Sure Hakkında
Ayet Sayısı
5
Mushaf (Kuran) Sırası
113
Nuzül (İniş) Yeri
Mekke
Nüzül (İniş) Sırası
20
Sure Hakkında Bilgi
113 – 114
FELAK-NAS
(MUAVEZETEYN)
SURELERİ
GİRİŞ
Adı: Kur’an’ın bu son iki suresi, ayrı ayrı iki sure ise de ve Kur’an’da böyle yazılı olmakla
birlikte, aralarındaki yakın ilgi ve konularının yakınlığı nedeniyle iki sureye ortak isim
konularak “muavezeteyn” denilmiştir. Yani “sığınma” sureleri ismini almışlardır. İmam
Beyhakî, Delâilu’l Nübüvve’de şöyle yazar: “Bunlar bir arada nazil olmuşlardır. Onun için
isimleri ortaktır ve muavezeteyn’dir.” Biz de bu nedenle iki surenin girişini ortak
yapıyoruz. Çünkü bu surelerle ilgili konular aynıdır. Fakat meal ve tefsirlerini ilerde ayrı
ayrı yapacağız.
Nüzul Zamanı: Hasan Basrî, İkrime, Ata ve Cabir b. Zeyd, bu surelerin Mekkî olduğunu
söylemişlerdir. İbni Abbas’tan da aynı kavil nakledilmiştir. Ama İbni Abbas’ın bir diğer
kavli olarak bu surelerin Medenî olduğu da rivayet edilmiştir. Aynı kavil İbni Zübeyr ve
Katade’den de mervîdir. Bunu destekleyen bir hadisi Müslim, Tirmizî, Neseî, Ahmed b.
Hanbel, Ukbe b. Amir’den rivayet etmişlerdir. Bu hadiste Rasulullah Ukbe’ye şöyle
buyurmuştur: “Haberin var mı, bana bu gece emsali olmayan ayetler nazil oldu. Bunlar
Felak ve Nas’tır.” Bu hadise dayanarak bu surelerin Medenî olduğu söylenmiştir. Çünkü
Ukbe b. Amir, hicretten sonra Medine’de müslüman olmuştur. Ebu Davud ve Neseî de
Ukbe’nin beyanını nakletmişlerdir.
Bu kavli destekleyen ikinci rivayeti İbni Sa’d, Bağavî, Mahî el-Sünne’de, İmam Nesefî,
Hafız İbni Hacer, Hafız Bedrettin Aynî, Abd b. Humayd vs. nakletmişlerdir: “Medine’de
yahudiler Rasulullah’a sihir yaptılar. Bu nedenle Rasulullah hastalandı. Bunun üzerine Felak
ve Nas sureleri nazil oldu.” İbn Sa’d Vakıdî’den bu olayın Hicri 7’de vukubulduğunu
rivayet etmiştir. Süfyan b. Uyeyne buna dayanarak Felak ve Nas surelerini Medenî olarak
kabul etmiştir.
İhlas suresinin girişinde de açıkladığımız gibi, bir sure veya ayetin filan yerde, filan olay
üzerine nazil olduğu söylenmişse bunun anlamı, o sure veya ayetin o anda ilk defa nazil
olduğu değildir. Bazen daha önce nazil olmuş bir sure veya ayetin, bir olay nedeniyle
Rasulullah’a tekrar okuması bildirildiği için muhataplara cevap olarak okunduğundan bu
ayet veya surenin o anda yeni nazil oldukları zannedilir. Bize göre Muavezeteyn için de
aynı şey geçerlidir. Surelerin muhtevası açıkça Mekke döneminin başlangıcında nazil
olduklarını göstermektedir. O zamanlar Rasulullah’a muhalefet şiddetlenmişti. Çok sonra
Medine’de Yahudilerin, münafıkların ve müşriklerin muhalefeti şiddetlendiğinde
Rasulullah’a aynı sureler işaret edilmiş ve Ukbe’nin de rivayet ettiği gibi bu sureleri
okuması telkin edilmiştir.
Rasulullah’a sihir yapılıp hasta edildiği için bir ara, içinde sıkıntı şiddetlendi. O zaman
Cebrail (a.s) Allah’ın emriyle gelerek Felak ve Nas surelerini okumasını tavsiye etti. Onun
için bize göre bu surelerin Mekkî olduğunu söyleyenlerin sözü daha doğrudur. Bu surelerin
sadece sihir hakkında nazil olduğunu düşünmeye, Felak suresinde sadece bir tek ayetin
sihirle ilgili olması, diğer ayetlerin ise sihirle ilgili olmaması engeldir. Ayrıca Nas suresinin
bütününün de sihirle ilgisi yoktur.
Konusu: Mekke’de bu iki surenin nazil olduğu dönem, İslamî davetin başlarında kafirlerin
arılar gibi Rasulullah’ın başına üşüştükleri zamana denk düşer. O dönemde, İslamî davet
yayıldıkça Kureyş’in muhalefeti de şiddetleniyordu. Rasulullah ile uzlaşabilme ümidi
taşıyorlarken yaptıkları muhalefet o kadar şiddetli değildi. Ama Rasulullah din hakkında
uzlaşma olamayacağını açıklayarak kafirlerin ümidini kestiğinde Kafirun suresinde de:
“Sizin taptıklarınıza ibadet edenlerden değilim. Benim ibadet ettiğime de sizler ibadet
edenlerden değilsiniz. Onun için benim yolum, sizin yolunuzdan ayrıdır.” denildikten sonra
kafirlerin düşmanlığı zirveye ulaşmıştı. Özellikle, kafir ailelere mensup olup da İslam’ı
kabul edenlerin (kadın-erkek, oğlan-kız) durumu, bu kafir aileleri çileden çıkarıyordu.
Her ev Rasulullah’a cephe almıştı. Bu arada Rasulullah’ı öldürmeyi tasarlıyorlar ve
Haşimoğulları intikam almasın diye kimin öldürdüğünün bilinemeyeceği gece karanlığında bu
işi gerçekleştirmeyi planlıyorlardı. Ayrıca ölsün, hastalansın veya deli olsun diye
Rasulullah’a sihir de yapıyorlardı. Cinlerden ve insanlardan şeytanlar, Rasulullah’a
düşmanlık etmeleri ve ondan uzak durmaları için halkın kalbine vesvese vermek üzere
yayılmışlardı. Pek çoklarının kalbinde haset ateşi yanıyordu. Çünkü kendi kabilelerinden
başka bir kabilenin kendilerini geçmesine dayanamıyorlardı. Ebu Cehil, Rasulullah’a olan
muhalefetini şöyle açıklamıştı: “Bizimle Abdu Menaf (Rasulullah’ın kabilesi) arasında yarış
vardır. Onlar yedirir, biz de yediririz. Onlar binek verir, biz de veririz. Onlar bağışta
bulunur, biz de bulunuruz. Biz ve onlar şerefli olma bakımından hep eşit olduk. Şimdi
onlar, ‘Bize bir peygamber geldi ve gökten vahiy alıyor.’ diyorlar. Bu konuda onlarla nasıl
yarışabiliriz? Allah’a yemin ederim ki, kesinlikle ona inanmayacak ve onu tasdik
etmeyeceğiz.” (İbni Hişam, C.1, sh. 337-338)
Yukardaki şartlarda Rasulullah’a şöyle söylemesi emredilmiştir: “Onlara de ki; ben
doğmakta olan sabahın Rabbine sığınırım, mahlukların şerrinden, gece karanlığının
şerrinden, büyücülerin şerrinden, hased edenlerin şerrinden. Ve onlara de ki; İnsanların
Rabbi’ne sığınırım, insanların Meliki’ne, İlahı’na. Vesvesecinin şerrinden. Cinlerden şeytan;
veya insanlardan şeytan olsun.” Aynı şekilde, Firavun Hz. Musa’yı öldürmek istediğinde Hz.
