Neml Suresi


Sure Hakkında

Ayet Sayısı

93

Mushaf (Kuran) Sırası

27

Nuzül (İniş)Yeri

48

Nüzül (İniş) Sırası

Mekke

Sure Hakkında Bilgi

Adı: Sure adını, bu surenin karınca kıssasının anlatıldığı bir sure olduğunu ima eden 18. ayetteki “vadi’in-neml” ibaresinden alır.

Nüzul zamanı: Surenin konu ve üslubu Mekke döneminin ortalarında inen surelere çok benzer. Bu benzerlik bazı rivayetlerle de desteklenmektedir. İbn Abbas ve Cabir bin Zeyd’e göre “Sözkonusu surelerden önce Şuara, sonra Neml, ondan sonra da Kasas Suresi indirildi.”

Anafikir ve konular: Bu sure iki bölümden meydana gelir. Birinci bölüm baştan 58. ayetin sonuna kadar devam eder. İkinci bölüm ise 59. ayetle başlayarak son ayetle son bulur.

Birinci bölümün ana fikri şudur: Yalnız Kur’an’ın getirdiği gerçekleri kainat konusunda temel hakikatler olarak kabul eden ve hayatını bu gerçeklere itaat ve teslimiyet içerisinde sürdüren kimseler bu Kitap’ın hidayetinden faydalanabilir ve dolayısıyla vaat edilen mükafatlara layık olabilir. Ne var ki, böyle bir hayatı sürdürmenin en büyük engeli ahireti inkar etmektir. Çünkü bu inançsızlık kişiyi sorumsuz, bencil ve dünya hayatına aşırı derecede bağlı duruma getirir. Böyle bir kimsenin Allah’a teslim olabilmesi, hırs ve arzularını sınırlama yoluna gidebilmesi mümkün değildir.

Bu girişten sonra ortaya üç insan tipi konulur. Birinci tipin özellikleri Firavun, Semud kavminin ileri gelenleri ve Lut kavminin soyluları ile karakterize edilmektedir. Sayılanların tümü ahiret sorumluluğuna aldırmayan ve bunun sonucu olarak da dünyaya kul olmuş kişilerdir.

Bu insanlar mucizeleri gördükten sonra inanmamakta direnmişlerdi. Dahası iyiliğe ve salih olmaya çağıranların aleyhlerine dönmüş ve onlara düşman kesilmişlerdi. Aklı başında her insanın nefretle karşıladığı çirkin davranışlarını ısrarla sürdürmüşler, kendilerini helak eden Allah’ın azabı gelip kapıya dayandığında bile uyarılara kulak vermemişlerdi.

İkinci tip Hz. Süleyman’ın (a.s) kişiliğinde sergilenir. Allah Hz. Süleyman’a (a.s) Mekkeli kafirlerin ileri gelenlerinin hayal bile edemeyeceği bir derecede zenginlik, mülk ve ihtişam bağışlamıştı. Ne var ki, Allah önündeki sorumluluk bilincinden ve sahip olduğu herşeyin yalnızca Allah’ın bir lütfu olduğu duygusunu taşıdığından tam bir teslimiyet içinde olmuş ve kendini beğenmişlik onun kişiliğini lekelememişti.

Üçüncüsü ise Sebe melikesinin karakterize ettiği tiptir. Sebe melikesi Arabistan tarihinin en zengin ve ünlü insanlarını yönetmiştir. Bir insanı kibir ve gurura sevkedecek her türlü imkana sahipti. Kureyş’in sahip olduğu mal-mülkten çok daha fazla bir zenginliğe sahipti. Gene de “şirk” içinde olduğunu kabul ve itiraf etti. “Şirk”, onun sadece atalarının hayat tarzı olmakla kalmıyor, ayrıca bir idareci olarak durumunu sürdürebilmek için takip etmek zorunda olduğu bir hayat biçimiydi de. Bundan dolayı “şirk”i terketmesi ve “tevhid” yolunu benimsemesi sıradan bir müşrikin kabulünden daha güçtü. Buna rağmen gerçek apaçık ortaya çıkınca, hiçbir şey onu kabulden alıkoymadı. Aslında onun sapıklığı tutku ve arzularına kul olmaktan değil, müşrik bir çevrede doğup yetişmesinden ileri geliyordu. Yine de vicdanı Allah önünde sorumluluk duygusundan yoksun değildi.

İkinci bölümün hemen başlarında evrenin çok açık, gözle görülebilen bazı gerçeklerine dikkat çekilmiş ve Mekke kafirlerine ardı ardına şu anlamda sorular yöneltilmiştir: “Bu gerçekler, halen sizin takip etmekte olduğunuz “şirk” inancını mı, yoksa Kur’an’ın sizi davet ettiği “tevhid” gerçeğini mi doğruluyor?” Bundan sonra kafirlerin asıl şu gerçek hastalığına işaret edilerek şöyle denilmektedir: “Gözleri kör eden ve her türlü apaçık gerçeğe karşı onları taş gibi duygusuz hale getiren ahireti inkar etmeleridir. bu inkarları onlara hayatın her konu ve meselesini önemsiz ve gayri ciddi kılmaktadır. Onlara göre herşey bütünüyle yok olacağına, hayattaki tüm çabalar sonuçsuz kalacağına, bütün gayeler, hedefler anlamsız olacağına göre, hak ve bâtıl eşittir ve birbirine benzer şeylerdir. Hayat mücadelesi tümüyle gayesiz ve varacağı bir hedef yoktur. Böyle olunca, kişinin hayat sistemini hak veya bâtıl temeller üzerine dayandırma meselesi tümüyle önemini yitiriyor.

Yukarıda ana hatlarıyla belirttiğimiz bu bölüm Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanları, asi ve imansız kimseleri “tevhid”e davet etmekten caydırma amacı gütmüyor. İşin doğrusu bu bölümde güdülen amaç onları uyuşukluk ve uykudan uyandırmaktır. Bu nedenle 67-93. ayetleri arasında insanlarda ahiret duygusunu oluşturmak, onları inançsızlığın sonuçları konusunda uyarmak ve onları ahireti gözleriyle görüyormuşçasına inandırmak için belli şeyler tekrar tekrar vurgulanmıştır.

Sonuç olarak Kur’an’ın gerçek daveti, yani yalnız tek bir ilâha kul olma çağrısı kısa fakat mucizevi bir şekilde sunulmaktadır. Bunu kabul etmenin kendi yararlarına, reddetmenin de kendi zararlarına olacağı hususunda insanlar uyarılmıştır. Kabul ve teslimiyetten başka bir seçenek bırakmayan Allah’ın ayetlerini görünceye kadar imanlarını ertelemeleri durumunda -ki o zaman kıyamet gelip çatmış demektir- artık inanmalarının bir yararı olmayacağı unutulmamalıdır.

Açıklamalaı Meal

1. Ta. Sin. Dinle bak ey insan! Rabb’ inden sana bir mesaj geldi. Bunlar gerçekleri açıklamakta olan Kur’an’ın ve insanlığa mutluluk ve kurtuluş yollarını gösteren apaçık bir Kitab’ın ayetleridir.

2. Bu âyetler iman eden mü’minler için bütün zamanlarda yol gösteren Allah tarafından gönderilmiş dupduru bir hidayet kaynağı ve ilâhî nîmetleri haber veren büyük bir müjdedir. Bu kitabın ayetleri, tevhidi ve ilahi mesajları insanlara açık bir şekilde anlatmaktadır. Senin peygamberliğine iman eden ve tevhit inancına göre Allah’a kulluk edenleri müjdeleyen bir rehberdir.

3. Böylesi bir imana sahip olan o müminler ki namazı dosdoğru bir bilinçle devamlı ve aksatmadan özenerek kılarlar. Kalplerini Allah’ın davetine ısındırmak ve arınmak için ihtiyaç sahiplerine cömertçe yardımlarda bulunup mallarındaki fakirin hakkı olan sadakayı ve zekâtı seve seve verirler. Onlar ilâhî mahkemenin kurulacağı ahirete de yürekten ve kesin olarak inanırlar. İşte onlar cennetle müjdelenen müminlerdir.

4.  Allah’a ve ahirete inanmayanlara gelince. Şüphesiz onların yaptıkları çirkin işler ve işledikleri günahlar, kötü olduğunu bile bile nefisleri tarafından kendilerine süslü ve güzel gösterildi. Bu yüzden onlar kalpleri körelmiş olarak şirk bataklığında ve endişe içinde körü körüne debelenip dururlar.

5. İşte hayatlarından ahireti çıkardıkları için azabın en kötüsüne hak etmiş olanlar da onlardır. Zira onlar yaptıkları şeyin doğru olduğunu sanmakta ve kendilerini doğru yolda görmektedirler. Oysa gerçek tam tersidir Yani ahirette en fazla kaybedecek de onlardır.

6. Resûlüm! Şüphesiz bu Kur’an, sana her şeyin tek doğrusunu ayrıntılarıyla bilmesi ve bildirmesiyle Alîm olan ve her hükmünde pek çok hikmetler bulunmasıyla da Hakîm olan Allah tarafından iletilmektedir.

7. Ey Muhammed! Müşriklerin senin peygamberliğine inanmamaları, sana ve yanındaki müminlere baskı yapmaları seni ümitsizliğe düşürmesin! Eğer sabır ve kararlılıkla inancınızı sürdürürseniz Allah sizlere yardım edecek, onlara karşı üstün gelmenizi sağlayacaktır. Nitekim senden önceki peygamberler de tıpkı senin gibi zorluklar yaşamışlar, fakat sabır ve kararlılık gösterdikleri için kazançlı çıkmışlardır. İşte bu peygamberlerden biri de Musa’dır. Hani Musa ailesi ile birlikte Medyen ’den Mısır’a giderken, soğuk ve karanlık bir gecede gideceği yolu şaşırmıştı. Hanımını da doğum sancısı tutmuştu. Musa o sırada yolda bir ateş görmüş ve ailesine: “ Hele durun ben uzakta bir ateş gördüm. Siz bekleyin de ben gidip nedir ne değildir bir bakayım. Belki şu soğuk havada ısınmak için oradan size bir parça ateş koru getiririm. Ya da gideceğimiz yön hakkında bize yol tarif edecek birilerini bulabilirim.” demişti.

8. Mûsâ oraya vardığında, kendisine Allah tarafından ona şöyle seslenildi: “ İnsanlığa hidâyeti göstermek için yakılan ateşin bulunduğu ve ilahi vahiy nurunun tecelli ettiği bu yer ve çevresindeki herkes mübarek ve bereketli kılınmıştır. Alemlerin Rabbi ve her türlü eksikliklerden uzak olan Allah Rahmandır, Rahimdir ve pek yücedir.

9. Ey Musa! Şüphesiz ben güçlü ve her şeyi yerli yerince yapan ve hikmet sahibi olan Allah’ım. Kâinatı yaratan, sahibi olan, hüküm koyan ve hükmetme yetkisi olan Allah benim. O hâlde çıkar ayakkabılarını. Çünkü şu an Sînâ dağının eteklerindeki kutsal Tuva vadisinde, yüce bir makamın huzurunda bulunuyorsun.

10. Rabbin seni peygamber olarak seçmiştir. Buradan sana iletilecek olan vahiy, halkın için ilahi rahmet olacaktır. Şimdi o elindeki asanı yere bırak.” Musa kendisine denileni yapıp asasını yere bıraktı. Onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bakmadan dönüp kaçmaya başladı. Bunun üzerine Allah: “Ey Musa! Korkma sakin ol. Çünkü sen artık bir peygambersin. Benim huzurumda ve korumam altında bulunan peygamberlerin korkması için hiçbir sebep yoktur.

11. Mûsâ, bu mucizenin şaşkınlığını yaşarken “Geçmişte kazayla adam öldüren benden peygamber olur mu?” diye de içinden geçirdi. Bunun üzerine ey Mûsâ: Ancak her kim zulmeder ve zulümde diretirse, işte o Benden korksun. Çünkü zulüm, kesinlikle cezasız kalmayacaktır. Şu gerçeği de unutma. Kim kendisine ve başkalarına zulüm, haksızlık ve kötülük yapar, sonra da işlediği kötülük yerine, tövbe edip doğruya yönelerek iyilik yaparsa onların korkmaları gerekmez. Bilmeliler ki ben içtenlikle tevbe edenlere karşı çok bağışlayanım, kullanma karşı merhameti de pek bol olanım.

12. Haydi, endişelerini bir kenara bırak ve o adama vurduğun sağ elini koynuna sok da onu geri çıkardığında pırıl pırıl bir ışık kaynağı şeklinde, kusursuz ve her türlü lekeden arınmış olarak bembeyaz çıksın. Bu asa ve sağ elin, Allah’ın izniyle Firavun ve kavmine göstereceğin dokuz mucize içerisindedir. Sen bu mucizelerle, Firavun ve kavmini yaratılış sebepleri olan nizam ve ahlak ile yaşamaya ve Allah’ın emirlerine itaate davet et. Çünkü Firavun ve kavmi insanların haklarını yiyen, ilahî yasaları çiğneyip taşkınlık yapan, yoldan çıkmış bir toplum haline geldi.”

13. Böylece Mûsâ, Firavunun karşısına çıkıp ona ilâhî buyrukları tebliğ etti. Firavun ile iman eden sihirbazlar dışındaki mucizeye şahit olanların büyük bir bölümü de inkârda direttiler. Öyle ki doğru yola davet eden mucizelerimiz gerçeği gösteren deliller olarak onlara ulaşınca yine de kendisine inanmadılar ve dediler ki: “ Belli ki sen bir sihirbazsın ve bu olağanüstü olaylar da apaçık bir büyüdür”

14. Aslında vicdanları, gördükleri mucizelerin sihir olmadığından emindi ve onların Allah’tan olduğunu gayet iyi anlamışlardı. Onun bir sihirbaz değil, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Fakat inkârda ve yanlışta ısrar etmeleri ve büyüklenmeleri yüzünden, gerçeği çarpıtarak bile bile mucizeleri inkâr ettiler. Bu sebepten dolayı insanlık tarihini bir gözden geçir ve yeryüzünde fesat çıkaran Firavun gibi bozguncuların sonlarının nasıl olduğuna bir bak bakalım. Onlar yok olup gittiler.

15. Andolsun biz Firavunun asırlarca zulmettiği İsrailoğulları’nı o zulümlerden kurtardık ve her bakımdan zirveye taşıdık. Mûsâ’nın soyundan gelen Davud’a ve Süleyman’a da derin bir kavrayış, kuşlarla konuşma gibi hususî bir ilim, üstün bir yetenek ve hükümranlık vermiştik. Onla ilim, iman ve ahlak temelleri üzerinde yükselen muhteşem bir devlet kurdular. Devletin zengin olması onları şımartmadı. Bu yüzden onlar da bu ilme karşılık: “Bizi bu bilgilerle mü’min kullarından pek çoğunun üzerinde farklı meziyetler verip üstün kılan Allah’a hamdolsun” diye şükrederlerdi.

16. Süleyman babasının ölümünün ardından ilim ve hâkimiyet konularında onun yolunu izledi ve Davud’un varisi olarak tahta geçti. Sonra insanlar arasında hak ve adaletle hükmetmek üzere hükümdarlık makamına geçip Allah’ın lütuflarını insanlara şöyle anlattı: “Ey kavmim! Bize bir mucize olarak kuşların konuşma dili olmak üzere, karınca gibi bazı hayvanların dilleri, onlarla anlaşabilme yeteneği ve bununla birlikte insanların yaratılış sebepleri öğretildi ve bize ihtiyacımız olan her şeyden gerektiği kadar bir nasip verildi. Şüphesiz Allah’ın bize bahşettiği bu nimetler çok büyük bir ilahı lütuftur diyerek minnettarlığını belirtti. “

17. Süleyman cinlerden insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusunu topladı. Cinler ve kuşlar ordunun her türlü lojistik hizmetlerinde istihdam edilirken, insanlar bizzat savaşan gruptaydı. Hepsi birlikte Allah yolunda cihat etmek üzere düzenli şekilde ve tam bir itaat içinde Yemen’e doğru ilerliyorlardı.

18. Nihayet karınca vadisine geldiklerinde vadideki karınca yuvasının yöneticisi olan dişi bir karınca dedi ki: “Ey karıncalar! Hemen yuvalarınıza girin ki Süleyman ve orduları, farkında olmadan sizi ezmesinler.”

