Kalem Suresi


Sure Hakkında

Ayet Sayısı

52

Mushaf (Kuran) Sırası

68

Nuzül (İniş) Yeri

Mekke

Nüzül (İniş) Sırası

2

Sure Hakkında Bilgi

Adı: Bu sure adını El-Kalem veya En-Nun kelimelerinin geçtiği birinci ayetten almıştır.

Nüzul Zamanı: Bu sure, Mekke devrinin başlarında nazil olan surelerdendir. Muhtevadan bu surenin, Mekke’de Allah Rasulü’ne karşı çıkışların şiddetlendiği bir zamanda nazil olduğu anlaşılmaktadır.

Konu: Bu surede üç konu ele alınmaktadır: Muhaliflerin ileri sürdükleri itirazlara cevap; onları ikaz edip tavsiyede bulunmak; ve Allah Rasulü’ne (s.a) sabrın ve istikametin telkin edilmesi.

Surenin bidayetinde görülüyor ki; her ne kadar sen (Allah’ın Rasulü) onlara bu Kitabı takdim etmekteysen ve en güzel ahlaka sahipsen de onlar gene sana deli ve mecnun demektedirler. Aslında sırf bu iki keyfiyet yani Kur’an ve senin örnek ahlâkın onların ithamlarını çürütmeye yeter. Yakında kimin deli olduğuna şahit olacaklar. Sen, bunların tazyiklerine karşı hiçbir tavizde bulunma. Zaten onların kastı da senden tavizler kopararak seni uzlaşmaya razı etmektir. Daha sonra, insanları göstermek için o zaman Mekke’de herkesçe bilinen bazı simaların, adları zikredilmeden, ahlaki portreleri çizilmektedir. Bu sayede insanlar Hz. Muhammed’in (s.a) yüksek ve temiz karakteriyle bunlarınkini mukayese ederek karşı çıkanların karakter ve tavırlarının ne kadar çirkin olduğunu göreceklerdir.

Bundan sonra, onyedinci ayetten otuz üçüncü ayete kadar olan bölümde Allah Teâlâ’ya karşı nankörlük yaptıklarında içlerinden biri ikaz etmiş olmasına rağmen ona kulak vermediklerinden sonunda Allah Teâlâ’nın onları bu nimetten mahrum bıraktığı ve bilahare gerçeğin farkına vardıkları bahçe sahiplerinin öyküsü anlatılmaktadır. Bu misal ile Mekkelilere, tıpkı yukarıdaki bahçe sahiplerinin, salih bir kul tarafından ikaz edilmesi gibi Hz. Muhammed’in (s.a) gönderilişinin de bir ikaz ve imtihan olduğu uyarısı yapılmaktadır. “Eğer Allah’ın Rasulü’ne kulak vermezseniz bu dünyada muhtelif sıkıntı ve mahrumiyetlere müptela kılınacağınız gibi öte tarafta da şüphesiz çok daha büyük azaba müstehak olacaksanız.” denilmektedir.

Daha sonraki 34 ila 47. ayetler arasında müteakiben kafirlere hitap edilmektedir. Bazen doğrudan doğruya bunlarla muhatap olunurken, bazı yerlerde de Allah Rasulü’ne hitap edilmiş ama dolaylı olarak onlar ikaz edilmişlerdir. Özetle denilmek istenen şudur: Öbür dünyanın güzellikleri ve iyilikleri şüphesiz Allah’tan korkarak yaşayanlar içindir. Allah indinde, O’na itaat eden kulların suçlu sayılacağı apaçık mantıksızlıktır.

Kafirlerin, Allah’ın onların iddia ettikleri gibi davranacağı hayalleri tamamen saçmadır. Buna hiç bir delilleri yoktur. Bu dünyada bazı insanlardan Allah Teâlâ’nın önünde secdeye kapanmaları istendiğinde inkar etmişlerdir ama kıyamet günü farkına varıp secde etmek istediklerinde bu sefer secde edemeyecekler ve zelil olacaklardır. Kur’an’ı yalanlayanlar Allah’ın azabından kurtulamaz. Bu dünyada onlara verilen mühlet kendilerini aldatmaktadır. Bu yalanlamalarına rağmen azap olunmayacaklarını ve azap gelmediğinde de doğru yolda olduklarını zannediyorlardı. Halbuki helâke doğru sürüklendiklerinden habersizdiler. Ellerinde, Allah Rasulü’ne karşı direnmeleri için hiçbir ma’kul sebepleri yoktur. Çünkü O, hiçbir menfaat ve karşılık gözetmeyen bir habercidir. Bunda hiçbir şahsî menfaati yoktur. Ayrıca O’nun Allah’ın Rasulü olmadığını ve getirdiği şeyin ise asılsız bir yalan olduğunu da ileri sürecek bir bilgileri yoktur bunların. Bölümün sonunda Allah Rasulü’ne, Allah’ın emri kesinleşinceye kadar “İslâmî tebliğ” yolundaki zorluklara göğüs gererek sabır göstermesi, Yunus (a.s) gibi sabırsızlık ederek onun düştüğü belalara düşmemesi bildirilmektedir.

Açıklamalı Meal

1. Dinle, ey insanoğlu! Sizin dilinizin seslerinin harflerinden olan Nûn gibi, senin pek iyi tanıdığın ve sürekli kullandığın harflerden oluşan fakat hem okunuşu hem de manasıyla eşsiz birer mucize olan bu mesaja kulak ver: İlâhî vahyin aydınlığını sembolize eden kaleme ve onunla gerçekleri satır satır yazanların yazdıklarına andolsun.

2. Sen, Rabbinin peygamberlik lütfettiği birisin ve Rabbinin sana verdiği her türlü nimetleri sayesinde insanlığın en büyük derdiyle dertlenen son peygambersin. Bu peygamberlik nimeti sayesinde, Kur’an şâhittir kisen kâfirlerin iddia ettikleri gibi bir mecnun ya da bir şair, değilsin. Hakikati inkâr edenlerin hayat nizamlarını tenkit edip başkaldırışın sebebiyle, “Senin aklından zorun mu var? Biz hiç senin hayat tarzımızı değiştirmene izin verir miyiz!” demelerine aldırma. Onlar senin Rabbin tarafından bilgiyle donatıldığını bilmiyorlar. Rabbin seni aralarından seçerek elçilikle şereflendirdi. Senin onlara açıkladığın gerçeklere karşı, sadece cinlendi diyebildiler.

3. Gerçekten senin ve senin yolunu takip edenler için, Rabbinin katında asla bitip tükenmeyen kesintisiz bir ecir ve mükafat vardır. Ve Kur’an’ı Senin için mutluluk verici bir ödül olarak hazırlamışız. İnsanları yaratılış sebeplerine uymaya çağırırken Allah’tan yardım göreceksin. 

4. Ey Resulüm, seni delilikle suçlayan inatçı kâfirler aslında gayet iyi bilir. Sen onlann iddia ettiği gibi elbette mecnun değil, suçlamaların aksine aklı başında birisi ve insanlığa örnek olacak mükemmel bir ahlak ve üstün bir hayat tarzına sahibisin. Bu öyle bir ahlâk ki inkâr edenler sana nimet olarak bahşedilen ahlâkın ne olduğunu bilemezler. Zira sen Rabbinden gelen bilgiyle terbiye edilerek insanlık fıtratına en uygun insani değerlere yönlendirildin.

5. Neyse sabırla bekle ve görevine devam et. Onların bilgisizce söyledikleri yalanlar için üzülme. Artık yakında sen de göreceksin. Seni küçümseyip o davet ettiğimiz hayat tarzına karşı çıkanlar da kimde delilik olduğunu hanginizin aklı bozuk olduğunu ve sonlarını göreceklerdir. Sen insanlığa anlatarak, öğreterek göstereceksin, inanmayanlar da görecekler, anlayacaklar.

6. Yakında sen de sana bu yakıştırmaları yapıp Allah’a şirk koşan ve Kur’ an’ da bildirilenleri inkâr edenler de bilecek. Hanginizin cinlerin etkisinde kalmış şaşkın bir mecnun olduğunu, kimin aklını yitirmiş olduğunu göreceksiniz. O akılsızlık, o delilik hanginizde imiş, Şeytanın etkisine giren ve aklından zoru olan sapık kimmiş? Dürüstlük ve erdemlilik timsali olan müminler mi, yoksa günaha batmış olan kâfirler mi?

7. Elbette onların kimin deli veya doğru yolda olduğuna dair sözlerinin hiçbir anlamı yok! Çünkü Rabbin, kimin aklını kullanmayıp helâki tercih ederek Allah’ın doğru yoldan saptığını, en iyi bilendir. Ve kimin de hidayete erdiğini kimlerin doğru yolda olduğunu, en iyi bilendir. Kimin deli, kimin aklı başında olduğunu da Rabbin çok iyi bilir.

8. Şu hâlde sen, insanları tevhit mesajını tebliğ etmeye ve Allah merkezli bir hayatı yaşamaya davet et. Gerek sözleri gerekse davranışlarıyla, Hakk’ı yalan sayanlara ve tebliğ ettiğin Kur’an’ı yalanlayanlara, boyun eğme. Onların güçlerinin, sayılarının ve servetlerinin çok olmasından etkilenerek itaat etme. Sakın onları umursama ve kendine dert etme. Bütün insanlara karşı yumuşak ve merhametli davran, fakat hoşgörü adına Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçekleri örtbas etme! Daveti kabul etmeyenlere de hakikati haykırmaktan bir an geri durma.

9. Çünkü onlar, her şeyi güç ve parayla halletmeye alışıktırlar. Onun için, senin Allah adına yaptığın davetin, hiç olmazsa bir kısmından yumuşak davranarak taviz vermeni, kendilerine hoşlanacakları şeyleri söyleyip şirk inancını kabullenmeni ve şirk nizamlarına laf etmeyen biri olup uzlaşmanı isterler. Böyle olman halinde o zaman sen onlara, onlar da sana karşı iyi davranmış olup belli bir noktada uzlaşacaklardı. Sen onların arzularına uysaydın, senin için iyi adamdır, hoş adamdır, güzel konuşuyor diyeceklerdi. Onlar sadece makamlarının, mevkilerinin, çıkarlarının savunmasını yapmanı isterler. Oysa onların sapkınlıklarına uyarak Allah’ın dininden taviz verirsen, sonunda onlar da seninle uzlaşmış görünecek, seni de kendilerine benzeteceklerdir.

