecek birilerini musallat edeceğini yeminle bildirmişti. Bu yüzden Yahudiler fitne ve hile ile her azdıklarında, onları rezil ve zelil edecek kimseler gönderildi ve gönderilecektir. Muhakkak ki Rabbin cezayı çabuk verendir. Dilerse, tüm günahkârları derhâl yok edebilir fakat O aynı zamanda tevbe edip Rabbine yönelenleri bağışlayıcı, rahmet edicidir. Rabbin kendini maymuna çeviren insanların üzerine eziyet yapacak kimseler göndereceğini ilân etti. Böylece ayetlerime inanıp, yasalarıma uymayanlar kendilerinden güçlü insanların yasalarıyla zulme uğradılar. Artık onlar kendi hayatlarını özgürce yaşayamıyor, insanlara kölelik yapıyorlardı. Şüphesiz bu Rabbinin onlara verdiği en büyük cezaydı. Her kim Rabbinin yasalarına uyarak bir hayat yaşamazsa, kendileri gibi insanların yasalarıyla yaşamaya zorlanarak özgürlüklerini kaybeder. Dünya hayatında kullara kulluk ederek insanlıklarını kaybederler. Hâlbuki yaptıkları hataların farkına varsalar, ayetlerimize inansalar, yasalarımıza uyarak özgürlüklerine kavuşsalar, tövbe ile kesin bir şekilde yaptıklarından vazgeçseler, Rabbin çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Onları af eder! İnsanların köleliğinden kurtararak özgürleştirir. (Bu mucizevî bir önceden haber vermedir (ihbar). Yahudi tarihi bunun tanığıdır.)
168
MEAL
168. Onları yeryüzünde değişik toplumlara ayırdık. Onların içinde salih olanlar da vardır aşağı derecelerde olanlar da. Belki dönerler diye onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik.
MUSTAFA ÇEVİK
168 Biz o İsrailoğullarını yeryüzünde ayrı ayrı gruplar halinde yaşamaya mahkûm ettik, içlerinde Allah’ın davetine iman edenler olduğu gibi, müşrik, kâfir zalim kalmakta inatla direnenler de vardır. Böylelerini de belki dönerler diye hem bolluk hem de darlıkla sınadık.
MEAL AÇIKLAMASI
168. Onları yani İsrailoğullarını hile ve hıyanetleri, isyan ve fitneleri sebebiyle yeryüzünde ayrı ayrı gruplar halinde değişik toplumlara ayırdık ve farklı bölgelere dağıttık. Onların içinde Allah’ın davetine iman edenle, salih olanlar da vardır aşağı derecelerde olanlar da ve müşrik, kâfir zalim kalmakta inatla direnenler de. Belki dönerler tevbe ederler diye onları iyiliklerle ve kötülüklerle, bollukla ve darlıkla imtihan ettik.
169
MEAL
169. Onların ardından yerlerine, Kitab’a mirasçı olan bir nesil geldi ki, şu aşağılık dünya menfaatini alır da: “Biz bağışlanacağız” derler. Onun gibi bir başka menfaat gelse onu da alırlar. Kendilerinden Kitap’ta Allah hakkında gerçekten başkasını söylememeleri üzere kesin söz alınmamış mıydı? Onlar da o Kitab’ın içindekileri okuyup incelediler. Sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Akıl etmiyor musunuz?
MUSTAFA ÇEVİK
169 Bunların ardından kitaba mirasçı olduklarını söyleyen, fakat bu dünyanın geçici zevklerine, mal ve mülküne sarılan, saldıran başka bir nesil geldi. “Biz seç kin bir kavimiz ne yaparsak ve nasıl yaşarsak yaşayalım, nasıl olsa bağışlanacağız.” diyerek, sınır tanımadan her türlü aşırılığı ve zulmü hayat tarzı haline getirdiler. Oysa onlardan Allah hakkında, Tevrat’ta olandan başka bir şeyi uydurup, Allah’a isnat etmemeleri hususunda, Tevrat üzerine de söz almıştık. Fakat onlar Tevrat’ın hükümlerinin üstünü örtüp, kendilerine göre değiştirdiler. Hâlbuki aklını kullanıp düşünenler için, Allah’ın davetine teslim olup ebedî olan âhiret hayatını kazanmak daha hayırlıdır.
MEAL AÇIKLAMASI
169. Onların ardından yerlerine, Kitab’a mirasçı olarak İlahi kurallardan haberi ve payı olan Tevrat’ı -daha sonra Kur’an’ı- okuyan ama uymayan, dünyanın geçici zevklerine, mal ve mülküne sarılan, saldıran bozuk bir nesil geldi ki, Bunlar imkân ve iktidar fırsatı bulunca şu aşağılık gelip geçici dünya menfaatini alır da: “Biz seçkin bir kavimiz ne yaparsak ve nasıl yaşarsak yaşayalım, nasıl olsa İleride tövbe eder ve eninde sonunda bağışlanacağız” derler ve her türlü zulüm ve ahlâksızlığı yapıyorlardı. Her ne yaparlarsa yapsınlar bağışlanacaklarına inanıyorlar. Sonra güya tövbe ediyorlar, fakat Onun gibi karşılarına bir başka benzer bir menfaat olarak haram ve haksız bir kazanç fırsatı gelse tövbelerini unutarak onu da alırlar. Onlar güya Musa ile gönderdiğimiz kitaba uyduklarını söylüyorlar. Oysa Kendilerinden Kitap’ta yani Tevrat’ta Allah hakkında gerçekten başkasını söylememeleri üzere din adına yalan uydurmayacaklarına ve halkı aldatmayacaklarına, Tevrat’ta olandan başka bir şeyi uydurup, Allah’a isnat etmemeleri hususunda kesin söz alınmamış mıydı? Fakat maalesef Onlar da o Kitab’ın içindekileri okuyup incelediler, ama hükümlerine uymadılar, Tevrat’ın hükümlerinin üstünü örtüp, kendilerine göre değiştirdiler. O hâlde, sizi yeniden Kitaba dâvet ediyorum! Unutmayın ki, aklını kullanıp düşünenler ve Allah’tan Korkanlar Sakınanlar için ahiret yurdu âhiret hayatını kazanmak bu dünyanın gelip geçici nimetlerinden daha hayırlıdır, hâlâ Akıl etmiyor musunuz? Kitaptaki ayetlerimizi hep kendi çıkarlarına göre yorumluyorlardı. Onlar hep böyle yaparlar. Onlara çıkarlarına uygun şeyler gösterilse helal haram tanımaz hemen sahip çıkarlar. Onlara sor bakalım! “Allah’ın yasalarından başka yasalara uymayacaklarına dair söz vermemişler miydi? Kitapları bunu emretmiyor muydu? Onlara Allah’ın yasalarını bırakıp kulların yasalarına uymayın denilmemiş miydi? Onlara uydurduğunuz yasalar için bu Allah’ın yasasıdır demeyin denilmemiş miydi?” Elbette okudukları kitapta bunlar tembih edilmiş, onlardan kitaba uygun davranacaklarına, asla kitabı çıkarlarına göre yorumlamayacaklarına dair söz alınmıştı. Sözlerine riayet etmediler. Bilsinler ki ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Dünya hayatı gelip geçicidir. Onlar ahiret hayatlarını dünya hayatıyla değişerek büyük yanılgı içine girdiler. Hâlâ aklınız ermiyor mu? (Tefsirlerde bildirildiğine göre burada yahudilerin dünya çıkarları karşılığında Tevrat`ın hükümlerini değiştirmelerine ve sonra da: “Allah, bu kadarına bakmaz bizi bağışlar” demelerine dikkat çekiliyor. Ancak ayette de ifade edildiği üzere onlar böyle bağışlanacaklarını ileri sürmelerine veya böyle bir ümit beslemelerine rağmen kendilerine aynı işi yapmaları üzere bir başka menfaat teklifinde bulunulması durumunda onu da reddetmeyecek bir anlayışa sahiptirler. Ayetten anlaşıldığına göre, dünyalık çıkarları için Tevrat’ın hükümlerini değiştiren o günün Yahudilerinin; “Allah nasıl olsa bizi bağışlayacaktır, bu kadar değişiklikten bir şey çıkmaz” demelerine ve daha sonra herhangi yeni bir menfaat için arkasından tevbe etmek şartıyla yine değişiklik yapabildiklerine dikkat çekiliyor. Ve bizleri de buna benzer şeyler yapmamamızla ilgili ikaz ediyor.)
170
MEAL
170. Kitab’a sımsıkı sarılan ve namazı kılanlar (bilsinler ki); biz iyiliğe çalışanların ecirlerini zayi etmeyiz.
MUSTAFA ÇEVİK
170 Gerçek şu ki, Allah’ın insanı yaratma sebebi olan hayat nizamı ile yaşamak uğrunda ellerinden gelen gayreti gösterip, namazlarını da titizlikle kılanların Allah emeklerini zayi etmeyip ödüllendirecektir.
MEAL AÇIKLAMASI
170. Kitab’a sımsıkı sarılan, Allah’ın insanı yaratma sebebi olan hayat nizamı ile yaşamak uğrunda ellerinden gelen gayreti gösteren ve namazı titizlikle kılanlar bilsinler ki; Rabbinin yasalarına uyarak bir hayat yaşarsa, onların yaptıkları asla kaybolmaz. Yaptıklarının katımızda mutlaka değeri vardır biz iyiliğe çalışanların ecirlerini zayi etmeyiz. onların Emeklerini boşa vermeyiz. Kutsal Kitap Kur’an’a sırt çeviren İsrail Oğulları’na hatırlat ki: (Bu cümle namaz ibadetinin en eski ibadetlerden olduğunun delilidir. Ayet İsrailoğullarından bahsettiği için, “ekamu’s-salât” cümlesine, “namazlarını ikame edenler” yerine “kulluklarını yerine getirenler” manası verenler olsa da doğru olan “namazlarını ikame edenlerdir”. Çünkünamaz, bütün peygamberlerin şeraitinde bulunan yani mü’minlerin hayatında devamlı var olan temel bir ibadettir. Bu ayetten de anlaşılıyor ki Yahudilerin hayatında da namaz vardı.)
171
MEAL
171. Bir zamanlar dağı, onların üzerlerine doğru adeta bir gölgelik gibi yükseltmiştik de onun başlarına düşeceğini sanmışlardı. “Size verdiğimize sımsıkı sarılın ve içinde bulunanları düşünün, olur ki sakınırsınız.”
MUSTAFA ÇEVİK
171 Vaktiyle, Sina Dağı’nı İsrailoğullarının üzerine kaldırıp, dağın sanki üzerlerine düşeceğini sandıkları zaman da, yine onlara demiştik ki: “Sizi kitapla davet ettiğimiz hayata sıkıca sarılın, içindekileri aklınızdan çıkarmayıp ona uyun. Dün ya ve âhiret hayatında mutluluğunuz, kurtuluşunuz ancak böylece mümkün olur.”