19. Allah’ın lütuflarını kudret ve merhametini gözler önüne seren bu manzara karşısında Gücün zirvesinde dahi en zayıfın hukukunu gözeten Süleyman, onun bu sözüne hayranlıkla gülümsedi ve ardından da: “Ey Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin sayısız nimete şükretmemi, her zaman senin razı olacağın salih amel işlemeyi ve ne kadar güçlü olursam olayım, en zayıfın hakkını gözetmeyi bana nasip eyle. Şefkat ve rahmetinle beni razı olduğun hayırlı, erdemli salih kullarının arasına dahil et diye dua etmişti.”

20. Bir gün Süleyman ordularını teftiş esnasında emrindeki kuşları gözden geçirdi. Özel yeteneklerle donatılmış Hüdhüd adlı kuşu göremeyince diğerlerine dedi ki: “Neden çavuşkuşu denen Hüdhüd ‘ü göremiyorum? Neden vazifesinin başında değil? Yoksa görevini terk edip kayıplara mı karıştı ki çağırdığım halde gelmemiştir? Hüdhüd, kuşlar ordusu içinde başına buyruk, akıllı, zeki bir askerdi.

21. O’nun başına buyruk hareketleri diğerlerine yansır endişesiyle: Bu sefer bana geçerli bir mazeret bildirmezse ona itaatsizliğinden dolayı ya ağır bir ceza vereceğim ya da görevi ihmal suçundan onun kellesini uçuracağım dedi.

22. Derken çok geçmeden kuşlar içinde özel bir yeri olan Hüdhüd çıkıp geldi ve kendisine nerede kaldığını soran Süleyman’a dedi ki: ” Ey Süleyman! Ben senin bile gitmediğin uzak diyarlara gittim. Araştırmalarım sonucunda henüz senin bile bilmediğin bir şeyi öğrendim ve Sebe halkından sana çok mühim ve doğruluğu kesin olan bir haber getirdim diye cevap vermişti.

23. Süleyman, Sebe ülkesi hakkındaki bu çok önemli bilginin ne olduğunu sorunca Hüdhüd şöyle demişti: Ben, Sebe’yi Belkıs adında bir kadın kraliçenin yönettiğini gördüm. Ona bir hükümdarın sahip olması gereken her türlü yetki bilgi, beceri ve imkânın verilmiş olduğunu gördüm. Ayrıca muhteşem ve çok görkemli bir tahta, güçlü bir yönetime sahip.

24. Ama maalesef kraliçe ve kavminin Allah’la birlikte güneşi ilah edinip taptıklarını gördüm. Demek ki şeytan, yaptıkları bu çirkin işleri kendilerine güzel göstererek, onları yoldan çıkarmış. Dolayısıyla bulunmaları gereken doğru yol üzerinde değiller.

25.  Hâlbuki göklerde ve yerde gizli bulunan ne varsa her şeyi açığa çıkaran, gizleyip kendinize sakladıklarınızı da açığa vurduklarınızı da bilen yüce Allah’a ibadet edip secde etmeleri ve arşın Rabbine inanarak yaşamaları gerekmez mi? Ancak mülkün ve egemenliğin yegâne sahibi olan Allah’a kulluk etmek dururken şeytana uyup O’na şirk koşmakta ve basiretleri körelmişçesine davranmakta, bir türlü tevhide dönmemektedirler.

26.Büyük Arş’ın Rabbi olan Allah O’dur ki, kendinden başka hükümlerine boyun eğilecek ilâh yoktur.

27. Bunun üzerine Süleyman hem haberin doğruluğundan emin olmak hem de Sebe kraliçesini tevhide davet etmek üzere bir mektup yazdı ve Hüdhüd’e: “ Göreceğiz bakalım, doğru mu söyledin yoksa Sebe halkı hakkında yalan mı söylüyorsun dedi.

28. Bir süre sonra Süleyman yazdırdığı mektubu vermek için Hüdhüd’ü çağırdı ve: Bunu anlamamız için şu mektubu onlara götür, sonra yanlarından biraz uzaklaş. Bak bakalım mektubuma tepkileri ne olacak?” Sonra da dönüp bana gördüklerini anlat” dedi.

29. Sebe’nin kadın hükümdarı Belkıs, Süleyman’dan gelen mektubu okuduktan sonra etrafındakileri toplayıp onlara dedi ki: “Ey ileri gelenler! Bana gerçekten çok önemli bir mektup geldi.

30. Bu mektup peygamber Süleyman’dan geliyor ve Rahman ve Rahim olan Allah’ın adına “Bismillahirrahmanirrahim”’ diyerek başlıyor.

31. Mektubun özü de şu: Sakın Allah adına yaptığım davetin önemini küçümseyerek bana karşı büyüklük taslamayın ve Allah’ın davetine ve O’nun hayat nizamına teslim olarak bana gelin” diye yazmaktadır.

32. Sebe kraliçesi Belkıs mektubu okuduktan sonra onlara dedi ki: “Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında ne yapmamız gerektiği hakkında bana bir fikir verin, görüşleriniz nedir? Çünkü bilirsiniz ki ben size danışmadan hiçbir konuda kesin karar vermem.”

33. Bunun üzerine kurmayları ona şöyle dediler: “ Kraliçemiz! Bildiğiniz gibi biz son derece güçlü ve savaşçı bir milletiz. Savaşmak konusunda bize güvenebilirsin. İstersen Süleyman’ın ordusunun karşısına çıkar, savaşırız. Düşün taşın yine de karar senindir. Artık bir değerlendirmede bulunup neyi emredeceğine sen karar ver.”

34. Bunları dinleyen Belkıs dedi ki: “Doğrusu zorba hükümdarlar bir beldeye girdiklerinde oranın düzenini altüst ederler ve bozguna uğratırlar. Ve halkın ileri gelenlerini de öldürerek, esir ederek veya sürgüne göndererek aşağılık ve perişan bir duruma düşürürler. Bu her zaman böyle olmuştur. Herhalde mağlup olursak onlar da maalesef bize böyle yaparlar.

35. Belkıs, zeki bir yöneticiydi. Savaş yerine diplomasiyi tercih etti. Bu sebeple ben onlara bir gümüş ve değerli mücevherlerle dolu büyük bir hediye göndereyim de elçilerin geriye getireceği cevap ve haberleri bekleyeyim. Bakalım, Süleyman mal mülk ile savuşturulabilecek bir kimse miymiş?

36. Belkıs’ın elçileri hediyeleri ile Süleyman’a geldiğinde, Süleyman onlara şöyle dedi: “Beni bu hediyelerle kararımdan caydırmak için kandırabileceğinizi ve bana lütufta bulunduğunuzu mu sanıyorsunuz? Siz beni hediyelere kanacak, ya da servetine servet katmak isteyen biri mi zannettiniz? Allah’ın bana verdiği peygamberlik ve ilâhî nimetler, size gelip geçici verdiği zenginlikler gibi her şeyden çok daha hayırlıdır. İşte bu tür hediyeleriniz ancak sizin gibi manevi değerlerin kıymetini bilmeyen, yalnızca maddî zenginliklere değer veren ve dünya hayatından başka hayat kabul etmeyen insanları sevindirir. Sizin bana vermek istediğiniz hediyelerin Allah’ın bana bahşettiği, tevhit inancı ve ilim gibi nimetler karşısında sözü bile edilmez.

37. Şimdi, bu hediyelerle seni gönderenlerin yanına dönün ve kraliçenize şu mesajımı iletin: Andolsun yaratılışlarının sebebi olan sınırlarını Allah’ın belirlediği hayat nizamına yönelip iman etmezlerse ve ilâhî hükümlere boyun eğmemekte ısrar ederlerse, biz onlara asla karşı koyamayacakları ordularla geliriz. Sonra onları aşağılanmış ve küçük düşürülmüş bir halde o ülkeden sürüp çıkarırız.” Süleyman’ın sahip olduğu baş döndürücü kudret ve zenginliği gören elçiler, ülkelerine dönüp durumu kraliçeye bildirdiler ve böylesine kudretli bir orduyla asla baş edemeyeceklerini anlattılar. Bunun üzerine Belkıs, Süleyman’ın isteklerini görüşmek ve kendilerini dâvet ettiği dini öğrenmek üzere, Kudüs’e geleceğini bildirdi.

38. Bu haber üzerine danışmanlarını toplayan Süleyman: “Ey ileri gelenler ey becerikli sanatkârlarım! Onlar gönülden Allah’ın hükmüne teslimiyet gösterip bana gelmeden önce hanginiz Belkıs’ın sarayındaki tahtının aynısını yapıp bana getirebilir?” dedi.

39. Bunun üzerine Süleyman’ın hizmetindeki cin gibi becerikli ve güçlü kuvvetli bir zanaatkâr: “Sen oturduğun makamından kalkmadan önce ben onun tahtını sana yapar getiririm. Gerçekten ben bunu yapmaya yetecek güçte ve kabiliyette bilgili biriyim. Söylediğimi yaparım bu konuda bana güvenebilirsiniz ” dedi.

40. Orada bulunan biri ya da kendinde kitaptan özel bir ilime sahip olan Süleyman: “Ben göz açıp kapayıncaya kadar o tahtı yapar getiririm” dedi. Ve bir süre sonra da taht Süleyman’ın önüne gelince. Süleyman dedi ki: “Bu mucizeyi görüp yaşamak, tıpkı diğer mucizelerde olduğu gibi bana Rabbimin bir lütfudur. Rabbim beni verdiği güç ve nimetlerle kendisine şükredecek miyim yoksa öyle bir lütfu kendimden bilip nankörlük mü edeceğim diye imtihan ediyor. Bu durum hepinize ders olsun. Kim Allah’a teslim olarak yaşayıp şükrederse, kendi iyiliği için şükretmiş olur. O, insanlardan istediği her şeyi, yine insanların yaran için istemektedir. Kim de O’ndan yüz çevirip nankörlük ederse şüphesiz kendisine kötülük yapmış olur. Rabbim hiç kimsenin şükrüne, hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, lütuf ve ikramı pek bol olan kerem sahibidir. O, dünya hayatında herkese karşı çok cömerttir. Mü’minlere karşı da şefkatli ve merhametlidir.

41. Süleyman, saltanat ve zenginliğin gelip geçici olduğunu, bunların ancak imtihan amacıyla insana verildiğini, bu gibi dünya nimetlerine aldanıp da ahireti unutmamak gerektiğini, hiç bitmeyecek gerçek saltanatın, zenginliğin Allah katında olduğunu Belkıs’a etkileyici bir üslûpla anlatmak istiyordu. Bunun için, adamlarına dedi ki: “Onun tahtında birtakım değişiklikler yapıp dışarıdan bakıldığında eski ve değersiz bir şeymiş görüntüsü verin. Bakalım arasındaki farklılıkları görüp anlayabilecek mi, yoksa anlamayacak mı.” Bakalım dünyevi zenginliklerin gelip geçici olduğunu anlayıp doğru yolu bulabilecek mi ve gerçeği görüp hidayete erecek mi? Yoksa tahtı uğrunda imanı reddederek doğru yolu bulamayan hidayete eremeyen kimselerden mi olacak?

42. Sebe hükümdarı Belkıs, Süleyman’ın huzuruna gelince: “Senin tahtın da böyle miydi?” denildi. “ Dikkatli bir şekilde tahtı inceledi ve şaşkınlık içinde: Evet sanki bu benim tahtım dedi. Belkıs, ilahî bir güç olmadan tahtın buraya gelmesinin imkânsız olduğunu anlamıştı. Sözlerine şöyle devam etti: Daha önce senin gerçek bir peygamber olduğuna dair yaptığımız araştırmalar ve Hüdhüd’ün mektup getirmesi gibi hadiselerden dolayı bize bilgi ulaşmıştı ve biz senin çağrına boyun eğmeye ve Müslüman olmaya karar vermiştik ” dedi. Süleyman, Allah’ın verdiği nimetler üzerinden Belkıs’a dolaylı olarak şu mesajı verdi: “Gördüğün gibi ben senden daha zenginim ama bu zenginliği kendimden bilmiyor, onu Allah’a ait bir emanet olarak görüyorum. Belkıs bu dolaylı tebliğden etkilenmişti.

43. Belkıs’ın o güne kadar neden iman etmediğine gelince: Çok zeki bir kadın olmasına rağmen onu gerçeği bulmaktan alıkoyan, inadı ve kibri değil, başta güneş olmak üzere Allah’la birlikte ilah edinip taptığı şeyler, kendisini Müslüman olmaktan ve Allah’a ibadetten alıkoymuştu. Çünkü o putperest bir ortamda dünyaya gelmiş, müşrik olarak yaşamaya yatkın inkârcı bir kavimdendi. Ve içinde yetiştiği toplumun kültüründen, inancından ister istemez etkilenmişti. Ancak o özünde iyi bir insandı.

44. Sebe melikesi, sarayın salonuna davet edildi ve kraliçeye: ” Sarayın salonuna davet edildi ve buyurun saraya girin ” denildi. Kapıdan girince üzeri şeffaf billur camla kaplı bir zemin vardı. Belkıs onu görünce derin bir su sandı ve sanki bir havuza girdiğini zannedip ıslanmasın diye eteklerini topladı. Bunu gören Süleyman şöyle dedi: “ Korkma o, su izlenimi veren billur camdan yapılmış dümdüz bir zemindir. Ama sen, onu ilk bakışta derin bir havuz zannettin. İşte, önyargılara kapılarak hakikati göremeyen insanın durumu da böyledir. Hak din, ona ilk bakışta sıkıntılı, meşakkatli bir yol gibi görünebilir. Ancak, insan ve şeytanların telkinleri sonucu zihninde oluşan batıl önyargıları aşarak hakka yöneldiği takdirde, ondaki güzelliği ve parlaklığı açıkça görecektir.Süleyman’ın böyle büyük bir zenginlik ve kudrete sahip olmasına rağmen, asla kibre kapılmadığını, aksine derin bir tevazu ile Rabbine yönelip O’na şükrettiğini gören ve böyle bir mülke herhangi bir hükümdarın değil, ancak bir peygamberin sahip olabileceği neticesine varan kraliçe Belkıs: Ey Rabbim! Gerçekten ben bunca yıl güneşi ilah kabul etmekle kendime yazık etmişim. Artık Süleyman’la beraber alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum” dedi. Ama insanlık tarihinde bütün saltanat sahipleri Belkıs gibi teslim olmadılar.

45. Andolsun biz Semud kavmine de “ Yalnızca Allah’a kulluk edin ve O’nun belirlediği yasalar doğrultusunda hayatınızı düzenleyin” diye kardeşleri gibi yakından tanıdıkları Salih’i resul olarak gönderdik. Salih onları Allah’ın davetine uymaya çağırmış ve O’ndan başka varlıklardan medet ummamalarını istemişti. Fakat onlara bu tebliğ ulaşınca, Allah’a kulluk edecekleri yerde hemen birbirine hasım ve düşmanlık eden iki gruba ayrıldılar. Halkının bir kısmı Salih’e inanırken, diğer bir kısmı onun peygamberliğini inkâr etmişti. Salih kendisine inanmayanları Allah’ın azabı ile uyarınca, onlar da Salih’e meydan okumuşlar ve tıpkı Mekke müşriklerinin elçimiz Muhammed’ e dedikleri gibi “Madem peygamber olduğunu iddia ediyorsun, o halde bizi tehdit edip durduğun şu azabı getir de görelim” demişlerdi.

46. Bu durum karşısında Salih şaşırmış ve onlara: “Ey kavmim! Niçin iyilik ve güzellik dururken hâlâ kötülüğe ve azaba doğru koşuyorsunuz? Niçin yaratılışınızın sebebi olan Allah merkezli bir hayat nizamına iman edip, dünyada ve âhirette mutlu olmayı seçmiyorsunuz? Görüyorsunuz ki Allah sizlere rahmetine erişme imkânı sunmaktadır. İlâhî Rahmet ve merhametine layık olmak için doğruya yönelmeniz ve günahlarınızdan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemeniz gerekmez mi? Gelin, bu inatçı tutumunuzdan vazgeçip bana inanın ki Allah bu yaptıklarınızı affetsin demişti.