10. Ey Peygamber! Sen, güzel ahlakın en güzel örneğisin. Bir toplumu kötüden iyiye dönüştürmek için gönderildin Sakın kâfirlerin “dinde pazarlık” tekliflerine aldanıp da onlara uyma; Şunların hiçbirinitaat etme: Olur olmaz, haklı haksız, doğru yanlış demeden insanları yanıltmak adına durmadan yalan yere, yemin edip duran, alçak ve aşağılık tiplere yüz verme.

11. Kendisi gibi düşünmeyen insanları daimakusur arayıp kınayan, alabildiğine kötüleyenlere, lâf getirip götürene, insanların şerefiyle oynayıp fesat çıkaran arabozucu ve gammaz dedikoducuya itibar etme.

12Her türlü iyiliğe ve hayra engel olan saldırganlara ve bilerek günah işlemekte ısrar edenlere, uyma.

13. Her türlü kötülüğün simgesi hâline gelmiş, hayırsız, son derece kaba ve saygısız ve üstüne üstlük kötülüğü ile ün salmış olan şımarık soysuzlara da kulak asma. Bunlar çıkarları için insanlara haksızca saldırırlar, yaptıkları işleri de kötü niyetle yaparlar.

14. Bunların bir kısmı da mal ve oğullarının çokluğu sebebiyle övünen ve kendilerini kudretli gören zalimlerdir. Bütün bunlardan sonra bir de servet ve çocuk sahibidir diye böbürlenip azgınlaşan ve kendini güçlü görenlere sakın yakınlık gösterme. İşte bu tip insan ekonomik ve sosyal imkânı nedeniyle küstahça bir kibre kapılır. Rabbin tarafından verilenleri kendilerinin kazandıklarına inanıp şımarır.

15. Onlara ayetlerimiz okunduğu zamanalaycı bir ifadeyle ‘Bunlar bizleri değil, geçmiş nesilleri anlatıyor ve eskilerin uydurma masallarıdır. Kur ’ani hükümler, günümüzde gereksiz ve geçersiz olan çağ dışı kurallardır derler. Hâlbuki ayetler her şeyin gerçeğini açıklar. Azgınlığı şımarıklığı bırakarak doğru yola girmelerini öğütler. 

16. Bütün yaptıklan seni halkın gözünde itibarsızlaştırmak için yalan ve iftiralar uydurmak olan, varlıklı ve kalabalık bir kabileye mensup olmalarına güvenip kendilerini sana karşı büyük gören, olanca güçleriyle insanlan tevhitten alıkoymaya çalışan ve yapılan ahiret uyanlanna “eskilerin masallan” diyerek burun kıvıran o müşrik elebaşlarına aldırma. Sabredin! Yakında bu küstah, zorba ve kibirlilerin gururlarınana sembol olan havadaki burunlarını dağlayıp, kibrini kıracak ve yakasını kurtaramayacağı bir zilletle yere sürteceğiz. Onları kaçamayacağı bir rezillikle, cehennemlik damgasıyla damgalayacağız. Hesap günü burunlarındaki işaretten; şımarık, nankör ve azgın kimseler oldukları belli olacaktır.

17. Elçimizin peygamberliğini inkâr eden ve sahip olduklan mallarla övünüp onu küçümseyen Mekke müşrikleri unutmasınlar ki o serveti kendilerine bahşeden Allah’tır. O, bu serveti onlara bir imtihan aracı olarak bahşetmiştir. Yapmalan gereken şey kibirlenmek değil, kendilerine bu nimetleri bahşeden Allah’a şükrederek tevhide uygun bir şekilde, sadece O’na kulluk ve elçimize iman etmektir. Şimdi onlara ibretlik bir ders olmak üzere, geçmişte kendileri gibi ilahi nimetlere nankörlük eden bazı kimselerin sonunun nasıl olduğunu anlatacağız! Vaktiyle biz içinde her türlü meyveler bulunan bahçe sahiplerine verdiğimiz nimetlere rağmen, bizi hiç hesaba katmadıkları için yıpratıcı bir imtihandan geçirdiğimiz gibi, Mekke’li müşrikleri de belâ verip imtihan edeceğiz. Hani o bahçe sahipleri babaları hayattayken mallarındaki yoksul hakkını veriyorlardı. Fakat babaları vefat ettiğinde çeşitli bahanelerle mallarını yoksullara vermez olmuşlardı. İşte bu adamın bencilleşen oğulları fakirlerin hakkını vermemek için sabah olunca kendilerinden çok emin bir vaziyette erkenden ve fukaraya göstermeden mahsulleri toplamaya böbürlene böbürlene yemin etmişlerdi. Oysa bu tamamen kendi ellerinde değildi. Gerek o bağın gerekse kendilerinin sabaha kadar yaşayıp yaşamayacaklarını dahi bilemezlerdi. Ama dünyaya düşkünlükleri, onları böyle bir gaflet ve hıyanete sürüklemişti.

18. İçlerinden akl-ı selim sahibi olan kardeşlerinin “malımızdaki fakir fukaranın hakkını ayıralım” şeklindeki uyarılarını dikkate almadılar. Bunu yapacaklarından da hiçbir endişeleri yoktu. Üstelik yeminlerinde Allah’ın izin ve iradesini hesaba katmıyor yani “İnşallah yarın yaparız, Allah izin verirse bu işi de başarırız demeye bile gerek duymuyorlardı, Her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu akıllarına bile getirmemişlerdi.

19. Fakat onlar gece uykudayken, hiç de hesapta olmayan bir şey oldu ve Rabbin tarafından gönderilen bir afet, sahibi olduklarını sandıkları bahçeyi sarıp kuşatıverdi. Bahçenin bulunduğu vadiden bir ateş çıkıp o bağ ve bahçeyi kökünden yakarak kavurup bitirivermişti. Sabaha kadar bahçeleri harabeye döndü ve ürünleri yok oldu.

20. Sonunda onlar daha uykularındavken, meyve dolu bahçeleri, kuruyup kapkara kesildi ve simsiyah küle döndü.

21. Nihayet sabah vakti günün ilk ışıklarıyla uyandıklarında gece olup bitenlerden habersizdiler ve neşeli şekilde birbirlerine şöyle seslendiler:

22. ‘Ürünümüzü hasat etmek için acele edip erkenden bahçelerimize gitmeliyiz

23. Derken yoksul ve muhtaç kimselerden gizlice hazırlıklarını yapıp, bahçelerine doğru aceleyle yola çıktılar. Kimseye bir şey koklatmama konusunda kararlı bir şekilde birbirlerine gizli gizli şöyle fısıldaşıyorlardı:

24. Aman ha, bugün bir şeyler dilenmek için sakın hiçbir fakir fukara yoksul gelip de başımıza üşüşmesin de erkenden ürünümüzü toplayalım diye konuşuyorlardı. Ürünlerimizin az bir kısmına dahi kimse ortak olmasın, diye düşünmüşlerdi. Oysa ağır işlerde onları çalıştırıyor, yurt savunmasında onları cepheye sürüyor, onların sayesinde güvencede bulunuyorlar, onlardan kuvvet alıyorlar ve saltanat huzurlarını onlarla kurabiliyorlardı. O bağ ve bahçenin ürünlerini toplamaya da yine bu halkın sayesinde kavuşacaklardı. Düşünmeleri gerekirdi ki o bağ ve ürünleri, fabrika ve üretimleri, kendilerinden önce onu onlara veren ve onlar uyurken onu gözetecek olan Allah’ındı. Onda hem Allah’ın hakkı hem de Allah’ın yoksul kullarının nice hakları vardı. Allah için o yoksulları gözetmek, yerine ve onlara ikram edip ihtiyaçlarını gidermeleri gerekirken; nankörlüğe yönelmişlerdi.

25. Yoksullara yardıma güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek istiyorlardı. Bir şey koklatmama konusunda yoksulları engellemeye ve kendi akıllarınca, sanki istedikleri her amaca ulaşmaya güçleri yetebilirmiş gibi, ürünlerini toplayabileceklerinden emin olarak erkenden yola koyuldular. Meyvelerini toplayacaklarından oldukça emindiler.

26. Ama bahçeyi kupkuru ve yanmış, yıkılmış bir halde görünce gözlerine inanamadılar. Bahçelerini tanıyamamışlardı donup kaldılar. Yoo Olamaz! Mahvolduk. Galiba biz yanlış yere geldik gideceğimiz yolu şaşırmışız. Bizim bahçe burası değildir dediler.

27. Fakat gerçeği anlayıp yanlış yere gelmediklerini ve geldikleri yerin kendi bahçeleri olduğunu ve bunun Allah’ın bir imtihanı olduğunu anladıklarında ise şöyle dediler: Hayır yanlış gelmedik, yoksulları mahrum bırakalım derken doğrusu biz felakete uğramışız. İşlediğimiz suçtan dolayı bahçenin ürünleri ve geliri gibi her şeyden ve bütün servetimizden mahrum bırakıldık. Çünkü, fakirlere vermemeyi kararlaştırdık ve inşallah, demedik. O yoksullar değil, asıl biz birdenbire fakirleştik diye pişman ve perişan vaziyette çöküvermişlerdi.

28. İçlerinde onlardan daha doğru düşünebilen ılımlı ve aklı başında olan birisi onların bu halini görerek dedi ki: Ben size kendinize çok güvenmeyin, bu kötü planlarınızdan vazgeçin ve Allah’ı aklınızdan çıkarmayıp, fakir fukaranın hakkını gözetin dememiş miydim?  Allah’ı anıp şanını yüceltmeniz, bunca nimet ve fazilete karşı Allah’ın ve yoksul kulların hakkını vermeniz gerekmez miydi? Rabbinizi unutmamalısınız, O’nun emirlerine itaat etmeli, kudretine, iradesine ortak olmaya kalkmamalısınız. Allah’ın emrine boyun eğip nimetlerine şükretmelisiniz. İnşallah deyip O’ndan gelen nimetlere karşı nankörlük yapmamalısınız diye sizi daha önce de defalarca uyarmıştım. O’nun sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi olduğunu, bu yüzden emirlerine kayıtsız şartsız boyun eğmek suretiyle, yüceliğini dile getirerek O’nu tesbih etmeniz gerekmez miydi?