MEAL AÇIKLAMASI
171. Hani Allah’a verdikleri sözün önemini iyice idrâk etmeleri ve bu antlaşmayı bozdukları takdirde doğabilecek vahim sonuçları belleklerinde hep canlı tutmaları için, Bir zamanlar kudretimizi göstermek ve onları ikaz etmek üzere Sina dağını, yerinden söküp onların üzerlerine doğru adeta bir gölgelik bulut gibi yükseltmiştik de onun yani koskoca Dağın başlarına düşeceğini sanmışlardı. Dağa baktıkları zaman sanki dağ üzerlerine devrilecekmiş gibi görünüyordu. Bu hâldeyken, onlardan şu sözü almıştık: “Size verdiğimize Kitaba ve kitapla davet ettiğimiz hayata, İlahi emir ve hükümlerimize sımsıkı sarılın ve kitabın içinde bulunanları temel hayat prensiplerini sürekli tahlil ederek düşünün, içindekileri aklınızdan çıkarmayıp ona uyun, yasalarımıza göre yaşayın olur ki küfür ve kötülükten sakınırsınız.” kurtuluşunuz ancak böylece mümkün olur. Zaten her insan, daha kendisine ruh verilirken, yaratılışına nakşedilen fıtrî özellikler sayesinde, Rabb’ini bizzat yüreğinde hissetme ve O’na bağlanma ihtiyacı duyar: (Burası, bu surenin temas ettiği kadarıyla, İsrailoğulları kıssasının sonudur. Kur’an’ın genel yöntemine uygun olarak, “İsrailoğulları’nın kıssası da, hangi toplumdan ve hangi çağda olurlarsa olsunlar Allah’a inanan bütün insanlar için bir ibret, yaşanmıştan çıkarılmış bir ders olarak takdim edilmektedir; sonraki bölümde, yine aynı doğrultuda, bu sefer “Âdemoğulları”ndan, yani bütün bir insan soyundan söz açılıyor.)
172-173
MEAL
172. Hani Rabbin Adem oğullarının sırtlarından soylarını (zürriyetlerini) almış ve onları kendi kendilerine karşı şahit tutmuştu: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Onlar: “Evet, Rabbimizsin. Buna şahidiz” demişlerdi. Kıyamet gününde: “Biz bundan habersizdik” demeyesiniz diye.
173. Yahut: “Daha önce babalarımız ortak koştular biz de onların artlarından gelen bir nesildik. Batıla çalışanların yaptıklarından dolayı bizi helak eder misin?” demeyesiniz diye.
MUSTAFA ÇEVİK
172-173 Rabbiniz, âdemoğullarının sulbünden onları çıkarmaya başladığından beri, Rablerinin Allah olduğunu içlerine ilham etmekle birlikte peygamberler ve kitaplarla da, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna “Evet, Sen bizim Rabbimizsin, buna şahitlik ederiz.” cevabını alıp, onları kendi kendilerine de şahit kılmıştır ki, Kıyamet Günü, bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz. Yahut, “Bizden önce atalarımız şirk koşmuşlardı. Biz de mecburen onların peşinden gittik, şimdi onların yüzünden bizi helak mi edeceksin?” gibi bir mazerete sığınmayasınız.
MEAL AÇIKLAMASI
172. Hani Rabbin gelecek nesillerin dinî, ahlâkî ve insanî eğitimi ile ilgili, sorumluluklarını da sırtlarına yükleyerek Adem oğullarının bellerinden/sırtlarından soylarını (zürriyetlerini) bütün insanların ruhaniyetlerini huzuruna almış yaratmış ve onları kendi kendilerine nefislerine karşı karşı şahit tutmuştu: Onlar dünyada bir insan olarak var oldukça her birini gönderdiği Peygamberler ve onların yolunda giden elçileri aracılığıyla muhatab kabul eder. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Size vücutlar, çeşitli imkân ve fırsatlar verip dünyaya gönderirsem, Bana iman ve itaat eder misiniz? demişti de) (Size vücutlar, çeşitli imkân ve fırsatlar verip dünyaya gönderirsem, Bana iman ve itaat eder misiniz? demişti de) ” Onlar: “Evet, Sen bizim yegâne koruyucumuz, sahibimiz, efendimiz ve Rabbimizsin. Buna şahidiz ve söz veriyoruz derler.” demişlerdi. Bu Böylece Biz her insanın ruhunun derinliklerine, Peygamberler aracılığıyla ulaştırılan vahiy ve bu doğrultuda yaşanan hayatın etkisiyle Rabb’ini tanıyıp emirlerine itaat etme duygusunu yerleştirdik ki, yarın Kıyamet gününde: hesaba çekilirken, “Biz bundan habersizdik” demeyesiniz diye. Bu yüzden sürekli insanlara yolumuzu hatırlatıyoruz. İnsanlar Rabbini unutmasın! Rabbinin yolunda yürüsün! Rabbinin yolundan çıkarak zalimlerden olmasın! (Bu âyette Cenab-ı Allah, Kendisini Rab kabul ettiklerine dair insanlardan ikrar aldığını bildirmektedir. Bu ahdin zaman ve mekânı hakkında farklı anlayışlar mevcuttur. Âyet-i kerime bu esas prensibi kesin olarak ortaya koymakla beraber, işin cereyan tarzını kesin olarak bildirmediğinden anlayış farkları ortaya çıkmıştır. Şöyle ki: a- Babasının sulbünden ayrıldığı sırada olmuştur. b- Baba sulbünden çıkıp ana rahmine düşerek yumurtayı döllemesiyle ceninin oluşmasını müteakip ruh üflenme vaktinde (takriben dört aylık iken) olmuştur. c- Büluğa erme çağında Allah’ın nimetlerine ve rububiyetine bizzat şahit olmaları tarzında olmuştur. Bu yorumu yapanlar âyette temsilî (sembolik) bir anlatım olduğunu düşünürler ve derler ki: Allah varlığının, birliğinin delillerini kâinata yerleştirmiştir. Kendi varlıklarına yerleştirdiği akılları da buna tanıklık etmiştir. Bunları yapmakla, insanın Rabbini ikrar etmesi için bütün şartları hazırlamasıyla âdeta onun şahitliğini almış saymıştır. d- İnsanlığın babası Hz. Âdemin sulbünden kıyamete kadar gelecek bütün zürriyetini çıkarıp onlara: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dedi. Onlar da: “Elbette” dediler. Ve o gün takdir kalemi, kıyamete kadar olacak şeyleri yazdı, bitirdi. Bu son izah aslında çeşitli tariklerden hadis olarak rivâyet edilmiştir. Tefsircilerin ekserisi bunu kabul ettikleri gibi, Müslümanlar arasında en yaygın inanç da budur. Bütün insanların aslını teşkil eden genlerin, bütün insanların Babasının sulbüne sığabileceğini genetik biliminden öğrenmekteyiz. Allah rûhlar aleminde bu ilk ahdi almış olup, bizlerin “kalû belâ”dan beri Müslüman olmamıza mani yoktur. Allah’ın kudreti böyle yapmayı dilemişse öyledir. Vallahu a’lem.)
173. Yahut: başka bir bahane öne sürerek, “Daha önce Allah’a ortak koşanlar biz değil babalarımızdı Edindikleri ilahların yasalarına uydular. Allah’ın yasalarına karşı çıktılar ilahlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak-şirk- koştular, Şimdi doğru yoldan sapan atalarımız zalim oldular biz de Doğru olan yol budur diye onların peşinden gittik, artlarından gelen bir nesildik onları takip ve taklit ederek sapıtmışız. Şu hâlde, hak dini reddeden ve uydurdukları bâtıl inanç ve ideolojileri kurumsallaştırarak Batıla çalışanların yaptıklarından dolayı onların hakkı baskı altına alan güç ve iktidar sahiplerinin yaptıkları yüzünden bizi helak eder misin?” demeyesiniz mazeret belirtmeyesiniz diye uyarıyoruz.. Andolsun ki ayetlerimiz size bütün gerçekleri anlatıyor. Atalarınızın sapmasında elbette sizin suçunuz yok. Ama saptıklarını bilerek onlara uymanız yanlıştır. Böyle yaparak siz de sapkınlardan olursunuz. Biz de sapanları cezalandırırız. doğru yolu rahatlıkla bulmanızı sağlayacak imkanlarla sizleri donattık. Böylece, hangi olumsuz şartlarda yetişmiş olursa olsun her insan, aklını vahye teslim ettiği sürece, doğruyu eğriyi birbirinden ayırt edebilecek, kendisine tebliğ edilen hakîkati kabullenmekte zorlanmayacaktır. (Allah’ın insanoğlundan aldığı bu ahid, halk arasında “Kalû belâ” adıyla bilinen ahiddir. Bu ahdin zamanı ve şekli ile ilgili olarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısım müfessirler bu ahdin ruhlar âleminde, insanların yaratılmasından önce cereyan ettiği görüşünü savunurken, diğer bazıları insan yaratılışının veya hayatının çeşitli aşamalarında bu ahdin alındığını söylemektedirler ki, tefsirler, bu konuda sayfalarca süren tartışmalarla doludur. Ancak âyet bu konuda bir ayrıntı vermemiş, buna karşılık birşeye dikkat çekmiştir: Her nefis, Allah huzurunda bir söz vermiş, bir taahhüt altına girmiş ve böylece, “Bizim haberimiz yoktu,” yahut “Atalarımız böyle yapmış” gibi bir mazeretin arkasına sığınma imkânı kalmamıştır. Bu konudaki ifadelerin netliği, bu dünyada gerçekten âdil bir imtihanla karşı karşıya bulunduğumuzu ortaya koymaktadır. Böyle bir ahdi bizim bu dünya hayatımızda hatırlamamamız ise imtihanın kurallarından biri olmalıdır; aksi takdirde gayba iman söz konusu olmaz ve herkes gözüyle görüp hatırladığı birşeye eşit şekilde inanmak zorunda bırakılmış olurdu.)
174
MEAL
174. Belki dönerler diye ayetlerimizi böyle etraflıca açıklıyoruz.
MUSTAFA ÇEVİK
174 İşte Biz âyetlerimizle gerçekleri böylece apaçık bildirmekteyiz, belki düşünür de doğru olana yönelirsiniz diye.
MEAL AÇIKLAMASI
174. gaflet uykusuna dalmış olan inkârcılar Belki düşünür bâtıldan ve günahtan şirkten, atalarının taptıklarından vazgeçip yeniden Rab’lerine dönerler diye ayetlerimizi İşte böyle etraflıca açıklıyoruz. Ey Peygamber! Bu açıklamanın gereği olarak, her zaman ve her toplumda karşınıza çıkabilecek bir karakter tipini ortaya koymak üzere;
175-176
MEAL
175. Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz sonra da onlardan sıyrılıp çıkan ve şeytanın onu peşine takması dolayısıyla azgınlardan olan kimsenin haberini de oku.
176. Biz dileseydik onu onlarla (o ayetlerle) yükseltirdik. Ancak o kendisini yeryüzünde sonsuza kadar kalacak sandı ve arzularına uydu. Onun durumu üstüne varsan da soluyan, kendi haline bıraksan da soluyan bir köpeğin durumuna benzer. İşte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Bu kıssayı anlat, olur ki düşünürler.