47. Kavmi ise Salih’in bu öğütlerine kulak vermek yerine, aralarındaki çekişmelere atıfta bulunarak Salih’e şöyle cevap verdiler: “Sen ve sana inananlar yüzünden bereketimiz kaçtı. Bize kıtlık-kuraklık gibi uğursuzluk getirdiniz ” Salih de onlara şöyle karşılık verdi: “ Bizim size bir uğursuzluğumuz yok. Sizin başınıza gelen ve uğursuzluk olarak saydığınız bu şeyler, şirk ve küfürde inatla direnmeniz sebebiyle, Allah tarafından gelen bir uyarı ve cezadır. Başınıza gelen kötü şeyler kendi yaptıklarınızın sonucudur. Doğrusu siz, hayırlınız şerlinizden ayrılsın diye başınıza gelen iyi ya da kötü tüm uyarılarla imtihan edilmekte olan bir kavimsiniz. Bana inandığınız takdirde Allah’ın sizleri ödüllendireceğini, aksi takdirde cezalandıracağını bildiriyorum” dedi.

48. Salih’in kavminin yaşadığı şehirde Salih ‘in peygamberliğine inanmayan ve müşriklerin elebaşları olan dokuz kişilik servet ve iktidar sahibi bir çete vardı. Bunlar ülkelerinde Allah’a kulluk ve teslimiyeti egemen kılmak yerine sürekli bozgunculuk çıkarıyor, hakikatlere iyiliğe ve hiçbir şeyi ıslaha yanaşmıyorlardı. Üstelik kendi çıkarlarını, halkın çıkarlarından üstün görürlerdi. Böylece ellerine geçirdikleri her fırsatta zayıfların mallarını türlü hilelerle gasp ederler. Hiç kimsenin hakkına riayet etmezlerdi. 

49. Salih’in davetinden rahatsız olan bu çete, gizlice bir araya geldi ve aralarında Allah’a ant içerek şöyle anlaştılar:” Bir gece ona ve ailesine gizlice bir baskın düzenleyelim ve hepsini ortadan kaldıralım. Sonra da onun intikamını almak isteyip hakkını arayacak yakınlarına: “Biz Sâlih ve ailesinin öldürüldüğü sırada orada değildik ve böyle bir şeye şahit olmadık. O yüzden onu öldürmediğimiz gibi, bu işi kimin yaptığını da bilmiyoruz. Gerçekten biz doğru söylüyoruz deriz ve işin içinden sıyrılırız. Böylece bütün kabilelerle savaşmayı göze alamayıp, kan diyetine razı olurlar ” dediler.

50.  Onlar kendi cehalet karanlıklarında kalarak, akılları sıra Allah’ın nurunu söndürmek için böyle bir tuzak kurdular. Oysa farkında olmadıkları bir şey vardı: Allah onların bu tuzaklarını biliyordu ve bu tuzağı onların başına geçirecekti. Biz de haklarındaki irademizi uygulamaya koyduk ve onların bütün tuzaklarını altüst ettik. Üstelik bunun farkına bile varmadılar. Kurduğumuz tuzakla birbirlerine düştüler ve birbirlerini yok ettiler.

51. Bir bak bakalım. Cehaletin karanlığında kalan zalimlerin kurduğu tuzakların akıbeti ne oldu? Biz onları ve kendilerine uyan yandaşlarını geriye tek kişi kalmadan tamamen yerle bir ettik.

52. Ey Mekkeli müşrikler! İşte, Allah’ın peygamberine tuzak kuran Semud halkının hazin sonunun ne olduğunu görüyorsunuz. Yaptıkları zulüm ve inkârda direnmeleri yüzünden, harabeye dönüp bomboş ve ıssız kalmış evlerin yıkıntılarına baksınlar. Ticaret için Şam’a gidip gelirken, yol üzerindeki yerlerin yerinde yeller esiyor. Şüphesiz bu Salih’in kıssasında düşünüp öğüt almayı bilen ve hakikatleri öğrenme peşinde olan bir toplum için ibret alınacak dersler vardır.

53. Sâlih’in kavminden kalpleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olarak iman eden ve Allah’a karşı gelmekten sakınanları ise Allah’ın azabından kurtardık. Salih’ten İbrâhim’e asırlar geçti, zaman değişti, isimler ve mekânlar değişti ama hak ve batılın mücadelesi hiç değişmedi.

54. Ey elçimiz Muhammed! Mekkeli müşriklere, tıpkı kendileri gibi peygamberleri yalanlayan Lut kavminin kıssasını da anlat. Biz vaktiyle Lut’u da kavmine peygamber olarak göndermiştik. Hani o erkek erkeğe sapık ilişkilere giren Sodom halkına şöyle demişti: “Siz nasıl oluyor da göz göre göre bu iğrenç sapıklığı ve insan yaratılışına aykırı olan bu hayasızlığı yapıyor ve haddinizi aşıyorsunuz?

55. Siz uyarılarıma rağmen kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Aman Allah’ım yazıklar olsun size. Doğrusu siz cahillikte ısrar edip ne yaptığını bilmeyen ve yapmış olduğunuz bu hayasızlığın akıbetini düşünmeyen ahlaksız rezil bir topluluksunuz.”

56. Lut’un bu öğütlerine rağmen onlar bildiklerini okumaya devam ettiler. Kavminin alaycı bir dille verdiği cevap: “ Lût ve onunla beraber olanları memleketimizden çıkaralım. Onlar güya sütten çıkmış ak kaşık gibi tertemiz ve namusuna düşkün ahlâklı insanlarmış. Yanımızda kalıp da kirlenmesinler ” demek oldu.

57. Lût’un bütün gayretlerine rağmen, Sodom halkı azdıkça azdı ve azaba müstehak oldular. Bunun üzerine Lût’u ve kâfirlerin zulmünü destekleyen karısı dışındaki bütün ailesini ve kendisine inananları, bu müşrik ve sapık kavmin içindeki şehirden çıkarıp kurtardık. Karısının da azabı hak edip geride kalmasını ve helâk olmasını takdir ettik.

58. Onların üzerlerine yağmur gibi öyle bir taş yağdırdık ki. Yağan taşlar onların mezar taşları oldu. Başlarına gelecek olan azap hususunda uyarılanların ve davet edildikleri ahlak ile yaşamaktan yüz çevirenlerin ve bu uyarıya kulak asmayıp ders almayanların üzerlerine yağan bu taş yağmuru gerçekten ne korkunçtu.

59. Ey Resûlüm! Bütün bu kıssalardan sonra de ki: “ Övülüp, şükredilmeye layık olan yalnızca Allah’tır. Mazlumları kurtaran, zalimlere hak ettiği cezayı veren Allah’a hamdolsun ve Peygamber olarak seçtiği seçkin ve salih kullarına selâm olsun. Şimdi söyleyin bakalım. Sonsuz kudret ve merhametiyle gerçek ve tek ilah olan Allah mı daha üstündür? Yoksa müşriklerin uydurup Allah’a ortak koştukları sözde ilahlar mı?” Her şeyi yaratan Allah’ın yasalarına uymak mı, yoksa yaratılmışların yasalarına uymak mı daha hayırlıdır? Onlara ölüm gelse durdurabilirler mi? Allah’ın yasalarına uymadıkları için hesaba çekilmekten kaçabilirler mi?” Oysa sonsuz nimetler ihsan eden Allah, elbette kulluk edilmeye layık yegâne kudrettir

60. Ey Allah’ın davetine kulaklarını tıkayıp, gözlerini kapayanlar. Bir düşünün bakalım taptığınız putlar mı kulluk edilmeye daha layıktır? Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten sizin için “tertemiz su indiren ve sonrada o su ile sizin bir tek ağacını ve yaprağını bile yaratamayacağınız görkemli bağları bahçeleri yetiştiren mi üstün? Bu sorulara cevabınız Allah olduğu halde, hala O’nunla beraber bir başka ilâh edinmek hiç olacak iş mi yakışık alır mı? Hayır bunu iddia edenler inkâr ve isyanda ısrar ettiklerinden dolayı, hakikatlere sırtlarını dönmüş ve yoldan sapmış bir topluluktur.

61. Bir daha düşünün! O âciz varlıklar mı kulluk edilmeye daha layık? Ya da yeryüzünü yaşamanıza uygun hale getirip, vadilerin aralarından ırmaklar akıtan, yeryüzü üzerine yerleştirilmiş kazıklar misali sabit ve sarsılmaz dağlar yaratan ve tatlı suyla, tuzlu suyun karışmaması için iki deniz arasına engel koyan Allah üstündür? Gerçek ilah O mu yoksa Allah ile beraber bir başka ilâh edinip de Allah’a ortak koştuklarınız mı? Bunları görüp düşünenler için Allah’tan başka ilah edinmek mümkün mü? Hayır onların çoğu ne söylediklerini bilmiyorlar ve gerçeği görmemezlikten geliyorlar.

62. Bir daha düşünün! O âciz varlıklar mı kulluk edilmeye daha layıktır. Yoksa darda kalanın kendisine yalvarıp dua ettiği zaman, çaresizin duasına cevap vererek yardımına yetişen ve onun sıkıntısını gideren, sizden öncekilere de size de rızkı veren ve sizi yasaları doğrultusunda yaşayın diye yeryüzünde yönetici halifeler yapan Allah üstün? Darda kalanın feryadını, hiçbir aracıya ve şefaatçiye gerek olmaksızın duyan ve imdadına yetişen, günahları bağışlayan sadece Allah’tır. Durum böyleyken, sizlere bu kadar nimeti veren Allah’a kulluk etmek yerine O’na ortak koşuyorsunuz öyle mi? Bütün bu nimetlere rağmen, hâlâ Allah ile beraber bir başka ilâhlar edinip, O’na şirk koşmak da ne demek? Bu akılsızlık ve nankörlük değil de nedir? Ne kadar da az düşünüyorsunuz ve gerçeklere gözünüzü gönlünüzü kapatarak bunlardan gerekli dersi niçin çıkarmıyorsunuz?

63. Yine düşünün; o âciz varlıklar mı kulluk edilmeye daha lâyıktır, yoksa karanın ve denizin zifiri karanlıklarında yıldızlar ile size yol gösteren ve yağmur rahmetinin öncesinde rüzgârları müjdeleyici olarak gönderen Allah üstün? O halde Rabbiniz Allah ile beraber bir başka ilâh edinip de hayatınızın nizamını ona kurdurarak Allah’a ortak koşacaksınız? Hâşâ! Allah müşriklerin ilahlık yetkisi vererek ortak koştuklarından çok uzak ve çok yücedir. Bilin ki; Allah’ın hiçbir ortaklığa ihtiyacı yoktur.

64. Yahut sizi ilkin yoktan yaratan öldükten sonra da yeniden diriltecek olan ve sizi hem gökten güneş, hava ve yağmurla hem de yerden çıkardığı bitki ve madenler gibi sayısız nîmetlerle rızıklandıran Allah’a rağmen, Allah ile beraber aciz bir ilâh mı edineceksiniz? Sen böylelerine de ki: “Eğer Allah’a ortak koşmakta ısrarla direnip “Ondan başka ilah var” diyorsanız ve bu iddianızda samimiyseniz, söylediklerinizin arkasındaysanız o halde getirin kesin delilinizi de görelim.” Yasalarına uyarak taptığınız ilahlar hakkında deliliniz varsa getirin! Size yasalar koyarak yönetenler neyi yaratmışlar? Rabbin onlara bir felaket gönderse engel olabilirler mi? Doğrusu siz müşrikler, atalarınızın izinden gitme sevdasıyla, bile bile bu kadar açık tevhit gerçeğini reddediyorsunuz.

65. Ey Muhammed! Bir de senin peygamberliğine inanmayan müşriklere de ki: “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka hiç kimse bilmez. Dolayısıyla onlar ve Allah’tan başka ilâh diye taptıkları yaratılmış olan varlıklar, kıyâmetin ne zaman kopacağını ve insanların ne zaman diriltileceklerini de bilemezler. Bunları yalnızca Allah bilir.

66. Güya ahiret hakkında engin bilgileri varmış gibi konuşuyorlar. Hayır asla. Fakat onlara ve kâfirlikte direnenlere kıyâmet günü ve ahiretle ilgili bilgiler ve ikna edici deliller peygamberler vasıtasıyla sürekli gelmiştir. Ama onlar hep dünya hayatı peşinde koştuklarından kıyametin gerçekleşeceği konusunda yine de şüphe duymaktalar. Dahası onlar ahiretle ilgili bunca delile karşı, körlüğü tercih etmişler ve uyarılara karşı kulaklarını tıkamışlardır. Bir türlü gerçeği göremezler. Öyleyken bilmedikleri hayat hakkında ileri geri konuşurlar.

67. Sen onlara ahirette hesaba çekileceklerini söylediğin zaman, inkâr eden müşrikler de şöyle derler: “Biz ve atalarımız ölüp toprak olduktan sonra yeniden diriltilip kabirlerimizden çıkarılacağız, öyle mi?

68. Andolsun ki, bu vaad bize anlatıldığı gibi daha önce atalarımıza da anlatılmıştı. Şimdiye kadar gerçekleşmediğine göre bu öncekilerin uydurduğu masallardan başka bir şey değildir.

69. Buna karşılık sen de onlara de ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah’a ortak koşup, âhireti inkâr eden ve sizin gibi bu gerçekleri yalanlayan günahkârların sonları nasıl olmuş araştırıp bir görün ve düşünün!”

70. Ey Peygamber ve onun izinden giden Müslüman! Sen tebliğ ettiğin gerçeklere karşı takındıkları tavır sebebiyle Allah’ı layıkıyla tanımamış olanların söylediklerine ve çirkin davranışlarına üzülme. Onların sana karşı düşmanlıkları seni karamsarlığa sevk etmesin. İnsanları Allah’ın yolundan alıkoymak için kurdukları tuzaktan dolayı da sakın daralıp canını sıkma. Geçmiş Peygamber kıssalarında gördüğün gibi Allah onların bütün tuzaklarını yine boşa çıkaracaktır. Sen elinden geleni yap, gerisini Allah’a bırak. Bilesin ki Allah sana yardım edecek ve onlara karşı zafere ulaşmanı nasip edecektir.

71. Bir de kâfirler sıkıştıkça alaylı bir üslupla derler kiSöyle bakalım nerede kaldı bu senin zafere ulaşacağın günler. Eğer iddianda doğruysan bu vaad ettiğin ölümden sonraki yeniden diriliş ve azap ne zaman gerçekleşecek? Bunlar boş tehditlerdir” diyorlar.

72. Sen de onlara de ki: “O acele gelmesini istediğiniz azabın bir kısmı, belki de dünya hezimeti olarak başınıza gelmek üzeredir. Siz yaşama dalıp azaptan habersiz yaşarken azap sizi yakalayıverir.

73. Böyleleri şunu iyi bilsinler ki, eğer, hâlâ onlara vaad edilen azap başlarına gelmemişse bunun bir tek sebebi var. Şüphesiz senin Rabbin hak ettikleri cezayı hemen vermeyip, onlara süre tanıyıp fırsat vermekle, insanlara karşı lütufkar davranmaktadır. Rabbin düşünüp yanlışlarından vazgeçmeleri için onlara süre verir. Ne var ki onların çoğu Allah’ın bu merhametini anlamaz ve şükretmezler. Azap üzerlerine gelmedikçe şımarırlar. Düşünüp öğüt almaları gerekmez miydi?

74. Zannetmesinler ki Rabbin onların yaptıklarından gafildir ve yaptıklarını gizleyince her şey bitmektedir. Hayır şüphesiz ki onların kalplerinde neleri gizlediklerini de neleri açığa vurduklarını da kesin olarak çok iyi bilmektedir.

75. Bilir, çünkü sizin için gizli gibi olan gökte ve yerdeki her şey O’nun bilgisi dahilinde ve adı Levh-i Mahfuz olan apaçık bir kitapta kayıt altındadır. Herkesin sakladıkları ve açıkladıkları, yazıcılarımız tarafından kitapta yazılmıştır.

76. Dikkat ederseniz, göreceksiniz. Şüphesiz bu Kur’an İsrailoğullarının ve Hristiyanların din hakkında bugün bile tartışıp ihtilâfa düştükleri âhiret, Peygamberlik, tevhid gibi birçok konuyu da açıklayıp gerçeği anlatmaktadır.