29. Bunun üzerine bahçe sahipleri hatalarını anlayıp akıllarını başlarına toplayarak dediler ki: Rabbimiz bundan sonra yakın ve uzak gelecekte yapacağımız her şey için “inşâallah” diyerek seni tesbih eder ve her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederek yüceltiriz; Her şeyin gerçek sahibi Sensin. Doğrusu biz gerçeklere karşı körlük içindeymişiz. Nimeti verenin ve bütün mülkün gerçek sahibinin sen olduğunu unutarak, fakirlerin hakkını vermemekle, cimrilik gösterdik. Gerçekten, yaratılış gayemize aykırı hareket ediyormuşuz. Doğrusu biz fakirin fukaranın hakkını gözetmemekle, kendi kendimize yazık etmişiz. Rabbimizi unutarak kendimize zulmettik, saygısızlık ettik diyerek, dizlerini dövmeye başlamışlardı.

30. Bu pişmanlığın ardından sen sustun bir şey demedin diyerek birbirlerini suçlamaya başladılar. Suçlarını itiraf edip, acizliklerini ifade ederek kendi kendilerini kınayıp tövbe ettiler. Sonra suçta her birinin ortak olduğunu anlayarak, pişmanlık duydular ve çareyi Rablerine yönelmekte buldular, ama iş işten geçmişti.

31. Nihayet pişman olup şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize. Meğer biz çok şımarıp kibirlenmişiz. Allah yokmuş gibi küstahça davranıp, verilen nimetleri kendimizden bilmekle çok azıp haddimizi aşmışız. Fakat suçumuzu kabullendik tövbekâr olduk.

32. Sonra da dönüp birbirlerine, aklımızı başımıza alıp pişmanlık duyarsak ve rızasına uygun yaşamaya gayret edersek, belki Rabbimiz, bize acır, bize merhamet eder ve küle dönen bahçemizin yerine bize daha iyisini verir. Biz dersimizi aldık ve tek Allah olarak O’ na iman etmemiz gerektiğini böylece öğrenmiş olduk. Çünkü biz, umudumuzu artık bağa, bahçeye değil yalnızca Rabbimize bağlarız. dedilerArtık biz bundan sonra sadece Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışacağız diyerek kendilerini teselliye yönelmişlerdi. Ama artık iş işten geçmişti. İşte, ilahi nimetiere nankörlük eden ve yoksulları küçümseyenlerin cezası bu olmuştur. Böylelerinin ahirette alacaklan ceza daha da büyük olacaktır. (Bahçe-bağ sahipleri” bir benzetme olup günümüzdeki: bazı çiftlik-tarla, fabrika, banka, mağaza ve maden ocakları sahipleri gibi; işçisinin, emeklisinin, fakirlerin ve yoksul kesimlerin hakkını gasp eden, Allah yolunda malını parasını vermekten vazgeçen vicdansız zenginleri, holdingleri, hain ve zalim yöneticileri hatırlatmaktadır. Bu tip şahsiyet, şirket ve devletlerin başına gelen yangın, deprem ve tsunami musibetleri, kuraklık, artan sıcaklık, yaygın kıtlık ve hastalık gibi doğal afetler, isyan, işgal, anarşi gibi sosyal felaketler ve yılların, asırların birikimlerini bir anda mahveden küresel krizler, Kur’an’da anlatılan felaketlerin çağımızdaki uzantılarıdır.)

33. İşte biz istersek azıp şımaranlara böyle azap ederiz. Kimi doğru yoldan sapmış zalim insanları bu dünyada denemek için gönderdiğimiz ceza ve günahkarları bekleyen azap böyledir. Bazen bağın bahçenin yanması ile bazen de canın cananın kaybedilmesi ile gelir. Bu dünya hayatında Allah’ı hesaba katmayanların cezasıdır. Fakat iyi bilin ki günahkarların uğrayacağı gerçek Ahiret azabı, mala değil, canadır, geçici değil sonsuza dek sürer ve elbette çok daha şiddetlidir. Bu gerçeği keşke bilseler ateşten uzak durdukları gibi, günahlardan da öyle uzak dururlardı. 

34. Doğrusu, Allah’a gönülden saygı besleyip O’na karşı gelmekten sakınan takva sahiplerine ve yolunu Allah’ın kitabıyla bulup Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan mü’minlere, ödül olarak mutluluk bahçeleri vardır: Bir başka deyişle Allah’ın razı olmadığı her şeyden sakınanları Rableri katında dünyanın bütün bağ ve bahçelerinden daha güzel olan ve tükenmez nimetlerle donatılmış cennetler beklemektedir. Rableri katında mutluluk bahçeleri olan asıl kalıcı yurt orasıdır.

35. Ey müşrikler! Demek siz kendinizi doğru yolda, elçimiz Muhammed’i yanlış yolda görüyor ve kendinizi Allah katında kazançlı sayıyorsunuz. Doğrusu bu çok yanlış bir düşüncedir? Öyleyse, malın mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunun idrakinde olup, O’nun rızası doğrultusunda kullananları ve Allah’ın iradesine yürekten teslim olup İslâm’a gönül veren Müslümanları, “hayat benimdir, dilediğim gibi yaşarım” diyen suçlu ve günahkâr olanlarla, bir tutar mıyız? Asla! Rabbine teslim olup Allah’ın hükümlerine yürekten boyun eğen itaatkârla, O’na sırtını dönüp kibirlenen, kafir ve isyankâr sahtekârlar elbette bir olmaz.

36) Ey inkârcılar! Ey Müslüman ile kâfiri bir tutan gafil insanlar! Gerçekler böyle iken sizin bu konuda ne gibi bir dayanağınız ve deliliniz var ki, neyinize güveniyorsunuz?

Öldükten sonra dirilme yoktur, ölünce Müslüman olanla olmayanın sonu aynı olacak” derken ne oluyor size? Aklınızı başınıza toplayın bu nasıl bir yanılgıdır? Gerçekler karşısında nasıl olur da böyle yalan yanlış bir şey iddia edebilirsiniz? Allah’ın size emanet ettiklerinin gerçek sahibiymişsiniz gibi, nasıl bir mantıkla muhâkeme yürütüyor, ne kadar ahmakça hüküm veriyorsunuz?

37) Yoksa, Allah’ın yarattıklarından her istediğinize sahip olacağınızı bildiren ve içinde kimsenin bilmeyeceği sırlar olan ilâhî bir kitabınız mı var? Acaba Kur’an’a alternatif okuyup ders aldığınız gökten inmiş, kutsal bir kitap var da yalan yanlış verdiğiniz bu batıl hükümleri oradan mı okuyorsunuz ve oradan mı öğrenip hüküm çıkarıyorsunuz?

38) Yoksa okuduğunuz hükümlerden çıkarınıza uygun olanları mı seçiyorsunuz? İçinde, bu âlemde her arzunuzu gerçekleştirme hakkı size verilmiştir, keyfinize göre siz ne isterseniz, mutlaka sizin olacak diye bir ayet mi yazıyor. Şunu bilin ki böyle bir kitap olsaydı bile, kitapta çıkarınıza uygun hükümler bulamazdınız. Çıkarlarınız doğrultusunda yorumlayamaz ve yanlış hükümlerinizle Rabbinize karşı gelemezdiniz. Unutmayın ki çıkarlarınıza göre verilen hükümlerin Rabbiniz katında hiçbir değeri yoktur.

39) Bu keyfiliğin sebebi ne? Yoksa o kitapta vereceğiniz her hükmün sizin meşru hakkınızdır, siz her türlü kararı almaya yetkilisiniz mi yazıyor? Canınızın istediği şekilde ve kendi menfaatinize, göre hükmedebilirsiniz” diye size yeminle verilmiş kıyâmete kadar geçerli olacak söz mü aldınız bizden? Onun için mi istediğiniz gibi hüküm veriyorsunuz? Hayır! Elinizde olan her şey bizimdir. Hepsini biz verdik. Sizde emanet olarak duruyor. Günü gelince alınacak. Canınız nasıl isterse öyle kullanamazsınız.

40) Eğer, böyle bir “söz var” diyorlarsa, bu iddia, dünyanın en büyük yalanıdır. Ey Resulüm! Bu kanaatin sebebini şimdi onlara sor bakalım: Müşriklerin hangisi bunu üstlenip savunacakmış? Böyle bir sözümüzün olduğuna içlerinde kim kefil olabilirmiş? Bu davranışınızın size zarar vermeyeceğini içinizden kim garanti edebilir?

41) Yoksa onların Allah’ın yanında onları koruyacak birileri ve Allah ile ortak yetki ve otoriteye sahip ilâhları mı var? Veya onlar böyle bir sözü kendileri doğrulayamazken, onlara diledikleri zaman vahiy gönderen ve yalanlarını destekleyip doğrulayacak yardımcıları mı var? Şu hâlde eğer doğru söylüyorlarsa, kendilerini destekleyen ortaklarını ve dostlarını göstersinler. Şayet varsa onların bu yetkilere sahip olduğunu inandıkları kitaplardan delilleriyle getirsinler bakalım, haklı çıkabilecekler mi? Hayır, iddialarını asla ispatlayamazlar, çünkü yalan söylüyorlar. Hesap Gününde bunun cezasını en ağır biçimde ödeyecekler. Bunlar, araya aracılar koyan ve o aracıların Allah katında kendilerini kayıracağına inanan kimselerdir. Onları, kendilerine karşı Allah’ın, Allah’a karşı da kendilerinin ortağı sayarlar.

42)  Onlara hatırlat! Yalanların açığa çıkıp kaçmak isteyecekleri kıyâmet günü mutlaka gelecektir. Gün gelir amel defterleri açılır. İnkâr edenler için işler güçleşip paçalar tutuşur, herkesin dizlerinin dermanın kalmayıp bağı çözülür. O gün, hakikat perdesi denilen örtünün, sıyrılıp gizli olan bütün gerçeklerin ortaya döküleceği, hesap ve cezanın da bütün dehşetiyle hüküm süreceği, bir gündür. İnkârcılar kendilerini korumaktan aciz kalacakları hesap günü Hakka boyun eğmek için Allah’ın huzurunda saygıyla secdeye kapanmaya çağrılacaklar. Ama istedikleri hâlde secde etmeye mecalleri ve güçleri yetmez, faydası da olmaz zaten. O gün bu iddia ettikleri ortaklan gelip kendilerine yardım etsin de görelim. O gün onlara üstün yüce olan kimmiş denilecek. Onlar da “Ey Rabbimiz! Üstün ve yüce olan sensin!” diyemeyecekler. Dünyada kimi üstün gördüler, kimi yücelttilerse onu söyleyecekler. Dünyada dillerinin gerçeğe dönmediği gibi, ahirette de dilleri gerçeğe dönmeyecek. Dünyada yaptıkları gibi sıkıştıklarında, zora düştüklerinde kıvırıp ikiyüzlülük yapamayacaklar.