Musa’ya şöyle buyurulmuştur: “….hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim,
sizin de Rabbinize sığındım.” (Mü’min: 26). “Ben, beni taşlamanızdan, benim Rabbim ve
sizin Rabbinize sığındım” (Duhan: 20).
Bu iki olaydan da anlışılıyor ki, Allah’ın peygamberleri yoksul durumda iken ve ellerinde
imkan yokken, çok kuvvetli kafirlere karşı fiilî mücadeleyi başlatmamışlardır. Yukardaki iki
olayda da, düşmanları hakka davet ederek doğru yolu gösterdikleri açıktır. Bu
peygamberler, dayanabilecekleri hiçbir maddi imkana sahip olmamalarına rağmen
sözkonusu iki olayda da düşmanlarını tehdit etmiş ve korkutmuşlardır. Buna karşılık
sadece: “Size karşı kainatın Rabbine sığındık” demişlerdir. Apaçıktır ki böyle bir sebatı,
Rabb’in en büyük kuvvet sahibi olduğuna inanan bir kişi gösterebilir. “Ben, hak kelimeden
hiçbir taviz veremem, ne yapacağınız umurumda değil” diyebilecek kişi de, işte böyle bir
imana sahip olan kişidir. Çünkü o, kendisinin ve bütün kainatın Rabb’ine sığınmaktan başka
güvenceye ihtiyaç duymayacak iman seviyesindedir.
Muavezeteyn’in Kur’an’dan olup olmaması meselesi:
Bu iki surenin konusunu ve muhtevasını anlamak için yukardaki bilgiler yeterlidir. Ama
hadis ve tefsir kitaplarında, üç konu hakkında bazı münakaşa ve şüphelerin meydana
geldiği yazılıdır. Onun için burada o şüpheleri ortadan kaldırmayı gerekli gördük.
Bunlardan birincisi, bu surelerin Kur’an’dan olduğu ve bunun da isbatlandığı; dolayısıyla
şüpheye mahal olmadığıdır. Bu meselenin meydana gelmesinin sebebi İbn Mes’ud gibi
yüksek seviyeli bir sahabîden menkul müteaddid rivayetlerde onun, bu iki sureyi
Kur’an’dan saymadığı ve mushafına da almadığının kayıtlı bulunmasıdır. İmam Ahmed,
Bezzar, Taberanî, İbn Merduye, Ebu Ya’la, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Humeydî, Ebu
Nuaym, İbni Mes’ud’dan nakletmişlerdir. Bu rivayetlerde İbni Mes’ud’un bu sureleri
Kur’an’dan sadece çıkardığı değil, aynı zamanda şöyle dediği de nakledilir: “Kur’an’dan
olmayanı O’na karıştırmayın. Bu iki sure Kur’an’dan değildir. Allah, Rasulullah’a, bu
kelimelerle kendisine sığınmasını emretti”. Bazı rivayetlerde de bu sureleri namazda
okumadığı kayıtlıdır.
Bazı İslam düşmanları bu rivayetlere dayanarak, Allah’ın kitabının korunmuş olması
hakkında şüpheler uyandırma fırsatı bulmuşlardır. Onlar şöyle iddia etmişlerdir: “İbn
Mes’ud gibi bir sahabi bu surelerin Kur’an’a eklendiğini söylüyorsa, kimbilir daha neler
eklenmiş ya da çıkarılmıştır?” Kadı Ebubekir El-Bakıllanî ve Kadı İyaz v.s. bu ithamdan
kurtulmak için İbn Mes’ud’dan gelen rivayetleri şöyle tevil etmişlerdir: “İbn Mes’ud,
Muavezeteyn’in Kur’an’dan olduğunu inkar etmezdi ama kendi mushafına yazmayı
reddetti. Çünkü mushafına sadece Rasulullah’ın izin verdiklerini yazardı. Bu sureler
hakkındaki Rasulullah’ın izni kendisine ulaşmadığı için muavezeteyn’i yazmamıştır.” Ancak
bu tevil doğru değildir. Çünkü sahih senetlerle gelen rivayetlerde İbn Mes’ud’un bu
surelerin Kur’an’dan olduğunu inkar ettiği sabittir. Diğer büyüklerden İmam Nevevî, İbn
Hazm, Fahruddin Razi ise İbn Mes’ud’un söylediği sözleri yalan kabul etmişlerdir. Fakat
tarihi gerçekleri hiçbirşeye istinat etmeden reddetmek ilmî bir tavır değildir.
İbn Mes’ud’dan gelen bu rivayetlerden dolayı Kur’an hakkında oluşan şüphelere doğru
cevap nedir? Bu sorunun pekçok cevabı olabilir. Onları aşağıda açıklıyoruz:
1) Hafız Bezzar, kendi Müsnedi’nde İbn Mesud’un bu sözünü naklettikten sonra, bu
görüşte yalnız olduğunu ve hiçbir sahabinin bu görüşe katılmadığını belirtmiştir.
2) Sahabe-i Kiram’ın hepsinin ittifakı ile, üçüncü halife Osman’ın (r.a.) hazırlattığı ve
İslam ülkelerinin değişik yerlerine gönderilen Kur’an nüshalarında bu iki sure mevcuttur.
3) Rasulullah döneminden bu güne kadar bütün İslam dünyasında, iki sureyi de ihtiva eden
bu mushaf üzerinde icma edilmiştir. Sadece İbn Mes’ud’un görüşü farklıdır. Ama ne
kadar seviyeli sahabi olursa olsun çoğunluğun görüşü karşısında O’nun görüşü pek değer
taşımaz.
4) Rasulullah’tan nakledilen pek çok rivayette Rasulullah’ın bu sureleri namazda okuduğu
ve başkalarına da tavsiye ettiği sabittir. Rasulullah bu sureleri, Kur’an’ın sureleri olarak
başkalarına da öğretmiştir. Aşağıdaki önrekleri inceleyelim:
Müslim, Ahmed, Tirmizî ve Neseî’nin Ukbe b. Amr’dan naklettiğine göre Rasulullah, Felak
ve Nas sureleri hakkında şöyle buyurmuştur: “Bu gece bana bu ayetler nazil oldu.”
Neseî’nin bir diğer rivayeti yine Ukbe b. Amr’dan mervidir: “Rasulullah bu iki sureyi sabah
namazında okumuştur. İbn Hibban da Ukbe’den şöyle nakletmiştir: “Rasulullah, mümkün
olduğu kadar bu iki sureyi okumayı terketmeyin buyurdu.” Said b. Mansur, Muaz b.
Cebel’den şöyle nakletmiştir: “Rasulullah namazda bu sureleri okumuştu.” İmam Ahmed,
Müsnedi’nde sahih senetlerle diğer bir sahabeden de, aynı şekilde Rasulullah’ın O’na
şöyle söylediğini nakletmiştir: “Namaz kıldığında bu iki sureyi oku.” Ahmed, Ebu Davud ve
Neseî, Rasulullah’ın Ukbe’ye şöyle buyurduğunu naklederler: “Sana iki sure öğreteyim mi?