77. Çünkü bu Kur’an, mü’minler için yaratılış amaçlarını düşünüp nasıl yaşamaları gerektiğini açıklayarak doğru yolu gösteren bir hidayet ve hem dünyada hem ahirette kurtuluşa ileten ilâhî rahmet kaynağıdır.

78. Gerçek şu ki, senin Rabbin yeri ve zamanı geldiğinde onların arasında hak ettikleri ile hükmünü verecektir. Çünkü O her işte üstün olan mutlak güç ve otorite sahibidir ve her şeyi hakkıyla bilendir.

79. Ey Resûlüm sen yalnızca Rabbin olan Allah’a güven ve kararlılıkla yoluna devam et. Çünkü sen apaçık hakikati ortaya koyan ve hakkında en küçük bir şüphe bulunmayan bu Kur’an sayesinde dosdoğru yoldasın. Rabbinin davet ettiği hayat nizamı da doğru olanın ta kendisidir. Bu gerçeği ancak diri olan kalpler benimseyebilir.

80. Ey Peygamber! Onların hidayetleri için ne kadar arzulu olduğunu biliyoruz. Fakat ayetlerimizi inkâr edenler yaşayan ölüler gibidir. Müşriklerin seni ısrarla yalanlamalarına üzülme. Şunu bil ki sen kalpleri ölü olanlara bu daveti işittiremezsin. Gerçek kendilerine anlatıldığında, arkalarını dönüp kaçarak uzaklaşan basiretleri bağlanmış manevî sağırlara, ne kadar çırpınsan da davetini duyuramazsın. Onlar ayetlerimize kulaklarını tıkayarak sağırlaşmışlardır.

81. Bil ki sen gerçeğe karşı kör gibi davranan o manevî körleri de sapıklıklarından çevirip gerçeği gösteremez ve doğru yola yöneltemezsin. Sen yolumuzdan sapanları zorla yola getirecek değilsin. Zaten buna gücün yetmez Unutma! Sen ancak önyargılarından sıyrılarak ayetlerimize inananlara ve yaratılış sebeplerini öğrenip ona göre yaşamak isteyenlere bu mesajı duyurabilirsin. Zaten senin mesajına kulak verecek olan ve hakîkati gördükleri anda gerçeklere teslim olup derhal Rablerine boyun eğen Müslümanlar asıl onlardır.

82. Allah’ın ölü sağır ve körler hakkında vaat ettiği Kıyamet’le birlikte, Azap Günü geldiği zaman onları sorgulamak için yerden bir dabbe adı verilen canlı bir yaratık çıkarırız. Ki Dâbbet’ül-Arz denilen o canlı, insanların çoğunun ayetlerimize ve davetimize gönülden inanmadıklarını ve bu yüzden azâbı hak ettiklerini onlara duyuracaktır. O zaman tövbe edip bağışlanmak için yalvaracaklar, ancak tövbeleri kabul edilmeyecektir. İnsanlar iyilikte yapsa kötülükte yapsa bunları yeryüzünde yapmaktadır. İnkâr edenler için yeryüzünün şahitliği korkunçtur.

83. Biz büyük duruşmanın gerçekleşeceği hesap yerinde o gün her ümmetten, Allah adına yapılan davetten yüz çevirip ayetlerimizi yalan sayanları gruplar halinde toplarız. Artık onlar insan seli halinde sürüklenip topluca azap yerine sevk edilirler.

84. Nihayet hesap yerine geldiklerinde ağızlarına mühür vurulur ve yerden çıkan dâbbe, yaptıkları her şeye şahitlik eder. Bu şahitliklerin ardından Allah şöyle buyurur: “ Biz, size doğru olan hayat nizamını anlama yeteneği bahşetmiş, peygamberler ve kitaplarla da davet etmiştik. Bütün bunlara rağmen demek siz benim ayetlerimi düşünmeden, dinlemeden ve ne olduğunu anlamadan yalanladınız öyle mi? Hayır yalanlamadık, diyorsanız o halde yaptığınız neydi? Bugün için hiç hazırlık yapmadınız mı? İşte bugün bunun cezasını çekeceksiniz.

85. Böylece başta Allah’a şirk koşma olmak üzere yaptıkları haksızlık ve zulüm yüzünden hak ettikleri o azapla ilgili söz gerçekleşmiş olacaktır. Bu yüzden artık onlar suçlarını hafifletecek en ufak mazeret dahi bulamaz ve konuşamazlar. Dünyada Allah’a şirk koşmalarının ve peygamberleri yalanlamalarının karşılığında haklarında verilen hüküm karşısında söyleyecek söz de bulamazlar.

86. Gerçeği inkâra kendilerini şartlandırmış olanlar, Bizim geceyi şükredip huzur ve güven içinde dinlenmeniz için karanlık, gündüzü de çalışıp kazanmanız için aydınlık olarak yarattığımızı düşünmezler mi? Gece vaktinden, gündüz vaktine kadar, tevhit hakikatini gösteren onca delilden sonra nasıl söyleyecek söz bulabilirler? Evrende böyle mükemmel bir düzen kurarak sınırsız kudretini, ilmini, adaletini, hikmetini ortaya koyan Allah’ın, insanı başıboş bırakmayacağını, yapılan her iyiliğin ve kötülüğün karşılığını mutlaka vereceğini hiç düşünmüyorlar mı? Halbuki bunlarda Allah’a ve ahirete iman edip imanında derinleşecek bir topluluk için, Allah’ın kudretine dair hakikati gösterecek nice deliller ve dersler vardır. Oysa yarattığımız o mükemmel kâinat, hakikati görüp iman etmek isteyenler için bizim sınırsız gücümüze delalet ederken, onlar aciz varlıkları bize denk tutuyorlar.

87. Gerçekleşeceği kesin olan, o Kıyamet Günü gelip de diriliş için emrimiz üzere, İsrafil tarafından Sur’a üflendiği gün, Allah’ın dilediği kendilerinden korkuyu aldığı mü’min kimseler dışında göklerde ve yerde kim varsa herkes dehşet içinde tarifi imkânsız bir korkuya kapılır. Sonra Sura ikinci defa üflenip diriliş gerçekleştiğinde ise hepsi boyunları bükülmüş ve başları öne eğik olarak hesap vermek için mahşer meydanında Allah’ın huzuruna çıkarılacaktır.

88.  Ey Peygamber! Senin sabit bir şekilde şu gördüğün ve yerinden hiç yerinden oynatılmaz zannettiğin dağlar var ya. İşte o dağlar dünya ile beraber dönerek bulutların gökyüzünde yürümesi gibi akıp giderler. Ve Kıyamet Günü parçalanıp toz duman haline geleceklerdir. Bu, her şeyi şaşmaz bir yasaya bağlayıp, her şeyi sağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın ilminin ve kudretinin eseri ve muhteşem bir sanatıdır. Şüphesiz O, insanların yaptıklarından ve yapmaları gerekip de yapmadıkları her şeyden haberdardır.

89. Her kim Rabbinin huzuruna imanlı olarak güzel amelle iyilikle ve şirk koşmadan günahlardan arınmış olarak gelirse ona yaptığı iyiliklerden ve hak ettiklerinden daha hayırlı bir karşılık vardır. Onlar o gün, kıyametin dehşetinden ve korkusundan güven içinde korunmuş olacaklardır. Ancak şirk koşmamış ve peygamberlere inanıp emir ve yasaklarına uygun yaşayanlar kıyametin o dehşetinden etkilenmezler.

90. Kim de Allah’ın huzuruna bu gerçeklerden yüz çevirmiş ve şirk koşmuş olarak kötülük getirirse onlar da yüzüstü cehenneme atılırlar. Ve onlar şu acı sözleri duyacaklardır: “ Dünya hayatında yaptıklarınızın karşılığı budur. Siz burada yaptıklarınızdan başka bir şey mi bulacaktınız? Sizler ancak işlediğiniz kötülüklerin karşılığını çekiyorsunuz. Müstehak olduğunuz şey işte budur denilir.

91. Ey Peygamber! Sen içinde yaşadığın Mekke halkından başlamak üzere şu tevhit mesajını haykır. Şirk ve küfründe inatla direnenleri ve tüm insanları hak dine çağırarak de ki: “ Bakın, diğer bölgelerde kan gövdeyi götürürken, Allah sizin yaşadığınız Mekke şehrini güvenli kılıp, size huzur içerisinde yaşama imkânı sağlamıştır. Bilin ki ben sadece bizlere bütün bu nimetleri ihsan eden Allah’a kulluk eder ve O’ndan başkasından asla medet ummam. Ben Allah’tan başka taptığınız bütün ilâhları reddederek, Allah’ın mübarek kıldığı bu beldenin ve her şeyin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Eğer bu çorak beldede Kâbe olmasaydı, ne Arap yarımadasındaki bugünkü saygınlığınız olurdu ne de servetiniz. Zira Arabistan’ın dört bir yanında kargaşa ve anarşi hüküm sürerken, O Allah bu şehri haram belde ve saygıdeğer kılmıştır ve her şeyin gerçek sahibi ancak O’dur. O’nun daveti olan hayat nizamına uymaktan daha doğru ne olabilir? Ve bana gelince, ben Allah’a gönülden bağlı olan Müslümanlardan olmakla emrolundum.

92. Ben de O’nun emrini yerine getirip Kur’an’ı okumak anlamak, yaşamak ve insanlara ulaştırmakla ve başınıza gelecekler hakkında sizleri uyarmakla emrolundum. Kendiliğimden hiçbir şey söyleyemem. Bu mesaja inanan ve Allah’ın emirlerine göre yaşayan kazançlı çıkar. Artık kim Kur’an ile davet edildiği hayatı yaşamaya yönelip hidayete ererse kendi hayrına doğru yolu bulmuş olur. Kim de sırtını dönüp reddeder ve şeytanın yoluna saparsa kendine en büyük kötülüğü yapmış olur. Ey Resûlüm! Bu yüzden ona ve onun gibilere de ki: “ Tercih ve eylemlerinizden yalnızca siz sorumlusunuz. İnanmayan ise hüsrana uğrar. Sizin iman ya da inkarınızın bana ya da Allah’ a herhangi bir yaran yahut zararı olmaz. Ben sadece uyarıcıyım.”

93. Son olarak onlara ve kıyâmete kadar gelecek tüm insanlığa seslenerek şunu da söyle: “Allah’a hamdolsun. Bütün bu nimetlerinden dolayı kulluk edilmeye ve övülüp şükredilmeye layık yegâne kudret, bizleri yaratan Allah’tır. O size vaat ettiği tüm delillerini zamanı gelince size gösterecek ve Tevhit inancı, er geç muzaffer olacaktır. Ancak sizler bunu iş işten geçtikten sonra görüp anlayacaksınız” de. Ey Resûlüm! İçinizden hiç kimse “inandığımız değerlere davet için elimizden geleni yapıyoruz ama kabul etmiyorlar” demesin! Bugün Mekke’de istenen seviyede olmasa bile yarın Medine’de güzel sonuçlar göreceksiniz. Onlara davet yolunda yaptığınız hiçbir şey boşa gitmeyecek. Çünkü Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir. Sizler Rabbimden hiçbir şeyi gizleyemezsiniz. Her şeyi görür, bilir ve kaydeder ve hiçbir davranışınızı karşılıksız bırakmayacaktır.

 

1-3

1-3 Ta. Sin. Bunlar sizin dilinizin sesleri olan harflerden oluşan kelimelerle, gerçekleri açıklamakta olan Kur’an âyetleridir. Bu âyetler, iman edenlere rehberlik edip, müjdeler vermektedir. Böylesi bir imana sahip olanlar namazlarını bilinçle ve devamlı kılarlar, kalplerini Allah’ın davetine ısındırmak ve arınmak için ihtiyaç sahiplerine cömertçe yardımlarda bulunur ve âhirete de yürekten inanırlar.

1. Ta. Sin. Dinle bak, ey insan! Rabb’ inden sana bir mesaj geldi. Bunlar sizin dilinizin sesleri olan harflerden oluşan kelimelerle, gerçekleri açıklamakta olan Kur’an’ın ve insanlığa mutluluk ve kurtuluş yollarını gösteren apaçık bir Kitab’ın ayetleridir.

2. Bu âyetler İman eden mü’minler için bütün zamanlarda yol gösteren, Allah tarafından gönderilmiş dupduru bir hidayet kaynağı ve ilâhî nîmetleri haber veren büyük bir müjdedir.

3. Böylesi bir imana sahip olan o müminler ki namazı dosdoğru bir bilinçle devamlı ve aksatmadan özenerek kılarlar. Kalplerini Allah’ın davetine ısındırmak ve arınmak için ihtiyaç sahiplerine cömertçe yardımlarda bulunup mallarındaki fakirin hakkı olan sadakayı ve zekâtı seve seve verirler. Onlar ilâhî mahkemenin kurulacağı ahirete de yürekten ve kesin olarak inanırlar. İşte onlar cennetle müjdelenen müminlerdir.

4-5

4-5 Âhirete inanmayanlar yapıp ettiklerinin doğru ve güzel olduğunu sanarak, şirk ve küfrün bataklığında körcesine oyalanıp dururlar. İşte böyleleri azabın en kötüsüne uğrayacak ve kaybedenlerden olacaklar.

4. Şüphesiz Allah’a ve ahirete inanmayanların kötü olduğunu bile bile yaptıkları çirkin işler kendilerine nefisleri tarafından süslü ve güzel gösterildi. Bu yüzden onlar şirk ve küfür bataklığında kalpleri körelmiş olarak ve endişe içinde körü körüne bocalar dururlar.

5. İşte hayatlarından ahireti çıkardıkları için bu dünyada azabın en kötüsü onlaradır ve onlar ahirette de en zararlı çıkacaklar onlardır.

6

6 Hiç şüphesiz bu Kur’an her şeyin tek doğrusunu bilen ve bildiren, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından indirilmektedir.

6. Resûlüm! Şüphesiz bu Kur’an sana her şeyin tek doğrusunu hakkıyla ayrıntılarıyla bilmesi ve bildirmesiyle Alîm olan ve her hükmünde pek çok hikmetler bulunmasıyla da Hakîm olan Allah tarafından iletilmektedir.

7-12

7-12 Hani Musa, Mısır’a dönüşü yolunda uzakta bir ateş görmüş ve ailesine şöyle demişti: “Uzakta bir ateş gördüm, siz bekleyin de ben gidip bir bakayım, belki oradan ısınmak için bir ateş koru ve yol ile ilgili de bir haber getirebilirim.” Oraya varınca Musa’ya şöyle seslenildi: “Bu ateşin ışığı ve onun aydınlattığı çevresi mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi olan Allah Rahmandır, Rahimdir ve tek yüce olandır. Ey Musa! Kâinatı yaratan, sahibi olan, hüküm koyan ve hükmetme yetkisi olan Allah benim. Şimdi o elindeki asanı yere bırak.” Musa asasını yere bıraktı, asanın hızlı hareket eden bir yılana dönüştüğünü görünce hemen arkasını dönüp kaçmaya başladı. Bunun üzerine Allah, “Ey Musa! Korkma, benim huzurumda Peygamber seçtiklerimin korkmalarına gerek yoktur. Ayrıca bir haksızlık yaparak kendisine ve başkalarına zulmedip sonra da tevbe edip doğruya yönelenlerin korkmaları gerekmez.” Ey Musa! Şimdi de elini koynuna sok, çıkarınca da onu kusursuz bembeyaz bir ışık kaynağı olarak göreceksin. Bunlarla birlikte Firavun ve kavmine dokuz mucize göstereceğiz, sen de onları bu mucizelerle yaratılış sebepleri olan nizam ve ahlak ile yaşamaya davet et

7. Hani ailesi ile birlikte Medyen ’den Mısır’a giderken, soğuk ve karanlık bir gecede gideceği yolu şaşıran, hanımını da doğum sancısı tutmuş olan Musa ailesine: “ Durun ben uzakta bir ateş gördüm. Siz bekleyin de ben gidip bir bakayım. Belki oradan size yerimiz ve gideceğimiz yön hakkında yolumuzu bulduracak hayırlı bir haber ya da ısınmak için bir ateş koru getirebilirim. Umarım ki şu soğuk havada ateş yakar ısınırsınız” demişti.

8. Mûsâ oraya geldiğinde kendisine Allah tarafından ona şöyle seslenildi: “ İnsanlığa hidâyeti göstermek için yakılan ateşin bulunduğu bu yer ve çevresindeki herkes mübarek ve bereketli kılınmıştır. Alemlerin Rabbi ve her türlü eksikliklerden uzak olan Allah Rahmandır, Rahimdir ve pek yücedir.  