MUSTAFA ÇEVİK
175-176 Ey Peygamber! Sen bir de onlara, kendilerini âyetlerimizle yaratılışlarının amacına uymaya çağırmamıza rağmen, onu elinin tersi ile iten kimsenin durumunu anlat. Şeytan ve şeytanlaşmış kimseler, onu yakalayıp peşlerine takarlar, o da büsbütün azgınlaşıp sapar. Hâlbuki davetimize yönelseydi, Biz de onu âyetlerimizle, yüceltir, onurlu ve şerefli bir hayata kavuştururduk. Lakin o, ihtiraslarının, keyfi istek ve arzularının peşine düşüp dünyaya sarıldıkça sarıldı. İşte böylelerinin durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp hırlayan kışkırtılmış köpeğin durumuna benzer. Âyetlerimizi elinin tersi ile iten, yalan sayıp kibirlenenlerin durumu işte aynen böyledir. Bu kıssaları duysunlar ki belki düşünüp de ibret alırlar.
MEAL AÇIKLAMASI
175. Ey Peygamber! Musa’nın yoluna uyduklarını söyleyenlere hatırlat! Onlar bunu çok iyi bilirler. Sen Onlara, kendisine mükemmel bir zekâ ve derin kavrayış yeteneği armağan etmiş, ilim ve hikmet nurlarıyla kendisini aydınlatmıştık. Bunun da ötesinde, insanı hakîkate ulaştıracak bütün delillerimizi önüne koymuş ve ayetlerimizi en üst seviyede anlama ve ilâhî Kitabın muhteşem güzelliğini kavrama yeteneğini kendisine cömertçe verdiğimiz dini bilgi ve hikmetleri öğrettiğimiz sonra da yaratılışlarının amacına uymaya çağırmamıza rağmen, yersiz bir gurura kapılarak onlardan yani ayetlerden elinin tersi sıyrılıp çıkan ve şeytanın onu peşine takması dolayısıyla birçokları gibi, azgınlardan olan kimsenin haberini de oku ve anlat ki, bugünkü bel’am benzeri bilgiçleri tanısınlar ve sakınsınlar. Hani ayetlerimize inanan biri vardı. Yasalarımıza göre yaşıyor. Toplumda çok iyi bir insan olarak biliniyordu. Sonra yasalarımıza aykırı davranmaya başladı. Şeytana uyarak yoldan çıktı. Arzularına heveslerine kapıldı. Azgın sapkın bir insan oldu. Onun gibi mi olmak istiyorlar? Onlar da yasalarımıza karşı çıkarak yoldan çıkmak mı istiyorlar? [Not: Demek ki, ilim ve iman; insanın içine sinmez ve onun ahlâkı, amacı ve hayat tarzı haline gelmez de, sadece zahiri bilgi birikimi olarak kalırsa; sonunda nefsi çıkarlar, korkular ve şeytani dolduruşlar yüzünden dalâlete sapması ve bu bilgi kisvesini eğreti bir elbise gibi çıkarıp atması kaçınılmaz hale gelebilir.] (Ayette adı geçen adamın Bel’am b. Bâura olduğunu söyleyenler ağırlıktadır. Bu adam, İsrailoğullarından, Yemen diyarından veya Ken’an ilinden Allah’ın dinini öğrenmiş, itibar gören, saygın, ilim, irfan sahibi bir mü’mindi. Etrafındakiler, duasının mutlaka kabul olduğuna inanırdı. Yaşadığı şehrin adamları Hz. Musa’nın getirdiği şeriata karşı çıkmışlardı. Hz. Musa ile savaşan bu adamlar Bel’am b. Baura’dan Hz. Musa ve ordusuna beddua etmesini istemişlerdi. O da havaya girerek ve ısrarlara dayanamayarak beddua etmişti. Bunun üzerine Baura Allah tarafından cezalandırılarak ne dediğini bilmeyen, kimsenin itibar etmediği geveze bir adama dönüşmüştü. Bazılarına göre de Medine’deki münafıkların liderlerinden “keşiş” Abdullah b. Amr’dır. Ya da bazılarının iddia ettiği gibi Ümeyye b. Ebi’s-Salt’tır. Bir sonraki ayette “onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik” ifadesi onun Hz. Peygamber zamanında yaşayabileceğine işaret etmektedir. Bu adam ister Hz. Musa zamanında yaşayan Bel’am olsun, isterse Hz. Muhammed zamanında yaşayan Abdullah b. Amr ya da başka herhangi biri. Burada örnek verilen kişi dünyalık çıkar için, Allah’ın dininden taviz veren ve dinin hükümlerini kafasına göre değiştiren insanları sembolize etmektedir.)
176. Hâlbuki davetimize yönelseydi ve Biz dileseydik bel’am gibileri, lütfettiğimiz nimet ve faziletlerin kıymetini bilselerdi onu onlarla (o ayetlerle) kendisine verilen ilim ve hikmetler dolayısıyla) şerefli makâma yükseltirdik. (yüceltir, onurlu ve şerefli bir hayata kavuştururduk.) Ancak o bunları dünya rahatı ve menfaati için kötüye kullandı. kendisini yeryüzünde —sanki hiç ölmeyecekmiş gibi— sonsuza kadar kalacak sandı aşağılığa ve bayağılığa saplandı(dünyaya sarıldıkça sarıldı ve keyfi istek ve arzularına uydu. Nefsi hevâsına kapıldı, ihtirâs ve tutkularının peşine takıldı. Onun gibi İşte böyle azgın nankörlerin durumu kızıp kovmak için üstüne varsan da soluyan, dilini çıkarıp hırlayan, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp hırlayan kışkırtılmış tedirgin ve bitkin şekilde soluyan bir kuduz köpeğin durumuna benzer. Bu tiplerin ne mü’minler yanında kıymeti bilinir, ne zalimler katında rağbet edilir. İşte ayetlerimizi Hakk Dinimizi ve Adil Düzenimizi yalanlayan elinin tersi ile iten topluluğun durumu böyledir. Sen Ey Müslüman yoldan çıkan insanlara Bu ibret verici kıssayı örnek ve ibret alsınlar diye onlara anlat, olur ki ibret alıp gerçeği görüp düşünürler. Dileseydik yolumuzdan sapanı zorla düzeltirdik. Ancak ayetlerimize uyarak kendi iradesiyle düzelsin, düştüğü çukurdan kurtularak yükselsin istedik. Ama O dünyaya saplandı. Arzularının heveslerinin peşine düştü. Sonra tavırları köpeğin durumuna benzedi. İyi niyetle hatırlatmak için “Bunu niye böyle yapıyorsun?” diye sorsan köpek gibi havlardı. Doğruları hatırlatanları terslerdi. Yaptıkları hataların sorgulanmasını istemezdi. Onu tanıyanlar, onu sevenler durumuna üzülür uyarmak isterlerdi. Ama o hepsini terslerdi. Yüzlerine köpek gibi çemkirirdi. Serbest bırakırsan, yaptıklarına karışmazsan susardı. İşte ayetlerimizi yalanlayanların durumu böyledir. Ayetlerimizi yalanlayanlar, yasalarımıza uymayanlar, kendilerine yapılan uyarılara büyük tepki gösterirler. Hemen “Sana ne? Benim imanıma! Benim dinime karışma! Allah ile arama girme!” derler. Yaptıkları kötülüğün söylenmesini istemezler. Allah’ın yasalarına aykırı davranışlarının yüzlerine vurulmasını istemezler. Adeta köpekleşerek havlamaya başlarlar. İşte sen bunları anlat ki belki öğüt alırlar. Köpek gibi havlamayı bırakarak insan gibi düşünmeye, insan gibi öğüt alıp güzel insan olmaya, Rabbinin yasalarına göre yaşamaya başlarlar. (Burada amaçlanan, ilahî iradenin bu şekilde yarattığı köpekleri kötülemek veya aşağılamak değil, yaratılış amacına uygun davranmayanların uyarılara itibar etmeme durumlarını eleştirmektir.)
177
MEAL
177. Ayetlerimizi yalanlayarak sadece kendi kendilerine haksızlık eden topluluğun durumu ne kadar da kötüdür!
MUSTAFA ÇEVİK
177 Allah’ın âyetleri ile tebliğ edilenleri yalan sayanlar, kendi kendilerine zulmetmekte olan bedbahtlardır.
MEAL AÇIKLAMASI
177. Ayetlerimizi yalanlayarak, yasalarımıza uymayarak sapkınlık ve azgınlıklarıyla sadece kendi kendilerine zulum ve haksızlık eden, hüsrana uğrayan, doğru yoldan, İslâm’dan uzak durarak isyan ile, inkâr ile kendilerine yazık etmeyi, birbirlerine zulmetmeyi alışkanlık haline getiren topluluğun durumu ve akıbeti ne kadar da kötüdür ! Bu duruma düşmek istemiyorsanız, değer yargılarını Allah’tan, yani O’nun kitabından almalı, onun rehberliğinde hayat programınızı çizmelisiniz. Zira: (Doğru yola iletenin de, saptıranın da Allah olduğunu bildiren âyetlerin yanlış yorumlanmasını önleyecek birçok âyet-i kerime vardır ki, bu iki âyet de onlar arasındadır. Anlatılan vak’a, tam anlamıyla bir kronolojik seyir izlemekte ve yanlış bir yoruma ihtimal bırakmamaktadır. Buna göre, kıssası anlatılan kimseye (1) önce Allah âyetlerini vermiş, (2) sonra o bundan sıyrılıp çıkmış, (3) bunun üzerine şeytan da onu peşine takmıştır. İlâhî iradenin rolü ise, bu olayın tahlili sırasında belirtilmekte ve “Dileseydik Biz onu yüceltirdik” buyurulmaktadır. Ancak İlâhî iradenin o şekilde tecellî etmemesinin nedeni de yine o kişinin kendi tercihidir; çünkü o, semâvî olandan yüz çevirmiş ve “yere saplanmıştır.” Bütün bunlardan dolayı da Allah ona hidayet vermeyi ve âyetleriyle yüceltmeyi dilememiştir. Yoksa Allah hiç sebepsiz yere kulunu inkâra ve sapıklığa zorlayıp sonra da onu cezalandırmış değildir. “Allah dilediğini doğru yola iletir, dilediğini de saptırır” şeklindeki ifadeleri içeren âyetlerin, böyle bir arka planının bulunduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır. Nitekim bu mealdeki âyetlerden biri de hemen bu kıssayı izlemekte (178. âyet) ve konuya iyice açıklık getirmektedir.)