Onlar en iyi surelerdendirler.” Ukbe: “Ya Rasulallah, evet” dedi. Bunun üzerine Rasulullah
O’na Muavezeteyn’i okudu. Daha sonra namaza kalktıklarında Rasulullah bu iki sureyi
namazda da okudu. Namazdan döndükten sonra, geçerken O’na şöyle sordu: “Ya Ukbe,
nasıl buldun?” Sonra O’na uyumadan önce ve uykudan kalktıktan sonra bu iki sureyi
okumasını söyledi. Müsned-i Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî ve Neseî’de Ukbe b. Amr’ın bir
rivayeti de şöyledir: “Rasulullah her namazdan sonra Muavazat’ı (yani İhlas ve
Muavezeteyn) surelerini okumasını tavsiye etmişti.” Neseî, İbn Merduye ve Hakim, Ukbe
b. Amr’dan şunu nakletmişlerdir: “Birgün Rasulullah binek üzerinde yol alıyordu. Ben de
yanında yürümekteydim. Ben şöyle dedim: “Bana Yunus veya Hud suresini öğretir misiniz?
“. Rasulullah şöyle buyurdu: “Allah indinde kul için Felak suresinden daha faydalı bir şey
yoktur.” Neseî, Beyhakî, Bağavî ve İbn Sa’d; Abdullah İbn Abis el-Cüheynî’den
Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: “İbn Abis sana, kendisi ile Allah’a
sığınacağın araç nedir söyleyeyim mi?” Ben “Tabi, Ya Rasulallah” dedim. Rasulullah “Felak
ve Nas sureleri” buyurdu. İbni Merduye Ümmü Seleme’den, “Allah’ın en sevdiği sureler
Felak ve Nas sureleridir” diye nakletmişlerdir.
Burada İbn Mes’ud’un bu iki sureyi Kur’an’dan saymama yanılgısına niçin düştüğü
sorulabilir. Bu sorunun cevabı olabilecek iki rivayeti ortaya koyabiliriz. Birincisine göre
İbn Mes’ud şöyle demiştir: “Rasulullah’a bu şekilde Allah’a sığın diye emir verilmiştir.”
Diğer rivayeti çeşitli senetlerle Buhari, Ahmed Müsned’inde, Hafız Ebubekir el-Humeydi
Müsned’inde, Ebu Nuaym, El-Müstahreç isimli Müsned’inde ve Neseî, Sünen’inde Zir b.
Hubeyş çeşitli kelime değişiklikleri ile, sahabe arasında Kur’an ilimleri bakımından önemli
yeri olan Ubey b. Ka’b’tan nakletmiştir. Zir b. Hubeyş şöyle demiştir: “Ben Ubey’e,
‘Kardeşiniz İbn Mes’ud şöyle şöyle diyor. Siz bu söz hakkında ne diyorsunuz? dedim. O
şöyle cevap verdi: “Rasulullah’a bu konuda sormuştum. Rasulullah bana – Kul(de)- dedi. Ben
de -kul- dedim. Onun için biz de Rasulullah’ın dediği gibi diyoruz.” İmam Ahmed,
Ubey’den şöyle rivayet etmiştir: “Ben şehadet ederim ki Rasulullah bana, Cebrail’in
kendisine -kul euzu bi rabbi’l felak- dediğini, onun için bu şekilde söylediğini belirtti.
Cebrail, -Kul euzu bi rabbi’n nas- dediğinde Rasulullah da bu şekilde söyledi. Dolayısıyla
biz de Rasulullah’ın dediği gibi diyoruz.” Bu iki tür rivayet üzerinde düşünürsek, İbn
Mes’ud’un bu iki suredeki -kul- kelimesini görerek yanılgıya düştüğünü ve Rasulullah’a –
euzu bi rabbi’l felak- ve -euzu bi rabb’in nas- demesinin emredildiğini zannettiği sonucuna
varırız. Ayrıca Rasulullah’a bu konuda sormaya da ihtiyaç duymadı. Ubey b. Ka’b’ın aklına
bu soru gelip sorunca, Rasulullah ona, Cebrail’in kendisine -Kul- dediği için O da -kuldediğini açıkladı. Bu şöyle izah edilebilir: Bir kimseye bir şeyi emretmek kastedildiğinde
şöyle denir: “De, ben sığınırım.” Ama bunu okuyan kişi “De, ben sığınırım” demez. Sadece
“sığınırım” der. Bunun tersine, en üst makamdan bir peygambere bu kelime mesaj olarak
geldiğinde onu iletirken şöyle der: “De, ben sığınırım.” Çünkü bu mesaj peygambere sadece
kendisi için değil, başkaları için de geldiğinden, geldiği gibi ve eksiltmeden onlara iletmek
durumundadır. Bu iki surenin başında -kul-kelimesinin bulunması bu kelamın vahiy olduğuna
ve Rasulullah’a geldiği gibi iletildiğine açık delildir. Bu, sadece Rasulullah’a verilmiş bir
emir değildi. Kur’an’ı Kerim’de bu iki surenin yanı sıra 330 ayet de -kul- kelimesi ile
başlar. Bu durum, sözkonusu kelamın vahiy olduğuna ve Rasulullah’ın da aynen iletmekle
görevli bulunduğuna delildir. Yoksa, -kul- sadece emir olsaydı, o zaman Rasulullah -kulkelimesini hazfeder ve sadece emredileni iletirdi. Onu ayrıca Kur’an’a da yazdırmazdı. O
emri sadece Rasulullah yerine getirmekle yetinirdi.
Burada bir kimse düşünürse, sahabeyi masum zannetmenin ve onların sözleri arasında
yanlış birşey bulunduğunda bunu ifade edenleri saygısızlıkla itham etmenin ne kadar yanlış
olduğunu açıkça anlar. Bu olayda İbn Mesud gibi ileri gelen sahabelerden birinin Kur’an’ın
iki suresi hakkında ne kadar büyük bir yanılgıya düştüğünü görüyoruz. Böyle bir yanlışı İbn
Mesud gibi büyük bir sahabe yaparsa, diğer ashabın da yanlışlık yapabileceği öncelikle
mümkündür. Biz ilmi bakımdan onların görüşleri hakkında araştırma ve tartışma yapabiliriz.
Bir sahabenin sözüne, eğer yanlışsa yanlış da diyebiliriz. Ama bir kimse, onların yanlış
sözlerine yanlış demekten öteye giderek, onlara dil uzatırsa o zaman büyük bir zulüm
işlemiş olur. Müfessirler ve Muhadissler, İbn Mes’ud’un bu iki sure hakkındaki görüşüne
yanlış demişler, ancak hiçbiri, İbni Mesud’un bu iki sureyi Kur’an’dan kabul etmemekle
kafir olduğunu söylemeye cesaret edememiştir.
Resulullah’a Sihir Tesiri:
Bu surelerle ilgili ikinci mesele, rivayetlere göre, Rasulullah’a sihir yapılmış olması ve
Rasulullah’ın bu sihrin tesiriyle hastalanması olayıdır. Rivayete göre, bu tesiri yok etmek
için Cebrail Felak ve Nas surelerini getirmiştir. Eski ve yeni dönemdeki pek çok
rasyonalist bu olaya itiraz etmişlerdir. Onlar, bu rivayetler kabul edilirse bütün şeriatın
şüpheye düşeceğini söylemişlerdir. Onlara göre, Rasulullah’a sihrin tesiri olduysa ki
rivayetlere bakılırsa olmuş; o zaman Rasulullah’ın muhaliflerinin sihir tesiriyle,
Rasulullah’a istediklerini söyletip yaptırdıkları reddedilemez. Ayrıca Rasulullah’ın
getirdiklerinin ne kadarının Allah’a ait olduğu, ne kadarının sihir tesiriyle söyletene ait
olduğu bilinemez. Onlara göre eğer bu rivayetler kabul edilirse Rasulullah’ın kendisini
peygamber zannetiği ve kendisine melek geliyor sandığı da söylenmek zorunda kalınır. Yine
onlara göre Rasulullah’a sihrin etki yaptığını söyleyenlerin delilleri ile Kur’an’ın beyanları
çelişki arzetmektedir. Kur’an’da kafirlerin iddiası olarak Rasulullah’ı sihre uğramakla
nitelendirdikleri açıklanmıştır. “…o zalimlerin; ‘siz büyülenmiş bir adamdan başkasına
uymuyorsunuz’ dediklerini gayet iyi biliyoruz.” (İsra 47). Eğer bu hadise kabul edilirse
Kur’an kafirlerin iddiasını tasdik etmiş olur.