43) Hayır, gerçek şu ki o gün utanç ve pişmanlıktan dolayı yere doğr bakarlar. Onların gözlerini dehşet bir korku bürüyecek ve aşağılanmayı alçalmayı iliklerine kadar hissedecekler. Oysa dünyada rahatları, yerinde iken onlara birçok fırsatlar sunulmuş, elçilerimiz tarafından defalarca secdeye ve imana davet edilmişlerdi. Ama bu daveti inatla reddedmişlerdi. Hatırlasınlar! Onlara; Allah’ı yüceltmeleri, Allah’ın yasalarına göre yaşamaları istenmişti. Ama onlar isyan ettiler. Allah’ın yasalarına göre yaşamadılar. “Biz çağdışı, akıl dışı, bilim dışı yasalara göre hareket etmeyiz!” dediler. Şeytana uyup kafalarından uydurdukları ideolojilere yasalara göre hayat sürdüler. Allah’tan başkalarına üstünlük, yücelik vererek onların ilkelerini, onların yasalarını baş tacı ettiler.

44. Resûlüm! Her fırsatta sana tuzak kurmaya devam edip bu Kur’ân’ı ve hükümlerini yalanlayanları sen Bana bırak. Vahyedilen âyetlerle sınırlarını Allah’ın belirlediği bir nizam ve ahlakı yaşamaya davet edilmelerine rağmen, bundan yüz çevirip, seni yalancı sayanların yaptıkları için üzülme. Sen onlara aldırma, o zalimlerin hakkından bizzat Ben geleceğim! Biz onları, ısrarla hakkı inkâr etmeleri yüzünden hiç beklemedikleri bir yönden helake ve hiç farkına varamayacakları biçimde yavaş yavaş azaba sürükleyeceğiz. Onlara iyi olacağını zannettikleri mal mülk, evlat, makam, şöhret, aile saadeti, başarı gibi dünyalıklar veririz. Kendilerinde herhangi bir hata ve yanılma olmadığını, elde ettiklerinin kendileri için bir lütuf olduğunu düşünerek günah işlemeye devam edecekler ve böylece hiç farkında olmadan aşama aşamaazaba yaklaştıracağız.  Halbuki o kâfirlere verdiğimiz bu mühletin sonu fecidir. Bu nimetlerin kendisi için lütuf değil, imtihan ve felaket sebebi olduğunun farkına varamıyorlar ve her adımda azaba yaklaşıyorlar.

45. Ben, onlara akıllarını başlarına almaları ve doğruya yönelmeleri için koyduğum yasalar gereğince ve takdir ettiğim bir zamana kadar süre tanıyorum. Elbette onların kurdukları tuzaklar, yaptıkları planlar karşısında benim planım ve cezalandırmam çok şiddetlidir, onu kimse önleyemez. Biz onlara dünyada belirli bir süre verdik. Şimdilik diledikleri gibi yaşasınlar. Allah’a inananlara tuzak kurmaya devam etsinler. Haberleri yok! Asıl tuzağı onlara biz kuruyoruz. Bizim ayetlerimizi inkâr ediyor olmalarına rağmen, kendilerini doğru yol üzerinde zannedip, azgınlıklarını artırdıkça artırıyor ve işledikleri suçları katlayarak çoğaltıyorlar. Sonunda hiç kimsenin hesaptan kurtulması mümkün değildir.

46. Ey Nebim! Peki neden hâlâ inanmıyorlar? Yoksa Sen, gerçekleri anlattığın için, bu tebliğ görevine karşılık onlardan bir ücret mi istiyorsun? Onlar da sana ödeyecekleri bu ağır borç altında mı eziliyorlar? Onun için mi ki borç yükü altında kalacaklarından korkup senin tebliğini kabul etmiyorlar? Elbette hayır. Senin ve senin yolunda olan davetçilerin yaptıkları tebliğ karşılığında herhangi bir ücret istemeleri mümkün değil. Bil ki; Rabbine inanıp, insanlara Rabbinden gelen gerçekleri iletenlerin ücreti Rabbin tarafından verilir.

47. Yoksa onlar bu tutumlarının haklı ve doğru olduğuna dair, gayb bilgisine sahipler de kaderi, yazgıyı, iyiyi, kötüyü, yasaları kendileri mi yazıyorlar? Onlara bakarak kendi istedikleri bilgileri ve saçmaladıkları sözleri mi kayda geçiriyorlar? Bunun için mi senin yaptığın uyanların gerçek olmadığını mı iddia edip, Kur’an’ın yol göstericiliğine ihtiyaç duymuyorlar ve hükümlerimize karşı kendi hükümlerini seçiyorlar? Bu yüzden de bir peygamberin rehberliğine gerek yok mu diyorlar? Hâlbuki insana düşen sadece Rabbinin hükümlerine uymaktır.

48. Ey Resulüm! Onların bahaneleri bitmez. Madem inkârcılar azgınlıklarından vazgeçmiyorlar, Şimdi sen, onları yaratılışlarının sebebi olan hayat nizamına davet etmeye sabırla devam et. Allah’ın kâfirlere mühlet vermesine dair olan söz gerçekleşinceye kadar kafirlerin alay ve işkencelerine karşı Rabbinin hükmünü, sabırla bekle. Sakın karamsarlığa kapılarak dev balığın arkadaşı olan ve görev yerini terk edip dâvet görevini ihmal eden Yunus Peygamber gibi aceleci olma. Yılgınlık gösterip, ümidini yitirip mücadeleyi bırakma. Hani o, kavmim beni dinlemiyor benim yüzümden onlara bela musibet gelecek” endişesiyle ayetlerimizi açıklamakla görevli olduğu toplumu terk etmişti. Sonra bir gemiye binmiş, fakat gemi, aniden gelen büyük bir fırtına yüzünden batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Bu olayın aralarında bulunan bir günahkâr yüzünden başlarına geldiğini düşünen gemi mürettebatı bu kişiyi bulmak için kura çekmişler. Kura her defasında Yûnus’a çıkmıştı. Bunun üzerine Yûnus, denize atılmış dev bir balık onu yutmuş o da balığın karnında kendine öfkelenmiş bir halde dertli dertli yutkunmuş ve dua edip Rabbine seslenmişti

49. İşlediği hata o kadar büyüktü ki Eğer Rabbini tövbesini kabul etme gibi akıl sır ermez bir nimetonun imdadına yetişmeseydi mutlaka yerilmiş ve çıplak olarak aşağılanmış bir durumda ıssız ve yakıcı sıcaklıktaki çöl bir sahile atılacak veya okyanusların altında yalnızlığa terk edilmiş olacaktı.

50. Fakat Yunus içtenlikle tövbe ederek Rabbine döndüğü için, Rabbi onu affedip dürüst ve erdemliler arasına koydu ve yine salihlerden kıldı. O hâlde, ey Müslüman! Yunus’un durumundan örnek al ve sakın öfke ve karamsarlığa kapılıp da tebliğ görevini ihmal etme! Yunus’u ve başına gelenleri iyi hatırla! Onlara ayetlerimizi azim ve kararlılıkla açıklamaya devam et!

51. Bunca öğüt ve uyarılara rağmen, ayetlerimizi inkâr eden müşrik ve kâfirler, sana olan düşmanlıklarından dolayı, Allah’ın daveti ve ilâhî öğüt olan Kur’an’ı işittikleri zaman, sanki kin ve nefret dolu bakışlarıyla, dünyayı senin başına yıkacaklar da öldürüp yere devireceklerdi. Haset ve hıyanetle düşmanca bakıp nazar ediyorlardı. Hala senin hakkında seni itibarsızlaştırmak ve insanları senden uzaklaştırmak için, O kesinlikle cinlerin etkisinde kalıp delirmiştir, yoksa bunca yıllık hayat nizamımızı değiştirmeyi aklından bile geçirmez ve böyle olmayacak bir işe kalkışmazdı diyorlar.

52. Oysa önyargılardan arınmış tarafsız bir gözle Kur’an’ı incelemiş olsalardı açıkça göreceklerdi ki, İnkâr ettikleri Kur ‘an, herkesin aklında tutması gereken bilgi ve alemler için anlayıp düşünecekleri bir ders ve uyarıdır. Aynı zamanda sadece o dönemdeki Arapları değil tüm insanlığı kucaklayıp yaratılmalarının sebebine çağıran evrensel bir davet ve öğüttür.

 

1-3

2. Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin.

1-3 Nûn… Sizin dilinizin seslerinin harflerinden olan Nûn ve onu yazan kaleme ve yazdığı gerçeklere andolsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin lütfettiği nimeti sayesinde peygambersin. Hakikati inkâr edenlerin hayat nizamlarını tenkit edip baş kaldırışın sebebiyle, “Senin aklından zorun mu var? Biz hiç senin hayat tarzımızı değiştirmene izin verir miyiz!” demelerine aldırma. Sen onların söyledikleri gibi ne büyülenmiş birisi ne de şair değilsin. İnsanları yaratılış sebeplerine uymaya çağırırken Allah’tan yardım göreceksin. Senin için bitip tükenmez bir ödül vardır.

1. Dinle, ey insanoğlu! Sizin dilinizin seslerinin harflerinden olan Nûn gibi, senin pek iyi tanıdığın ve sürekli kullandığın harflerden oluşan fakat hem okunuşu hem de manasıyla eşsiz birer mucize olan bu mesaja kulak ver: İlâhî vahyin aydınlığını sembolize eden kaleme ve onunla gerçekleri satır satır yazanların yazdıklarına andolsun.