178
MEAL
178. Allah kimi doğru yola eriştirirse o doğru yoldadır. Kimleri de sapıklığa düşürürse onlar da ziyandadırlar.
MUSTAFA ÇEVİK
178 Allah, âyetlerinin rehberliğine yönelenleri doğru yoluna ulaştırır. Kim de sapıklığı tercih ederse, Allah onu tercihiyle baş başa bırakır, böyleleri hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
MEAL AÇIKLAMASI
178. Hidâyete ulaşmak üzere gayret sarf etmesinden dolayı Allah kimi doğru yola eriştirirse o âyetlerinin rehberliğine yönelenler doğru yoldadır. Kimleri de hidâyete ulaşmak üzere gayret sarf etmediği ve ısrarla hakkı inkâr ettiği için, cüz’î irâdesi ile tercih etmiş olduğu, hıyaneti ve kötü niyeti yüzünden, sapıklığa düşürürse onlar da ziyandadırlar. Unutmayın ki Allah ayetleri anlamak için çaba gösterenlere doğru yolunu gösterir. Onların ufkunu açar. Onları yanlışa düşmekten korur. Ama inkâr edenleri, yasalarına uymayanları şaşkınlık içinde ortada bırakır. Onlara yardım etmez. Onlar cahilliklerine bakmadan her şeyi bildiğini zannederler. Aklın ürettiği fikirlere köle olurlar. İnsanların çıkardığı yazboz yasalarının oyuncağı olurlar. Sorunlardan başlarını kaldıramazlar. Aralarında sürekli kin, nefret, intikam dolaşır. Sosyal, ekonomik, siyasi olayların gündemlerinde kaybolup giderler. Böylece şaşkınlık içinde ziyana uğrar, hayatlarını boşuna yaşamış olurlardı. (Uygun gördüğünü. Yani, kişinin seçimine göre uygun olan karşılığı vererek. Bu terkip: Allah, doğru yola iletilmeyi hak edeni doğru yola iletir; sapkınlıkta kalmayı hak edeni de sapkınlıkta bırakır; sapkınlığı gerektiren şeyler yapanı saptırır, doğru yola iletilmeyi gerektiren şeyleri yapanı da doğru yola iletir anlamına gelmektedir. Hidayet ve dalalet insanın dilemesine bağlıdır. Allah, hiç kimseyi zorla “hidayete” de “dalalete” iletmez. İman ve inkâr konusunda sorumluluk tümüyle insana aittir. Ayetteki “Şâe” sözcüğü, “dilediğini” anlamının yanı sıra, “şey edeni”, “gayret göstereni”, “bir şey elde etme çabasında olanı” anlamlarına da gelmektedir. “Ne diyor” değil de “ne demek istiyor” dikkate alındığında, “dilediğini” sözcüğü, aslında “dileyeni” anlamına gelmektedir.)
179
MEAL
179. Cehennem için de insanlardan ve cinlerden pek çok kimse yarattık ki onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar, gözleri vardır onlarla görmezler ve kulakları vardır onlarla duymazlar. Bunlar hayvanlar gibi hatta daha aşağıdırlar. İşte bunlar gafillerdir.
MUSTAFA ÇEVİK
179 Gerçek şu ki, Bizim yaratıp, göz, kulak, kalp, akıl, irade ve sayısız nimetlerle donatıp, yaratılış sebeplerini bildirip, kendilerini ona uygun yaşamaya davet ettiğimiz insan ve cinlerden, bu nimetleri görmezden gelerek, davete kulak asmayıp akıllarını kullanmayanlar cehennemi hak etmişlerdir. Bunlar kendilerine söylenenleri kavramak bakımından da hayvanlar gibidirler, hatta onlardan daha da aşağıdırlar. Zavallı, nankör ve gafildirler.
MEAL AÇIKLAMASI
179. Cehennem için de insanlardan ve cinlerden küfre, kötülüğe ve nankörlüğe sapan pek çok kimse yarattık ki, sanki cehennemi hak etmek için her şeyi yaparlar. onların akılları ve kalpleri vardır, onlarla gerçeği anlamazlar, Onları, hakkı ve hayrı anlamakta kullanmıyorlar gözleri vardır onlarla ibret alarak doğruları görmezler, Onları, Allah’ın birliğinin, kudretinin, düzeninin delillerini görmekte kullanmıyorlar ve kulakları vardır onlarla hakikati duymazlar. Verilen aklı, gerçekleri anlamak için kullanmazlar. Çıkarlarına uygun bir şey varsa; zekâlarından, ben daha çok akıllıyım havalarından yanına varılmaz. Onları Allah’ın kitabını, peygamberinin tebliğini, öğütlerini duymakta kullanmıyorlar. yaratılış sebeplerini bildirip, kendilerini ona uygun yaşamaya davet ettik, davete kulak asmayıp akıllarını kullanmadılar. bu inatçı, önyargılı, kibirli tavırlarından dolayı onları cehennemlik yapmışızdır. Bunlar söylenenleri kavramak bakımından duyu organlarında insanlara mahsus mânâ ve anlayış bulunmayan, inanç, ahlâk ve erdemlilikten yoksun olmaları yönüyle hayvanlar gibi hatta daha başıboş, daha şaşkın, daha başıbozuk, daha aşağıdırlar. Çünkü bunlar, —hayvanların aksine— kendilerini hakîkate ulaştıracak akıl ve idrâk yeteneğine sahip oldukları hâlde özgür iradeleriyle inkâra saplanmışlardır. İşte asıl gerçeklerden uzak olan, kendilerine yazık edenler bunlar(dır), yaratılış amacından ve ahiret hazırlığından gafillerdir. Zavallı, nankörlerdir. Çünkü onlar Rablerine de ortak koşmaktan çekinmezler, gafletlerinden dolayı Onu anmazlar, ansalar bile, O’nun şanına layık olmayan isim, sıfat ve özellikle anarlar, (Âyette sözü edilen kimseler, kendilerine verilen bu yetenekleri kötü kullandıkları için, cehennemlik olmuşlardır. Allah, bunların böyle davranacaklarını ezelde bildiği için, onları “cehennemlikler” olarak belirlemiştir.)
180
MEAL
180. En güzel isimler Allah’ındır. O’na onlarla dua edin ve O’nun isimleri hakkında aykırılığa sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.
MUSTAFA ÇEVİK
180 En güzel isimler ve mükemmelliklerin tümü Allah’a mahsustur. Allah insanı da mükemmel bir hayat nizamına uymaya davet etmektedir. O halde O’nun davetine yönelin. Allah, davetinden yüz çevirenlerle, onu bulandırmaya çalışanlardan yaptık larının hesabını sorup cezalarını verecektir.
MEAL AÇIKLAMASI
180. En mükemmel özellikler, En güzel nitelikler ve isimler ve mükemmelliklerin tümü Allah’ındır. Allah insanı da mükemmel bir hayat nizamına uymaya davet etmektedir. O halde O’na onlarla/ bu güzel isimlerle seslenerek dua edin, O’nun davetine yönelin ve O’nun sıfat ve isimleri hakkında aykırılığa ve uygunsuz yorumlara sapanları ve onların bâtıl inançlarını bırakın. Onlar, Allah’ı tanımayıp O’na eksik ve çirkin sıfatlar yakıştıranlar, yaptıklarının cezasını eninde sonunda göreceklerdir. Allah, davetinden yüz çevirenlerle, onu bulandırmaya çalışanlardan yaptıklarının hesabını sorup cezalarını verecektir. (Yani Onun isimlerini canlarının istediği gibi yorumlayanları, bir kısım isimlerini kabul etmeyenleri, Allah’a ait olan sıfatları Allah’ın dışında başka varlıklara ve mahlûkata verenleri veya şunu-bunu ilâh, mabut, yaratıcı, rızık verici ve koruyucu kabul edenleri terk edin.) (Tefsirlerde ifade edildiğine göre burada kastedilen putperestlerin, putlarının adlarını Allah`ın güzel isimlerine benzetmeye çalışmalarıdır. Mesela, rivayete göre putperestler Uzza putunun adını Allah`ın Aziz adına, Menat putunun adını Allah`ın Mennan adına, Lat putunun adını da İlah adına benzeterek belirlemişlerdir. Bir başka açıklamaya göre ise burada dikkat çekilen husus Yüce Allah`ın kendi zatı hakkında kullanmadığı bir adın O`nun hakkında kullanılmasıdır.) Evet, cehennem için yaratılmış bunca gâfillere, sapıklara karşılık:
181
MEAL
181. Yarattıklarımız içinde hakka yönelten ve onunla adaleti uygulayan bir topluluk da vardır.
MUSTAFA ÇEVİK
181 Yarattıklarımız içinde davetimize iman edip, sorumluluklarını bilinçle ve adaletle yerine getirenler de vardır. Bunlar başkalarını da doğru olana uymaya çağırırlar.
MEAL AÇIKLAMASI
181. Yarattıklarımız içinde hakka yönelten hidayete çağıran hayrı gözeterek doğru yolu gösteren ve onunla yani Hakk’la ve Kur’an’la adaleti uygulayan, davetimize iman edip, sorumluluklarını bilinçle ve adaletle yerine getiren seçkin bir topluluk da vardır. İnsanlardan daima gerçeğe ileten, hakkı, adaleti yerine getiren bir toplum bulunur. Sizler onlardan olmaya bakın! Onlar ne kadar az olursa olsun, yoldan çıkanlar ne kadar çok olursa olsun daima gerçeklerden yana olanlar, hakkı, adaleti yerine getirenler kazanacaktır. Onun için asla gerçeklere karşı aykırı davranmayın! Haktan, adaletten vazgeçmeyin! Zulme sapmayın! Rabbinizin yasalarına uyarak yaşayın!
182-183
MEAL
182. Ayetlerimizi yalanlayanları bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş helake yaklaştıracağız.
183. Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım çok sağlamdır.
MUSTAFA ÇEVİK
182-183 Âyetlerimizi yalan sayıp, ondan yüz çevirenleri yavaş yavaş cehenneme yaklaştıracağız. Onlara, doğru olanı kavramaları için bir süre tanımaktayız, bu sürenin sonunda hak ettikleri ile karşılaştıracağız.
MEAL AÇIKLAMASI
182. Ancak her türlü imkân ve iktidara kavuşturulduğu halde, Ayetlerimizi yalanlayanları, ondan yüz çevirenleri, Kur’ani hükümleri gereksiz ve geçersiz sayanları, yetki ve fırsatları olduğu halde dini emirleri uygulamaya çalışmayanları ve İslam’ın icraatını değil, sadece edebiyatını ve istismarını yapanları, bilmedikleri ve fark edemeyecekleri bir yönden hesap edemeyecekleri yerlerden yavaş yavaş derece dereceyükseltip, riyakârlık ve istismarcılıkla yüreklendirip, sonunda çok acı ve alçaltıcı akıbetlerine helake yani cehennem azabına yaklaştıracağız. Onlar bunu anlamaz. Kendilerini yok edecek tuzakların birçoğunu bilmeden kendileri kurar. Çünkü onlar gerçeklerimize göre hareket etmiyorlar, yalanlarıyla hayatlarını karartıyorlar. (Onlara haklarında iyi olacağını zannettikleri servetler, zevkler vererek, hissettirmeden o kâfirleri derece derece azap uçurumuna çeker, bilemeyecekleri bir yönden onları oraya yuvarlarız. Kendilerine birbiri ardınca nimetler gelir, onları hak ettiklerini, Rablerinin daimi lutfu sanıp şımarırlar. İşte o zaman üzerlerine Allah’ın azabı hak olur.)
183. Şimdilik Ben Onlara doğru olanı kavramaları için, şahsi ikbal ve ihtirasları için dine ve davaya hıyanete kalkışanlara, bunların gerçek ayarları ortaya çıksın diye mühlet veriyorum. Diledikleri gibi yaşarlar. Şüphesiz benim tuzağım, cezalandırmam hakkı inkâr edenler için, akıllarını başlarına almaları için çok sağlamdır ve çok şiddetlidir. bu sürenin sonunda hak ettikleri ile karşılaştıracağız. Hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayacaktır. O hâlde, Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, bu mühleti fırsat bilsinler de, bir düşünsünler: Verilen süreyi değerlendirip yola gelirlerse ne ala, eğer yola gelmezlerse cezam çetindir.(Uyarılardan ders almayı reddederek inkâr ve isyanlarında devam edenler, aslında, her an kötü sonlarına bir adım daha yaklaşmaktadırlar. Bu süre içinde başlarına birşey gelmeden nimetler içinde yaşayıp gitmeleri onların gafletini ve cür’etini daha da arttırır. Bu ise apaçık bir aldanmadan başka birşey değildir; kendileri tuzaklar tasarlamakla günlerini geçirirken, Allah’ın onlara vermiş olduğu süreyi doldurmakta ve adım adım kendilerini bekleyen tuzağa doğru yaklaşmaktadırlar.)