Bu mesele hakkında araştırma yapmak için önce, Rasulullah’a sihir yapılıp yapılmadığını ve
bunun tesiri altında kalıp kalmadığını tarihi senetlerle tesbit etmek gerekir. Eğer bu
rivayetler doğruysa o zaman olayın mahiyetinin ne olduğuna bakarız. Daha sonra da, bu
tarihi senetlere yapılan itirazların ne kadar haklı olduğuna bakmak gerekir.
İlk çağlardaki Müslüman ulema, doğruluk konusundaki aşırı titizliklerinden dolayı hiçbir
zaman gerçekleri saklamaya çalışmamışlardır. Tarihi olayları eksiksiz olarak gelecek
nesillere ulaştırmışlardır. Sonraki nesillere aktarılan bu gerçeklerin ne gibi ters sonuçlar
çıkarılmasına sebep olabileceğine aldırmadan gerçek ne ise olduğu gibi aktarmışlardır.
Eğer bu olay senet ile ve pekçok şehadet ile isbatlanmışsa, o zaman dürüst bir ilim
adamının bazı kötü neticelere bakarak bu tarihi olayları inkar etmesi doğru değildir. Bunun
yanısıra tarihte vuku bulan kadarı ile yetinmeyerek kıyas yoluyla olayları abartmak da
doğru bir davranış değildir. Dürüst tavır tarihi olayları tarih olarak kabul ederek yola
çıkan gerçekleri ortaya koymaktır.
Tarihi bakımdan, Rasulullah’a sihir yapıldığı ve Rasulullah’ın bundan etkilendiği doğrudur.
Bunu, ilmi eleştiriye tabi tutar ve yanlış kabul edersek, hiçbir tarihi olayı vuku bulmuş
olarak kabul edemeyiz. Bu olay Hz. Aişe, Zeyd b. Erkam ve İbn Abbas’tan, Buhari, Müslim,
Nesei, İbn Mace, İmam Ahmed, Abdurrezzak Humeydi, Beyhaki, Taberani, İbn Sa’d, İbn
Merduye, İbn Ebi Şeybe, Hakim, Abd b. Humayd v.s. muhaddisler tarafından bu kadar
çeşitli ve müteaddit senetlerle nakledilmiştir ki, olay mütevatir seviyeye ulaşmıştır. Eğer
bir rivayet kendi başına bir haberse fakat ayrıntısı diğerrivayetlerde varsa, onları bir
araya getirerek bir tek rivayet haline dönüştürebiliriz. Aşağıda bu konudaki örneği
zikredeceğiz:
Hudeybiye antlaşmasından sonra Rasulullah (s.a) Medine’ye döndü. Hicri 7’de, Muharrem
ayında Hayber yahudilerine Medine’den bir heyet gitti. Heyet oradaki meşhur sihirbaz
Lübeyd b. Asım ile görüştü. Bu kişi bir Ensar kabilesi olan Ben-i Züreyk’tendi. Heyet
Lübeyd’e şöyle dedi: “Muhammed bize ne yaptı, biliyor musun? Pekçok kere O’na sihir
yapmaya çalıştık ama başaramadık. Şimdi sana geldik. Çünkü sen bizden daha büyük
sihirbazsın. Şu üç altını kabul et ve Muhammed’e kuvvetli bir sihir yap.!” O dönemde
Rasulullah’a yahudi bir çocuk hizmet ediyordu. Onlar bu çocuk aracılığıyla Rasulullah’ın
tarağını ve saç tellerini ele geçirdiler. Lübeyd, bu saç tellerini ve tarağı kullanarak
Rasulullah’a sihir yaptı.
Bazı rivayetlere göre sihirbaz Lübeyd b. Asım’dı. Bazılarına göre onun kızkardeşleri daha
büyük sihirbazdı. Bu nedenle Lübeyd, sihri onlara yaptırmıştı. Her halukarda sihir yapılmış
ve hurmadan bir kılıf içine yerleştirilmişti. Lübeyd, bu sihri, Beni Züreyk’a ait olan Zervan
veya Zî-ervan isimli kuyunun içine bir taşın altına sıkıştırmıştı. Sihrin Rasulullah’a tesir
etmesi bir yıl almıştı. Senenin ikinci yarısında Rasulullah’ın mizacında bir değişiklik
görülmeye başlandı. Son kırk gün şiddeti arttı. Son üç gün ise çok şiddetlendi. Ama en
büyük tesiri Rasulullah’ın içinde büyük bir sıkıntı hissetmesi şeklinde oluyordu. Bazen
yapmadığı bir işi yaptığını zannediyordu. Hanımlarını ziyaret etmeyi düşündüğü halde
ziyaret ettiğini sanıyordu. Bazan da gördüğü bir şeyden şüphe ediyordu. Bir şeyi
gördüğünü zannediyor, oysa görmemiş olduğunu hatırlamıyordu. Ama bu sihir O’nun sadece
zatına mahsustu. Hatta başkaları O’nun bu durumunu farketmemişlerdi bile. Nübüvvet
görevini ifa bakımından O’na (a.s) hiçbir halel gelmemiştir. O dönemde Rasulullah’ın bir
ayeti unuttuğu ya da yanlış okuduğuna dair hiçbir rivayet gelmemiştir. Sohbet, vaaz ve
hutbelerinde aykırı bir talimat verdiğine dair de bir rivayet yoktur. Hakkında vahiy
olmayan bir konuda vahiy ileri sürdüğüne rastlanmamıştır. Namaz kılmadığı halde kıldığını
zannettiği görülmemiştir. Eğer böyle bir şey olsaydı, bütün Arabistan’da herkesin haberi
olur ve sihirin Rasulullah’ı yendiği çabucak yayılırdı. Rasulullah’ın nübüvvet görevi bu
sihirden hiç etkilenmedi. Yalnız kendi şahsi hayatında bir miktar etkilenme olmuştur. Bir
gün Rasulullah, Hz. Aişe’nin evindeydi. O gün Allah’a tekrar tekrar dua etmişti. Bu sırada
uykuya daldı. Uyandığında Hz. Aişe’ye “Ben Allah’a sorduğum sorunun cevabını aldım”
dedi. Hz. Aişe “o nedir?” diye sordu. Rasulullah şöyle buyurdu: “İki kişi (yani melekler iki
insan şeklinde) bana geldi. Birisi başımın, diğeri ayaklarımın tarafında durdu. Birincisi
diğerine sordu. O’na ne oldu? Öbürü cevap verdi: Buna sihir yapılmış. Birincisi sordu:O’na
kim sihir yaptı? Öbürü cevap verdi: Lübeyd b. Asım. Birincisi sordu: ne içinde? öbürü
cevap verdi: Tarak ve saçlar bir erkek hurma içinde. Birincisi sordu: o nerede? Öbürü
cevap verdi: Beni Züreyk’in kuyusu Zervan (veya Zî-ervan) içinde, bir taşın altında.