2. Sen, Rabbinin peygamberlik lütfettiği birisin ve Rabbinin sana verdiği her türlü nimetleri sayesinde insanlığın en büyük derdiyle dertlenen son peygambersin. Bu peygamberlik nimeti sayesinde, Kur’an şâhittir kisen kâfirlerin iddia ettikleri gibi bir mecnun ya da bir şair, değilsin. Hakikati inkâr edenlerin hayat nizamlarını tenkit edip başkaldırışın sebebiyle, “Senin aklından zorun mu var? Biz hiç senin hayat tarzımızı değiştirmene izin verir miyiz!” demelerine aldırma. Onlar senin Rabbin tarafından bilgiyle donatıldığını bilmiyorlar. Rabbin seni aralarından seçerek elçilikle şereflendirdi. Senin onlara açıkladığın gerçeklere karşı, sadece cinlendi diyebildiler.

3. Gerçekten senin ve senin yolunu takip edenler için, Rabbinin katında asla bitip tükenmeyen kesintisiz bir ecir ve mükafat vardır. Ve Kur’an’ı Senin için mutluluk verici bir ödül olarak hazırlamışız. İnsanları yaratılış sebeplerine uymaya çağırırken Allah’tan yardım göreceksin. 

4

4 Sen suçlamaların aksine üstün ahlak sahibi, aklı başında birisin.

4. Ey Resulüm, seni delilikle suçlayan inatçı kâfirler aslında gayet iyi bilir.Sen suçlamaların aksine elbette aklı başında birisi ve insanlığa örnek olacakmükemmel bir ahlak ve üstün bir hayat tarzına sahibisin. Bu öyle bir ahlâk ki inkâr edenler sana nimet olarak bahşedilen ahlâkın ne olduğunu bilemezler. Zira sen Rabbinden gelen bilgiyle terbiye edilerek insanlık fıtratına en uygun insani değerlere yönlendirildin.

5-6

5-6 Yakında sen de, davet ettiğimiz hayat tarzına karşı çıkanlar da, kimin aklını yitirmiş olduğunu göreceksiniz.

5. Neyse sabırla bekle ve görevine devam et. Onların bilgisizce söyledikleri yalanlar için üzülme. Artık yakında sen de göreceksin. Seni küçümseyip o davet ettiğimiz hayat tarzına karşı çıkanlar da kimde delilik olduğunu hanginizin aklı bozuk olduğunu ve sonlarını göreceklerdir. Sen insanlığa anlatarak, öğreterek göstereceksin, inanmayanlar da görecekler, anlayacaklar.

6. Yakında sen de Allah’ a şirk koşmakta olan ve Kur’ an’ da bildirilenleri inkâr edenler de hanginizin cinlerin etkisinde kalmış şaşkın bir mecnun olduğunu, kimin aklını yitirmiş olduğunu görecekler. O akılsızlık, o delilik hanginizde imiş, Şeytanın etkisine giren ve aklından zoru olan sapık kimmiş? Dürüstlük ve erdemlilik timsali olan müminler mi, yoksa günaha batmış olan kâfirler mi?

7

7 Şüphesiz Allah, kimin doğru yol üzerinde, aklı başında olduğunu, kimin de aklını kullanmayıp nankörlüğü tercih edip sapıklığa yöneldiğini en iyi bilendir.

7. Elbette onların kimin deli veya doğru yolda olduğuna dair sözlerinin hiçbir anlamı yok! Çünkü Rabbin, kimin aklını kullanmayıp helâki tercih ederek Allah’ın doğru yolundan saptığını, en iyi bilendir. Ve kimin de hidayete erdiğini kimlerin doğru yolda olduğunu, en iyi bilendir. Kimin deli, kimin aklı başında olduğunu da Rabbin çok iyi bilir.

8

8 Sen, insanları Allah merkezli bir hayatı yaşamaya davet et ve sakın söylediklerini yalan sayıp daveti kabul etmeyenlere boyun eğme!

8. Şu hâlde sen, insanları Allah merkezli bir hayatı yaşamaya davet et. Gerek sözleri gerekse davranışlarıyla, Hakk’ı yalan sayanlara ve tebliğ ettiğin Kur’an’ı yalanlayanlara, boyun eğme. Onların güçlerinin, sayılarının ve servetlerinin çok olmasından etkilenerek itaat etme. Sakın onları umursama ve kendine dert etme. Bütün insanlara karşı yumuşak ve merhametli davran, fakat hoşgörü adına Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçekleri örtbas etme! Daveti kabul etmeyenlere de hakikati haykırmaktan bir an geri durma.

9

9 Onlar senin Allah adına yaptığın davetin, hiç olmazsa bir kısmından taviz verip vazgeçmeni ve peygamberlik öncesi olduğu gibi, şirk nizamlarına laf etmeyen biri olmanı istiyorlar. Böyle olman halinde sen onlara, onlar da sana karşı iyi davranmış olacaksınız.

9. Onlar, her şeyi güç ve parayla halletmeye alışıktırlar. Onun için,senin Allah adına yaptığın davetin, hiç olmazsa bir kısmından taviz vermeni, kendilerine hoşlanacakları şeyleri söyleyip yağcılık yapmanı ve şirk nizamlarına laf etmeyen biri olup alttan almanı ve uzlaşmanı isterler. Böyle olman halindeo zaman sen onlara, onlar da sana karşı iyi davranmış olup belli bir noktada uzlaşacaklardı. Sen onların arzularına uysaydın, senin için iyi adamdır, hoş adamdır, güzel konuşuyor diyeceklerdi. Onlar sadece makamlarının, mevkilerinin, çıkarlarının savunmasını yapmanı isterler. Oysa onların sapkınlıklarına uyarak Allah’ın dininden taviz verirsen, sonunda onlar da seninle uzlaşmış görünecek, seni de kendilerine benzeteceklerdir.

10-16

11. Alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren (gizlilik içinde söz ve haber taşıyan),

12. Hayrı engelleyen, saldırgan, olabildiğince günahkar,

13.Kaba, zorba üstüne üstlük şımarık soysuzlara,

14. Mal ve çocuk sahibidir diye (onlara uyma).

15. Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: ‘(Bunlar) Eskilerin uydurma masallarıdır’ diyen.

10-16 İnsanları yanıltmak adına durmadan yalan yere yemin edenlere; hayra engel olan, fesat çıkaran arabozucuya; nezaketsiz, çıkarcı, hak-hukuk gözetmeyen; dünya malına pervasızca meyleden adama sakın boyun eğme. Bunların bir kısmı da mal ve oğullarının çokluğu sebebiyle övünen ve kendilerini kudretli gören zalimlerdir. Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda, “Bunlar eskilerin masallarıdır.” derler. Yakında bu küstah, zorba ve kibirlilerin burunlarını sürtüp, onları zelil edeceğiz.

10. Ey Peygamber! Sen, güzel ahlakın en güzel örneğisin. Bir toplumu kötüden iyiye dönüştürmek için gönderildin Sakın kâfirlerin “dinde pazarlık” tekliflerine aldanıp da onlara uyma; Şunların hiçbirinitaat etme: Olur olmaz, haklı haksız, doğru yanlış demeden insanları yanıltmak adına durmadan yalan yere, yemin edip duran, alçak ve aşağılık tiplere yüz verme.

11. Kendisi gibi düşünmeyen insanları daima kusur arayıp kınayan, alabildiğine kötüleyenlere, lâf getirip götürene, insanların şerefiyle oynayıp fesat çıkaran arabozucu ve gammaz dedikoducuya itibar etme.

12Her türlü iyiliğe ve hayra engel olan saldırganlara vebilerek günah işlemekte ısrar edenlere, uyma.

13. Her türlü kötülüğün simgesi hâline gelmiş, hayırsız, son derece kaba ve saygısız ve üstüne üstlük kötülüğü ile ün salmış olan şımarık soysuzlara da kulak asma. Bunlar çıkarları için insanlara haksızca saldırırlar, yaptıkları işleri de kötü niyetle yaparlar.

14. Bunların bir kısmı da mal ve oğullarının çokluğu sebebiyle övünen ve kendilerini kudretli gören zalimlerdir. Bütün bunlardan sonra bir de servet ve çocuk sahibidir diye böbürlenip azgınlaşan ve kendini güçlü görenlere sakın yakınlık gösterme. İşte bu tip insan ekonomik ve sosyal imkânı nedeniyle küstahça bir kibre kapılır. Rabbin tarafından verilenleri kendilerinin kazandıklarına inanıp şımarır.

15. Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman, alaycı bir ifadeyle ‘Bunlar bizleri değil, geçmiş nesilleri anlatıyor ve eskilerin uydurma masallarıdır. Kur ’ani hükümler, günümüzde gereksiz ve geçersiz olan çağ dışı kurallardır derler. Hâlbuki ayetler her şeyin gerçeğini açıklar. Azgınlığı şımarıklığı bırakarak doğru yola girmelerini öğütler. 

16. Sabredin! Yakında bu küstah, zorba ve kibirlilerin gururların ana sembol olan havadaki burunlarını dağlayıp, kibrini kıracak ve yakasını kurtaramayacağı bir zilletle yere sürteceğiz. Onları kaçamayacağı bir rezillikle, cehennemlik damgasıyla damgalayacağız. Hesap günü burunlarındaki işaretten; şımarık, nankör ve azgın kimseler oldukları belli olacaktır.

17-25

18. Üstelik istisna yapmıyorlardı.

19. Fakat onlar, uyuyorlarken, Rabbin tarafından gönderilen bir afet üstünü sarıp-kuşatıverdi.

20. Sonunda (bahçe) kökünden kuruyup-kapkara kesildi.

21. Nihayet sabah vakti birbirlerine seslendiler.

22. ‘Eğer ürününüzü devşirecekseniz erkenden gidin.’

23. Derken yola koyuldular. Birbirlerine şöyle fısıldıyorlardı:

24. ‘Bugün sakın oraya hiç bir yoksul girip karşınıza çıkmasın.’

17-25 Kendilerini bahçe sahibi yapıp da verdiğimiz nimetlere rağmen, bizi hiç hesaba katmayan kimseleri denediğimiz gibi, bu müşrikleri de deneyeceğiz. Hani bahçe sahibi yaptığımız o kimseler, kendilerinden çok emin bir vaziyette birbirleriyle ürünlerini toplamaya gitmek üzere sözleşmiş, Allah izin verirse demeye gerek duymamış, her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu akıllarına bile getirmemişlerdi. Onlar uykuda iken, Rabbin de onların sahibi olduklarını sandıkları bahçelerini bir afetle kupkuru, kapkara çer çöpe çevirdi. Onlar da bundan habersiz sabah erkenden birbirlerine, “Haydin, hasat için erkenden bahçelerimize gitmeliyiz.” diyerek seslenip yola koyuldular, yol boyunca da fakir fukara başımıza üşüşmeden şu işimizi bitirelim diye konuşuyorlardı.