184-185
MEAL
184. Arkadaşlarında delilikten hiçbir eser olmadığını (bilmiyor ve)düşünmüyorlar mı? O ancak apaçık bir uyarıcıdır.
185. Peki Allah’ın göklerdeki ve yerdeki mutlak egemenliğini, yarattığı bütün o nesneleri hiç göz önüne almıyorlar mı? Ve sormuyorlar mı kendilerine, ya vakit tükenip ecelleri gelmişse? Artık bundan sonra, başka hangi habere inanacaklar?
MUSTAFA ÇEVİK
184-185 Onlar kendilerini doğru olanı yaşamaya çağıran arkadaşları Muhammed’in tutarsız, aklından zoru olan biri olmadığını çok iyi biliyorlar. O yalnızca apaçık bir uyarıcıdır. Göklerin, yerin ve arasında olanların yaratıcısının, sahibinin ve nizamlarının kurucusunun Allah olduğunu ve ölümün kendilerine de ulaşacağını düşünmezler mi? Kendilerini bunu düşünmeye davet eden Peygamber’e ve Kur’an’a inanmayıp da hangi söze inanacaklar?
MEAL AÇIKLAMASI
184. Müşrikler, halkı doğru yoldan alıkoymak için Muhammed ’e delilik atfetmekten de çekinmediler. Allah’ın Elçisini akıl hastası olarak göstermeye çalışan Mekke müşrikleri, çocukluğundan beri tanıdıkları Arkadaşlarında yani Muhammed’de tutarsız, aklından zoru olan biri olmadığını delilikten hiçbir eser olmadığını bilmiyor ve düşünmüyorlar mı? Çok iyi biliyorlar. Olması mümkün değildir, çünkü bir deli ancak saçma sapan sözler söyler, teklif edildiği halde benzerini getiremedikleri Kur’an ayetlerini bir delinin söyleyebilmesine imkan var mıdır? Onlar Peygamberlerinde delilikten bir eser olmadığını elbette çok iyi biliyorlar, nitekim onun için kâhin de, dediler. Oysa kâhinlik ile delilik tamamivle yekdiğerinin zıddı olan vasıflardır. Onların bütün endişesi, Resulullah [s.a.s]’ın getirdiği dinin “Allah’tan başka ilah yoktur” esasına dayanması ve bu dinin, atalarının ve kendilerinin puta tapmalarını yasaklamasıdır ki, bu gerçekleştiği takdirde toplumdaki egemenlikleri silinip gidecektir) Bütün hayatı boyunca, parlak zekâsı ve üstün kişiliğiyle gönlünüzde taht kurmuş olan bir insanı, alışık olmadığınız bir mesaj getirdi diye nasıl delilikle suçlayabilirsiniz? Hayır, tam aksine O ancak apaçık bir uyarıcıdır. Bunları bile bile inkâra ve itiraza kalkışılmaktadır. Onlar senin için O bir delidir derken utanmazlar mı? Hâlbuki sen uzun yıllar onların arasında kaldın! Onlar senin ne deliliğini gördüler? Oysaki sen başlarına gelecek bir felakete karşı uyarıcıdan başka bir şey değilsin. (Bu âyette Kur’an, ilk muhataplarını mantıklı olmaya çağırmakta, akıllarını inkârlarına bir gerekçe olarak gösteren Mekkelilerin içine düştükleri çelişkiye dikkat çekmektedir.) ((Onların işine, ölümden sonra diriltilmek ve Rablerinin huzurunda yaptıkları herşeyin hesabını vermek de, gelmemektedir. Çünkü bu takdirde dünyada istedikleri gibi zevk ve sefa süremeyeceklerdir, böyle bir ihtimal olsa dahi onlar yardımcısız da değillerdir. Onların kendilerine şefaat edecek -ilah edindikleri- putları vardır, yıllarca onlara hizmet edip tapınmışlardır, elbette ilahları Rablerine baş vuracak ve onları azaptan kurtarabilecektir ki, ataları da aynı putlara tapmışlar ve puta tapmayı kendilerine miras bırakmışlardır.)
185. Müşrikler nasıl oluyor da Rablerine ortak koşabiliyorlar. Peki Allah’ın göklerdeki ve yerdeki mutlak muhteşem egemenliğini, işleyiş disiplini ve aslî düzeni, kâinatın ve tabiatın bağlı oldukları İlahi kudret ve kanunlarını yarattığı bütün o nesneleri hiç göz önüne almıyorlar mı? Etraflarında olan olaylardan ders almıyorlar mı Ve sormuyorlar mı kendilerine, ya vakit tükenip ecelleri gelmişse? Artık bundan sonra, kendilerini bunu düşünmeye davet eden Peygamber’e ve Kur’an’a inanmayıp da başka hangi habere inanacaklar? Bütün bunlara rağmen, yine de inanmazlarsa, o zaman sapıklığı hak ediyorlar demektir: (O sınırsız olarak maviliklere bürünen uzayıp giden gökyüzüne bir an olsun basiret kazanıp baksalar muhakkak ki, Rablerinin eşsiz yaratma gücünü ve hükümranlığını göreceklerdir. Gökteki güneşi ayı ve sayısız yıldızları yaratan kimdir? Bu soruya elbet “Allah” diye cevap vereceklerdir. “İlah edindiğimiz putlarımız” diyemeyeceklerdir O halde hiçbir yaratma gücüne sahip olmayan ilahları yerine Rablerini tek ilah kabul edip sadece Allah’a ibadet etmeleri gerekmez mi? Gökte ve yerde ne varsa Onun yaratığı olduğuna göre -tapındıkları ilahlarının da bir yaratık olduğunu kabul edip- herşeyi yoktan yaratan Allah’a kulluk etmeleri daha akıllıca bir hareket değil midir?)
186
MEAL
186. Allah’ın saptırdığı kimseye artık hidayet verecek yoktur. Ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda bırakır.
MUSTAFA ÇEVİK
186 Allah, davetine icabet etmeyip müşrik olarak yaşamakta ısrarla direnenleri, azgınlıkları, sapkınlıkları içinde körcesine sağa sola sendeler halde kendi hallerine bırakır.
MEAL AÇIKLAMASI
186. Bile bile dalâlete kaydıkları ve Allah’ın davetine icabet etmedikleri için Allah’ın müşrik olarak yaşamakta ısrarla direnen, Hakk yoldan saptırdığı kimseye artık hidayet verecek yoktur. Böylelerine kurtuluş yolunu gösterebilecek kimse bulunmayacaktır Ve Allah onları tuğyanları isyan ve azgınlıkları, tağutlara kullukları ve marazlı münafıklıkları, kibirli, inatçı, nankörce tavırlarından dolayı, inkâr içinde şaşkınca dolaşır bir durumda, bocalar bir hâlde bırakır. Allah onları sapkınlıkları içinde, körcesine sağa sola sendeler halde bırakır. Çünkü onlar Rabbinin gösterdiği yola inanmadılar. Onlara doğru yolu gösterecek de yoktur. Onlar azgınlıklarıyla, şımarıklıklarıyla, kötülükleriyle kendini bilmezliğin şaşkınlığı içinde hayatlarını yaşarlar. Bir türlü kendileri için doğru olan yolu bulamazlar. Çıkarcıların peşine düşerek yok olup giderler. (llah, insanın yaptığı seçime göre uygun olan karşılığı vererek, sapkınlığı gerektiren şeyleri yapanı saptırır; doğru yola iletilmeyi gerektiren şeyleri yapanı da doğru yola iletir. Hidayet ve dalalet konusu insanın dilemesiyle ilişkilidir. Sorumluluk bütünüyle insana aittir)
187
MEAL
187. Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Rabbimin katındadır. Rabbinden başka onun vaktini bildirecek yoktur. O göklerde ve yerde bulunanlara çok ağır gelmektedir. O size ancak ansızın gelir.” Sanki sen onun hakkında bilgi sahibiymişsin gibi senden onu soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler.”
MUSTAFA ÇEVİK
187 Ey Peygamber! Sana Son Saat’in ne zaman gelip, Kıyamet’in kopacağını soruyorlar. De ki: “Onun vaktinin bilgisi Rabbimin katındadır, onu hiç kimseye bildirmemiştir. Bana bildirilen o Kıyamet’in ansızın kopacağı ve O Gün göklerle yerin onun dehşetinden, bütün ağırlıklarıyla çökeceğidir.” O vakti Allah’tan başka kimse bilmemektedir, fakat müşrikler buna inanmak istemiyorlar.
MEAL AÇIKLAMASI
187. Ey Peygamber! Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: “Onun vaktinin bilgisi Rabbimin katındadır. Rabbinden başka onun vaktini bildirecek yoktur, onu hiç kimseye bildirmemiştir. Allah kıyameti tam vaktinde gerçekleştirecektir. O göklerde ve yerde bulunanlara çok ağır gelmektedir, yani kıyamet hadisesi ve öncesindeki İslami hâkimiyet müjdesi çok yaklaştı. Bana bildirilen o Kıyamet’in ansızın kopacağı ve O Gün göklerle yerin onun dehşetinden, bütün ağırlıklarıyla çökeceğidir. Bu öylesine korkunç bir hâdisedir ki, ne gökler dayanabilir onun dehşetine, ne de yeryüzü! O size ancak ansızın hiç hesap edilmeyen ve beklenmeyen bir zamanda ve ortamda gelir.” Ey Peygamber! Sanki sen onun hakkında bilgi sahibiymişsin gibi senden onu soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Ancak insanların çoğu müşrikler bilmezler, inanmak istemezler ve gerçeği araştırıp öğrenmezler, çünkü cahil ve gafil takımıdırlar. ” (Bu ayet, Nebi’nin geleceği/gaybi bildiğine dair söylediği söylenen sözlerin/ hadislerin tamamının uydurma olduğunun; Kıyamet’in kopma zamanını ifade eden sözlerin tamamının uydurma olduğunu apaçık olarak ifade etmektedir.)
188
MEAL
188. De ki: “Allah dilemedikçe ben kendime herhangi bir yarar veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı biliyor olsaydım, hayrı artırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman eden bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeciyim.”
MUSTAFA ÇEVİK
188 De ki: “Allah dilemedikçe ben de kendime ne bir yarar sağlayabilirim ne de başıma gelebilecek bir zararı uzaklaştırabilirim. Şayet ben, Kıyamet’in ne zaman kopacağını ve buna benzer Rabbimin bana bildirmediği gaybı bilseydim, kötülüklerin bana vereceği zararlar başıma gelmeden önüne geçerdim, tüm güzelliklerden baştan haberdar olur, bahtiyar yaşardım. Ben yalnızca Allah’ı layıkıyla kavramak ve yaratılış sebeplerini öğrenip ona uygun yaşamak isteyenler için uyarıcı bir elçi, iman etmek isteyenler için bir müjdeciyim.”
