Sure Hakkında
Ayet Sayısı
5
Mushaf (Kuran) Sırası
105
Nuzül (İniş) Yeri
Mekke
Nüzül (İniş) Sırası
19
Sure Hakkında Bilgi
105
FİL SURESİ
GİRİŞ
Adı: Surenin adı, birinci ayetteki “ashab-ı fil”den alınmıştır.
Nüzul zamanı: Bu surenin Mekkî olduğu konusunda görüş birliği vardır. Surenin tarihî
arkaplanı üzerinde düşünülürse Mekke döneminin başlangıcında nazil olduğu anlaşılır.
Tarihî arkaplan: Bundan önce Buruc suresi tefsirinde an: 4’te, Yemen’de Necran
Yahudilerinin hükümdarı Zû nuvas’ın Hristiyanlara çok zulmettiğini, bunun intikamı için
Habeşistan Hristiyan devletinin Yemen’e saldırdığını ve Himyer hükümdarlığına son
verdiğini açıklamıştık. M. 525’te bütün bölge Habeşistan’ın eline geçmişti. Bu hareket,
Bizans Konstantinopolis hükümeti ve Habeşistan’ın işbirliğiyle gerçekleşmişti. Çünkü
Habeşistan hükümeti deniz kuvvetlerine sahip değildi. Bu nedenle Bizans İmparatorluğu
kendi donanması aracılığıyla Habeşistan’ın 70.000 askerini Yemen sahillerine çıkarmıştı.
Söz konusu savaşı tam olarak anlayabilmek için, bunun sadece din için yapılan bir savaş
değil, iktisadî ve siyasî hesapların da var olduğu bir savaş olduğunu vurgulamak gerekir.
Galiba asıl muharrik de bu faktörlerdi. Hristiyan mazlumların intikamının alınması, bir
bahaneden ibaretti. Bizans İmparatoru’nun, Mısır ve Şam üzerinde hakimiyet sağladıktan
sonra, doğu Afrika, Hint kıtası ve Endonezya gibi ülkelere yönelmesinin nedeni, Bizans ile
bu ülkeler arasındaki ticarette asırlardır rol alan Arablar aradan çıkarılarak ticaret
yoluna hakim olunmak istenmiştir.
Böylece, Arap tacirlerin aradan çıkarılması ile bu ülkelere doğrudan ticaret yapma imkanı
doğuyordu. Bu gaye için M.24 ve 25’den önce Kayser Augustus, Alies Gallus emrindeki
büyük bir orduyu Arabistan’ın batı sahillerine göndermişti ki, güney Arabistan’da Şam’a
giden deniz yolunu ele geçirebilsin. (Bkz. Enfal, harita 3, s. 414) Ancak, zor coğrafî
şartlar nedeniyle bunu başaramamıştır. Daha sonra Rumlar donanmalarını Kızıldeniz’e
göndererek Araplar’ın deniz yolu ile olan ticaretlerine son vermişlerdi. Araplar için sadece
kara yolu ile ticaret yapabilme imkanı kalmıştı. Bizans, kara yolunu da ele geçirebilmek için
Habeşistan’la işbirliği yapmış ve Habeşistan’a donanma göndererek Yemen’e hâkim
olmasına yardım etmişti.
Tarihçilerin, Habeş ordusunun Yemen’e hücum etmesi konusundaki açıklamaları çeşitlidir.
Hafız İbn Kesir, bu ordunun iki komutanı bulunduğunu ve bunlardan birinin Ariat, diğerinin
ise Ebrehe olduğunu yazmaktadır. Muhammed b. İshak ise bu ordunun komutanının Ariat
olduğunu, Ebrehe’nin de ordu içinde bulunduğunu belirtmektedir. Ancak Ebrehe ile
Ariat’ın ihtilafa düştüğünü ve aralarında kavga çıktığını, bu kavgada Ebrehe’nin Ariat’ı
öldürdükten sonra Yemen’e hâkim olduğunu ilave etmektedir. Ebrehe daha sonra, kendisini
Yemen’e vali tayin etmesi için Habeşistan kralını ikna etmişti. Buna karşılık Yunan ve
Suriyeli tarihçiler, Yemen fethedildikten sonra Habeşistan ordusuna karşı çıkan bütün
Yemenli ileri gelenlerin katledilmeye başlandığını belirterek, Yemenlilerin bir reisi
Sumiofiaşvah’ın (Yunanca’da Esymphaeus) Habeşlilere itaatı ve cizye vermeyi kabul
ettiğini, ayrıca Habeşistan kralından Yemen’in valiliği için kâğıt aldığını yazmaktadırlar.