17. Biz vaktiyle içinde her türlü meyveler bulunan bahçe sahiplerine verdiğimiz nimetlere rağmen, bizi hiç hesaba katmadıkları için yıpratıcı bir imtihandan geçirdiğimiz gibi, Mekke’li müşrikleri de belâ verip imtihan edeceğiz. Hani o bahçe sahipleri babaları hayattayken mallarındaki yoksul hakkını veriyorlardı. Fakat babaları vefat ettiğinde çeşitli bahanelerle mallarını yoksullara vermez olmuşlardı. İşte bu adamın bencilleşen oğulları fakirlerin hakkını vermemek için sabah olunca kendilerinden çok emin bir vaziyette erkenden ve fukaraya göstermeden mahsulleri toplamaya böbürlene böbürlene yemin etmişlerdi. Oysa bu tamamen kendi ellerinde değildi. Gerek o bağın gerekse kendilerinin sabaha kadar yaşayıp yaşamayacaklarını dahi bilemezlerdi. Ama dünyaya düşkünlükleri, onları böyle bir gaflet ve hıyanete sürüklemişti.

18. İçlerinden akl-ı selim sahibi olan kardeşlerinin “malımızdaki fakir fukaranın hakkını ayıralım” şeklindeki uyarılarını dikkate almadılar. Bunu yapacaklarından da hiçbir endişeleri yoktu. Üstelik yeminlerinde Allah’ın izin ve iradesini hesaba katmıyor yani “İnşallah yarın yaparız, Allah izin verirse bu işi de başarırız demeye bile gerek duymuyorlardı, Her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu akıllarına bile getirmemişlerdi.

19. Fakat onlar gece uykudayken, hiç de hesapta olmayan bir şey oldu ve Rabbin tarafından gönderilen bir afet, sahibi olduklarını sandıkları bahçeyi sarıp kuşatıverdi. Bahçenin bulunduğu vadiden bir ateş çıkıp o bağ ve bahçeyi kökünden yakarak kavurup bitirivermişti. Sabaha kadar bahçeleri harabeye döndü ve ürünleri yok oldu.

20. Sonunda onlar daha uykularındavken, meyve dolu bahçeleri, kuruyup kapkara kesildi ve simsiyah küle döndü.

21. Nihayet sabah vakti günün ilk ışıklarıyla uyandıklarında gece olup bitenlerden habersizdiler ve neşeli şekilde birbirlerine şöyle seslendiler:

22. ‘Ürünümüzü hasat etmek için acele edip erkenden bahçelerimize gitmeliyiz

23. Derken yoksul ve muhtaç kimselerden gizlice hazırlıklarını yapıp, bahçelerine doğru aceleyle yola çıktılar. Kimseye bir şey koklatmama konusunda kararlı bir şekilde birbirlerine gizli gizli şöyle fısıldaşıyorlardı:  

24. Aman ha, bugün bir şeyler dilenmek için sakın hiçbir fakir fukara yoksul gelip de başımıza üşüşmesin de erkenden ürünümüzü toplayalım diye konuşuyorlardı. Ürünlerimizin az bir kısmına dahi kimse ortak olmasın, diye düşünmüşlerdi. Oysa ağır işlerde onları çalıştırıyor, yurt savunmasında onları cepheye sürüyor, onların sayesinde güvencede bulunuyorlar, onlardan kuvvet alıyorlar ve saltanat huzurlarını onlarla kurabiliyorlardı. O bağ ve bahçenin ürünlerini toplamaya da yine bu halkın sayesinde kavuşacaklardı. Düşünmeleri gerekirdi ki o bağ ve ürünleri, fabrika ve üretimleri, kendilerinden önce onu onlara veren ve onlar uyurken onu gözetecek olan Allah’ındı. Onda hem Allah’ın hakkı hem de Allah’ın yoksul kullarının nice hakları vardı. Allah için o yoksulları gözetmek, yerine ve onlara ikram edip ihtiyaçlarını gidermeleri gerekirken; nankörlüğe yönelmişlerdi.

25. Yoksullara yardıma güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek istiyorlardı. Bir şey koklatmama konusunda yoksulları engellemeye ve kendi akıllarınca, sanki istedikleri her amaca ulaşmaya güçleri yetebilirmiş gibi, ürünlerini toplayabileceklerinden emin olarak erkenden yola koyuldular. Meyvelerini toplayacaklarından oldukça emindiler.

26-28

27. ‘Hayır, biz (her şeyden ve bütün servetimizden) yoksun bırakıldık.’

26-28 Bahçelerine geldiklerinde, gördükleri karşısında donup kaldılar. Şaşkınca birbirlerine, “Yoksa yolumuzu şaşırıp başka bir yere mi geldik?” demeye başladılar. Fakat gerçeği anlayınca, “Biz şimdi yandık, birdenbire fakirleştik.” dediler. İçlerinden aklı başında, doğru düşünebilen arkadaşları dedi ki: “Ben size böyle kendinize çok güvenmeyin, Allah’ı aklınızdan çıkarmayın, fakir fukaranın hakkını gözetin demedim mi?

26. Ama bahçeyi kupkuru ve yanmış, yıkılmış bir halde görünce gözlerine inanamadılar. Bahçelerini tanıyamamışlardı donup kaldılar. Yoo Olamaz! Mahvolduk. Galiba biz yanlış yere geldik gideceğimiz yolu şaşırmışız. Bizim bahçe burası değildir dediler.

27. Fakat gerçeği anlayıp yanlış yere gelmediklerini ve geldikleri yerin kendi bahçeleri olduğunu ve bunun Allah’ın bir imtihanı olduğunu anladıklarında ise şöyle dediler: Hayır yanlış gelmedik, yoksulları mahrum bırakalım derken doğrusu biz felakete uğramışız. İşlediğimiz suçtan dolayı bahçenin ürünleri ve geliri gibi her şeyden ve bütün servetimizden mahrum bırakıldık. Çünkü, fakirlere vermemeyi kararlaştırdık ve inşallah, demedik. O yoksullar değil, asıl biz birdenbire fakirleştik diye pişman ve perişan vaziyette çöküvermişlerdi.

28. İçlerinde onlardan daha doğru düşünebilen ılımlı ve aklı başında olan birisi onların bu halini görerek dedi ki: ‘Ben size kendinize çok güvenmeyin, bu kötü planlarınızdan vazgeçin ve Allah’ı aklınızdan çıkarmayıp, fakir fukaranın hakkını gözetin dememiş miydim?  Allah’ı anıp şanını yüceltmeniz, bunca nimet ve fazilete karşı Allah’ın ve yoksul kulların hakkını vermeniz gerekmez miydi? Rabbinizi unutmamalısınız, O’nun emirlerine itaat etmeli, kudretine, iradesine ortak olmaya kalkmamalısınız. Allah’ın emrine boyun eğip nimetlerine şükretmelisiniz. İnşallah deyip O’ndan gelen nimetlere karşı nankörlük yapmamalısınız diye sizi daha önce de defalarca uyarmıştım. O’nun sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi olduğunu, bu yüzden emirlerine kayıtsız şartsız boyun eğmek suretiyle, yüceliğini dile getirerek O’nu tesbih etmeniz gerekmez miydi?

29-33

30. Şimdi birbirlerine karşı kendilerini suçlamayabaşladılar.

31. ‘Yazıklar bize, gerçekten azgınmışız’ dediler.

32. ‘Belki Rabbimiz, onun yerine daha hayırlısını verir; şüphesiz biz, yalnızca Rabbimize rağbet eden kimseleriz.’

29-33 Bunun üzerine bahçe sahipleri hatalarını anlayıp, “Rabbimiz! Her şeyin gerçek sahibi Sensin, bizler cahil ve zalimce düşünüp öyle davranmakla kendimize yazık etmişiz” diyerek suçlarını itiraf edip, acizliklerini ifade ederek kendi kendilerini kınayıp tevbe ettiler. Sonra da dönüp birbirlerine, “Rabbimiz inşallah bizi affeder ve kendine yönelip rızasına uygun yaşamaya gayret edersek, belki bize bundan daha hayırlısını verir.” dediler. İşte bu, dünya hayatında Allah’ı hesaba katmayanların cezasıdır. Fakat böylelerinin âhiretteki azabı çok daha şiddetli olacaktır.

29. Bunun üzerine bahçe sahipleri hatalarını anlayıp akıllarını başlarına toplayarak dediler ki: Rabbimiz bundan sonra yakın ve uzak gelecekte yapacağımız her şey için “inşâallah” diyerek seni tesbih eder ve her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederek yüceltiriz; Her şeyin gerçek sahibi Sensin. Doğrusu biz gerçeklere karşı körlük içindeymişiz. Nimeti verenin ve bütün mülkün gerçek sahibinin sen olduğunu unutarak, fakirlerin hakkını vermemekle, cimrilik gösterdik. Gerçekten, yaratılış gayemize aykırı hareket ediyormuşuz. Doğrusu biz fakirin fukaranın hakkını gözetmemekle, kendi kendimize yazık etmişiz. Rabbimizi unutarak kendimize zulmettik, saygısızlık ettik diyerek, dizlerini dövmeye başlamışlardı.

30. Bu pişmanlığın ardından sen sustun bir şey demedin diyerek birbirlerini suçlamaya başladılar. Suçlarını itiraf edip, acizliklerini ifade ederek kendi kendilerini kınayıp tövbe ettiler. Sonra suçta her birinin ortak olduğunu anlayarak, pişmanlık duydular ve çareyi Rablerine yönelmekte buldular, ama iş işten geçmişti.

31. Nihayet pişman olup şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize. Meğer biz çok şımarıp  kibirlenmişiz. Allah yokmuş gibi küstahça davranıp, verilen nimetleri kendimizden bilmekle çok azıp haddimizi aşmışız. Fakat suçumuzu kabullendik tövbekâr olduk.