MEAL AÇIKLAMASI
188. Ey Muhammed! Peygamberlerin ancak birer fâni insan olduklarını, bu yüzden gaybı bilemeyeceklerini öğretmek üzere, onlara De ki: “ Bakın, Allah dilemedikçe ben kendime herhangi bir yarar veya zarar verecek güce sahip değilim, benim elimde değil Ayrıca, Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir âlem olan gaybı bildiğimi de söylemiyorum. Eğer ben, Kıyamet’in ne zaman kopacağını ve buna benzer Rabbimin bana bildirmediği gaybı biliyor olsaydım, hayrı artırırdım, kendi adıma bir çok faydalar elde ederdim ve önceden tedbir alacağımdan dolayı bana bir kötülük dokunmazdı. Kötülüklerin bana vereceği zararlar başıma gelmeden önüne geçerdim. Fakat gördüğünüz gibi, ne gaybı bilirim, ne de başıma gelecek kötülükleri savabilirim. Ben tanrısal niteliklere sahip olduğunu iddia eden bir meczup değil, sadece iman eden bir topluluk için Allah’ı layıkıyla kavramak ve yaratılış sebeplerini öğrenip ona uygun yaşamak isteyenler için, Allah’ın mesajını ileten bir uyarıcı ve iman etmek isteyenler için bir müjdeciyim, bir Peygamberim. ” (Burada, Hz. Peygamberin nebi ve resul olmakla beraber diğer insanlar gibi bir beşer olduğu, ona inanan ve onun yolundan gidenlerin onu Hz. İsa örneğinde olduğu gibi insanüstü bir varlık olarak görmemeleri gerektiğine işaret ediliyor. Peygamberi sevmek ve ona itaat etmek başka şeydir, onu insan üstü bir varlık olarak görmek ve sadece Allah’a has olan, gaybı bilmek gibi bazı olağanüstü özellikleri ona yüklemek başka şeydir. Hele içinden çıkılmayan konularda ve felaket zamanlarında “Medet Ya Resulellah!” diyerek çağrıda bulunmak çok daha başka bir şeydir. Ayette “her şeyin Allah’ın dilemesiyle olduğu anlatılıyor. “Kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil” diyen ve bunu ona Allah’ın söylettiği bir peygambere “insanların kurtulmasını, rahmetin tecellisini, alemlerin yaratılmasına vesile olmasını izafe etmek doğru olabilir mi? Peygamberin alemlere rahmetin vesilesi olması Kur’an ile olmuştur. Buradaki rahmet Hz. Muhammed’in kendisi değil, aldığı vazifedir ve bu vazifeyi icra ederken rehberi olan Kur’an’dır.)
189
MEAL
189. Allah sizi tek bir candan yarattı; ondan kendisiyle huzur bulması için eşini var etti. Eşiyle birleşince eşi hafif bir yük yüklendi ve onu gezdirdi. Yükü, ağırlaşınca Rabbleri Allah’a: “Eğer bize sağlıklı (bir çocuk) verirsen sana şükredenlerden olacağız” diye dua ettiler.
MUSTAFA ÇEVİK
189 Allah sizi bir tek candan yarattı. Kendisine ilgi duyup, ona meyletsin, onunla durulup yatışsın diye aynı özden eşini de yarattı. Zamanı gelip de eşine sarılıp, örtüp, bürüyünce eşi de bir yük yüklendi ve bununla bir süre gezindi. Nitekim yükü ağırlaşınca, eşler Rableri olan Allah’a şöyle dua ettiler: “Rabbim bize kusursuz bir çocuk bahşedersen, andolsun Sana çok şükredenlerden olacağız.”
MEAL AÇIKLAMASI
189. Ey insanlar! Allah sizi başlangıçta tek bir candan nefisten aynı genetik özellikten Hz. Adem’den ve aynı cinsten yarattı; ondan kendisiyle huzur ve sükun bulması için, Kendisine ilgi duyup, ona meyletsin, onunla durulup yatışsın diye aynı özden, bedeni ve ruhi yoldaşı olsun sevgiyle kadına meyletsin diye, onunla aynı özden, aynı unsurdan Havvâ adındaki eşini var etti. İnsana başka varlıklardan eş yaratılmadı. Böyle yaptı ki eşinizle uyum sağlayın! Eğer iki ayrı cinsi birbirine eş yapsaydık uyum sağlayamazdınız. Yani erkek ve kadın eşitlikten de öte, bir tek bedenin iki bütünleyici parçaları gibidir. Ve insan nesli, bu ikisinden türeyip çoğalarak, bugüne kadar sürüp geldi: Eşiyle birleşince eşi hafif bir yük yüklendi ve onu gezdirdi. Yükü, yani Havva’nın gebeliği ağırlaşınca Rabbleri Allah’a: “Eğer bize sağlıklı bir çocuk verirsen sana şükredenlerden olacağız” diye dua ettiler. Böyle bir yolla nesillerini devam ettirdik. Nesillerinizin devamının yasası böyleydi. (Ayette geçen “kendi özünden” ifadesi, onun türünden şeklinde anlaşılmalıdır. Yani nasıl ki insan cinsinin erkek türü olan Âdem’i yarattı ise, yine aynı cinsten kadın türü olan eşi Havva’yı yarattı.Yani, Âdem’in eşini başka türden değil, kendisi gibi insan cinsinden meydana getirdi. Ancak bir sonraki ayetten anlıyoruz ki; bu nefis Âdem olabileceği gibi her insanın babası da olabilir. Burada verilmek istenen mesaj ilk nesil erkekler nereden yaratıldıysa eşlerinin de aynı şeyden yaratıldığını bildirmektir.)
190
MEAL
190. (Allah) onlara sağlıklı bir çocuk verince de, kendilerine verdiği şeyde O’na ortak koşmaya başladılar. Allah onların ortak koştuklarından yücedir.
MUSTAFA ÇEVİK
190 Allah onlara kusursuz bir çocuk bahşedince, verdikleri sözü unutup Allah’ın bahşettiği çocuğu Rablerine ortak koşup onu âdeta ilah edindiler. Oysa Allah verilen sözlerin unutulmamasını ve Kendine ortak koşulmamasını ister.
MEAL AÇIKLAMASI
190. (Allah) onlara Adem’in çocukları olan erkek ve kadınlara sağlıklı bir çocuk verince de, verdikleri sözü unutup, ve sayıları çoğalıp bunlar Hakk’tan yüz çevirince, Yaratıcının kendilerine verdiği nimet olan şeylerde şımarıp Allah’ın bahşettiği çocuğu ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında, Allah’a şükretmeleri gerekirken, onlar kalkıp putları, bu çocuğun dünyaya gelmesinde başka güçlerin de pay sahibi olduğunu, dolayısıyla onlara da mutlak itaat edilmesi gerektiğini söyleyerek, O’na ortak koşmaya başladılar. İlâh edindikleri putların kulu olduğunu ifade eden Abdullât, Abduluzzâ gibi uydurdukları kelimeleri, çocuklarına isim olarak verdiler. Yani Ademoğulları, çocuklarının ve aile efradının rahatı ve çıkarı uğruna helâl-haram ölçülerini ve cihad -Hakk yolunda mücadele- hükümlerini hiçe saydılar. Oysa Allah onların ortak koştuklarından müşrikçe yaklaşımlarının ürünü olan ve içinde eksiklik, noksanlık, acizlik barındıran bütün sıfatların üzerinde ve ötesindedir, yücedir. Onlar çocuklara sahip olunca yoldan saptılar. Kendilerine verdiğimiz çocuklar için biz doğurduk, biz yarattık demeye başladılar. Kendilerini yaratıcı yerine koyarak Allah’a ortak koştular. Doğurdukları çocuklara ilahlık payesi verdiler. Çocuklarını yasa koymada Allah’a ortak koştular. Allah onların ortak koşmalarından uzaktır. Allah yaratmada, yasa koymada, kimseyi kendine ortak etmez. Her yaratılan varlığın yaratıcısı Allah’tır. İnkâr edenlerin cahilce sözlerinin bir anlamı yoktur. (Bu ayetler, duası kabul olsa bile nankörlük ederek şirke giren her bir insanın durumunu anlatır. Âyette geçen şirk olayı Âdem ile Havva’dan değil, onların çocukları olan insanlıktan meydana gelmiştir. Mesela Kureyş müşrikleri putlara nisbet ederek çocuklarına «Menat’ın kulu, Uzzâ’nın kulu» şeklinde isim verirlerdi. İşte bu durum hatırlatılmakta ve oğulların işlediği suçtan ötürü babalarının itab edilmesi şeklinde tecelli etmektedir. Nitekim, çoğul olarak gelmiş olan «yuşrikûn» kelimesi de buna delâlet eder.)
191-193
MEAL
191. Kendileri yaratılan ve bir şey yaratmayan şeyleri Allah’a ortak mı koşuyorlar?
192. Ortak koştukları şeyler ne onlara yardımda bulunabilir ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler.
193. Onları doğru yola çağırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da sussanız da sizin için birdir. BAZI MEALLERDE BU AYET ŞU ŞEKİLDE ÇEVRİLMİŞTİR : Size doğru yolu göstersinler diye bir talepte bulunsanız buna akılları ermez, güçleri de yetmez, doğru yolu göstermeleri için onlara yalvarsanız, size cevap bile veremezler, ha onlara duâ etmişsiniz, ha etmemişsiniz sizin için hiçbir şey değişmeyecektir
MUSTAFA ÇEVİK
191-193 Peki şimdi siz hiçbir şeyi yaratmaya güç yetiremeyen, kendisi de Allah tarafından yaratılmış olanları Allah’a ortak koşup da ilah mı ediniyorsunuz? Oysa ortak koştuklarınızın ne kendilerine ne de ortak koşanlara Allah katında hiçbir yardımı da dokunamaz. Size doğru yolu göstersinler diye bir talepte bulunsanız buna akılları ermez, güçleri de yetmez, karşılarına geçip ister yalvarın, ister boyun büküp bekleyin, elinize hiçbir şey geçmez.
MEAL AÇIKLAMASI
191. Kendileri Allah tarafından yaratılan insanları ve putları ve bir şey yaratmayan şeyleri, Allah’a ortak mı koşuyorlar? Bu açıkça bir gaflet ve cehalettir!
192. Oysa Ortak koştukları şeyler ne onlara yardımda bulunabilir ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler. Hepsi de Allah’a karşı acizdir ve hiç hükmündedirler. Düşünmüyorlar mı? Onların yaratıcı, tanrı diye ilan ettiklerinin kendilerine bile yararı yokken, başkalarına nasıl faydası olabilir? Başkalarına nasıl yardımda bulunabilir? Hâlbuki insan olarak hepsi acizdir. Sadece güçlerini yetirebildiklerine hükmünü geçirirler. İnsana ne oluyor ki, insanlar üzerinde ilahlık taslıyor? İnsana ne oluyor ki ilahlık taslayan kendileri gibi insanlara kulluk kölelik yapıyorlar?
193. Ey müşrikler! Size doğru yolu göstermeleri için o ilâh edindiğiniz putlara yalvarsanız, bir talepte bulunsanız, herhangi bir konuda onlardan yardım isteseniz size cevap bile veremezler. güçleri de yetmez. Öyle ki, ha onlara yalvarıp dua etmişsiniz, ha etmemişsiniz size hiçbir yararları dokunmaz, sizin için hiçbir şey değişmeyecektir. Karşılarına geçip ister yalvarın ister boyun büküp bekleyin, elinize hiçbir şey geçmez. Aynı şekilde aklını ve vicdanını kullanmayıp inkâr edenleri de doğru yola çağırsanız icabet edip size uymazlar. Onları çağırsanız davet edip uyarsanız da sussanız da sizin için size karşı tutumları birdir.