9. Ey Musa! Şüphesiz ben güçlü ve hikmet sahibi olan Allah’ım. Kâinatı yaratan, sahibi olan, hüküm koyan ve hükmetme yetkisi olan Allah benim. O hâlde çıkar ayakkabılarını, çünkü şu an Sînâ dağının eteklerindeki kutsal Tuva vadisinde, yüce bir makamın huzurunda bulunuyorsun.

10. Şimdi o elindeki asanı yere bırak.” Musa asasını yere bıraktı. Onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasını dönüp kaçmaya başladı. Bunun üzerine Allah: “Ey Musa! Korkma sakin ol. Çünkü sen artık peygambersin ve benim huzurumda ve korumam altında bulunan peygamberlerin korkması için hiçbir sebep yoktur.

11. Mûsâ, bu mucizenin şaşkınlığını yaşarken “Geçmişte kazara adam öldüren benden peygamber olur mu?” diye de içinden geçirdi. Bunun üzerine ey Mûsâ: Ancak her kim zulmeder ve zulümde diretirse, işte o Benden korksun. Çünkü zulüm, kesinlikle cezasız kalmayacaktır. Şu gerçeği de unutma. Kim kendisine ve başkalarına zulüm haksızlık ve kötülük yapar, sonra da işlediği kötülük yerine doğruya yönelerek iyilik yaparsa onlarında korkmaları gerekmez. Bilmeliler ki ben içtenlikle tevbe edip Allah’a yönelenlere karşı çok bağışlayanım, merhameti de pek bol olanım.

12. Haydi, endişelerini bir kenara bırak ve o adama vurduğun sağ elini koynuna sok da onu geri çıkardığında pırıl pırıl bir ışık kaynağı şeklinde kusursuz ve her türlü lekeden arınmış olarak bembeyaz çıksın. Bu asa ve sağ elin Allah’ın izniyle Firavun ile kavmine göstereceğin dokuz mucize içerisindedir. Sen Firavun ve kavmini bu mucizelerle yaratılış sebepleri olan nizam ve ahlak ile yaşamaya ve Allah’ın emirlerine itaate davet et. Çünkü Firavun ve kavmi insanların haklarını yiyen ilahî yasaları çiğneyen taşkınlık yapan, yoldan çıkmış bir toplum haline geldi.”

13-14

13-14 Musa bu mucizeler ve âyetlerle Firavun’u ve çevresindekileri doğru yola davet edince, Firavun ile adamları hemen, “Bu apaçık bir sihir ve sihirbazlık işidir.” dediler. Aslında iç dünyalarında gördüklerinin sihir, duyduklarının da sihirbazın sözleri olmadığını anlamışlardı, fakat büyüklük taslayıp kibirlenmeleri sebebi ile gerçeği çarpıtıp inkâr ettiler, bu sebepten bak bakalım sonları nasıl oldu.

13. Böylece Mûsâ, Firavunun karşısına çıkıp ona ilâhî buyrukları tebliğ etti. Firavun ile iman eden sihirbazlar dışındaki mucizeye şahit olanların büyük bir bölümü de inkârda direttiler. Öyle ki, bütün açıklığıyla doğru yola davet eden mucizelerimiz gerçeği gösterici deliller olarak onlara ulaşınca dediler ki: “ Belli ki bu olağanüstü olaylar, apaçık bir büyüdür”

14. Aslında iç dünyalarında Vicdanları gördükleri mucizelerin sihir olmadığını ve onların Allah’tan olduğunu gayet iyi anlamışlardı. Fakat inkârda ve yanlışta ısrar etmeleri ve büyüklenmeleri yüzünden gerçeği çarpıtarak mucizeleri bile bile inkâr ettiler. Bu sebepten dolayı insanlık tarihini bir gözden geçir ve yeryüzünde fesat çıkaran bozguncuların sonlarının nasıl olduğuna bir bak bakalım. Onlar yok olup gittiler.

15

15 Biz geçmişte Davud ve Süleyman’a da ilim ve hükümranlık vermiştik, bu yüzden onlar, “Bizi insanların çoğundan, bu bilgilerle üstün kılan Allah’a hamdolsun.” diyerek şükrederlerdi.

15. Andolsun biz Firavunların asırlarca zulmettiği İsrailoğullarını o zulümlerden kurtardık ve her bakımdan zirveye taşıdık. Mûsâ’nın soyundan gelen Davud’a ve Süleyman’a da derin bir kavrayış, üstün bir yetenek, hususî bir ilim ve hükümranlık vermiştik. İlim, iman ve ahlak temelleri üzerinde yükselen muhteşem bir devlet kurdular. Devletin zengin olması onları şımartmadı. Bu yüzden onlar da şükür hisleriyle dopdolu olarak: “Bizi bu bilgilerle mü’min kullarından pek çoğunun üzerinde mevki verip üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler.

16

16 Süleyman, babası Davud’dan sonra hükümdarlık makamına geçti ve kavmine şöyle seslendi: “Ey kavmim! Bize kuşların seslerinin ne anlama geldiği, onlarla anlaşabilme yeteneği ve bununla birlikte insanların yaratılış sebeplerinin bilgisi de bahşedildi. Bunlar Allah’ın apaçık lütuflarıdır.”

16. Süleyman babasının ölümünün ardından ilim ve hâkimiyet konularında onun yolunu izleyerek Davud’a mirasçı oldu. Sonra insanlar arasında hak ve adaletle hükmetmek üzere hükümdarlık makamına geçip Allah’ın lütuflarını insanlara şöyle anlattı: Ey kavmim! Bize bir mucize olarak kuşların konuşma dili olmak üzere, karınca gibi bazı hayvanların dilleri, onlarla anlaşabilme yeteneği ve bununla birlikte insanların yaratılış sebepleri öğretildi ve bize ihtiyacımız olan her şeyden gerektiği kadar bir nasip verildi. Şüphesiz bunlar bize Allah’ın apaçık fazileti ve lütfudur dedi. “

17-19

17-19 Bir gün Süleyman kendi yerli halkından, yabancılardan (cinlerden) ve kuşlardan oluşan ordusunu toplayıp yola çıktı, Karınca Vadisi’ne gelince vadinin halkından olan birisi kavmine şöyle seslendi: “Ey Karınca Vadisi’nin Halkı! Hemen evlerinize girin ki, Süleyman’ın ordusunun size bir zararı dokunmasın.” Süleyman bu sözleri duyunca tebessüm etti ve ardından da, “Rabbim bana, ana ve babama bahşettiğin sayısız nimetlere şükretmeyi, her zaman Seni razı edecek işler yapmayı nasip eyle, şefkat ve merhametinle hayırlı, erdemli kulların zümresinden olmayı lütfeyle.” diye dua etti.

17. Süleyman cinlerden (yabancılardan), insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusunu topladı. Cinler ve kuşlar ordunun her türlü lojistik hizmetlerinde istihdam edilirken, insanlar bizzat savaşan gruptaydı. Hepsi birlikte Allah yolunda cihat etmek üzere düzenli şekilde ve tam bir itaat içinde Yemen’e doğru ilerliyorlardı.

18. Nihayet karınca vadisine geldiklerinde vadideki karınca yuvasının yöneticisi olan dişi bir karınca dedi ki: “Ey karıncalar! Hemen yuvalarınıza girin ki Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezmesinler.”

19. Gücün zirvesinde dahi en zayıfın hukukunu gözeten Süleyman onun bu sözüne karşı, Allah’ın lütuflarını kudret ve merhametini gözler önüne seren bu hayret verici manzara karşısında masum bir mutluluk ve hayranlıkla gülümsedi ve ardından da: “Ey Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin sayısız nimete şükretmemi, her zaman senin razı olacağın salih amel işlemeyi, ne kadar güçlü olursam olayım, en zayıfın hakkını gözetmeyi bana nasip eyle. Şefkat ve rahmetinle beni razı olduğun hayırlı, erdemli salih kullarının arasına kat diye dua etti.”

20-26

20-26 Bir gün de, Süleyman kuşlarını denetliyordu ki, Hüdhüd’ün aralarında olmadığını gördü ve diğerlerine sordu, “Hüdhüd’ü aranızda göremiyorum, yoksa yine kayıplara mı karıştı? Bu sefer bana geçerli bir mazeret bildirmezse ona ağır bir ceza vereceğim ya da boynunu vuracağım. Derken çok geçmeden Hüdhüd çıkıp geldi ve Süleyman’a, “Ben senin henüz bilmediğin bir şeyi öğrendim, sana Sebe Halkı ile ilgili haberler getirdim. Orada bir kadının halkına yöneticilik yaptığını, her türlü yetkiye sahip olduğunu gördüm, üstelik bir de muhteşem tahtı var fakat O’nun halkı Allah’la birlikte Güneş’i ilah edinmiş, ona da tapıyorlar, şeytan da onlara yaptıkları bu işi cazip göstermiş ve yoldan çıkarmış, bu yüzden de doğru yolu bulamayacak hale gelmişler. Hâlbuki göklerde ve yerde gizli, saklı olanı aklımızdan geçirdiklerimizi ve yaptıklarımızın hepsini bilen Allah’tır ve O’ndan başka hükümlerine boyun eğilecek ilah yoktur, onların da arşın Rabbine inanarak yaşaması gerekmez mi?” dedi.

20. Bir gün Süleyman ordularını teftiş esnasında emrindeki kuşları gözden geçirdi. Özel yeteneklerle donatılmış Hüdhüd adlı kuşun aralarında olmadığını gördü ve diğerlerine dedi ki: “Neden Hudhud’u göremiyorum? Neden yerinde, vazifesinin başında değil? Yoksa görevini terk edip kayıplara mı karıştı ki çağırdığım halde gelmemiştir? Hüdhüd kuşlar ordusu içinde başına buyruk, akıllı, zeki bir askerdi. O’nun başına buyruk hareketleri diğerlerine yansır endişesiyle;

21. Bu sefer bana geçerli bir mazeret bildirmezse ona itaatsizliğinden dolayı ya ağır bir ceza vereceğim veya görevi ihmal suçundan onu keseceğim.

22. Derken çok geçmeden kuşlar içinde özel bir yeri olan Hüdhüd çıkıp geldi ve Süleyman’a dedi ki: ” Ey Süleyman! Ben uzak diyarlara gittim. Araştırmalarım sonucunda henüz senin bile bilmediğin bir şeyi öğrendim ve Sebe halkından sana çok mühim ve doğruluğu kesin olan bir haber getirdim.

23. Ben, Sebe’yi Belkıs adında bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm. Ona bir hükümdarın sahip olması gereken her türlü yetki bilgi, beceri ve imkânın verilmiş olduğunu gördüm. Ayrıca muhteşem ve çok görkemli bir tahta, güçlü bir yönetime sahip.

24. Ama maalesef onun ve kavminin Allah’la birlikte ilah edinip güneşe taptıklarını gördüm. Demek ki şeytan yaptıkları bu çirkin işleri kendilerine güzel göstererek onları yoldan çıkarmış. Dolayısıyla bulunmaları gereken doğru yol üzerinde değiller.

25.  Hâlbuki göklerde ve yerde gizli bulunan ne varsa her şeyi açığa çıkaran, gizleyip kendinize sakladıklarınızı da açığa vurduklarınızı da bilen yüce Allah’a ibadet edip secde etmeleri ve arşın Rabbine inanarak yaşamaları gerekmez mi?

26.Büyük Arş’ın Rabbi olan Allah O’dur ki, kendinden başka hükümlerine boyun eğilecek ilâh yoktur.

27

27 Bunun üzerine Süleyman da Hüdhüd’e, “Göreceğiz bakalım bu söylediklerin doğru mu, yoksa Sebe halkı hakkında yalan mı söylüyorsun?” dedi

27. Bunun üzerine Süleyman Hüdhüd’e: “ Göreceğiz bakalım, doğru mu söyledin yoksa Sebe halkı hakkında yalan mı söylüyorsun dedi.

28

28 Bir süre sonra da Süleyman Hüdhüd’ü çağırıp, “Şu mektubu onlara ulaştır, bak bakalım benim mektubuma karşı nasıl bir tavır takınacaklar, daha sonra da dönüp bana gördüklerini anlat.” dedi.

28. Bir süre sonra Süleyman yazdırdığı mektubu vermek için Hüdhüd’ü çağırdı ve: Bunu anlamamız için şu mektubu onlara götür, sonra yanlarından biraz uzaklaş. Bak bakalım mektubuma tepkileri ne olacak?” Sonra da dönüp bana gördüklerini anlat” dedi.

29-31

29-31 Kadın hükümdar, Süleyman’dan gelen mektubu okuduktan sonra kurmaylarını toplayıp onlara şöyle dedi: “Bana Süleyman’dan çok önemli bir mektup geldi mektup Rahman ve Rahim olan Allah adına diyerek başlıyor, ardından da, “Sakın bana büyüklük taslayıp da Allah adına yaptığım davetin önemini küçümsemeyin, kendi arzunuzla ve gönülden Allah’ın daveti hayat nizamına teslim olmak için bana gelin.”

29. Sebe’nin kadın hükümdarı Belkıs, Süleyman’dan gelen mektubu okuduktan sonra etrafındakileri toplayıp onlara dedi ki: “Ey ileri gelenler! Bana gerçekten çok önemli bir mektup geldi.

30. Bu mektup peygamber Süleyman’dan geliyor ve Rahman ve Rahim olan Allah’ın adına diyerek başlıyor.

31. Mektubun özü de şu: Sakın Allah adına yaptığım davetin önemini küçümseyerek bana karşı büyüklük taslamayın ve Allah’ın davetine ve O’nun hayat nizamına teslim olarak bana gelin” diye yazmaktadır.

32-35

32-35 Sebe melikesi kurmaylarına bu mektubu okuduktan sonra onlara sordu, “Efendiler, karşılaştığımız bu durumda ne yapmamız gerektiği konusundaki görüşleriniz nedir? Ben sizlerin görüşlerinizi almadan karar verip, cevap vermek istemiyorum.” Melike’nin seçkin kurmayları da ona şöyle dediler: “Bizler güçlü ve savaşçı bir milletiz, savaşmak konusunda bize güvenebilirsin fakat yine de karar senin.” Bunları dinleyen Melike de onlara, “Gerçek şu ki, hükümdarlar bir ülkeye girdiklerinde oranın altını üstüne getirir, o ülke halkının ileri gelenlerini de hor ve hakir duruma düşürürler. İşte onların hepsi böyle yapar, bu sebeple ben onlara bir hediye göndereceğim ve elçilerimize karşı nasıl tepki vereceklerini göreceğiz.” dedi.

32. Sebe kraliçesi Belkıs mektubu okuduktan sonra onlara dedi ki: “Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında ne yapmamız gerektiği hakkında bana bir fikir verin görüşleriniz nedir? Çünkü bilirsiniz ki ben size danışmadan hiçbir konuda kesin karar vermem.”

33. Kurmayları da ona şöyle dediler: “ Kraliçemiz! Bildiğiniz gibi Biz son derecegüçlü ve savaşçı bir milletiz. Savaşmak konusunda bize güvenebilirsin. İstersen Süleyman’ın ordusunun karşısına çıkar, savaşırız. Düşün taşın yine de karar senindir. Artık bir değerlendirmede bulunup neyi emredeceğine sen karar ver.”

34. Bunları dinleyen Belkıs dedi ki: “Doğrusu zorba hükümdarlar bir beldeye girdiklerinde oranın düzenini altüst ederler ve bozguna uğratırlar. Ve halkın ileri gelenlerini de öldürerek, esir ederek veya sürgüne göndererek aşağılık ve perişan bir duruma düşürürler. Herhalde mağlup olursak onlar da bize böyle yaparlar.

35. Belkıs, zeki bir yöneticiydi. Savaş yerine diplomasiyi tercih etti. Bu sebeple ben onlara bir gümüş ve değerli mücevherlerle dolu büyük bir hediye göndereyim de elçilerin geriye getireceği cevap ve haberleri bekleyeyim. Bakalım, Süleyman mal mülk ile savuşturulabilecek bir kimse miymiş?