Ama Habeşistan ordusu ona karşı ayaklanarak yerine Ebrehe’yi seçmişlerdi. Ebrehe,
Habeşistan’ın Audulis limanında bir Yunan tacirinin kölesiydi. Zekası ile Yemen’e hâkim
olan Habeşistan ordusunda çok etkili bir kişi olmuştu. Habeşistan kralı onun üzerine ordu
göndermiş ancak gönderdiği ordu’ya yenilmiş ya da Ebrehe’ye katılmıştır. Sonunda,
Habeşistan kralının ölümü üzerine onun yerine geçen yeni kral, Ebrehe’yi Yemen’de naibi
olarak kabul etmişti. (Yunanlı tarihçiler Ebrehe’nin ismini Abramis, Suryanî tarihçiler ise
Abraham olarak belirtmişlerdir. Ebrehe galiba bunun Habeşçe söylenişidir. Çünkü Arapça
telaffuzda bu kelime İbrahim’dir.)
Bu şahıs yavaş yavaş Yemen’de müstakil bir kral olmuştu. Ama formalite gereği
Habeşistan kralını otorite olarak tanımaya devam etmişti. Mektuplarda kendisini
“mufavvazu’l melik” (Padişahın naibi) olarak yazıyordu. Onun etkisi, M.543’te Sedd-i
Mağrib’i tamir ettirdikten sonra düzenlediği törene Rum Kayseri’nin, İran Şahı’nın, Hire
ve Gassan şahlarının elçilerinin katılmasından anlaşılabilir.
Bu olayın ayrıntısı, Ebrehe’nin tamir ettirdiği Sedd-i Mağrib üzerindeki kitabede mevcut
bulunmaktadır. Bu kitabe halen vardır ve Glayser onun bir kopyasını çıkarmıştır. (Bkz.
ayrıntılı bilgi için Sebe an: 37)
Ebrehe, Yemen’de iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra Bizans’ın ve onun müttefiki
Habeşistan hükümetinin planları doğrultusunda gerçek amacını uygulamaya koymak üzere
harekete geçti. Yani bir taraftan Arabistan’da Hristiyanlığı yaymak, diğer taraftan
Arapların elinde bulunan doğu ülkeleri ile Bizans arasındaki ticareti Araplardan almak için
çalışmaya başladı. İran-Sasanî saltanatı ile Bizans arasındaki iktidar kavgası nedeniyle
Bizans’ın doğu ülkelerine olan ticaret yollarını kapaması, Bizans’ın acil ihtiyacı için bu
yolun önemini artırmıştı.
Ebrehe bu amaç için Yemen’in başkenti San’a’da büyük bir kilise inşa ettirmişti. Arap
tarihçiler bunun ismini el-kalis, el-kuleys veya el-kulleys olarak zikretmişlerdir. (Bu kelime
Yunanca’daki eklisia kelimesinin Arapçalaştırılmış şeklidir. Aynı kelime Yunanca’dan
Urduca’ya kilise şeklinde geçmiştir.) Muhammed b. İshak rivayet ediyor ki, bu kilisenin
yapımından sonra Habeşistan kralı, Arapların hac için Kabe’ye gitmeleri yerine bu kiliseye
gitmeden rahat etmeyeceğini söylemiştir. Hristiyanlar Yemen’de siyasî iktidar elde
ettikten sonra sürekli olarak, Kabe’nin yerine başka bir Ka’be inşa ederek Araplara
merkez haline getirebilmek için uğraşıp durdular. Bu nedenle Necran’da da bir Ka’be
yapmışlardı. Bunu Buruc suresi an: 4’te anlatmıştık. İbn Kesir, Ebrehe’nin Yemen’de bu
niyetini ve planını açkıca ilan ettiğini yazmaktadır. Bize göre bu hareketin amacı, Arapları
kışkırtarak tahrik etmek ve bunu bahane ederek Ka’be’yi yıkmaktı. Muhammed b. İshak,
Ebrehe’nin niyetini açıkça ilan etmesine kızan Arapların bir ara o kiliseye giderek orayı
kirlettiklerini rivayet eder. İbn Kesir, bu fiili, Kureyş’ten bazı gençlerin giderek bu
kiliseyi ateşe verdiklerini nakleder. Bu olaylardan birisinin meydana gelmiş olması garip
değildir. Çünkü Ebrehe, niyetini açıkça ilan ederek onları kışkırtmıştı. Cahiliye döneminde
bir Kureyşlinin ya da bir kaç gencin kiliseyi kirletmesi veya ateşe vermesi mümkün olmakla
birlikte, Mekke’ye hücum edebilmek için bahane olsun diye Ebrehe’nin kendi adamları
aracılığıyla bu olayları çıkarmış olabileceği de ihtimal dahilindedir. Ebrehe’nin bu yolla
Kureyş’i ezerek diğer Araplara gözdağı vermek istemesi, iki maksat için de olabilir. Her
halükârda, iki şekilden hangisi olursa olsun, Ka’be’ye inananların kiliseye saygısızlık yaptığı
haberi Ebrehe’ye ulaşınca, o, Ka’be’yi yıkmadan rahat etmeyeceğine yemin etmiştir.