Birincisi sordu: Ne yapmalı? öbürü cevap verdi: Kuyunun suyunu boşaltarak onu taşın
altından çıkarmalı.” Rasulullah; Hz. Ali, Ammar b. Yasir ve Zübeyr’i gönderdi. Onlarla
birlikte Cübeyr b. Iyaz el-Zurkî’yi ve Kays b. Muhsin el-Zurkî’yi de gönderdi. (Yani Beni
Züreyk’in iki mensubunu da gönderdi.) Rasulullah daha sonra kendisi de birkaç ashabla
oraya geldi. Kuyunun suyu boşaltılarak taşın altındaki kılıf çıkarıldı. Kılıfın içinde tarak ve
saçlarla birlikte, bir ip üzerinde onbir düğüm ve mumdan bir putçuk buldular.
Bu putçuğun üzerine de iğneler batırılmıştı. Cebrail gelerek Rasulullah’a “Muavezeteyn’i
oku”dedi. Rasulullah’ın her iki ayeti okuyuşunda bir düğüm çözülüyor, putçuk üzerindeki
iğnelerden bir tanesi de çıkıyordu. Son ayete gelindiğinde düğümler çözülmüş ve iğneler
çıkmıştı. Rasulullah sihrin tesirinden kurtulduğu için, kendisini bağlardan kurtulmuş gibi
hissetti. Daha sonra Lübeyd’i çağırarak sorguya çekti. Lübeyd suçunu itiraf etti.
Rasululllah da onu serbest bıraktı. Çünkü kendi kişisel meselesi için kimseden intikam
almazdı. Ayrıca olayı duyanlar Lübeyd’i öldürmesinler diye çevresindekilere bu olayı
yaymamalarını tenbih etti. Rasulullah’a yapılan sihir hakkında rivayet edilen olayın tamamı
budur. Bu rivayetten, sihir sonucunda Rasulullah’ın risaletinde eksiklik meydana geldiğinin
çıkarılması mümkün değildir. Rasulullah’ın bir insan olarak Uhud savaşında görüldüğü gibi
yara alması, bir hadis’te sabit olduğu gibi; attan düşerek yaralanması, yine hadis’te sabit
olduğu üzere; akrep tarafından ısırılması O’nun (a.s) nübüvvet görevini etkilemediği gibi
Allah’ın O’nu koruma altına almış olması ilkesine de ters düşmez. Çünkü Allah, O’nun
Peygamberliğini koruma altına almıştır. Bu nedenle Rasulullah’ın şahsi yönü sihir altında
kalmış olarak hastalanabilir. Yani Rasulullah’a sihrin tesir etmesi mümkündür. Bu Kur’an-ı
Kerim’le sabittir. Mesela A’raf suresinde Hz. Musa’nın karşısındaki Firavun’un
sihirbazlarının oradaki binlerce kişiyi sihirleyebildikleri açıklanmıştır. (A’raf, 116) Taha
suresinde ise sihirbazlar iplerini ve sopalarını yere attıklarında bunların sadece diğer
insanlara değil, Hz. Musa’ya da yılan gibi göründükleri; sopa ve iplerin kendisine koşarak
geldiğini gören Hz. Musa’nın da korktuğu ifade edilmiştir. Hatta Allah (c.c.) O’na “Korkma,
sen galip geleceksin, âsânı at!.” demiştir (Taha, 66-67). Bu durumda Rasulullah’ın sihirden
etkilendiğini söylemekle, Mekkeli müşriklerin iddiasını tasdik etmiş olacağız ithamına
cevabımız şöyledir: Kafirler, Rasulullah’ı sihirlenmiş olarak nitelerken, O’nun sihirden
etkilenerek hastalanmasını kastetmiyorlardı. Kafirler Rasulullah’ın sihir etkisi altında
mecnun olduğunu ve nübüvvet iddiası ile cennet ve cehennem efsaneleri anlattığını
söylüyorlardı. Tarihen sabit olduğu üzere, Rasulullah’ın sihirden etkilenmesi sadece şahsi
yönüyle sınırlı kalmış, nübüvvet görevi bundan kesinlikle etkilenmemiştir. Zaten kafirler de
O’nun sihir etkisi altında kalmasını birinci anlamda anlamıyorlardı.
Bir de şu görüş ileri sürülmektedir. Bazıları sihrin bir evham olduğunu söylemektedirler.
Bu görüş, sihirbazların etkisinin bilimsel olarak izah edilmemesine dayanır.
Ancak, bu dünyada o kadar çok müşahade ve tecrübe vardır ki, nasıl meydana geldikleri
bilimsel olarak izah edilememektedir. Bir olayı açıklamaya gücümüz yetmiyor diye, onun
meydana gelmiş olmasını nasıl inkar edebiliriz? Sihir aslında psikolojik bir haldir. Nefsin
etkilenmesinden bedenin etkilenmesine geçer. Mesela korku, psikolojik bir olaydır. Ama
korku bedendeki tüylerin dikleşmesine yolaçarak bedene de etki eder. Ayrıca korku
sırasında beden titrer. Aslında sihir ile herhangi bir gerçek değişmez. Ama insanın nefsi
ve duyguları sihirden etkilendiği için, insan gerçeklerin değiştiğini zanneder. Sihirbazlar,
Hz. Musa’nın karşısında sopa ve iplerini attıklarında bunlar gerçekte yılan olmamıştı. Ama
oradaki binlerce insan bunları yılan olarak görmüştü. Hz. Musa da sihirden etkilenenlerin
dışında kalmamıştı. Kur’an-ı Kerim aynı konuyu (sihir) Bakara 102’de şöyle beyan etmiştir:
Babil’de Harut ve Marut halka sihir öğretiyorlardı. Bununla karı ve kocanın birbirinden
ayrılmasını sağlıyorlardı. Bu da gösteriyor ki sihrin etkisi psikolojiktir. Halk sihrin etkili
olduğunu görünce sihirbazların müşterisi oluyordu. Ancak şu unutulmamalıdır: Tüfekten
çıkan bir mermi veya uçaktan atılan bir bomba nasıl ki Allah’ın izni olmadan etki edemezse
aynı şekilde sihir de, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye etki edemez. Bunun yanısıra insanın
binlerce yıldır müşahade ve tecrübe ettiği birşeyi inkar etmek de inatçılıktan başka
birşey değildir.
İslam’da üfürükçülük:
Bu sureler ile ilgili üçüncü mesele, İslam’da üfürükçülüğün yerinin ne olduğudur. Ayrıca
üfürükçülüğün etkili olup olmadığı da tartışma konusudur. Pek çok sahih hadiste şöyle
rivayet edildiği için bu problem ortaya çıkmıştır: Rasulullah her gece uyumadan önce ve
özellikle hasta iken ‘Muavezeteyn’i, bazı rivayetlerde ise ‘Muavazat’ yani İhlas ve
‘Muavezeteyn’ surelerini üç defa okuyarak elleri üzerine üfler, baştan aşağı bedenine
sürer ve bütün bedeni üzerinde gezdirirdi. Son hastalığında bunu yapması mümkün
olamadığından Hz. Aişe (ya kendi isteği ile ya da Hz. Peygamber’in (s.a.) emriyle) bu
sureleri okur ve Rasulullah’ın üzerine üfler, Rasulullah da bedenine sürerdi. Bu hadis sahih
senetlerle Buharî, Müslim Neseî, İbn Mace, Ebu Davud ve İmam Malik’in Muvatta’sında
Hz. Aişe’nin sözleriyle mervidir. Rasulullah’ın aile hayatını Hz. Aişe’den daha iyi kim
bilebilir?