36-37

36-37 Melike’nin elçileri hediyeleri ile Süleyman’a gelince, Süleyman onlara şöyle dedi: “Siz beni hediyelere kanacak, ya da servetine servet katmak isteyen biri mi sanıyorsunuz? Allah’ın bana bahşettiği doğru yol nimeti, sizin bana vermek istediklerinizden çok daha değerli ve hayırlıdır, sizlerin hediyesi ancak sizler gibi geçici, dünya hayatından başka hayat kabul etmeyenler için değerlidir. Şimdi sizi bu hediyelerle gönderenlere dönüp onlara şu mesajımı iletin: Yaratılışlarının sebebi olan sınırlarını Allah’ın belirlediği hayat nizamına yönelip iman etmezlerse (insanlara zulümden vazgeçmezlerse) andolsun karşı konulmaz bir güçle üzerlerine yürüyüp, onları küçük düşürülmüş bir halde hor ve hakir olarak o ülkeden çıkarırız.”

36. Belkıs’ın elçileri hediyeleri ile Süleyman’a geldiğinde, Süleyman onlara şöyle dedi: “Beni bu hediyelerle kararımdan caydırmak için kandırabileceğinizi ve bana lütufta bulunduğunuzu mu sanıyorsunuz? Siz beni hediyelere kanacak, ya da servetine servet katmak isteyen biri mi sanıyorsunuz? Allah’ın bana verdiği peygamberlik ve ilâhî nimetler size verdiği gelip geçici dünyalık zenginlikleri gibi her şeyden çok daha hayırlıdır. İşte bu tür hediyeleriniz ancak sizin gibi manevi değerlerin kıymetini bilmeyen, yalnızca maddî zenginliklere değer veren ve dünya hayatından başka hayat kabul etmeyen insanları sevindirir. Allah’ın bana bahşettiği doğru yol, sizin bana vermek istediğiniz hediyelerden çok daha değerli ve hayırlıdır,

37. Şimdi, seni bu hediyeleri gönderenlerin yanına dön. Ve onlara de ki; Andolsun yaratılışlarının sebebi olan sınırlarını Allah’ın belirlediği hayat nizamına yönelip iman etmezlerse ve ilâhî hükümlere boyun eğmemekte ısrar ederlerse, biz onlara asla karşı koyamayacakları ordularla geliriz. Sonra onları aşağılanmış ve küçük düşürülmüş bir halde o ülkeden sürüp çıkarırız.” Süleyman’ın sahip olduğu baş döndürücü kudret ve zenginliği gören elçiler ülkelerine dönüp durumu kraliçeye bildirdiler ve böylesine kudretli bir orduyla asla baş edemeyeceklerini anlattılar. Bunun üzerine Belkıs, Süleyman’ın isteklerini görüşmek ve kendilerini dâvet ettiği dini öğrenmek üzere, Kudüs’e geleceğini bildirdi.

38-40

38-40 Süleyman, elçilerin ülkelerine dönmelerinin ardından, Sebe melikesinin kendisi ile görüşmek üzere geleceğini düşündüğü için maharetli sanatkârlarını toplayıp onlara dedi ki: “Siz ey becerikli sanatkârlarım! Melike ve adamları gönülden teslim olmak üzere bize gelinceye kadar, içinizden hanginiz onun tahtının aynısını yapıp bana getirebilirsiniz?” Bunun üzerine Süleyman’ın hizmetinde olan yabancı mahir bir zanaatkâr (sanatkâr), Süleyman’a, “Ben sana onu, sen oturduğun yerden kalkmadan yapar getiririm, çünkü bu konuda kabiliyetli, bilgili ve güçlü biriyim.” dedi. Orada bulunan ve kitabi bilgilerle donanımlı başka biri de Süleyman’a, “Ben o tahtı sana göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda yapar getiririm.” dedi. Ve bir süre sonra da tahtı yapıp Süleyman’ın önüne getirdi. Süleyman onu görünce “Bunu görüp yaşamak da bana Rabbimin bir lütfudur. Rabbim beni bahşettiği güç ve nimetlerle kendisine şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye sınıyor. Her kim Allah’a teslim olarak yaşarsa kendisine iyilik, kim de O’ndan yüz çevirirse kendisine kötülük yapmış olur. Allah hiç kimsenin şükrüne muhtaç değildir. O, dünya hayatında herkese karşı çok cömerttir. Mü’minlere karşı şefkatli ve merhametlidir.” diyerek dua etti.

38. Bu haber üzerine danışmanlarını toplayan Süleyman: “Ey ileri gelenler ey becerikli sanatkârlarım! Onlar gönülden Allah’ın hükmüne teslimiyet gösterip bana gelmeden önce hanginiz Belkıs’ın sarayındaki tahtının aynısını yapıp bana getirebilir?” dedi.

39. Bunun üzerine Süleyman’ın hizmetindeki cinlerden olan yabancı ve güçlü kuvvetli bir zanaatkâr: “Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana yapar getiririm. Gerçekten ben bunu yapmaya yetecek güçte ve kabiliyette bilgili biriyim. Söylediğimi yaparım bu konuda bana güvenebilirsiniz ” dedi.

40. Orada bulunan ve kendinde kitaptan özel bir ilime sahip başka biri de: “Sen gözünü açıp kapayıncaya kadar ben o tahtı sana yapar getiririm” dedi. Ve bir süre sonra da tahtı yapıp Süleyman’ın önüne getirdi. Süleyman tahtı önünde kurulu bir biçimde görünce dedi ki: “Bu mucizeyi görüp yaşamak tıpkı diğer mucizelerde olduğu gibi bana Rabbimin bir lütfudur. Rabbim beni verdiği güç ve nimetlerle kendisine şükredecek miyim yoksa öyle bir lütfu kendimden bilip nankörlük mü edeceğim diye imtihan ediyor. Kim Allah’a teslim olarak yaşayıp şükrederse kendi iyiliği için şükretmiş olur. Kim de O’ndan yüz çevirip nankörlük ederse şüphesiz kendisine kötülük yapmış olur. Rabbim hiç kimsenin şükrüne, hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, lütuf ve ikramı pek bol olan kerem sahibidir. O, dünya hayatında herkese karşı çok cömerttir. Mü’minlere karşı şefkatli ve merhametlidir.

41

41 Süleyman bunların ardından da sözlerine şöyle devam etti. “Bu taht üzerinde birtakım değişiklikler yapın bakalım, kendisinin ki ile bunun arasındaki farklılıkları görüp anlayabilecek mi, yoksa anlamayacak mı?”

41. Süleyman, saltanat ve zenginliğin gelip geçici olduğunu, bunların ancak imtihan amacıyla insana verildiğini, bu gibi dünya nimetlerine aldanıp da ahireti unutmamak gerektiğini, hiç bitmeyecek gerçek saltanatın, zenginliğin Allah katında olduğunu Belkıs’a etkileyici bir üslûpla anlatmak istiyordu. Bunun için, adamlarına dedi ki: “Onun tahtını birtakım değişiklikler yapıp dışarıdan bakıldığında eski ve değersiz bir şeymiş görüntüsü verin ve tanınmaz hale getirin. Bakalım arasındaki farklılıkları görüp anlayabilecek mi, yoksa anlamayacak mı.” Bakalım dünyevi zenginliklerin gelip geçici olduğunu anlayıp doğru yolu bulabilecek mi gerçeği görüp hidayete erecek mi? Yoksa tahtı uğrunda imanı reddederek doğru yolu bulamayan hidayete eremeyen kimselerden mi olacak?

42-43

42-43 Sebe melikesi olan kadın, Süleyman’ın huzuruna gelince de Süleyman ona, “Senin tahtın da böyle miydi?” diye sordu. O da, “Evet, bu sanki benim tahtım.” dedi. Fakat taht üzerindeki ayrıntıları, değişiklikleri fark etmedi. Süleyman da orada bulunanlara dönüp, “Gerçeğin bilgisi bize önce verildiği için, Allah’a teslim olup Müslüman olmuştuk ama Melike ve kavmi Allah’la birlikte başka ilahlar edindiler ve ilah edindikleri de onları Müslüman olmaktan alıkoymuştur. Çünkü onlar müşrik olarak yaşamaya yatkın bir kavimdi.” dedi.

42. Sebe hükümdarı Belkıs Süleyman’ın huzuruna gelince: “Senin tahtın da böyle miydi?” denildi. “ Dikkatli bir şekilde tahtı inceledi ve hayret ve şaşkınlık içinde evet bu sanki benim tahtım dedi. Belkıs, ilahî bir güç olmadan tahtın buraya gelmesinin imkânsız olduğunu anlamıştı. Sözlerine şöyle devam etti: Daha önce senin gerçek bir peygamber olduğuna dair yaptığımız araştırmalar ve Hüdhüd’ün mektup getirmesi gibi hadiselerden dolayı bize bilgi ulaşmıştı ve biz senin çağrına boyun eğmeye ve Müslüman olmaya karar vermiştik ” dedi. Süleyman, Allah’ın verdiği nimetler üzerinden Belkıs’a dolaylı olarak şu mesajı verdi: “Gördüğün gibi ben senden daha zenginim ama bu zenginliği kendimden bilmiyor, onu Allah’a ait bir emanet olarak görüyorum. Belkıs bu dolaylı tebliğden etkilenmişti.

43. Belkıs’ın o güne kadar neden iman etmediğine gelince: Onu gerçeği bulmaktan alıkoyan, inadı ve kibri değil başta güneş olmak üzere Allah’tan başka ve Allah’la birlikte ilah edinip taptığı şeyler kendisini Müslüman olmaktan ve Allah’a ibadetten alıkoymuştu. Çünkü o putperest bir ortamda dünyaya gelmiş müşrik olarak yaşamaya yatkın inkârcı bir kavimdendi. Ve içinde yetiştiği toplumun kültüründen, inancından ister istemez etkilenmişti. Ancak o özünde iyi bir insandı.

44

44 Sebe melikesi sarayın salonuna davet edildi. Melike salonun billur camdan yapılmış zeminini görünce su zannederek eteklerini toplamaya başladı. Bunu gören Süleyman, melikeye, “Zemini su değil, fakat su izlenimi veren billur camdan yapılmıştır.” deyince, melike: “Rabbim! Ben bunca yıl güneşi ilah kabul etmekle kendime yazık etmişim, şimdi ben de Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbine teslim oldum.” dedi.

44. Ona: ” Saraya buyurun girin ” denildi ve sarayın salonuna davet edildi. Kapıdan girince üzeri şeffaf billur camla kaplı bir zemin vardı. Belkıs onu görünce derin bir su sandı ve sanki bir havuza girdiğini zannedip ıslanmasın diye eteklerini topladı. Bunu gören Süleyman şöyle dedi: “ Korkma o, su izlenimi veren billur camdan yapılmış dümdüz bir zemindir. Ama sen, onu ilk bakışta derin bir havuz zannettin. İşte, önyargılara kapılarak hakikati göremeyen insanın durumu da böyledir. Hak din, ona ilk bakışta sıkıntılı, meşakkatli bir yol gibi görünebilir. Ancak, insan ve cin şeytanlarının telkinleri sonucu zihninde oluşan batıl önyargıları aşarak hakka yöneldiği takdirde, ondaki güzelliği, parlaklığı açıkça görecektir.Süleyman’ın böyle büyük bir zenginlik ve kudrete sahip olmasına rağmen asla kibre kapılmadığını, aksine derin bir tevazu ile Rabbine yönelip O’na şükrettiğini gören ve böyle bir mülke herhangi bir hükümdarın değil, ancak bir peygamberin sahip olabileceği neticesine varan kraliçe Belkıs: ” Ey Rabbim! gerçekten ben bunca yıl güneşi ilah kabul etmekle kendime yazık etmişim. Artık Süleyman’la beraber alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum” dedi. Ama insanlık tarihinde bütün saltanat sahipleri Belkıs gibi teslim olmadılar.

45-46

45-46 Biz vaktiyle Semûd kavmine de soydaşları Salih’i peygamber olarak göndermiştik. Salih de kavmini Allah’ın davetine uymaya çağırmıştı. Fakat onlara bu tebliğ ulaşınca, birbirlerine hasım iki gruba ayrıldılar. Bu durum karşısında Salih de onlara, “Ey kavmim! Yaratılışınızın sebebi olan Allah merkezli bir hayat nizamına iman edip, ona uygun yaşayıp da niçin dünyada ve âhirette mutlu olmayı seçmiyorsunuz! Âdeta bir an önce azap gelsin diye azgınlık, isyan ve inkârda direniyorsunuz? Hâlbuki tevbe edip Allah’tan bağışlanma diler, doğruya yönelirseniz Allah’ın affı ve merhametine kavuşursunuz.” dedi

45. Andolsun biz Semud kavmine de “ Yalnızca Allah’a kulluk edin ve O’nun belirlediği yasalar doğrultusunda hayatınızı düzenleyin, ” diye Allah’ın davetine uymaya çağırması için kardeşleri gibi yakından tanıdıkları Salih’i resul olarak gönderdik. Fakat onlara bu tebliğ ulaşınca Peygamberin önderliğinde tek vücut olup Allah’a kulluk edecekleri yerde hemen aralarında çekişen ve düşmanlık eden iki gruba ayrıldılar.

46. Bu durum karşısında Salih de onlara dedi ki: “Ey kavmim! Niçin iyilik ve güzellik dururken hâlâ kötülüğe ve azaba doğru koşuyorsunuz? Yaratılışınızın sebebi olan Allah merkezli bir hayat nizamına iman edip, ona uygun yaşayıp da niçin dünyada ve âhirette mutlu olmayı seçmiyorsunuz? Günahlarınızdan dolayı Allah’ın ilâhî lütuf ve Rahmet ve merhametine layık olmak için zulüm ve haksızlıktan vazgeçerek doğruya yönelip Allah’tan bağışlanma dilemeniz gerekmez mi?

47

47 Kavmi ise Salih’e dönüp, “Biz senin ve seninle beraber olanların yüzünden, başımıza uğursuzluk geleceğine inanıyoruz.” dediler. Salih de onlara, “Başınıza gelen ve gelecek olan uğursuzluklar, sizin şirk ve küfürde inatla direnmeniz sebebiyledir. Allah sizleri bu uyarılarla sınamaktadır.” dedi.

47. Kavmi ise aralarındaki çekişmelere atıfta bulunarak Salih’e dedi ki: “Sen ve seninle beraber olanlar bize uğursuzluk getirdiniz “. Salih de onlara: “Sizin başınıza gelen ve uğursuzluk olarak saydığınız bu şeyler şirk ve küfürde inatla direnmeniz sebebiyle Allah tarafından gelen bir uyarı ve cezadır. Doğrusu siz hayırlınız şerlinizden ayrılsın diye başınıza gelen iyi ya da kötü tüm uyarılarla imtihan edilmekte olan bir kavimsiniz” dedi.

48-49

48-49 Salih’in kavminin yaşadığı şehri, dokuz kişilik bir çete yönetmekte idi, bunlar dirlik düzen tanımayan bozguncu ve zorba kimselerdi. Salih’in davetinden rahatsız olan bu çete, aralarında anlaşarak bir gece Salih ve onunla birlikte olanların evlerine baskın yapıp hepsini ortadan kaldırmaya karar verdiler, ardından onların kanını dava edecek olanlara gidip, “Bizim bunu yapanlarla bir ilişiğimiz, ilgimiz yok. Bizler doğrudan yana olan ve doğruları söyleyen kimseleriz.” demek üzere de anlaştılar.

48. Salih’in kavminin yaşadığı o şehirde yöneticilik yapan servet ve iktidar sahibi dokuz kişilik bir çete vardı ki, ülkelerinde Allah’a kulluk ve teslimiyeti egemen kılmak yerine sürekli bozgunculuk çıkarıyor, hakikatlere iyiliğe ve hiçbir şeyi ıslaha yanaşmıyorlardı. Üstelik kendi çıkarlarını, halkın çıkarlarından üstün görürlerdi. Böylece ellerine geçirdikleri her fırsatta zayıfların mallarını türlü hilelerle gasp ederler. Hiç kimsenin hakkına riayet etmezlerdi. 