32. Sonra da dönüp birbirlerine, aklımızı başımıza alıp pişmanlık duyarsak ve rızasına uygun yaşamaya gayret edersek,belki Rabbimiz, bize acır, bize merhamet eder ve küle dönen bahçemizin yerine bize daha iyisini verir. Biz dersimizi aldık ve tek Allah olarak O’ na iman etmemiz gerektiğini böylece öğrenmiş olduk. Çünkü biz, umudumuzu artık bağa, bahçeye değil yalnızca Rabbimize bağlarız. dedilerArtık biz bundan sonra sadece Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışacağızdiyerek kendilerini teselliye yönelmişlerdi. (Bahçe-bağ sahipleri” bir benzetme olup günümüzdeki: bazı çiftlik-tarla, fabrika, banka, mağaza ve maden ocakları sahipleri gibi; işçisinin, emeklisinin, fakirlerin ve yoksul kesimlerin hakkını gasp eden, Allah yolunda malını parasını vermekten vazgeçen vicdansız zenginleri, holdingleri, hain ve zalim yöneticileri hatırlatmaktadır. Bu tip şahsiyet, şirket ve devletlerin başına gelen yangın, deprem ve tsunami musibetleri, kuraklık, artan sıcaklık, yaygın kıtlık ve hastalık gibi doğal afetler, isyan, işgal, anarşi gibi sosyal felaketler ve yılların, asırların birikimlerini bir anda mahveden küresel krizler, Kur’an’da anlatılan felaketlerin çağımızdaki uzantılarıdır.)

33. İşte biz istersek azıp şımaranlara böyle azap ederiz. Kimi doğru yoldan sapmış zalim insanları bu dünyada denemek için gönderdiğimiz ceza ve günahkarları bekleyen azap böyledir. Bazen bağın bahçenin yanması ile bazen de canın cananın kaybedilmesi ile gelir. Bu dünya hayatında Allah’ı hesaba katmayanların cezasıdır. Fakat iyi bilin ki günahkarların uğrayacağı gerçek Ahiret azabı, mala değil, canadır, geçici değil sonsuza dek sürer ve elbette çok daha şiddetlidir. Bu gerçeği keşke bilseler ateşten uzak durdukları gibi, günahlardan da öyle uzak dururlardı.

34

34 Allah kendisine karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlar için nimetler yurdu cennetler hazırlamıştır.

34. Doğrusu, Allah’a gönülden saygı besleyip O’na karşı gelmekten sakınan takva sahiplerine ve yolunu Allah’ın kitabıyla bulup Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan mü’minlere, ödül olarak mutluluk bahçeleri vardır: Bir başka deyişle Allah’ın razı olmadığı her şeyden sakınanları Rableri katında dünyanın bütün bağ ve bahçelerinden daha güzel olan ve tükenmez nimetlerle donatılmış cennetler beklemektedir. Rableri katında mutluluk bahçeleri olan asıl kalıcı yurt orasıdır.

35

35 Malın mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunun idrakinde olan ve O’nun rızası doğrultusunda kullananlarla, O’na sırtını dönüp kibirlenen, övünen, kendini güçlü ve yeterli görenler elbette bir olmaz.

35. Öyle ya, malın mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunun idrakinde olup, O’nun rızası doğrultusunda kullananları ve Allah’ın iradesine teslim olup İslâm’a gönül veren Müslümanları, “hayat benimdir, dilediğim gibi yaşarım” diyen suçlu ve günahkâr olanlarla, bir tutar mıyız? Asla! Rabbine teslim olup Allah’ın hükümlerine yürekten boyun eğen itaatkârla, O’na sırtını dönüp kibirlenen, kafir ve isyankâr sahtekârlar elbette bir olmaz.

36-43

37. Yoksa sizin bir kitabınız var da (bu verdiğiniz hükümleri) oradan mı mı okuyorsunuz?

38. İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye.

39. Yoksa sizin için üzerimizde kıyamete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak, diye.

40. Onlara sor: ‘Hangisi bunun savunuculuğunu yapacak?

41. Yoksa onların ortakları mı var? Şu halde eğer doğru söylüyorlarsa, ortaklarını getirsinler.

42. Ayağın üstünden (örtünün) açılacağı ve onların secdeye çağrılacakları gün, artık güç yetiremezler.

36-43 Ey insanlar! Size ne oluyor da Allah’ın size emanet ettiklerinin gerçek sahibiymişsiniz gibi, fütursuzca hükümler koyup kullanmaya kalkıyorsunuz? Yoksa bu konuda Bizden alınmış bir sözünüz yahut elinizde Allah’ın yarattıklarından her istediğinize sahip olacağınızı bildiren bir kitap mı var? Ya da Allah’ın mülkünün ortakları var da onlar mı sizi böyle yetkilendirdi? Hesap Günü böyle davranmış olmanızın cezası ile karşılaşıp, secdeye kapanmanızın faydası olmayacak, güçsüz, perişan ve zillet içinde kalacaksınız. Hâlbuki dünya hayatınızda bu günle karşılaşacağınız sizlere bildirilmişti.

36) Ey inkârcılar! Ey Müslüman ile kâfiri bir tutan gafil insanlar! Gerçekler böyle iken neyiniz var, neyinize güveniyorsunuz. Öldükten sonra dirilme yoktur, ölünce Müslüman olanla olmayanın sonu aynı olacak” derken ne oluyor size? Aklınızı başınıza toplayın bu nasıl bir yanılgıdır? Gerçekler karşısında nasıl olur da böyle yalan yanlış bir şey iddia edebilirsiniz? Allah’ın size emanet ettiklerinin gerçek sahibiymişsiniz gibi, nasıl bir mantıkla muhâkeme yürütüyor, ne kadar ahmakça hüküm veriyorsunuz?

37) Yoksa, Allah’ın yarattıklarından her istediğinize sahip olacağınızı bildiren ve içinde kimsenin bilmeyeceği sırlar olan ilâhî bir kitabınız mı var? Acaba Kur’an’a alternatif okuyup ders aldığınız gökten inmiş, kutsal bir kitap var da ylan yanlış verdiğiniz bu batıl hükümlerioradan mı okuyorsunuz ve oradan mı öğrenip hüküm çıkarıyorsunuz?

38) Yoksa okuduğunuz hükümlerden çıkarınıza uygun olanları mı seçiyorsunuz? İçinde, bu âlemde her arzunuzu gerçekleştirme hakkı size verilmiştir, keyfinize göre siz ne isterseniz, mutlaka sizin olacak diye mi yazıyor. Şunu bilin ki böyle bir kitap olsaydı bile, kitapta çıkarınıza uygun hükümler bulamazdınız. Çıkarlarınız doğrultusunda yorumlayamaz ve yanlış hükümlerinizle Rabbinize karşı gelemezdiniz. Unutmayın ki çıkarlarınıza göre verilen hükümlerin Rabbiniz katında hiçbir değeri yoktur.

39) Bu keyfiliğin sebebi ne? Yoksa o kitapta vereceğiniz her hükmün sizin meşru hakkınızdır, siz her türlü kararı almaya yetkilisiniz mi yazıyor? Canınızın istediği şekilde ve kendi menfaatinize, göre hükmedebilirsiniz” diye size yeminle verilmiş kıyâmete kadar geçerli olacak sözümüz mü var da onun için mi istediğiniz gibi hüküm veriyorsunuz? Hayır! Elinizde olan her şey bizimdir. Hepsini biz verdik. Sizde emanet olarak duruyor. Günü gelince alınacak. Canınız nasıl isterse öyle kullanamazsınız.

40) Eğer, böyle bir “söz var” diyorlarsa, bu iddia, dünyanın en büyük yalanıdır. Ey Resulüm! Bu kanaatin sebebini şimdi onlara sor: Onların hangisi bunu üstlenip savunacakmış? Böyle bir sözümüzün olduğuna içlerinde kim kefil olabilirmiş? Bu davranışınızın size zarar vermeyeceğini içinizden kim garanti edebilir?

41) Yoksa onların Allah’ın yanında onları koruyacak birileri ve Allah ile ortak yetki ve otoriteye sahip ilâhları mı var? Veya onlar böyle bir sözü kendileri doğrulayamazken, onlara diledikleri zaman vahiy gönderen ve yalanlarını destekleyip doğrulayacak yardımcıları mı var? Şu hâlde eğer doğru söylüyorlarsa, kendilerini destekleyen ortaklarını ve dostlarını göstersinler. Şayet varsa onların bu yetkilere sahip olduğunu inandıkları kitaplardan delilleriyle getirsinler bakalım, haklı çıkabilecekler mi? Hayır, iddialarını asla ispatlayamazlar, çünkü yalan söylüyorlar. Hesap Gününde bunun cezasını en ağır biçimde ödeyecekler. Bunlar, araya aracılar koyan ve o aracıların Allah katında kendilerini kayıracağına inanan kimselerdir. Onları, kendilerine karşı Allah’ın, Allah’a karşı da kendilerinin ortağı sayarlar.

42)  Onlara hatırlat! Yalanların açığa çıkıp kaçmak isteyecekleri kıyâmet günü mutlaka gelecektir. Gün gelir amel defterleri açılır. İnkâr edenler için işler güçleşip paçalar tutuşur, herkesin dizlerinin dermanın kalmayıp bağı çözülür. O gün, hakikat perdesi denilen örtünün, sıyrılıp gizli olan bütün gerçeklerin ortaya döküleceği, hesap ve cezanın da bütün dehşetiyle hüküm süreceği, bir gündür. İnkârcılar kendilerini korumaktan aciz kalacakları hesap günü Hakka boyun eğmek için Allah’ın huzurunda saygıyla secdeye kapanmaya çağrılacaklar. Ama istedikleri hâlde secde etmeye güçleri yetmez, bunu da beceremezler ve faydası da olmaz zaten. O gün onlara üstün yüce olan kimmiş denilecek. Onlar da “Ey Rabbimiz! Üstün ve yüce olan sensin!” diyemeyecekler. Dünyada kimi üstün gördüler, kimi yücelttilerse onu söyleyecekler. Dünyada dillerinin gerçeğe dönmediği gibi, ahirette de dilleri gerçeğe dönmeyecek. Dünyada yaptıkları gibi sıkıştıklarında, zora düştüklerinde kıvırıp ikiyüzlülük yapamayacaklar.