Burada üfürükçülük hakkındaki ilk şer’i açıklama şu rivayettedir: İbn Abbas’tan rivayet
edilen uzun bir hadis’in sonunda Rasulullah’ın şu sözleri kayıtlıdır: “Ümmetimden kendini
dağlamayan, üfürükçülük yaptırmayan, fal baktırmayan ve yalnız Allah’a tevekkül edenler,
kendilerine hiç hesap sorulmadan cennete gireceklerdir (Müslim).
Muğire b. Şube’den şöyle rivayet edilmiştir: Rasulullah buyurdu ki “Bir kimse kendini
dağlatarak ya da üfürükçülük ile tedavi olmuşsa, Allah’a tevekkülden ilgisini kesmiştir.”
(Tirmizi). İbn Mesud’un rivayetine göre Rasulullah on şeyi beğenmemiştir. Bunlardan biri
de üfürükçülüktür. Muavezeteyn ve Muavazât bundan müstesnadır (Ebu Davud, Ahmed,
Neseî, İbn Hibban, Hakim). Bazı hadislerden Rasulullah’ın üfürükçülüğü kesinlikle
menettiği anlaşılmaktadır. Daha sonra ise şirk olmamak kaydıyla buna izin vermiştir. Ancak
Allah’ın pâk isimleri ya da kelamı üfürük olarak kullanılmamalıdır. Veya kullanılan kelam
kendisinde hiçbir günah olmadığı anlaşılan birşey olmalıdır. Tabii bununla birlikte şifa
verenin gerçekte bu kelam olmadığı, ancak Allah’ın şifa verebileceği de unutulmamalıdır.
Bu şer’i açıklamadan sonra konu hakkındaki hadislere bakabiliriz:
Taberanî’nin Sağîr’inde Hz. Ali’den şöyle rivayet edilmiştir: Rasulullah bir defasında
namaz kılarken akrep tarafından ısırılmıştır. Rasulullah namazdan çıktıktan sonra şöyle
buyurdu: “Lanet olsun şu akrebe, namaz kılanı bile bırakmaz”. Daha sonra su ve tuz istedi.
Akrebin ısırdığı yere tuzlu suyu sürerken Kafirun, İhlas, Felak ve Nas surelerini okudu.”
İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadisin bir şekli de şöyledir: Rasulullah Hz. Hasan ve
Hüseyin’e şu duayı okudu: “Ben sizi Allah’ın eksiksiz kelimelerine sığındırırım. Şeytandan,
zarar veren her şeyden ve kötü gözlülerden” (Buharî, Ahmed, Tirmizî, İbn Mace).
Müslim, Muvatta, Taberanî ve Beyhakî’den bazı lafzi farklılıklar ile, Osman b. Ebu’l As elSakafî hakkında şu rivayet nakledilmiştir: Osman, Rasulullah’a şöyle şikayet etmiştir:
“Müslüman olduğumdan beri bir sancı beni perişan ediyor.” Rasulullah şöyle buyurdu: “Sağ
elini sancıyan yerine koy. Sonra üç defa besmele çek ve yedi defa -çektiğim ve korktuğum
sancının şerrinden Allah’a sığınıyorum- diyerek elini sür.” Muvatta’da bu rivayet biraz
daha fazladır. Bu fazlalıkta Osman ayrıca şöyle demiştir. “O dertten kurtuldum ve
evdekilere de tavsiye ettim.”
Ahmed ve Tahavî de, Talak b. Ali’den şöyle rivayet edilmiştir: Bir defasında Rasulullah’ın
yanında iken beni akrep ısırdı. Rasulullah beni okuyarak elini oraya sürdü.”
Müslim’de Ebu Said Hudrî’den şöyle rivayet edilmiştir: Rasulullah hastalanmıştı. Cebrail
gelerek “Muhammed (s.a) hastalandın mı?” diye sordu. Rasulullah “evet” dedi. Cebrail:
“Allah’ın ismiyle sana üflüyorum.
Sana eziyet eden herşeyden ve hased eden her nefesten Allah (c.c.) sana şifa versin.”
Bunun benzeri bir rivayet Müsned-i Ahmed’de, Ubade b. Samit’den mervidir: Rasulullah
hastaydı. O’nu ziyarete gittiğimde çok eziyet içindeydi. Akşam tekrar gittim. Bu kez
Rasulullah’ı tamamen iyileşmiş gördüm. O’na bu kadar çabuk iyileşmesinin sebebini sordum.
Şöyle dedi: Cebrail bana geldi ve birkaç kelime okudu. Ben de iyileştim.” Ubade daha
sonra yukardaki hadisin geri kalan kısmını hemen hemen aynı şekilde nakletmiştir. Müslim
ve Ahmed de Hz. Aişe’den buna benzer bir rivayet nakletmişlerdir.
İmam Ahmed, Müsned’inde, Hz. Hafsa’dan şu rivayeti nakletmiştir: Bir gün Rasulullah
bana geldi. Yanımda Şifa isminde bir kadın vardı. (Bu kadının asıl ismi Leyla idi. Ama Şifa
binti Abdullah ismi ile meşhurdu. Hicretten önce müslüman olmuştu. Kureyş’in Adiyy
kabilesindendi. Hz. Ömer ile aynı kabileye mensup olduğu için Hz. Hafsa’nın da akrabası
oluyordu.) Bu kadın karıncalara okur üflerdi. Rasulullah şöyle buyurdu: “Bunu Hafsa’ya da
öğret.” Ahmed, Ebu Davud ve Neseî de Şifa binti Abdullah’tan şöyle rivayet etmişlerdir:
“Rasulullah bana: -Hafsa’ya okuma-yazma öğrettiğin gibi, karıncalara üflemeyi de öğretbuyurdu.”
Müslim’de, Avf b. Malik Aşciî’den şöyle mervidir: Biz cahiliyyede üfürükçülük yapardık.
Bunun hakkında Rasulullah’a sorduk. Rasulullah: “Ne ile üflüyorsunuz, söyleyin. Üflediğiniz
şeyde bir şirk unsuru yoksa sakıncası yok” buyurdu.
Müslim, Ahmed ve İbn Mace de, Cabir b. Abdullah’tan şöyle rivayet edilmiştir: Rasulullah
üfürükçülükten menetmişti. Ondan sonra Ömer b. Hazm’ın ailesine mensup olanlar gelip
şöyle dediler: “Ya Rasulallah, bizde bir amel var ki, onunla akrep ve yılan ısırmasına karşı
üfleriz. Ama siz menetmişsiniz.” Onlar üflerken kullandıkları kelamı Rasulullah’a okudular.
Rasulullah “Bunda bir sakınca yok” buyurdu.
“Sizlerden birinin kardeşine bir yararı dokunacaksa yardım etsin” dedi. Cabir b.
Abdullah’ın Müslim’deki diğer bir rivayeti de şöyledir: Hazm ailesinin yanında yılan
ısırmasına karşı bir amel vardı ve Rasulullah onlara izin vermişti.” Bunu teyid eden bir
rivayet Müslim ve İbn Mace’de Hz. Aişe’den mervidir: “Rasulullah Ensarın bir ailesine,
zehirli hayvanların ısırmasına karşı üfürmeleri için izin vermiştir.” Müsned-i Ahmed,
Tirmizi, Müslim ve İbn Mace’de de Enes’ten bunun benzeri bir rivayet nakledilmiştir:
“Rasulullah, zehirli hayvanların ısırmasına, karınca hastalığına ve kötü nazara karşı
üfürmeğe izin vermiştir.”