49. Salih’in davetinden rahatsız olan bu çete gizlice bir araya geldi ve aralarında Allah’a ant içerek gizlice: ” Bir gece ona ve ailesine gizlice bir baskın düzenleyelim ve hepsini ortadan kaldıralım. Sonra da onun intikamını almak isteyip hakkını arayacak yakınlarına: “Biz Sâlih ve ailesinin öldürüldüğü sırada orada değildik böyle bir şeye şahit olmadık. O yüzden onu öldürmediğimiz gibi bu işi kimin yaptığını da bilmiyoruz. Ve gerçekten biz doğru söylüyoruz deriz ve işin içinden sıyrılırız. Böylece bütün kabilelerle savaşmayı göze alamayıp, kan diyetine razı olurlar. ” dediler

50

50 Onlar akılları sıra böyle bir tuzak kurdular, fakat Biz onların tuzaklarını boşa çıkardık, üstelik bunun farkına bile varmadılar.

50. Onlar kendi cehalet karanlıklarında kalarak akılları sıra Allah’ın nurunu söndürmek için böyle bir tuzak kurdular. Biz de haklarındaki irademizi uygulamaya koyduk ve onların bütün tuzaklarını altüst ettik. Üstelik bunun farkına bile varmadılar. Kurduğumuz tuzakla birbirlerine düştüler, birbirlerini yok ettiler.

51-53

51-53 Bak bakalım onların kurdukları tuzakların akıbeti ne oldu, Biz o tuzakların içinden mü’min olanları kurtarıp, geride kalanların tamamını azabımızla helak edip ortadan kaldırdık. Şimdi onların geçmişte yaşadıkları yerler bomboş ve ıpıssız kaldı. Salih’in kıssasında aklını işletip düşünenler için alınacak dersler vardır.

51. Bir bak bakalım. Cehaletin karanlıklarında kalan zalimlerin kurduğu tuzakların akıbeti ne oldu? Biz onları ve kendilerine uyan yandaşlarını geriye tek kişi kalmadan tamamen yerle bir ettik.

52. İşte zulmetmeleri ve inkârda ısrarları yüzünden, harabeye dönüp bomboş ve ıssız kalmış evleri yıkıntıları görsünler. Ticaret için Şam’a gidip gelirken, yol üzerinde o harabeleri görüyorsunuz. Şüphesiz bunda düşünüp öğüt almayı bilen ve hakikatleri öğrenme peşinde olan bir toplum için ibret alınacak dersler vardır.

53. Sâlih’in kavminden kalpleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olarak iman eden ve Allah’a karşı gelmekten sakınanları ise Allah’ın azabından kurtardık. Salih’ten İbrâhim’e asırlar geçti, zaman değişti, isimler ve mekânlar değişti ama hak ve batılın mücadelesi hiç değişmedi.

54-56

54-56 Biz vaktiyle Lût’u da peygamber olarak göndermiştik. O da kavmine şöyle demişti: “Siz nasıl oluyor da insan fıtratına uygun olmayan o iğrenç, utanmazlığı yapabiliyor, kadınları bırakıp da erkeklere yöneliyorsunuz? Siz gerçekten çok sapık, ahlaksız, rezil bir toplumsunuz.” Buna karşılık kavmi de kendi aralarında toplanıp dediler ki: “Biz Lût ve onunla beraber olanları memleketimizden çıkaralım, belli ki bunlar güya temiz kalmak isteyen kimselermiş.”

54. Biz vaktiyle Lut’u da kavmine peygamber olarak göndermiştik. Hani o erkek erkeğe sapık ilişkilere giren Sodom halkına şöyle demişti: “Siz nasıl oluyor da haddinizi aşarak göz göre göre bu iğrenç sapıklığı ve insan yaratılışına aykırı olan bu hayasızlığı yapıyorsunuz?

55. Siz uyarılarıma rağmen kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Aman Allah’ım yazıklar olsun size. Doğrusu siz hakikatlerden haberi olmayıp ne yaptığını bilmeyen ve cahillikte ısrar edip yapmış olduğunuz bu hayasızlığın akıbetini düşünmeyen ahlaksız rezil bir toplumsunuz.”

56. Kavminin cevabı ise alaycı bir dille: “Lût ve onunla beraber olanları memleketimizden çıkaralım. Onlar güya temizliğe pek düşkün ve ahlâklı insanlarmış. Yanımızda kalıp da kirlenmesinler ” demek oldu.

57-58

57-58 Biz de Lût ve ailesini bu müşrik, kâfir ve sapık kavmin içinden kurtardık, azabı hak eden karısını da azabı hak edenlerle birlikte helak ettik. Onların üzerlerine yağmur gibi taş yağdırdık. Uyarılıp, davet edildikleri ahlak ile yaşamaktan yüz çevirenlerin üzerlerine yağan bu taş yağmuru gerçekten çok korkunçtu.

57. Lût’un bütün gayretlerine rağmen, Sodom halkı azdıkça azdı. Bunun üzerine Lût’u ve kâfirlerin zulmünü destekleyen azaba müstahak karısı dışındaki bütün ailesini ve kendisine inananları, bu müşrik ve sapık kavmin içindeki şehirden çıkarıp kurtardık. Karısını da azabı hak edip geride kalmasını ve helâk olmasını takdir ettik.

58. Onların üzerlerine de yağmur gibi öyle bir taş yağdırdık ki. Yağan taşlar onların mezar taşları oldu. Başlarına gelecek olan azap hususunda uyarılanların fakat uyarıya kulak asmayıp davet edildikleri ahlak ile yaşamaktan yüz çevirenlerin ve başlarına gelecekler konusunda ders almayanların üzerlerine yağan bu taş yağmuru gerçekten ne kötüydü.

59-62

59-62 De ki: “Övülüp, şükredilmeye layık olan yalnızca Allah’tır. Selam olsun O’nun seçtiği peygamberlerine ve onların izinden gidenlere. Ey müşrikler! Şimdi söyleyin bakalım üstün olan ilah Allah mı, yoksa sizin uydurduğunuz sahte ilahlarınız mı?” Ey Allah’ın davetine kulaklarını tıkayan, gözlerini kapayanlar! Bir düşünün bakalım, gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip onunla eşsiz güzellikte bağlar, bahçeler yetiştiren Allah iken ve siz o bahçelerdeki bir tek ağacı bile ne yaratabilir ne de yetiştiremezken Allah’la birlikte başka ilah edinmek hiç olacak iş mi? Fakat onlar yine de bu hakikatlere sırtlarını dönüyorlar. Yeryüzünün nasıl böyle yaşamanıza uygun hale getirilmiş olduğunu, vadiler arasında akıtılan ırmakları, üzerine yerleştirilmiş olan sarsılmaz dağları, birinin suyu tuzlu ve acı, diğerinin suyu tatlı olan iki büyük su kütlesini birleştirip, sularını aralarına koyduğu engelle birbirine karıştırmadan yaratan, Allah’ı düşünün. Gerçek ilah O mu yoksa O’nunla birlikte ilah edinip de Allah’a ortak koştuklarınız mı? Bunları görüp düşünenler için Allah’tan başka ilah edinmek mümkün mü? Buna rağmen birçok insan bunları görmezlikten gelmektedirler. Peki darda kalmış olanın duasına karşılık verecek, yardımına yetişecek olan ve yeryüzünde sizden öncekilere de, size de rızkı veren Allah’la birlikte başka ilahlar edinip, O’na şirk koşmak nankörlük değil de nedir? Ne kadar az düşünüyor ve gerçeklere gözünüzü, gönlünüzü kapatıyorsunuz.

59. Ey Resûlüm! Bütün bu kıssalardan sonra de ki: “ Övülüp, şükredilmeye layık olan yalnızca Allah’tır. Mazlumları kurtaran, zalimlere hak ettiği cezayı veren Allah’a hamdolsun ve Peygamber olarak seçtiği seçkin ve salih kullarına selâm olsun. Şimdi söyleyin bakalım. Sonsuz kudret ve merhametiyle üstün ilah olan Allah mı daha hayırlıdır yoksa müşriklerin uydurup Allah’a ortak koştukları sözde ilahlar mı?” Her şeyi yaratan Allah’ın yasalarına uymak mı, yoksa yaratılmışların yasalarına uymak mı daha hayırlıdır? Onlara ölüm gelse durdurabilirler mi? Allah’ın yasalarına uymadıkları için hesaba çekilmekten kaçabilirler mi?”

60. Ey Allah’ın davetine kulaklarını tıkayıp, gözlerini kapayanlar. Bir düşünün bakalım taptığınız putlar mı kulluk edilmeye daha layıktır? Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten sizin için “tertemiz su indiren mi? Sonrada o su ile sizin bir tek ağacını ve yaprağını bile yaratamayacağınız görkemli bağları bahçeleri yetiştiren mi? Bu sorularacevabınız Allah olduğu halde, O’nunla beraber bir başka ilâh edinmek hiç olacak iş mi yakışık alır mı? Hayır bunu iddia edenler inkâr ve isyanda ısrar ettiklerinden dolayı hakikatlere sırtlarını dönmüş ve yoldan sapmış bir topluluktur.

61. Bir daha düşünün! O âciz varlıklar mı kulluk edilmeye daha layık? Ya da yeryüzünü yaşamanıza uygun hale getirip, vadilerin aralarından ırmaklar akıtan, yeryüzü üzerine yerleştirilmiş kazıklar misali sabit ve sarsılmaz dağlar yaratan ve tatlı suyla, tuzlu suyun karışmaması için iki deniz arasına engel koyan Allah mı? Gerçek ilah O mu yoksa Allah ile beraber bir başka ilâh edinip de Allah’a ortak koştuklarınız mı? Bunları görüp düşünenler için Allah’tan başka ilah edinmek mümkün mü? Hayır onların çoğu ne söylediklerini bilmiyorlar ve gerçeği görmemezlikten geliyorlar.  

62. Bir daha düşünün! O âciz varlıklar mı kulluk edilmeye daha layıktır. Yoksa darda kalanın kendisine yalvarıp dua ettiği zaman çaresizin duasına cevap vererek yardımına yetişen ve onun sıkıntısını gideren, sizden öncekilere de size de rızkı veren ve sizi yasaları doğrultusunda yaşayın diye yeryüzünde yönetici halifeler yapan Allah mı? Bütün bu nimetlere rağmen hâlâ Allah ile beraber bir başka ilâhlar edinip, O’na şirk koşmak da ne demek? Bu nankörlük değil de nedir? Bu nasıl bir akılsızlıktır? Ne kadar da az düşünüyorsunuz ve gerçeklere gözünüzü gönlünüzü kapatarak bunlardan gerekli dersi niçin çıkarmıyorsunuz?

63

63 Karanın ve denizin karanlıklarında, sizin yol bulmanızı sağlayan, yağmurun önünden rüzgârları müjdeci olarak gönderen ve bunca nimetleri yaratan Allah dururken, Allah’la birlikte başka ilah edinip de hayatınızın nizamını ona kurduracak ve Allah’a ortak mı koşacaksınız?

63. Yine düşünün; o âciz varlıklar mı kulluk edilmeye daha lâyıktır, yoksa karanın ve denizin kat kat karanlıkları içinde yıldızlar ile size yol gösteren mi? Yoksa yağmur rahmetinin öncesinde rüzgârları müjdeleyici olarak gönderen Allah mı?  O halde Rabbiniz Allah ile beraber bir başka ilâh edinip de hayatınızın nizamını ona kurdurarak Allah’a ortak koşacaksınız? Hâşâ! Allah müşriklerin ilahlık yetkisi vererek ortak koştuklarından çok uzak ve çok yücedir. Bilin ki; Allah’ın hiçbir ortaklığa ihtiyacı yoktur.

64-65

64-65 Sizi ilkin yaratan ve sonra da tekrar yaratmaya devam eden, öldükten sonra da yeniden diriltecek olan ve size hem gökten hem de yerden rızıklar veren Allah’a rağmen O’nunla birlikte başka ilahlar mı edineceksiniz? Sen böylelerine de ki: “Şayet Allah’a ortak koşmakta ısrarla direniyorsanız o halde deliliniz varsa getirin de görelim.” Ey Peygamber! Bir de onlara de ki: “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilemez, hiç kimse öldükten sonra ne zaman diriltileceğini de bilemez. Bunları yalnızca Allah bilir.”

64. Yahut sizi ilkin yoktan yaratan sonra onu tekrar yaratmaya devam eden öldükten sonra da yeniden diriltecek olan ve sizi hem gökten güneş, hava ve yağmurla hem de yerden çıkardığı toprak, bitki ve madenler gibi sayısız nîmetlerle sizi rızıklandıran Allah’a rağmen, Allah ile beraber put ve tağut gibi aciz bir ilâh mı edineceksiniz? Sen böylelerine de ki: “Eğer Allah’a ortak koşmakta ısrarla direnip Ondan başka ilah var” diyorsanız ve bu iddianızda samimi olarak söylediklerinizin doğruluğuna inanıyorsanız o haldeşunu da bizim ilahlarımızdan biri yoktan yarattı” diyerek kesin delilinizi getirin de görelim.” Yasalarına uyarak taptığınız ilahlar hakkında deliliniz varsa getirin! Size yasalar koyarak yönetenler neyi yaratmışlar? Rabbin onlara bir felaket gönderse engel olabilirler mi?

65. Ey Peygamber! Bir de onlara de ki: “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka hiç kimse bilmez. Onlar ve Allah’tan başka ilâh diye taptıkları yaratılmış olan varlıklar kıyâmetin ne zaman kopacağını ve insanların ne zaman diriltileceklerini de bilemezler. Bunları yalnızca Allah bilir

66

66 Âhiret ve Hesap Günü konusunda sürekli uyarılmalarına rağmen, müşrik ve kâfirlikte direnenler, yine de onun gerçekleşeceğinden şüphe etmekteler ve uyarılara karşı kulaklarını tıkamaktalar.

66. Hayır asla. Çünkü onlara ve kâfirlikte direnenlere kıyâmet günü ve ahiretle ilgili bilgiler ve ikna edici deliller peygamberler vasıtasıyla peş peşe gelmiştir. Hayır onlar hep dünya hayatı peşinde koştuklarından kıyametin gerçekleşeceği konusunda şüphe etmekteler. Hayır onlar Ahiretle ilgili bunca delile karşı körlüğü tercih etmişler ve uyarılara karşı kulaklarını tıkamışlardır. Bir türlü gerçeği göremezler. Öyleyken bilmedikleri hayat hakkında ileri geri konuşurlar.

67-70

67-70 Bir kısım müşrikler de şöyle derler: “Biz ve atalarımız, ölüp toprağa karıştıktan sonra yeniden diriltileceğiz öyle mi? Bize anlatılan bu mesele atalarımıza da anlatılmıştı, bunlar eskilerin uydurmalarından başka şeyler değiller.” Onlara de ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah’a ortak koşup, âhireti inkâr edenlerin akıbetleri nasıl olmuş bir düşünün.” Sen Allah’ı layıkıyla tanımamış olanların söylediklerinden hüzne kapılıp üzülme.

67. Bir kısım inkâr eden müşrikler de şöyle derler: “Biz ve atalarımız ölüp toprak olduktan sonra yeniden diriltilipkabirlerimizden çıkarılacağız, öyle mi?

68. Andolsun ki, bu vaad bize anlatıldığı gibi daha önce atalarımıza da anlatılmıştı. Şimdiye kadar gerçekleşmediğine göre bu öncekilerin uydurduğu masallardan başka bir şey değildir.

69. Buna karşılık sen de onlara de ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah’a ortak koşup, âhireti inkâr eden ve sizin gibi bu gerçekleri yalanlayan günahkârların sonları nasıl olmuş bir bakın ve düşünün!”

70. Ey Peygamber ve onun izinden giden Müslüman! Sen tebliğ ettiğin gerçeklere karşı takındıkları tavır sebebiyle onlara ve Allah’ı layıkıyla tanımamış olanların söylediklerine ve çirkin davranışlarına üzülme. Onların gayretlerini boşa çıkarmak ve insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için kurdukları tuzaktan dolayı da sakın daralıp canını sıkma. Geçmiş Peygamber kıssalarında gördüğün gibi Allah onların bütün tuzaklarını yine boşa çıkaracaktır. Sen elinden geleni yap, gerisini Allah’a bırak.