194
MEAL
194. Allah’tan başka taptıklarınız da sizin gibi kullardır. Eğer doğru sözlü iseniz çağırın onları da size cevap versinler.
MUSTAFA ÇEVİK
194 İyi bilin ki, Allah’ın davetine uygun düşünmek ve yaşamaktan başka size hiçbir kimsenin ve hiçbir şeyin faydası yoktur. Çünkü O’ndan başka umut bağladıklarınızın ve yöneldiklerinizin hepsi de sizin gibi yaratılmış kimselerdir.
MEAL AÇIKLAMASI
194. Ey gafil ve cahil insanlar! Allah’ı bırakıp da kendilerine kulluk edip yalvardıklarınız, Allah’tan başka taptıklarınız kendinize kurtarıcı ve şefaatçi yaptıklarınız da hiç şüphe yok ki, sizin gibi yaratılmış aciz ve muhtaç kullardır. Ancak siz ve atalarınız, onlar adına putlar, heykeller diktiniz ve zamanla bu putları ilâhlaştırarak, önlerinde eğilmeye, onlara tapınmaya başladınız. Eğer bunların boyun eğilmeye, dua edilmeye lâyık varlıklar olduğuna dâir iddianızda gerçekten samîmî iseniz, doğru sözlü iseniz haydi çağırın duâ edin onları da size, dualarınıza ,isteklerinize cevap versinler, de görelim, ihtiyaçlarınızı karşılasınlar bakalım. İnkâr edenlere hatırlat! Allah’a tapmayı bırakanların taptıkları kendileri gibi insanlardan ibarettir. Yasalarına uymak suretiyle taptıklarınızı yaratıcı ve ilah olarak görüyorsanız; haydi onları çağırın da size cevap versinler. Mezarları başında veya heykelleri karşısında; “Ey yaratıcımız, ey kurtarıcımız diye çağırıyorsunuz!” Onlar size cevap veriyorlar mı? Ne az düşünüyorsunuz? Onlardan kimi ölüp gitmiş, kimi de ölüp gidecektir! Onların hangisi kendini ölümden kurtarabilmiş? Onlardan hangisi kendini ölümden kurtarabilecek? Yaptıklarından dolayı onlara en şiddetli ceza verilecektir. Onlara denilmişti! Allah’a inanın! Allah’ın yasalarına göre yaşayın! Onlar inkâr ederek kendi ilkelerine, kendi yasalarına uydular. Üstelik insanları kendi yasalarına uymaya zorlayarak zulüm yaptılar. Elbette onları yaptıkları zulümler nedeniyle cezalandıracağız. Sizler onların kurtulacağına mı inanıyorsunuz? Eğer öyleyse cidden çok cahillerdensiniz. (Eğer (putların ilâh olduğu hakkındaki iddiânızda) doğru iseniz, haydi onları çağırın da siz (in istekleriniz) e karşılık versinler”; Bazı âyet-i kerîmelerdeki bu tür ifadeler, bâtıl iddiâları hususunda kâfirleri âciz bırakmak ve susturmak için bir meydan okumadır.)
195
MEAL
195. Onların yürüyecek ayakları mı yoksa tutacak elleri mi yoksa görecek gözleri mi yoksa duyacak kulakları mı var? De ki: “Ortaklarınızı çağırın, sonra bana tuzak kurun. Haydi bana hiç göz açtırmayın!.”
MUSTAFA ÇEVİK
195 Dönüp bir de şu putlarını diktiklerinize bakın, onların yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri ya da işitecek kulakları mı var ki? Onlardan yardım umuyor, önlerinde eğiliyor ve Allah’a ortak koşuyorsunuz? De ki: Haydi Bana karşı onları yardımınıza çağırın ve hep birden elinizden geleni ardınıza koymayın. Böyle ce onların hiçbir işinize yaramadığını görün.
MEAL AÇIKLAMASI
195. Hem nasıl olur da, kendinizden daha aşağı bir seviyede bulunan bu cansız taşlara, heykellere tapar, onlardan medet umarsınız? Onların/putların yürüyecek ayakları mı yoksa tutacak elleri mi yoksa görecek gözleri mi yoksa duyacak kulakları mı var? ki? Onlardan yardım umuyor, önlerinde eğiliyor ve Allah’a ortak koşuyorsunuz? Geçmişsiniz heykellerinin karşısına onlardan yardım isteyerek bağırıp çağırıyorsunuz. O heykelleri siz yapmadınız mı? Onların birer tahta, taş, tunç, demir olduğunun farkında değil misiniz? Cidden çok cahillersiniz. Ey Resulüm Ey Müslüman, “İlâhlarımız aleyhinde konuşmaktan vazgeçmeyecek olursan, onların gazâbına uğrayıp helâk olacaksın!” diyerek seni tehdit eden zâlimlere meydan okuyarak De ki: “ Haydi Bana karşı bütün ilah koştuklarınızı ve sizinle beraber olan Ortaklarınızı yardıma çağırın, sonra bana istediğiniz kadar tuzak kurun, hep birden elinizden geleni ardınıza koymayın, Haydi yüreğiniz yetiyorsa, bir an bile bana hiç göz açtırmayın!.” Böylece onların hiçbir işinize yaramadığını görün. Hiçbir şey değişmez. Bana hiçbir şey yapamazsınız.
196
MEAL
196. Benim dostum Kitab’ı indiren Allah’tır. O salihleri kendine dost edinir.
MUSTAFA ÇEVİK
196 Ey Peygamber! De ki: Benim velim, koruyucum, dostum Kur’an’ı indirmekte olan Allah’tır ve O’ndan başka gerçek ilah yoktur. Doğru yolu gösteren de, koruyup gözeten de O’dur.
MEAL AÇIKLAMASI
196. Ey Peygamber! De ki: Benim yegâne sığınağım velim, koruyucum emrinde olduğum otorite, dostum Kitab’ı indiren Allah’tır. ve O, iyilik yapan kullarını asla yardımsız, çâresiz bırakmayacaktır. O’ndan başka gerçek ilah yoktur. O salihleri kendine dost edinir, sâlih kullarının velâyetini, idaresini, korumasını üzerine almıştır.
197-198
MEAL
197. O’ndan başka taptıklarınız ise ne size yardımda bulunabilir ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler.
198. Onları doğru yola çağırsanız duymazlar. Onları sana bakıyormuş gibi görürsün ama gerçekte görmezler.
MUSTAFA ÇEVİK
197-198 O putlar ne doğru yolu bilir ne de gösterebilirler. Sizi duymazlar, bakıyor gibi durur ama görmezler, onların ne kendilerine ne de size bir yararı dokunmaz.
MEAL AÇIKLAMASI
197. O’ndan başka yasalarına uyarak taptıklarınız yalvarıp yakardıklarınız, sahte ma’budlarınız ve tağutlarınız, kendilerinden medet umarak yardıma çağırdığınızputlar ve diğer bütün düzmece ilâhlar ise ne size yardımda bulunabilir ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler. Bir tufan, bir bela, bir ceza gelir, hepsini alır götürür. Ne yapabilirler ki? Ne yapabilirsiniz ki?
198. Ey Peygamber! Öyle ki Onları ne kadar doğru yola, Allah’ın kitap ve peygamberle gösterdiği yola çağırsanız ısrarla hakkı inkâr ettikleri için hakîkat karşısında kör ve sağır kesilen bu insanlar çağrına kulak vermezler veya doğru yolu görsünler ve başkalarına da göstersinler diye gayrete çağırsanız duymazlar, duyma kabiliyetlerini hakkı duymak için kullanmazlar. Resûlüm! Onları sana bakıyormuş gibi görürsün ama gerçekte hiç bir gerçeği, hiçbir şeyi görmezler. Bakar kör olmuşlardır (manen kördürler, küfürlerindeki inat sebebiyle hakikati idrak etmezler.) Çünkü onların gözlerinde inkârlarından oluşan bir ön yargı vardır. Onlar; gözlerinin önüne çektikleri ön yargılarından oluşan perdeler yüzünden, gerçekleri algılayamazlar, göremezler. Bu Rabbinizin yaratılış yasasıdır. Her kim ön yargılarıyla hareket ediyorsa; artık o gerçekleri göremez. Ta ki ön yargılarından kurtulsun!
199
MEAL
199. Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve bilgisizlerden yüz çevir.
MUSTAFA ÇEVİK
199 Sen davet olunduğun Allah merkezli hayatı yaşamaya gayret et ve insanlara onu tebliğ et. Ondan başkasına uymakta ısrar edenlere aldırma, bırak şimdilik kendi hallerine, bataklıklarında oyalanıp dursunlar.
MEAL AÇIKLAMASI
199. Sen davet olunduğun Allah merkezli hayatı yaşamaya gayret et ve insanlara onu tebliğ et, İçerisinde yetiştikleri olumsuz şartlardan dolayı hakîkati görmekte zorluk çeken bu insanlara kaba ve sert davranma, yine de af yolunu tut, iyiliği emret ve hakîkati bildikleri hâlde, inatla ona karşı koyan bilgisizlerden ve cahillerden yüz çevir. Ondan başkasına uymakta ısrar edenlere aldırma, bırak şimdilik kendi hallerine, bataklıklarında oyalanıp dursunlar. Onların kabalık ve kabahatlerine aldırış etme! Bu çağrıya kulak verecek tertemiz gönüllere ulaşıncaya dek, bıkıp usanmadan tebliğine devam et! Fakat nihâyetinde sen de bir insansın; inatçı câhiller karşısında zaman zaman öfkene gem vurmakta zorlanabilirsin. Onun için: (Bu âyette iyilik olarak tercüme edilen «örf»den maksat, şeriatın ve aklın beğendiği şeydir. Yoksa cahiliye Araplarının rastgele örfü değildir. İslâm onların kötü örflerini kaldırmış, iyilerini de kısmen veya tamamen ibka etmiştir)
200
MEAL
200. Şeytandan bir aykırı düşünce (vesvese) seni dürtükleyecek olursa hemen Allah’a sığın. Muhakkak ki O duyandır, bilendir.
MUSTAFA ÇEVİK
200 Şeytan seni kışkırtarak öfkeyle bir yanlışa yönlendirmeye çalışınca, hemen Allah’a sığın ve unutma ki Allah her şeyi işiten her şeyi bilendir.