43) O gün utanç ve pişmanlıktan dolayı yere bakarlar. Onların gözlerini dehşet bir korku bürüyecek ve aşağılanmayı alçalmayı iliklerine kadar hissedecekler. Oysa dünyada rahatları, yerinde iken onlara birçok fırsatlar sunulmuş, elçilerimiz tarafından defalarca secdeye ve imana davet edilmişlerdi. Ama bu daveti inatla reddetmişlerdi. Hatırlasınlar! Onlara; Allah’ı yüceltmeleri, Allah’ın yasalarına göre yaşamaları istenmişti. Ama onlar isyan ettiler. Allah’ın yasalarına göre yaşamadılar. “Biz çağdışı, akıl dışı, bilim dışı yasalara göre hareket etmeyiz!” dediler. Şeytana uyup kafalarından uydurdukları ideolojilere yasalara göre hayat sürdüler. Allah’tan başkalarına üstünlük, yücelik vererek onların ilkelerini, onların yasalarını baş tacı ettiler.

44-45

44-45 Ey Peygamber! Sen, vahyedilen âyetlerle sınırlarını Allah’ın belirlediği bir nizam ve ahlakı yaşamaya davet edilmelerine rağmen, bundan yüz çevirip, seni yalancı sayanların yaptıkları için üzülme! Onları Bana bırak, Biz onları yavaş yavaş bilmedikleri bir şekilde azaba yaklaştıracağız. Şimdilik akledip doğruya yönelmeleri için kendilerine mühlet veriyoruz, elbette sonunda hiç kimsenin hesaptan kurtulması mümkün değildir.

44. Resûlüm! Her fırsatta sana tuzak kurmaya devam edip bu Kur’ân’ı ve hükümlerini yalanlayanı sen Bana bırak. Vahyedilen âyetlerle sınırlarını Allah’ın belirlediği bir nizam ve ahlakı yaşamaya davet edilmelerine rağmen, bundan yüz çevirip, seni yalancı sayanların yaptıkları için üzülme. Sen onlara aldırma, o zalimlerin hakkından bizzat Ben geleceğim! Biz onları, ısrarla hakkı inkâr etmeleri yüzünden hiç beklemedikleri bir yönden helake ve hiç farkına varamayacakları biçimde yavaş yavaş azaba sürükleyeceğiz. Onlara iyi olacağını zannettikleri mal mülk, evlat, makam, şöhret, aile saadeti, başarı gibi dünyalıklar veririz. Kendilerinde herhangi bir hata ve yanılma olmadığını, elde ettiklerinin kendileri için bir lütuf olduğunu düşünerek günah işlemeye devam edecekler ve böylece hiç farkında olmadan aşama aşama azaba yaklaştıracağız. Halbuki o kâfirlere verdiğimiz bu mühletin sonu fecidir. Bu nimetlerin kendisi için lütuf değil, imtihan ve felaket sebebi olduğunun farkına varamıyorlar ve her adımda azaba yaklaşıyorlar.

45. Ben, onlara akıllarını başlarına almaları ve doğruya yönelmeleri için koyduğum yasalar gereğince ve takdir ettiğim bir zamana kadar süre tanıyorum. Elbette onların kurdukları tuzaklar, yaptıkları planlar karşısında benim tuzağım ve cezalandırmam çok şiddetlidir, onu kimse önleyemez. Biz onlara dünyada belirli bir süre verdik. Şimdilik diledikleri gibi yaşasınlar. Allah’a inananlara tuzak kurmaya devam etsinler. Haberleri yok! Asıl tuzağı onlara biz kuruyoruz. Bizim ayetlerimizi inkâr ediyor olmalarına rağmen, kendilerini doğru yol üzerinde zannedip, azgınlıklarını artırdıkça artırıyor ve işledikleri suçları katlayarak çoğaltıyorlar. Sonunda hiç kimsenin hesaptan kurtulması mümkün değildir.

46-47

46-47 Sen, onları doğruya davet ederken sanki onlardan buna karşılık bir ücret talep ediyormuşsun da senden bu yüzden kaçıyorlarmış gibi davranıyorlar. Yoksa onlar bu tutumlarının haklı ve doğru olduğuna dair gaybdan haber mi alıyorlar?

46. Ey Nebim! Peki neden hâlâ inanmıyorlar? Yoksa Sen, gerçekleri anlattığın için, bu tebliğ görevine karşılık onlardan bir ücret mi istiyorsun? Onlar da sana ödeyecekleri bu ağır borç altında mı eziliyorlar? Onun için mi ki borç yükü altında kalacaklarından korkup senin tebliğini kabul etmiyorlar? Elbette hayır. Senin ve senin yolunda olan davetçilerin yaptıkları tebliğ karşılığında herhangi bir ücret istemeleri mümkün değil. Bil ki; Rabbine inanıp, insanlara Rabbinden gelen gerçekleri iletenlerin ücreti Rabbin tarafından verilir.

47. Yoksa onlar bu tutumlarının haklı ve doğru olduğuna dair, gayb bilgisine sahipler de kaderi, yazgıyı, iyiyi, kötüyü, yasaları kendileri mi yazıyorlar?  Onlara bakarak kendi istedikleri bilgileri ve saçmaladıkları sözleri mi kayda geçiriyorlar? Bunun için mi Kur’an’ın yol göstericiliğine ihtiyaç duymuyorlar ve hükümlerimize karşı kendi hükümlerini seçiyorlar? Bu yüzden de bir peygamberin rehberliğine gerek yok mu diyorlar? Hâlbuki insana düşen sadece Rabbinin hükümlerine uymaktır.

48-50

49. Eğer Rabbinden bir nimet ona ulaşmasaydı, mutlaka yerilmiş ve çıplak bir durumda (karaya) atılmış olacaktı.

48-50 Sen onları yaratılışlarının sebebi olan hayat nizamına uymaya, davet etmeye sabırla devam et. Sakın balığın yuttuğu Yunus Peygamber gibi yılgınlık gösterip, ümidini yitirip mücadeleyi bırakma. O, yaptığından pişman olup tevbe ederek Rabbine döndüğü için affedildi. Şayet samimi pişmanlığından dolayı affedilmeseydi, aşağılanmış bir durumda yalnızlığa terk edilecekti.

48. Ey Resulüm! Onların bahaneleri bitmez. Madem inkârcılar azgınlıklarından vazgeçmiyorlar, Şimdi sen, onları yaratılışlarının sebebi olan hayat nizamına davet etmeye sabırla devam et. Allah’ın kâfirlere mühlet vermesine dair olan söz gerçekleşinceye kadar kafirlerin alay ve işkencelerine karşı Rabbinin hükmünü, sabırla bekle. Sakın karamsarlığa kapılarak dev balığın arkadaşı olan ve görev yerini terk edip dâvet görevini ihmal eden Yunus Peygamber gibi aceleci olma. Yılgınlık gösterip, ümidini yitirip mücadeleyi bırakma. Hani o, kavmim beni dinlemiyor benim yüzümden onlara bela musibet gelecek” endişesiyle ayetlerimizi açıklamakla görevli olduğu toplumu terk etmişti. Sonra bir gemiye binmiş, fakat gemi, aniden gelen büyük bir fırtına yüzünden batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Bu olayın aralarında bulunan bir günahkâr yüzünden başlarına geldiğini düşünen gemi mürettebatı bu kişiyi bulmak için kura çekmişler. Kura her defasında Yûnus’a çıkmıştı. Bunun üzerine Yûnus, denize atılmış dev bir balık onu yutmuş o da balığın karnında kendine öfkelenmiş bir halde dertli dertli yutkunmuş ve dua edip Rabbine seslenmişti

49. İşlediği hata o kadar büyüktü ki Eğer Rabbini tövbesini kabul etme gibi akıl sır ermez bir nimetonun imdadına yetişmeseydi mutlaka yerilmiş ve çıplak olarak aşağılanmış bir durumda ıssız ve yakıcı sıcaklıktaki çöl bir sahile atılacak veya okyanusların altında yalnızlığa terk edilmiş olacaktı.

50. Fakat Yunus içtenlikle tövbe ederek Rabbine döndüğü için, Rabbi onu affedip dürüst ve erdemliler arasına koydu ve yine salihlerden kıldı. O hâlde, ey Müslüman! Yunus’un durumundan örnek al ve sakın öfke ve karamsarlığa kapılıp da tebliğ görevini ihmal etme! Yunus’u ve başına gelenleri iyi hatırla! Onlara ayetlerimizi azim ve kararlılıkla açıklamaya devam et!

51

51 Müşrik ve kâfirler, Allah’ın davetini işittiklerinde, sanki seni gözleriyle devireceklermiş gibi düşmanca bakarlar ve birbirlerine, “Bu adam kesinlikle delirmiş, yoksa bunca yıllık hayat nizamımızı değiştirmeyi aklından bile geçirmez, böyle olmayacak bir işe kalkışmazdı.” derler.

51. Bunca öğüt ve uyarılara rağmen, ayetlerimizi inkâr eden müşrik ve kâfirler, sana olan düşmanlıklarından dolayı, Allah’ın daveti ve ilâhî öğüt olan Kur’an’ı işittikleri zaman, sanki kin ve nefret dolu bakışlarıyla, dünyayı senin başına yıkacaklar da öldürüp yere devireceklerdi. Haset ve hıyanetle düşmanca bakıp nazar ediyorlardı. Hala senin hakkında seni itibarsızlaştırmak ve insanları senden uzaklaştırmak için, O kesinlikle cinlerin etkisinde kalıp delirmiştir, yoksa bunca yıllık hayat nizamımızı değiştirmeyi aklından bile geçirmez ve böyle olmayacak bir işe kalkışmazdı diyorlar.

52

52 Oysa Allah adına davet edilmekte oldukları hayat nizamı, tüm insanları yaratılmalarının sebebine çağıran, mutluluk, adalet, özgürlük ve kula kulluktan kurtuluş için bir öğüttür.

52. Oysa önyargılardan arınmış tarafsız bir gözle Kur’an’ı incelemiş olsalardı açıkça göreceklerdi ki, İnkâr ettikleri Kur ‘an, herkesin aklında tutması gereken bilgi ve alemler için anlayıp düşünecekleri bir ders ve uyarıdır. Aynı zamanda sadece o dönemdeki Arapları değil tüm insanlığı kucaklayıp yaratılmalarının sebebine çağıran evrensel bir davet ve öğüttür.

Scroll to Top