71-75

71-75 Onların sana, “Mademki doğru söylüyorsun, bu söylediğin ölümden sonra yeniden diriliş ve azap vaadi ne zaman gerçekleşecek.” demelerine karşılık sen de onlara de ki: “O çarçabuk gelsin de görelim dediğiniz azabın bir kısmı belki de peşinize düşmüştür bile.” Böyleleri şunu iyi bilsinler ki, senin Rabbin onların hak ettikleri cezayı hemen vermeyip, onlara süre tanıyıp fırsat vermekle çok lütufkâr davranmaktadır ama insanların çoğu bunu bilip anlamazlar. Ayrıca senin Rabbin, onların kalplerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da çok iyi bilmektedir. Gökte ve yerde insanlar için gizli ve bilinmez olan her şey O’nun bilgisi dahilinde, kayıt altındadır.

71. Bir de kâfirlersıkıştıkça derler ki: Söyle bakalım eğer iddianda doğruysan bu vaad ettiğin ölümden sonraki yeniden diriliş ve azap ne zaman gerçekleşecek, bunlar boş tehditlerdir?” diyorlar.

72. Sen de onlara de ki: “O acele gelmesini istediğiniz azabın bir kısmı belki de başınıza gelmek üzeredir. Siz yaşama dalıp azaptan habersiz yaşarken azap sizi yakalayıverir.

73. Böyleleri şunu iyi bilsinler ki, eğer, hâlâ onlara vaad edilen azap başlarına gelmemişse bunun bir tek sebebi var. Şüphesiz senin Rabbin hak ettikleri cezayı hemen vermeyip, onlara süre tanıyıp fırsat vermekle insanlara karşı lütufkar davranmaktadır. Rabbin düşünüp yanlışlarından vazgeçmeleri için onlara süre verir. Ama onların çoğu Allah’ın bu merhametini anlamaz ve şükretmezler. Azap üzerlerine gelmedikçe şımarırlar. Düşünüp öğüt almaları gerekmez miydi?

74. Zannetmesinler ki Rabbin onların yaptıklarından gafildir ve gizleyince her şey bitmektedir. Hayır şüphesiz ki onların kalplerinde neleri gizlediklerini neleri de açığa vurduklarını da kesin olarak çok iyi bilmektedir.

75. Bilir, çünkü gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki O’nun bilgisi dahilinde ve adı Levh-i Mahfuz olan apaçık bir kitapta kayıt altında olmasın. Herkesin sakladıkları ve açıkladıkları, yazıcılarımız tarafından kitapta yazılmıştır.

76-77

76-77 Bu Kur’an, İsrailoğullarının üzerlerinde tartışıp ayrılığa düştükleri konulara da açıklık getirmektedir. Yine bu Kur’an yaratılış amaçlarını düşünenler için, nasıl yaşamaları gerektiğini açıklayan, doğru yol rehberi ve rahmet kaynağıdır.

76. Doğrusu bu Kur’an İsrailoğullarının ve Hristiyanların din hakkında bugün bile tartışıp ihtilâfa düştükleri âhiret, Peygamberlik, tevhid gibi konuların birçoğunu da açıklayıp anlatmaktadır.

77. Aynı zamanda bu Kur’an, mü’minler için yaratılış amaçlarını düşünüp nasıl yaşamaları gerektiğini açıklayarak doğru yolu gösteren bir hidayet ve hem dünyada hem ahirette kurtuluşa ileten ilâhî rahmet kaynağıdır.

78-79

78-79 Şüphesiz Senin Rabbin tüm insanlar arasında, hak ettikleri ile hüküm verecektir. Çünkü O adil, güçlü, üstün olan ve her şeyi hakkıyla bilendir. Sen yalnızca Rabbine güven! O’nun davet ettiği hayat nizamı, doğru olanın ta kendisidir.

78. Şüphesiz senin Rabbin yeri ve zamanı geldiğinde onların arasında hak ettikleri ile hükmünü verecektir. Çünkü O her işte üstün olan mutlak güç ve otorite sahibidir ve her şeyi hakkıyla bilendir.

79. Ey Resûlüm sen yalnızca Rabbin olan Allah’a güven ve kararlılıkla yoluna devam et. Çünkü sen hakkında ne en küçük bir şüphe ne de bir gizlisi bulunan apaçık bir gerçeğin üzerindesin. O’nun davet ettiği hayat nizamı da doğru olanın ta kendisidir. Bu gerçeği ancak diri olan kalpler benimseyebilir.

80-81

80-81 Sen ölülere daveti işittiremezsin, arkasını dönüp kaçanlara da duyuramaz, gerçeğe karşı kör gibi davrananlara gerçeği gösteremez, doğru yola yöneltemezsin. Sen ancak yaratılış sebeplerini öğrenip ona göre yaşamak isteyenlere işittirebilirsin.

80. Onların hidayetleri için ne kadar arzulu olduğunu biliyoruz, ama şunu bil ki, ayetlerimizi inkâr edenler yaşayan ölüler gibidir. Sen kalpleri ölü olanlara bu daveti işittiremezsin. Gerçek kendilerine anlatıldığında arkalarını dönüp kaçarak uzaklaşan manevî sağırlara ne kadar çırpınsan da davetini duyuramazsın. Onlar ayetlerimize kulaklarını tıkayarak sağırlaşmışlardır.

81. Bil ki sen gerçeğe karşı kör gibi davranan o manevî körleri de sapıklıklarından çevirip gerçeği gösteremez ve doğru yola yöneltemezsin. Sen yolumuzdan sapanları zorla yola getirecek değilsin. Zaten buna gücün yetmez Unutma! Sen ancak önyargılarından sıyrılarak ayetlerimize inananlara, yaratılış sebeplerini öğrenip ona göre yaşamak isteyenlere bu mesajı duyurabilirsin. Zaten hakîkati gördükleri anda gerçeklere teslim olup derhal Rablerine boyun eğen Müslümanlar asıl onlardır.

82-85

82-85 Allah’ın vaat ettiği Kıyamet’le birlikte, Azap Günü geldiğinde, yerden bir dabbe (canlı) çıkarıp insanların çoğunun davetimize gönülden inanıp, gereklerini yerine getirmedikleri için azabı hak ettiklerini duyuracağız. O Gün her ümmetten âyetlerimizi yalan sayıp, Allah adına yapılan davetten yüz çevirenleri gruplar halinde toplayıp, azap yerine sürükleyeceğiz. Oraya geldiklerinde de onlara, “Biz, size doğru olan hayat nizamı ile ahlakını anlayıp, kavrama yetenekleri bahşetmiş, peygamberler ve kitaplarla da davet etmiştik. Bütün bunlara rağmen, sizler umursamayıp, düşünmeden, dinlemeden reddettiniz ve böylece bugün için hiç hazırlık yapmadınız.” denilecek ve hak ettikleri azap karşılarına çıkarılınca da, ne söyleyecek sözleri, ne de söz söyleyecek halleri olmayacak.

82. Allah’ın ölü sağır ve körler hakkında vaat ettiği Kıyamet’le birlikte, Azap Günü geldiği zaman onları sorgulamak için yerden bir dabbe (canlı) çıkarırız. Ki o canlı onlara insanların çoğunun ayetlerimize ve davetimize gönülden inanmadıklarını ve bu yüzden azâbı hak ettiklerini duyuracaktır. O zaman tövbe edip bağışlanmak için yalvaracaklar, ancak tövbeleri kabul edilmeyecektir. İnsanlar iyilikte yapsa kötülükte yapsa bunları yeryüzünde yapmaktadır. İnkâr edenler için yeryüzünün şahitliği korkunçtur.

83. Büyük duruşmanın gerçekleşeceği O gün her ümmetten, Allah adına yapılan davetten yüz çevirip ayetlerimizi yalan sayanları hesap yerinde gruplar halinde toplarız. Artık onlar insan seli halinde sürüklenip topluca azap yerine sevk edilirler.

84. Nihayet hesap yerine geldiklerinde ağızlarına mühür vurulur ve yerden çıkan dâbbe yaptıkları her şeye şahitlik eder. Bu şahitliklerin ardından Allah şöyle buyurur: “ Biz, size doğru olan hayat nizamı ile ahlakını anlayıp, kavrama yetenekleri bahşetmiş, peygamberler ve kitaplarla da davet etmiştik. Bütün bunlara rağmen demek siz benim ayetlerimi düşünmeden, dinlemeden ne olduğunu anlamadan yalanladınız öyle mi? Hayır yalanlamadık, diyorsanız o halde yaptığınız neydi? Bugün için hiç hazırlık yapmadınız mı?

85. Böylece başta Allah’a şirk koşma olmak üzere yaptıkları haksızlık ve zulüm yüzünden hak ettikleri o azapla ilgili söz gerçekleşmiş olacaktır. Bu yüzden artık onlar suçlarını hafifletecek en ufak mazeret dahi bulamaz ve konuşamazlar.

86

86 Gerçeği inkâra kendilerini şartlandırmış olanlar, dinlenesiniz diye geceyi karanlık, çalışasınız diye de gündüzü aydınlık olarak yarattığımızı görmediler mi? Doğrusu bunda inanan bir kavim için âyetler vardır.

86. Gerçeği inkâra kendilerini şartlandırmış olanlar, Bizim geceyi şükredip huzur ve güven içinde dinlenmeleri için karanlık, gündüzü de çalışıp kazanmaları için aydınlık olarak yarattığımızı görmediler mi? Evrende böyle mükemmel bir düzen kurarak sınırsız kudretini, ilmini, adaletini, hikmetini ortaya koyan Allah’ın, insanı başıboş bırakmayacağını, yapılan her iyiliğin ve kötülüğün karşılığını mutlaka vereceğini hiç düşünmüyorlar mı? Şüphesiz bunda Allah’a ve ahirete iman edecek ve imanda derinleşecek bir topluluk için Allah’ın varlığına ve kudretine dair hakikati gösterecek nice deliller ve dersler vardır.

87

87 Gerçekleşeceği kesin olan, o Kıyamet Günü geldiğinde Sûr’a üflenecek ve Allah’ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde bulunan herkes, tarifi imkânsız bir korkuya kapılacak ve sonra da başları öne eğik olarak Allah’ın huzuruna çıkarılacaklar.

87. Gerçekleşeceği kesin olan, o Kıyamet Günü gelip de diriliş için emrimiz üzere, İsrafil tarafından Sur’a üflendiği gün Allah’ın dilediği mü’min kimseler dışında göklerde ve yerde kim varsa herkes dehşet içinde tarifi imkânsız bir korkuya kapılır. Sonra hepsi boyunları bükülmüş başları öne eğik olarak hesap vermek için mahşer meydanında Allah’ın huzuruna çıkarılacaktır.

88

88 Sizin yerinden oynatılmaz sandığınız dağlar, bulutlar gibi akıp giderler. İşte bunlar her şeyi şaşmaz bir nizam ve yasalara bağlayan Allah’ın ilminin ve kudretinin eseridir. Şüphesiz Allah insanların yapıp ettikleri ve yapmaları gerekirken de yapmadıkları her şeyden haberdardır.

88.  Dağları görürsün de onları yerlerinde sabit bir şekilde durur ve yerinden oynatılmaz sanırsın. Oysa onlar da dünya ile beraber dönerek bulutların gökyüzünde yürümesi gibi akıp giderler. Ve Kıyamet Günü Âhirette oraya has bir şekil almak üzere parçalanıp toz–duman haline geleceklerdir. Bu, her şeyi şaşmaz bir nizam ve yasalara bağlayan ve her şeyi sağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın ilminin ve kudretinin eseri ve muhteşem bir sanatıdır. Şüphesiz O, insanların yaptıklarından ve yapmaları gerekip de yapmadıkları her şeyden haberdardır.

89

89 Her kim, Rabbinin huzuruna iyiliklerle çıkarsa, buna karşılık daha hayırlısını elde edecektir. Allah’a iman ederek sorumluluklarını yerine getirenler Kıyamet Günü’nün dehşetinden korunacaklar.

89. Her kim Rabbinin huzuruna imanlı olarak güzel amelle iyilikle ve günahlardan arınmış olarak gelirse ona yaptığı iyiliklerden daha hayırlı bir karşılık vardır. Ve onlar o gün, kıyametin dehşetinden ve korkusundan güven içinde korunmuş olacaklardır.

90

90 Allah’ın huzuruna bu gerçeklerden yüz çevirmiş olarak getirilenler ise yüzükoyun sürüklenerek cehennem ateşine atılacaklar ve onlara, “Dünya hayatında yaptıklarınızın karşılığı budur.” denilecek.

90. Kim de Allah’ın huzuruna bu gerçeklerden yüz çevirmiş olarak kötülük getirirse onlar da yüzüstü cehenneme atılırlar. Ve onlar şu acı sözleri duyacaklardır: “ Dünya hayatında yaptıklarınızın karşılığı budur. Siz burada yaptıklarınızdan başka bir şey mi bulacaktınız? Sizler ancak işlediğiniz kötülüklerin karşılığını çekiyorsunuz denilir.

91-93

91-93 Ey Peygamber! Sen şirk ve küfründe inatla direnenlere de ki: “Ben yalnızca Allah’ın mübarek kıldığı bu şehrin ve her şeyin Rabbi olan Allah’a kulluk etmekle emrolundum; zira O, her şeyin sahibidir. O’nun daveti hayat nizamına uymaktan daha doğru ne olabilir? Ben Kur’an’ı okumak ve insanlara ulaştırmakla görevlendirildim. Bundan sonra kim Kur’an ile davet edildiği hayatı yaşamaya yönelirse doğru yolu bulmuş olur, kim de sırt döner ve reddederse ona da de ki: “Ben sadece bir uyarıcıyım.” Onlara şunu da söyle: “Övülüp, şükredilmeye layık olan bizleri yaratıp, bunca nimetlerle donatan ve doğru yolu gösteren Allah’tır, O vaat ettiği her şeyi zamanı gelince size gösterecek, siz de onları görünce gerçeği anlayacaksınız. Rabbiniz yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.”

91. Ey Peygamber! Sen içinde yaşadığın Mekke halkından başlamak üzere şirk ve küfründe inatla direnenlere ve tüm insanlara hak dine çağırarak de ki: “Ben ancak Allah’tan başka taptığınız bütün ilâhları reddederek, Allah’ın mübarek kıldığı bu beldenin ve her şeyin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Eğer bu çorak beldede Kâbe olmasaydı, ne Arap yarımadasındaki bugünkü saygınlığınız olurdu ne de servetiniz. Zira Arabistan’ın dört bir yanında kargaşa ve anarşi hüküm sürerken O Allah bu şehri saygıdeğer haram belde kılmıştır ve her şeyin gerçek sahibi ancak O’dur. O’nun daveti olan hayat nizamına uymaktan daha doğru ne olabilir? Ve bana gelince ben Allah’a gönülden bağlı olan Müslüman kimselerden olmakla emrolundum.

92. Kur’an’ı okumak anlamak, yaşamak ve insanlara ulaştırmakla ve başınıza gelecekler hakkında sizleri uyarmakla da emrolundum. Ben sizi ancak Rabbimin kitabını okuyarak uyarırım. Kendiliğimden hiçbir şey söyleyemem. Artık kim Kur’an ile davet edildiği hayatı yaşamaya yönelip hidayete ererse kendi iyiliği için doğru yolu bulmuş olur ve hidayete erer. Kim de sırtını dönüp reddeder ve şeytanın yoluna saparsa kendine en büyük kötülüğü yapmış olur. Ey Resûlüm! Bu yüzden ona ve onun gibilere de ki: “ Tercih ve eylemlerinizden yalnızca siz sorumlusunuz. Ben sadece uyarıcıyım.”

93. Ve son olarak onlara ve kıyâmete kadar gelecek tüm insanlığa seslenerek şunu da söyle: “Allah’a hamdolsun. Övülüp, şükredilmeye layık olan bizleri yaratıp, bunca nimetlerle donatan ve doğru yolu gösteren Allah’tır. O size vaat ettiği tüm delillerini zamanı gelince size gösterecek, siz de onları görüp anlayıp tanıyacaksınız” de. Ey Resûlüm! İçinizden hiç kimse “inandığımız değerleri tanıtmak için elimizden geleni yapıyoruz ama kabul etmiyorlar” demesin! Bugün Mekke’de istenen seviyede olmasa bile yarın Medine’de güzel sonuçlar göreceksiniz. Onları tanıtma yolunda yaptığınız hiçbir şey boşa gitmeyecek. Çünkü Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir. Her şeyi görür, bilir ve kaydeder. Sizler Rabbimden hiçbir şeyi gizleyemezsiniz.

Scroll to Top