Müsned-i Ahmed, Tirmizî, İbn Mace ve Hakim’de Hz. Umeyr Mevlâ Ebu’l Lehm’den şöyle
nakledilmiştir: “Cahiliyye döneminde bende bir amel vardı ve onunla üfürürdüm.
Rasulullah’a bunu arzettim. Rasulullah “Bundan filan filan şeyi çıkar, geri kalanını üfür”
buyurdu.”
Muvatta’daki bir rivayet de şöyledir: Hz. Ebubekir, kızı Hz. Aişe’nin evine gittiğinde onu
hasta gördü. Bir yahudi kadın ona üflüyordu. Bunun üzerine Hz. Ebubekir “Allah’ın kitabını
okuyarak O’na üfle” dedi.” Bundan anlaşılıyor ki Ehli Kitap, Tevrat ve İncil’den ayet
okuyarak üflerse caizdir.
Burada üfürükçülükten bir fayda elde edilip edilmediği sorusu ortaya çıkmaktadır. Bunun
cevabı şudur: Rasulullah ilaçtan menetmemiş, hatta şöyle buyurmuştur: “Allah her
hastalığın ilacını yaratmıştır, ondan yararlanın.” Rasulullah kendisi de bazı kimselere ilaç
tavsiye etmiştir. Bu konudaki hadisler Kitab’ut Tıb’ta mevcuttur. Dua ancak Allah’ın
hükmü ve izni ile yarar sağlayabilir. Yoksa dua, ilaç ve tıbbî tedavi dışında faydalı olsaydı
kimse hasta olmazdı. İlaç ve tedavinin yanısıra Allah’ın kelamı ve Esma-i Hüsna’sından da
yararlanılabilir. Tıbbi tedavinin çaresiz kaldığı bazı zamanlar Allah’ın kelamı ve Esma-i
Hüsnası ile dua etmek, aşırı materyalistler dışında hiçkimsenin aklına ters düşmez. Fakat
tedavi ve ilaç mümkün iken ona başvurmamak doğru değildir. Yalnız üfürük ile yetinmek
yanlıştır. Hatta bazıları muskacı dükkanları açarak bunu bir de geçim vasıtası haline
getirmişlerdir.
Bazıları üfürükçülüğün caiz olmasına delil olarak Ebu Said Hudrînin rivayetini
göstermektedirler. (Buhari, Müslim, İbn Mace, Tirmizi, Ebu Davud). Bunu teyid eden bir
rivayeti İbn Abbas şöyle nakletmiştir: “Rasulullah ashabtan birkaç kişiyi sefer için
göndermişti. Ebu Said Hudrî de gidenler arasındaydi. Ashab yolda, bir Arap kabilesinin
yerleşim yerinde mola verdi. Oradaki kabileye kendilerini misafir etmesini rica ettiler.
Kabile bunu kabul etmedi. Bu sırada kabilenin reisini akrep ısırdı. Kabiledekiler ashabın
yanına gelerek bir ilaçları olup olmadığını sordular. Ebu Said Hudrî “Var, ama bizi misafir
etmediğiniz için sizden ücret alacağız” dedi. Onlar bunun karşılığında bir keçi sürüsü (bir
rivayette 30 keçi) vermeyi kabul ettiler.
Ebu Said Hudrî reisin üzerine Fatiha suresini okurken, tükürüğünü de akrebin ısırdığı yere
sürdü. (Çoğunluk rivayete göre bu işi yapan Ebu Said Hudrî idi. Ama bu rivayetlerde
sözkonusu sefere Ebu Said Hudrî’nin katıldığı belirtilmemiştir. Tirmizi’de ise bu ikisi de
açıktır.) Sonunda kabilenin reisi iyileşti ve vadettikleri keçileri verdiler. Ama ashab
arasında bu gibi işler karşılığında ücret alıp almamanın caiz olup olmadığı konusunda
tartışma çıktı. Bu keçilerden yararlanmadan önce Rasulullah’a sormak gerektiği üzerinde
anlaşarak yola çıktılar. Rasulullah’ın yanına döndükten sonra bu olayı anlattılar. Rasulullah
gülerek “Bu surenin üfürüleceğini nereden bildiniz?” karşılığını verdi ve “keçileri alın ve
benim hissemi de ayırın”dedi.
Bu hadisten muskacılık ve üfürükçülük dükkanı açmaya cevaz çıkarmadan önce, Arap
toplumunun o zamanki şartlarına göz atalım. Ebu Said Hudrî’nin hangi şartlar altında bunu
yaptığı önemlidir. Ayrıca Rasulullah böyle bir amele sadece cevaz vermemiş, kendisi de
hisse isteyerek ashabın cevaziyet konusundaki şüphelerini ortadan kaldırmıştır.
Arabistan’da durum şöyleydi. Bir yerleşim merkezi diğerinden 50-100 km uzaktaydı. Ve
ikisi arasında hiçbir insan yoktu. O dönemde yerleşim merkezleri arasında otel, han ve
benzeri şeyler de yoktu. Bu durumda günlerce sürecek yolculukta yiyecek satın alabilmek
de sözkonusu değildi. Bunun için Arabistan’da, bir yere misafir gelen kişiyi ağırlamanın
ahlakî sorumluluğu vardı. Ağırlamayı inkar etmek misafirin canına mal olabilirdi. Misafir
kabul etmemek Arabistan’da çok ayıp sayılırdı. Bu nedenle Rasulullah, ashabını misafir
etmeyi reddeden kabilenin reisini tedavi etmenin karşılığı olarak ücret alınmasını caiz
saymıştır. Çünkü kabiledekiler bu ücreti, ashabtan birisinin Allah’a güvenerek Fatiha
suresini reise okuması sonucu, onun iyileşmesine vesile olduğu için vermişlerdi. Rasulullah
da, bu iş karşılığında alınan ücreti temiz ve helal saymıştır. Buharî’de bu olay hakkında
İbn Abbas’dan nakledilen rivayette Rasulullah’ın ifadesi şöyledir: “Yerine başka bir şey
yapmaktansa Allah’ın kitabını okuyarak ücret almanız daha iyidir.” Rasulullah burada,
Allah’ın kitabı ile amel etmekten daha iyi ne olabileceğine işaret etmiştir. Bunun yanısıra,
bu yolla Arap kabilesine Hakkın tebliği de yapılmış oluyordu. Nitekim onlar Allah’ın
kitabının bereketinden de haberdar edilmişlerdi. Bu olay şehirlerde ve yerleşim
merkezlerinde oturan, muska ve üfürükçülük dükkanları açarak bunu kazanç aracı
edinenlere delil olamaz. Böyle bir amelin benzerine ne Rasulullah, ne ashab, ne tabiin ve ne
de eimme-i selef dönemlerinde rastlanamaz.
Fatiha Suresinin Muavezeteyn İle İlişkisi:
Muavezeteyn hakkında dikkat çeken bir nokta da, Kur’an’ın başlangıcı ve sonu arasındaki
ilişkiyi sağlamasıdır. Kur’an nüzul sırasına göre düzenlenmemiştir. 23 senede ve çeşitli
yerlerde; zamana, şartlara ve ihtaçlara göre nazil olan ayetlerin, surelerin sırası
Rasulullah tarafından değil, Kur’an’ı indiren Allah’ın emriyle düzenlenmiştir. Bu sıraya
göre Kur’an Fatiha ile açılır, muavezeteyn ile son bulur. Bu iki sureye dikkat edilirse;
açılışta: Rahman ve Rahim, din gününün sahibi olan Allah’a hamd-ü senâdan sonra, kul şöyle
arzeder: Ey Allahım, ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dilerim. İhtiyacım
olan en büyük yardım olarak bana doğru yolu göster.. Allah (c.c.) da (c.c), doğru yolu
göstermek üzere cevap olarak bütün Kur’an’ı ortaya koyar. Sonra Rabb’ul Felak, Rabb’un
Nas, Melik’un Nas ve İlah’un Nas olan Allah (c.c.) şöyle seslenmemizi emreder: “Mahlukun
her çeşidinin fitne ve şerrinden sana sığınırım. Özellikle cin ve insanlardan vesvese veren
şeytanlara karşı. Çünkü doğru yoldan saptıran en büyük engel onlardır.” Bu açılış ve
kapanış arasındaki uygunluk ve ilişki hiçkimseye kapalı değildir.