Daha sonra Ebrehe M.570 veya 571’de 60.000 asker ve 13 fil (bazı rivayetlerde 9 fil) ile
Mekke’ye hareket etti. Yolda önce, Yemen’in reislerinden biri olan Zünefer Araplar’dan
bir ordu toplayarak Ebrehe’ye karşı koydu. Ancak yenilerek esir düştü. Daha sonra Hısm
bölgesindeki bir Arap reis olan Nufeyl b. Habib Hasemî, kabilesi ile birlikte Ebrehe’ye
karşı koymaya çalıştı ama o da yenilerek esir düştü. Canını kurtarmak için de Ebrehe’nin
ordusuna rehber olarak hizmet etmeyi kabul etti. Taif’e ulaştıklarında, Benî Sakif bu
büyük güce karşı koyamayacaklarını anlayınca, hem tehlikeyi atlatmak için, hem de
tanrıları Lat’ın mabedini yıkılmaktan kurtarmak için reisleri Mesut aracılığıyla Ebrehe ile
görüştüler. Mesut, Ebrehe’ye, yıkmaya gittikleri mabedin kendilerine ait olmadığını ve Lat
mabedine dokunmazsa onlara rehberlik yapabileceğini söyledi. Ebrehe bu teklifi kabul etti.
Benî Sakif de Ebu Regal isimli şahsı onun maiyetine verdiler. Mekke’ye yaklaşık olarak 3
km. kala el-Mugammis (veya el-Muğammes) isimli yerde Ebu Regal öldü. Araplar uzun
zaman bu adamın mezarını taşlamışlardır. Benî Sakif de, Lat’ı kurtarmak uğruna
Beytullah’ı yıkmak isteyenlerle işbirliği yaptıkları için yıllarca kötülenmişlerdir.
Muhammed b. İshak, Ebrehe’nin, ordusunun bir kısmını öncü olarak gönderdiğini, onların
da havyanları yakalayıp getirdiklerini rivayet eder. Bu hayvanların 200 deve kadarı
Rasulullah’ın dedesi Abdulmuttalib’e ait idi. Bundan sonra Ebrehe, elçisini Mekke’ye
gönderdi. Mekkelilere yolladığı mesajda, onlara karşı çıkmazlarsa mal ve canlarına
dokunmayacağını belirtiyordu. Ayrıca elçiye, kendisi ile görüşmek isterlerse, Mekkelilerin
reisini görüşmek üzere getirmesini emretti. O dönemde Mekke’nin en büyük reisi
Abdulmuttalib idi. Elçi O’nunla görüşerek Ebrehe’nin mesajını ilettti. Abdulmuttalib,
“bizim Ebrehe ile savaşacak gücümüz yok. Bu ev Allah’ın evidir, dilerse O’nu korur.” dedi.
Elçi, “Benimle beraber Ebrehe’ye geliniz.” dedi. Abdulmuttalib razı olarak, onunla beraber
Ebrehe’ye gitti. Abdulmuttalib o kadar asil bir insandı ki Ebrehe O’nu görünce çok
etkilendi. Tahtından inerek O’nun yanına oturdu. Abdulmuttalib’e kendisinden ne istediğini
sordu. Abdulmuttalib, “Adamlarının sana getirdiği develerimi geri isterim.” dedi. Ebrehe
bunu duyunca, “Seni görünce çok etkilenmiştim. Ama bu sözü duyunca gözümden düştün.
Biz, atalarınızın dinî merkezi olan bu evi yıkmak için geldik, sen ise bunu hiç
düşünmüyorsun da develerini geri istiyorsun” şeklinde karşılık verdi. Abdulmuttalib, “Ben
yalnız develerin sahibiyim ve ancak onlar için talepte bulunabilirim.
Bu eve gelince, O’nun bir Rabb’i var ve O, bu evi koruyacaktır.” dedi. Ebrehe, “O, elimden
Ka’be’yi kurtaramayacaktır.” dedi. Abdulmuttalib ise, “O seninle O’nun arasındaki mesele”
cevabını verdi. Bunu söyledikten sonra Ebrehe’nin yanından kalktı. Ebrehe de ona
develerini geri verdi.