MEAL AÇIKLAMASI
200. Şeytandan bir aykırı düşünce (vesvese) seni dürtükleyecek olursa, öfkeyle bir yanlışa yönlendirmeye çalışırsa, emrolunduğun şeyi yapmaktan çevirecek olursa hemen Allah’a sığın. O’nun bu konudaki tavsiyelerini hatırla! Muhakkak ki O her şeyi duyandır, bilendir. Şeytani düşünceleri giderecektir. (Bu ayette şeytanın müdahalesinden kurtulmak için Yüce Allah’ın yardımına sığınmanın gerekliliğine dikkat çekilmektedir. Kişi peygamber bile olsa kendi başına şeytanın müdahalesinden kurtulamaz. Allah’ın emirlerine ve rızasına aykırı tarafa çeken, içten içe dürten herhangi bir vesvese gelirse, müminin Allah’a sığınması, istiaze kalesine girmesi emrolunuyor. İnanç esasları, ibadetler, haramlar, insanlara karşı davranışlar, hülasa insanın hayatında karşılaşacağı her türlü durumda vesveseye mâruz kalınca Allah’a yönelmek, O’nun korumasına girmek gerekir. Âyetin muhatabı zahiren Hz. Peygamber görünmekle beraber, aslında bu hitabı işiten bütün insanlardır. )
201
MEAL
201. Takva sahiplerine şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa (Allah’ın emir ve yasaklarını) anarlar ve hemen (hakkı) görürler.
MUSTAFA ÇEVİK
201 Allah’a yürekten bağlı ve O’na karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar, şeytanın vesveselerine karşı hemen Allah’a yönelir, yaratılışının sebebini aklına getirir ve O’na uygun davranmaya başlayıp toparlanırlar.
MEAL AÇIKLAMASI
201. Allah’a yürekten bağlı ve O’na karşı sorumluluklarının bilincinde olan, dürüst ve erdemlice bir hayatı tercih ederek kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakınan Takva sahiplerine şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa hemen Allah’a yönelir, Kur’an’daki emir ve tavsiyeleri hatırlarlar Allah’ın emir ve yasaklarını anarlar ve hemen (hakkı), Kur’an’ın öğütlerini ve ölçülerini, duygularının esiri olmaktan kurtulur ve gerçeği görürler. Doğru yolu seçerler ve şeytanın vesvesesini defederler, yaratılışının sebebini aklına getirir ve O’na uygun davranmaya başlayıp toparlanırlar. Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese geldiği zaman iyice düşünürler. Derhal Allah’ı hatırlayarak gözlerini gerçeğe çevirirler. Gerçek olan şu ki; Allah insanı kötülüğe, kine, nefrete, intikama çağırmaz. Bilin ki kim sizi, kine, nefrete, intikama çağırıyorsa o şeytandır. Ondan uzak durun! Rabbinizin yolu af yoludur. Rabbinizin gerçeklerini insanlara sürekli açıklama yoludur. İnsanların inkârlarından ve yaptıkları kötülüklerden dolayı hesapları Rabbinize aittir. Ta ki üzerinize gelen, canına kastedenlere karşı nefsi müdafaanız hariç, hiç kimseye saldıramazsınız. Onlara şiddet uygulayamazsınız.
202
MEAL
202. (Şeytanlar) kardeşlerini ise azgınlığın içine sürüklerler ve sonra hiç peşlerini bırakmazlar.
MUSTAFA ÇEVİK
202 Şeytan, ancak kendisini dost edinenleri azgınlığa, Allah’a karşı nankörlüğe sürükler ve onların peşini hiç bırakmaz.
MEAL AÇIKLAMASI
202. (Şeytanlar) kendisini dost edinenleri kardeşlerini ise azgınlığın içine, ve Allah’a karşı nankörlüğe sürüklerler ve onları bir kere avuçlarına aldılar mı, sonra hiç peşlerini bırakmazlar. Yakalarından düşmezler. Böylece insanlar arasında nefret, kin, intikam, savaş sürer. (Yani, onları öfkeye sürükleyerek ya da yararsız tartışmalara sokmaya çalışarak. “Kendi kardeşleri”, gerçeğe karşı inatla cahil kalmayı seçenlerdir. Burada cümleciğin başında gelen ve bağlacı, “hatta” yahut “ise bile” anlamındadır. Tıpkı psikoaktif maddelere kendini kaptıran madde bağımlısı gibi, yaratılış safiyetinden uzaklaşarak her geçen gün gafletin tesir alanında kötüleri kendi bakış açısına göre iyi görerek şeytanın esiri olanlar bir daha kolay kolay yakalarını kurtarıp özgürlüklerine kavuşamazlar.)
203-204
MEAL
203. Onlara bir ayet (mucize) göstermediğin zaman: “Bir yerlerden buluştursaydın” derler. De ki: “Ben ancak bana Rabbimden vahyedilene uyuyorum.” Bunlar, Rabbinizden gerçeği görmenizi sağlayacak işaretler ve iman edenler topluluğu için bir hidayet rehberi ve rahmettir.
204. Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki rahmet olunasınız.
MUSTAFA ÇEVİK
203-204 Gerçeği inkâra kendilerini şartlandırmış olanlara işlerine gelmeyen, hoşlarına gitmeyen bir âyet okuduğun zaman, “Bize uyacak bir âyet göndermesi için Rabbine ısrar etseydin olmaz mıydı?” derler. De ki: “Ben yalnızca Rabbimden bana vahyedilene uyarım, bu âyetler onun davetine uyup, O’na göre yaşamak isteyenler için gönderilen yol gösterici rehberdir, rahmettir. Bu yüzden sizler de Kur’an okunurken ona kulak verip anlamaya çalışın ki Allah’ın rahmetine nail olabilesiniz.”
MEAL AÇIKLAMASI
203. Gerçeği inkâra kendilerini şartlandırmış olan Onlara arzu ve heveslerini okşayacak bir ayet veya istedikleri türden bir ayet (mucize) göstermediğin zaman işlerine gelmeyen, hoşlarına gitmeyen bir âyet okuduğun zaman, Madem Rabb’in bizim arzu ve beklentilerimize uygun ayetler göndermiyor, bâri sen bir şeyler uydursaydın ya “Bir yerlerden buluştursaydın“, Bize uyacak bir âyet göndermesi için Rabbine ısrar etseydin olmaz mıydı?” derler. Onlara De ki: “Ben ancak bana Rabbimden gönderilen emir ve direktiflere, vahyedilene uyuyorum. Kur’ân’a tâbi olurum. Siz, dünyada ve âhirette kurtuluşun, mutluluğun yolunu gösteren mükemmel bir rehber, apaçık bir mûcize mi istiyorsunuz? ” İşte bu Kur’an Bunlar/ bu âyetler, Rabbinizden gerçeği görmenizi sağlayacak hayatı aydınlatan deliller işaretler ve iman edenler topluluğu için bir hidayet rehberi ve rahmettir. Onun davetine uyup, O’na göre yaşamak isteyenler için gönderilen yol gösterici rehberdir, Rabbinizin ayetlerine uyarsanız, akıl, gönül, kalp gözleriniz açılır. Aklınızdaki, gönlünüzdeki, kalbinizdeki karanlıklar aydınlanır. Böylece gerçekleri daha iyi görür, daha iyi anlarsınız. Rabbinizin ayetleri iman edecek bir topluluk için hidayet kaynağı ve rahmettir. Onlar sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarır!”
204. Kur’an okunduğu zaman tam bir saygı ve teslimiyetle ona kulak verip anlamaya çalışın, dikkatle ve anlama gayretiyle onu anlamak için dinleyin ve susun Susarak dinleyin ki arada kaçırdığınız sözler olmasın! Başka şeyler konuşmayın ki onun öğütlerini anlayın duyduklarınızı uygulayın, saygıyla takip edin. Evlerinizde de, bu ayetlerin mealini okuyup öğrenin. Kur’an bir konuda hüküm vermişse, ona alternatif görüşler öne sürmeyin ki rahmet olunasınız. İlahi rahmet ve merhamete erişirsiniz. Umulur ki okunan ayetleri anlar, hayatınızı ayetlere göre yaşar, emredilen yasalara uyarsınız. Böylece Rabbiniz size merhamet kapılarını açar. Sizin gizli kalmış, açığa çıkmış günahlarınızı örter. (Kur’an’ı dinlemekten kasıt ne dediğini öğrenmektir. Allah’ın buyruklarından haberdar olmaktır. Ne dediğini anlamaksızın onu dinlemek hiç bir yarar sağlamaz. Bu “sürünün kaval dinlemesinden” farklı bir şey değildir.)
205-206
MEAL
205. Rabbini gönülden yalvararak ve korku ile, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an. Gafillerden olma.
206. Rabbinin katında olanlar O’na ibadet etmekte büyüklük taslamazlar, O’nu tesbih ederler ve O’na secde ederler.
MUSTAFA ÇEVİK
205-206 Rabbinizi alçak gönüllükle, içten bir yönelişle, yaratılış sebebinizi düşünüp verdiği nimetleri göz önüne getirerek gece gündüz anın ve sakın O’nu umursamayan kimselerden olmayın. Şüphesiz Rabbine yakın olanlar sorumluluklarını severek yerine getirirler ve nankörlük edip, kibirlenmezler. O’nun yüceliğinin karşısında eğilir, yalnızca O’na secde ederler.
MEAL AÇIKLAMASI
205. Ve sen, ey hakîkat yolunun yolcusu Ey Resulüm! Rabbini gönülden engin bir tevazu ile boyun büküp yalvararak, alçak gönüllükle, içten bir yönelişle yaratılış sebebinizi düşünüp verdiği nimetleri göz önüne getirerek ve O’nun ihtişâm ve azameti karşısında titreyip ürpererek korku ile, yüksek olmayan bir sesle, kendini bilmezlerin yaptığı gibi bağırıp çağırmadan, sabah akşam gafletle değil huzurla an. Gafillerden olma. O’nu umursamayan kimselerden olmayın. Ayetlerde anlatılan gerçeklerden gerekli dersleri çıkar. Kimliğindeki, kişiliğindeki, hayatındaki pisliklerden arınmak için bilinçlen! Kendini tertemiz bir yola sokmak için kendini bilgiyle bilinçle güçlendir. Gün içerisinde yaptıklarını, sabah akşam Rabbinin huzurunda durduğun zaman muhasebesini yap, kendini hesaba çek! Bundan asla vazgeçme! Unutarak gaflete düşme! Bunu her gün sürekli tekrar et!
206. Şüphesiz Rabbinin katında yüksek dereceye sahip olanlar milyarlarca nurani ve ruhani varlıklar, Rabbine yakın olanlar O’na ibadet etmekte büyüklük taslamazlar, sorumluluklarını severek yerine getirirler ve nankörlük edip, kibirlenmezler O’nu(n) hayranlık verici yüceliğini övgüyle anar ve tesbih ederler, yüceliğinin karşısında eğilir ve yalnızca O’na saygıyla secde ederler. Öyle ise mü’mine yakışan gaflet değil, zikir ve ibadettir. Ve Allah’ın huzurunda boyun eğenler, bakın ne yüce mertebelere erişecek, ne muhteşem ödüller, ganîmetler kazanacaklar. Şüphesiz Rabbinin huzuruna duranlar; Allah’ın emirlerini yerine getirmekten, yasalarına uymaktan çekinmezler. Allah’ın karşısında büyüklenip kibirlenmezler. Allah’ın emirlerine büyüklenip karşı çıkmazlar. Kendi yasalarını Allah’ın yasalarına tercih etmezler. Rabbinin huzuruna duranlar sürekli Allah’ı anar, emirlerini yerine getirerek, Allah’ı her şeyden üstün tutarlar. Her zaman yapacakları işi Allah’ın rızasını gözeterek yapmaya çalışırlar.(Yalnızca O’na secde ederler” yani kendisini Rabbinin kural ve ilkelerinin dışına çıkartacak hiçbir kişi, kurum veya güce biat etmezler anlamından ifade edilmiştir)