Açıklamalı Meal ( Tüm Sure)
1. Ey peygamber ve O’nun yolunda gidenler! Daima şöyle söyleyerek dua edin: De ki: “her türlü karanlık ve karamsarlığın ardından aydınlık ve huzuru çıkaran Felak’ın, nurlu ve huzurlu Sabahın, Bütün varlıkları yoktan yaratan, hak ile bâtılı ayırt edip hakkı ortaya koyan, sıkıntıyı gideren, tohumu çatlatan doğumu gerçekleştiren, aydınlığı getiren, kurtuluşa erdiren, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden Rabbine, bütün mahlûkatını, yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran, zulüm ve zulmetten sonra İslami düzen onuruna ulaştıran sahibime, gecenin karanlıklarını yarıp sabahı ortaya çıkardığı gibi, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm varlıkları ortaya çıkaran, gecenin karanlığını sabah aydınlığa dönüştüren Rabbime sığınırım. O’nun korumasını ister ve O’na yalvarırım. De ki; sığınırım karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabbe! Benim Rabbim gecenin karanlıklarını sabahın aydınlığına çıkardığı gibi bütün karanlıkları aydınlığa çıkarır. Bunun için:
2. Adı günah olan her şeyden uzak durarak Yarattığı şeylerin, iman edenlere haset ve düşmanlık edenlerin, her türlü fenalığın, şerrinden, gizli açık tehlikelerinden O’na sığınırım. O’nun yarattığı ve kullanılış amacına göre hem hayır hem de şer olabilecek bütün varlıkları, O’nun talimatları doğrultusunda, O’nun isteğine uygun bir şekilde kullanarak dünya ve âhiret tehlikelerinden korunurum. Bazen insanların düşünceleri davranışları beni korkutur. Hemen Rabbime sığınırım. Bilirim ki Rabbime sığındığımda onların kötülüğü bana dokunamaz. Rabbime sığındığım zaman kalbimi ferahlık kaplar. Bilirim ki Rabbim beni korumuş, bana güç ve kuvvet vermiştir.
3. İnsanlığın başına bir kâbus gibi cehalet Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, tüm karanlık düşünce ve fitnelerden O’na sığınırım. Bâtıl ideolojiler ve din adına uydurulan bidat ve hurafelerle yıkıma uğratılan gönüllerin yeniden iman nuruyla aydınlanması için Kur’an eğitimine başlayarak, cehalete, hurafeye karşı O’na sığınırım.
4. Sihir ve büyü yaparak Düğümlere üfleyen insanların akıllarını, düşüncelerini çelerek, düzenlerini bozan, dilbaz kadınların, bâtıl hesabına beyinleri köreltip yönetenlerin ve insanları sözleri ile büyüleyerek, saptırmaya çalışan büyücülerin şerrinden, sinsi ve hileli düzenlerinden O’na sığınırım.
5. Ve kıskanıp hıyanete ve zarar vermeye yeltenip haset ettiği zaman, bende yoksa onda da olmasın” diyecek kadar ileri giden hasetçinin şerrinden. Kıskançlıkla zarar vermeye çalışan tüm çekemeyenlerin kendilerine ve başkalarına yapabilecekleri her türlü kötülük ve şerlerden Allah’a sığınırım.
1-5
MEAL
1. De ki: “Sabahın Rabbine sığınırım.
2. Yarattığı şeylerin şerrinden,
3. Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,
4. Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden,
5. Ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden.
MUSTAFA ÇEVİK
1-5 De ki: Allah’ın davetinin üstünü örtüp karartmaya çalışanların şerrinden, iman edenlere haset ve düşmanlık edenlerin şerrinden, insanları sözleri ile büyüleyerek, saptırmaya çalışan büyücülerin şerrinden, gecenin karanlığını sabah aydınlığa dönüştüren Rabbime sığınırım
MEAL AÇIKLAMASI
1. Ey peygamber ve O’nun yolunda gidenler! Daima şöyle söyleyerek dua edin: De ki: “her türlü karanlık ve karamsarlığın ardından aydınlık ve huzuru çıkaran Felak’ın, nurlu ve huzurlu Sabahın, Bütün varlıkları yoktan yaratan, hak ile bâtılı ayırt edip hakkı ortaya koyan, sıkıntıyı gideren, tohumu çatlatan doğumu gerçekleştiren, aydınlığı getiren, kurtuluşa erdiren, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden Rabbine, bütün mahlûkatını, yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran, zulüm ve zulmetten sonra İslami düzen onuruna ulaştıran sahibime, gecenin karanlıklarını yarıp sabahı ortaya çıkardığı gibi, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm varlıkları ortaya çıkaran, gecenin karanlığını sabah aydınlığa dönüştüren Rabbime sığınırım. O’nun korumasını ister ve O’na yalvarırım. De ki; sığınırım karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabbe! Benim Rabbim gecenin karanlıklarını sabahın aydınlığına çıkardığı gibi bütün karanlıkları aydınlığa çıkarır. Bunun için:
2. Adı günah olan her şeyden uzak durarak Yarattığı şeylerin, iman edenlere haset ve düşmanlık edenlerin, her türlü fenalığın şerrinden, gizli açık tehlikelerinden O’na sığınırım. O’nun yarattığı ve kullanılış amacına göre hem hayır hem de şer olabilecek bütün varlıkları, O’nun talimatları doğrultusunda, O’nun isteğine uygun bir şekilde kullanarak dünya ve âhiret tehlikelerinden korunurum. Bazen insanların düşünceleri davranışları beni korkutur. Hemen Rabbime sığınırım. Bilirim ki Rabbime sığındığımda onların kötülüğü bana dokunamaz. Rabbime sığındığım zaman kalbimi ferahlık kaplar. Bilirim ki Rabbim beni korumuş, bana güç ve kuvvet vermiştir.
3. İnsanlığın başına bir kâbus gibi cehalet Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, tüm karanlık düşünce ve fitnelerden O’na sığınırım. Bâtıl ideolojiler ve din adına uydurulan bidat ve hurafelerle yıkıma uğratılan gönüllerin yeniden iman nuruyla aydınlanması için Kur’an eğitimine başlayarak, cehalete, hurafeye karşı O’na sığınırım.
4. Sihir ve büyü yaparak Düğümlere üfleyen insanların akıllarını, düşüncelerini çelerek, düzenlerini bozan, dilbaz kadınların, bâtıl hesabına beyinleri köreltip yönetenlerin ve insanları sözleri ile büyüleyerek, saptırmaya çalışan büyücülerin şerrinden, sinsi ve hileli düzenlerinden O’na sığınırım.
5. Ve kıskanıp hıyanete ve zarar vermeye yeltenip haset ettiği zaman, bende yoksa onda da olmasın” diyecek kadar ileri giden hasetçinin şerrinden. Kıskançlıkla zarar vermeye çalışan tüm çekemeyenlerin kendilerine ve başkalarına yapabilecekleri her türlü kötülük ve şerlerden Allah’a sığınırım.