İbn Abbas’ın rivayeti bundan değişiktir. İbn Abbas, deve talebini zikretmemiştir. Abd b.
Humayd, İbnü’l Münzir, İbn Merduye, Hakim, Ebu Nuaym ve Beyhakî, İbn Abbas’ın şöyle
söylediğini rivayet etmişlerdir: Ebrehe, es-Safa’ya ulaştığında (Bu yer Arafat ile Taif
dağı arasında ve Harem sınırı yakınındadır.), Abdulmuttalib onun yanına gitti. Ebrehe’ye,
“Buraya gelmenize gerek yoktu, istediğiniz bir şey varsa, bize haber gönderseydiniz size
getirirdik.” dedi. Ebrehe, “Bu Ev’in emin ev olduğunu duydum. O’nun eminliğini yok etmek
için geldim.” dedi. Abdülmuttalib, “Bu, Allah’ın evidir. Bugüne kadar hiç kimse ona musallat
olmamıştır” dedi. Ebrehe, “Ben O’nu yıkmadan geri dönmeyeceğim” cevabını verdi.
Abdulmuttalib, “Bizden ne isterseniz veririz, yeter ki geri dönün” dedi. Ebrehe ona
aldırmadan ve orada bırakarak ordusuyla birlikte Ka’be’ye doğru hareket etti. Bu iki
rivayetteki farklılığı dikkate almasak ve birini diğerine tercih etmesek de, her halükârda
Mekke ve onun çevresindeki kabilelerin bu kadar büyük bir orduya karşı Ka’be’yi
kurtarabilecek güce sahip olmadıkları açıktır. Kureyşlilerin, Ebrehe’nin ordusuna karşı
koymaya çalışmadıklarını düşünmeye engel yoktur. Bilindiği gibi Kureyşliler Ahzab
savaşında diğer müşrikler ve Yahudilerle birleştikleri halde en fazla 12.000 kişilik bir ordu
toplayabilmişlerdi. 60.000 kişilik büyük bir orduya nasıl karşı çıkabilirlerdi?
Muhammed b. İshak, Abdulmuttalib’in, Ebrehe’nin karargâhından geri döndüğünde
Kureyşlileri toplayarak çocuklarını almalarını ve dağlara çekilmelerini, böylece katliamdan
kurtulabileceklerini söylediğini nakleder. Daha sonra Kureyş’in ileri gelen reisleri Harem-i
Şerif’e gittiler ve Ka’be’nin kapılarının zincirlerini tutarak Allah’a, kendi evini ve
hizmetkârlarını koruması için dua ettiler. O zamanlar Ka’be’de 360 put vardı. Ama böyle
nazik bir zamanda Kureyşliler bu putları unuttular ve yalnız Allah’a yalvarmaya başladılar.
Tarihlerde kayıtlı bulunan dualarında Allah’tan başkasının adı geçmemektedir. İbn Hişam
Siyer’inde, Abdulmuttalib’in aşağıdaki şiirlerini nakletmiştir:
“Kul kendi evini korur,
Sen de kendi evini koru.
Yarın onların Haç’ı ve tedbiri
Senin tedbirin üzerine galip olmasın.
Eğer onları terkeder ve kıblemizi
Kendi haline bırakmak istersen,
Bu senin bileceğin iştir.”
Suheylî Ravzu’l anf’ta bu konuda şu şiiri nakletmiştir:
“Ehl-i salip ve ona tapanlara karşı
Kendi ehlini koru.”
İbn Cerir, Abdulmuttalib’in Allah’a dua ederken söylediği şu şiiri nakletmiştir:
“Ya Rabb, onlara karşı
Senden başka kimseden ümidim yoktur.
Ya Rabb, onlara karşı haremini koru,
bu evin düşmanı senin düşmanındır.
Senin olan bu yeri harap olmaktan koru.”
Bu dualardan sonra Abdulmuttalib ve arkadaşları dağa çıktılar. Ertesi gün Ebrehe
Mekke’ye girmek üzere hareket etti. Ama onun en öndeki özel fili olan Mahmud
birdenbire oturdu. Fili harekete geçirmek için o kadar kamçıladılar ki fil yaralandı. Ama
buna rağmen onu hareket ettiremediler. Güneye, kuzeye veya doğuya yönlendirildiğinde fil
hemen koşuyor ama Mekke’ye döndürüldüğünde oturuyor ve kesinlikle o tarafa gitmiyordu.
Bu sırada kuşlar gaga ve pençelerinde küçücük taşlarla sürü halinde geldiler ve Ebrehe’nin
askerleri üzerine yağmur gibi taş yağdırdılar. Bu taşlar kime vurduysa cismi hemen
çürümeye başlıyordu. Muhammed b. İshak ve İkrime, bunun çiçek hastalığı olduğunu ve
Arap ülkelerinde bu hastalık ile ilk kez o gün karşılaşıldığını rivayet ederler. İbn Abbas’ın
rivayetine göre, bu taş kime dokunsa onda kaşınma başlıyor ve kaşıntıdan sonra cildi
patlayarak eti dökülmeye başlıyordu. İbn Abbas’ın diğer bir rivayetine göre, et ve kan su
gibi akmaya başlıyor ve kemikleri dışarı çıkıyordu. Ebrehe de aynı akıbete uğradı. Onun
bedeni parçalanarak düştü ve düşen her parçanın yerinden irin ve kan akmaya başladı.
Ebrehe’nin askerleri telaş içinde Yemen’e doğru kaçmaya başladılar. Herkes, rehber
olarak onlara katılan, düşman kabileden Nufeyl b. Habib’i, geri dönüş için yol göstersin
diye arıyordu. O, onlara yardım etmeyi reddederek şöyle dedi:
“Allah sizi takip ettiğinde kaçacak yer nerede?
Burunsuz Ebrehe mağluptur, galip değil.”
Bu telaş içinde Ebrehe’nin askerleri her yerde ölüyor ve yere düşüyorlardı. Ata b.
Yesar’dan hepsinin aynı anda helak olmadıkları rivayet edilmiştir. Bazıları, hepsi aynı
yerde helak oldu derken, bazıları kaçarken yolda öldüler demektedir. Ebrehe, Hasm isimli
kabilenin bölgesinde öldü. Allah (c.c) Habeşîlere sadece bu cezayı vermenin dışında, dört
sene içinde Yemen’deki iktidarlarına tamamen son vermiştir.
Fil olayından sonra Habeşlilerin kuvvetinin kırıldığı anlaşılmaktadır. Yemen’deki reisler
ayaklanmış ve bir Yemenli reis olan Sayf b. Ziyazn, İran şahından askerî yardım istemiştir.
İran şahının altı gemi içinde bin asker göndermesiyle bu Habeşistan kökenli hükûmete son
verilmiştir. Bu olay M.575’de vuku bulmuştur. Fil olayı, Müzdelife ve Mina arasındaki
Muhassab vadisi yakınındaki Muassıb’ta cereyan etmiştir. Sahih-i Müslim ve Ebu Davud
rivayet eder ki, İmam Cafer babası Muhammed Bakır’dan, O da Cabir’den Rasulullah’ın
Veda Haccı hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Rasulullah Müzdelife’den Mina’ya hareket
ettiği zaman Muassıb vadisinde hızlanmıştı.” İmam Nevevî bunu şöyle izah eder: “Ashab-ı
fil olayı burada cereyan etmiştir. Onun için sünnet olan, insanın buradan hızla geçmesidir.
Muvatta’da İmam Malik’in rivayetine göre Rasulullah şöyle buyurdu: “Müzdelife durmak
yeridir. Ama Muassıb vadisinde durmamalıdır.” İbn İshak’ın naklettiğine göre, Nufeyl b.
Habib gördüğü olayı anlatmış ve şöyle demiştir:
-“Ey Redina keşke görseydin, ancak göremedin,
-Muassıb vadisinin yakınında biz ne gördük?
-Kuşları gördüğümde Allah’a şükrettim,
-Ama aynı zamanda o taşların üzerime gelmesinden de korkuyordum.
-Onların hepsi Nufeyl’i arıyordu.
-Sanki üzerimde onların borcu vadı.”
Bu olay o kadar büyüktü ki, bütün Araplar arasında meşhur olmuştu. Bu olay üzerine pek
çok şiir ve kasideler yazılmıştı. Bu kasidelerde açıktır ki, Arapların hepsi bu olayı Allah’ın
kudretinin bir mucizesi olarak kabul etmiş ve taptıkları putların hiçbirini
zikretmemişlerdir. Mesela, Abdullah b. Zîber’a şöyle demiştir:
“Altmış bin idiler ki ülkelerine dönemediler,
Dönmüş olan Ebrehe yaşayamadı.
Burada daha önce Ad ve Curhum vardı,
Allah onları yaşatıyordu.”
Ebu Kays b. Esled diyor ki:
“Kalkın ve Rabb’inize ibadet edin,
Mekke ve Mina’nın dağları arasındaki Beytullah’ın,
Köşelerine el sürün.
Arş sahibinden yardım gelince,
O kralın ordusunun bazıları yere düştü,
Bazıları da taşlanmaktaydı.”
Sadece bunlar değil, Ümmü Hanî ve Zubeyr b. Avvam’dan rivayet edildiğine göre de,
Rasulullah, Kureyş’in bu olaydan sonra on sene (bazı rivayetlere göre yedi sene) kadar
Allah’tan başkasına ibadet etmediğini bildirmiştir. Ümmü Hanî’nin rivayetini İmam Buharî
tarihinde ve Taberanî, Hakim, İbn Merduye, Beyhakî de kitaplarında nakletmişlerdi.
Zübeyr’in beyanını, Taberanî, İbn Merduye ve İbn Asakir rivayet etmişlerdir. Ayrıca bunu
teyid eden Hatib Bağdadî’nin tarih kitabında kaydettiği ve mürsel bir rivayeti Said b.
Müseyyeb nakletmiştir.
Bu olayın vuku bulduğu seneye “fil senesi’ denmiştir. Aynı sene Rasulullah dünyaya
gelmiştir. Hadisçiler ve tarihçiler, ashab-ı fil olayının muharrem ayında vuku bulduğu,
Rasulullah’ın ise Rebiü’l evvel’de doğduğunda müttefiktirler. Çoğunluk, Rasulullah’ın fil
olayından elli gün sonra dünyaya geldiği görüşündedirler.
Sonuç: Yukarıda anlatılan tarihî ayrıntı göz önünde tutularak Fil suresi üzerinde
düşünülürse, bu surede son derece kısa olarak, sadece ashab-ı fil üzerindeki Allah’ın
azabının zikredilmekle yetinildiği anlaşılmaktadır. Olay pek eski değildi ve Mekke’deki
çocuklar bile biliyordu. Genel olarak Araplar da bundan haberdar idiler. Ebrehe’nin
karşısında Ka’be’yi koruyan herhangi bir tanrı ve tanrıçanın olmadığını, koruyucu olarak
yalnız Allah’ın olduğunu da biliyorlardı. Kureyş’in ileri gelenleri yardım için sadece Allah’a
dua etmişlerdi. Kureyş bu olaydan o kadar etkilenmişti ki, bir kaç sene Allah’tan başkasına
ibadet etmemişlerdi. Onun için Fil suresinde bu olayın ayrıntısını zikretmeye gerek yoktu.
Ashab-ı fil’in akıbetine sadece işaret edilerek, özellikle Kureyşlilere ve genelde Araplara,
Hz. Muhammed’in (s.a) bu davetinin, diğer mabudları bırakarak ancak Allah’a tapmaktan
başka bir şey olmadığı açıklanmıştır. Ama hak davete karşı zorbalık ederlerse Ashab-ı
fil’i yok ettiği gibi, Allah’ın azabının onları da yok edeceğini düşünmeleri onlara
hatırlatılmıştır
Açıklamalı Meal ( Tüm Sure)
1. Ey Nebim Yakın zamanda, şu yaşadığın beldede Fillerden oluşturduğu ordusu ile gücüne güvenerek Kâbe’yi yakıp yıkmaya ve onun rantına konmak için fillerle oluşan ordusuyla gelen kâfir Ebrehe’ye ve Fil sahiplerine, Rabbinin, ne yaptığını görmedin mi? Onlara sor. İçlerinde olayı yaşayanlar var. Olayı görenler var. Rabbine karşı gelenleri Rabbinin nasıl yok ettiğini onlar çok iyi biliyorlar. Anlatayım mı?
2. Onların savaş taktiklerini, hileli planlarını tuzaklarını Kâbe’yi yıkıp Sana’yı dinî merkez haline getirme hesaplarını boşa çıkarmadı mı? Fil sahipleri Rabbine karşı korkunç tuzaklar kurmuşlardı. Rabbin onların tuzaklarını boşa çıkardı. İçinde yaşadığın toplum kendilerini kurtarmak için Fil ordusundan kaçarken, Rabbin Fil sahiplerini yok etti. Onlar bunu bilip dururken, olayın üzerinden çok geçmemişken, nasıl oluyor da Rabbine karşı tuzak kuruyorlar? Nasıl oluyor da Rabbine karşı çıkıyorlar? İnananlara çeşitli tuzaklar kurup düşmanlık yapıyorlar? Onlar Rabbinin kendisine, inananlara karşı kurulan tuzakları nasıl yok ettiğini bilirlerken bunu nasıl yapıyorlar? Hiç düşünmüyorlar mı?
3. Rabbinizin sürüler halinde gönderdiği kuşların fırlattığı taşlarla neler yaptığını bir düşünün. Bu vesileyle Üzerlerine sürü sürü ebabil adı verilen azap kuşları ve uçan intikam araçlarını gönderdi. Fil sahiplerinin üzerine birbiri ardına felaketler gönderdi. Onlar gönderdiğimiz felaketleri seyrediyorlardı. Fil sahiplerinin üzerine gönderdiğimiz Ebabil kuşlarını görmediler mi? Aralarında olayı hala konuşuyorlar. Hiç ders almıyorlar mı?
4. İlâhî kudret tarafından özel olarak gönderilen O kuşlar onların üzerlerine tuğla gibi sert ve öldürücü çamurdan yapılıp, pişirilmiş kurşun misali sert mermi gibi taşlar, atıyorlardı. Atılan bu taşlar “Arkasında Allah olanın önünde hiç kimse duramaz” mesajını veriyordu.
5. Gücüne güvenip Allah’ı hesaba katmayan bu hain ve zalimlerin planlarını Allah boşa çıkarıp, onları fırlatılan taşlarla helak edip, çiğnenmiş ekin tarlasına döndürdü. Dilediğini yapmaya güç yetiren yalnızca Allah’tır. Sonuçta Kabe’yi yıkıp onun rantını yemek için geldikleri Mekke’de atılan taşlar onları kurtlar, böcekler tarafından yenilmiş delik deşik edilmiş ekin yaprağı gibi yaptı. Onlar görmediler mi, Kuşların attığı taşlar Fil ordusunun askerlerini ekin gibi biçiyordu. Hepsini helak edip kırdı. O hâlde, ey müminler; zalimlerin o görkemli orduları, o müthiş silahları gözünüzü korkutmasın; siz bu yolda mücadele verirken üzerinize düşeni yapar ve Rabb’inizin himayesine sığınırsanız, dün Kâbe’sini koruyarak mazlum ve çaresiz kullarına yardım eden Allah, elbette size de yardım edecek ve nurunu tamamlayacaktır! Ve siz, ey Kureyşli inkârcılar ve onlarla aynı zihniyeti paylaşan benzer zâlimler! Fil Ordusunun başına gelenlerden ibret alın da yaptıklarınızın yanınıza kâr kalmayacağını, ilâhî adâletin eninde sonunda yakanıza yapışacağını bilerek ayağınızı denk alın! Sanki onların üzerini kara bulutlar kaplamıştı. Öylece uzaktan seyrediyorlardı. Olay bitince oraya koşturdular. Bir de ne görsünler? Fil sahiplerini ekin yaprağı gibi biçmişiz. Fil sahiplerinin orduları yok edilmişti. Cesetleri sanki sert rüzgârlarla yontulmuş taştan insan ve hayvan heykelleriydi. Onlar gözleriyle gördükleri gerçekleri ne zaman unuttular? Aynı felaketin başlarına gelmeyeceğini mi zannediyorlar? Hiç ders almazlar mı? İstediğimiz zaman düşmanlarımızı yok ederiz. Onlara düşünmeleri için süre verdik. Verdiğimiz sürede iyi düşünsünler. Verilen süreyi iyi değerlendirsinler. Başlarına felaket gelince geri dönüş yoktur. Bunu iyice kavrasınlar!
1-5
MEAL
1. Rabbinin Fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?
2. Onların oyunlarını boşa çıkarmadı mı?
3. Üzerlerine sürü sürü kuşları gönderdi.
4. O (kuş)lar onların üzerlerine pişirilmiş balçıktan taşlar atıyorlardı.
5. Sonuçta onları yenik ekin yaprağı gibi yaptı.
MUSTAFA ÇEVİK
1-5 Fillerden oluşturduğu ordusu ile gücüne güvenerek, yakıp yıkmaya, istediğini yapmaya gelen orduya, Rabbinizin sürüler halinde gönderdiği kuşların fırlattığı taşlarla neler yaptığını bir düşünün. Gücüne güvenip Allah’ı hesaba katmayan bu hain ve zalimlerin planlarını Allah boşa çıkarıp, onları fırlatılan taşlarla helak edip, çiğnenmiş ekin tarlasına döndürdü. Dilediğini yapmaya güç yetiren yalnızca Allah’tır.
MEAL AÇIKLAMASI
1. Ey Nebim Yakın zamanda, şu yaşadığın beldede Fillerden oluşturduğu ordusu ile gücüne güvenerek Kâbe’yi yakıp yıkmaya ve onun rantına konmak için fillerle oluşan ordusuyla gelen kâfir Ebrehe’ye ve Fil sahiplerine, Rabbinin, ne yaptığını görmedin mi? Onlara sor. İçlerinde olayı yaşayanlar var. Olayı görenler var. Rabbine karşı gelenleri Rabbinin nasıl yok ettiğini onlar çok iyi biliyorlar. Anlatayım mı?
2. Onların savaş taktiklerini, hileli planlarını tuzaklarını Kâbe’yi yıkıp Sana’yı dinî merkez haline getirme hesaplarını boşa çıkarmadı mı? Fil sahipleri Rabbine karşı korkunç tuzaklar kurmuşlardı. Rabbin onların tuzaklarını boşa çıkardı. İçinde yaşadığın toplum kendilerini kurtarmak için Fil ordusundan kaçarken, Rabbin Fil sahiplerini yok etti. Onlar bunu bilip dururken, olayın üzerinden çok geçmemişken, nasıl oluyor da Rabbine karşı tuzak kuruyorlar? Nasıl oluyor da Rabbine karşı çıkıyorlar? İnananlara çeşitli tuzaklar kurup düşmanlık yapıyorlar? Onlar Rabbinin kendisine, inananlara karşı kurulan tuzakları nasıl yok ettiğini bilirlerken bunu nasıl yapıyorlar? Hiç düşünmüyorlar mı?
3. Rabbinizin sürüler halinde gönderdiği kuşların fırlattığı taşlarla neler yaptığını bir düşünün. Bu vesileyle Üzerlerine sürü sürü ebabil adı verilen azap kuşları ve uçan intikam araçlarını gönderdi. Fil sahiplerinin üzerine birbiri ardına felaketler gönderdi. Onlar gönderdiğimiz felaketleri seyrediyorlardı. Fil sahiplerinin üzerine gönderdiğimiz Ebabil kuşlarını görmediler mi? Aralarında olayı hala konuşuyorlar. Hiç ders almıyorlar mı?
4. İlâhî kudret tarafından özel olarak gönderilen O kuşlar onların üzerlerine tuğla gibi sert ve öldürücü çamurdan yapılıp, pişirilmiş kurşun misali sert mermi gibi taşlar, atıyorlardı. Atılan bu taşlar “Arkasında Allah olanın önünde hiç kimse duramaz” mesajını veriyordu.
5. Gücüne güvenip Allah’ı hesaba katmayan bu hain ve zalimlerin planlarını Allah boşa çıkarıp, onları fırlatılan taşlarla helak edip, çiğnenmiş ekin tarlasına döndürdü. Dilediğini yapmaya güç yetiren yalnızca Allah’tır. Sonuçta Kabe’yi yıkıp onun rantını yemek için geldikleri Mekke’de atılan taşlar onları kurtlar, böcekler tarafından yenilmiş delik deşik edilmiş ekin yaprağı gibi yaptı. Onlar görmediler mi, Kuşların attığı taşlar Fil ordusunun askerlerini ekin gibi biçiyordu. Hepsini helak edip kırdı. O hâlde, ey müminler; zalimlerin o görkemli orduları, o müthiş silahları gözünüzü korkutmasın; siz bu yolda mücadele verirken üzerinize düşeni yapar ve Rabb’inizin himayesine sığınırsanız, dün Kâbe’sini koruyarak mazlum ve çaresiz kullarına yardım eden Allah, elbette size de yardım edecek ve nurunu tamamlayacaktır! Ve siz, ey Kureyşli inkârcılar ve onlarla aynı zihniyeti paylaşan benzer zâlimler! Fil Ordusunun başına gelenlerden ibret alın da yaptıklarınızın yanınıza kâr kalmayacağını, ilâhî adâletin eninde sonunda yakanıza yapışacağını bilerek ayağınızı denk alın! Sanki onların üzerini kara bulutlar kaplamıştı. Öylece uzaktan seyrediyorlardı. Olay bitince oraya koşturdular. Bir de ne görsünler? Fil sahiplerini ekin yaprağı gibi biçmişiz. Fil sahiplerinin orduları yok edilmişti. Cesetleri sanki sert rüzgârlarla yontulmuş taştan insan ve hayvan heykelleriydi. Onlar gözleriyle gördükleri gerçekleri ne zaman unuttular? Aynı felaketin başlarına gelmeyeceğini mi zannediyorlar? Hiç ders almazlar mı? İstediğimiz zaman düşmanlarımızı yok ederiz. Onlara düşünmeleri için süre verdik. Verdiğimiz sürede iyi düşünsünler. Verilen süreyi iyi değerlendirsinler. Başlarına felaket gelince geri dönüş yoktur. Bunu iyice kavrasınlar!