Saffat Suresi


Sure Hakkında

Ayet Sayısı

182

Mushaf (Kuran) Sırası

37

Nuzül (İniş)Yeri

Mekke

Nüzül (İniş) Sırası

56

Sure Hakkında Bilgi

Adı : Sure adını ilk kelimesi olan “saffat”tan almıştır.

Nüzul Zamanı : Muhtevasından surenin Mekke dönemi ortalarında veya sonlarına doğru nazil olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim surenin üslûbundan Hz. Peygamber’in (s.a.) ve ashabının şiddetli bir muhalefet ile karşı karşıya bulundukları belli olmaktadır.

Konu: Mekkeli müşrikler, “Sizler Rasûlullah’ın (s.a) tebliğ ettiği tevhid ve ahiret akidesini, alayla karşılıyor ve onun peygamberliğini inkâr ediyorsunuz. Ancak reddettiğiniz bu peygamber kısa bir süre içinde sizleri hüsrana uğratacak ve kendinizi Allah’ın askerlerinin ayakları altında bulacaksınız” şeklinde ikaz edilmektedir. (171,179). Bu ültimatom, Rasûlullah’ın (s.a.) zafere ulaşacağı ile ilgili hiçbir belirti dahi bulunmadığı ve Allah’ın “ordu” biçiminde vasıflandırdığı müslümanların, günlerini baskı ve zulüm altında geçirdiği bir dönemde verilmişti. O dönemlerde müslümanların dörtte üçü, ülkelerini terk ederek hicret etmek zorunda kalmışlardı. Rasûlullah (s.a) ile birlikte Mekke’de kalan 40-50 müslüman ise, her bakımdan çaresizlik içinde oldukları halde, her türlü zulüm ve işkenceye de hâlâ dayanmaktaydılar. Böyle bir ortamda, Rasûlullah’ın (s.a) ve bir avuç çaresiz müslümanın zafere ulaşacaklarını hiç kimse tahmin dahi edemezdi. Hatta çoğu insan bu hareketin Mekke dağları arasında yok olup gideceğini sanıyordu. Fakat daha 15-16 yıl bile geçmeden Mekke fethedildi ve oradaki müşrikler Allah’ın önceden bildirdiği gibi kendilerini Allah’ın askerlerinin ayakları altında buldular.

Bu bölümde, sadece ikaz ve tehdit ile yetinilmemiş, kafirlerin idrak edebilmeleri için nasihat yoluyla tevhid ve ahiret hakkında da deliller öne sürülmüştür. Ayrıca onlar bâtıl düşüncelerden ötürü eleştirilerek bunun kötü sonuçlarından haberdar edilirken, müminlere de salih amellerinin güzel sonuçları hakkında müjde verilmiştir. Bunların yanısıra geçmiş kavimlerin, kıssaları aktarılmak suretiyle, Allah’ın peygamberlerine nasıl yardım ettiği, peygamberlerini yalanlayanları nasıl helâk ettiği ve kendisine itaat eden kullarını nasıl mükâfatlandırdığı beyan edilmiştir.

Burada beyan edilen kıssalardan en dikkati çekeni Hz. İbrahim’in (a.s) kıssasıdır. Hz. İbrahim’in (a.s) bir işaret aldıktan hemen sonra Allah’ın emrini yerine getirmek üzere, biricik oğlunu kurban etmeyi göze alışının zikredilmesi, sadece kendilerini Hz. İbrahim’e (a.s) nisbet etmek suretiyle övünen kafirlere yönelik bir uyarı değildir. Ayrıca müslümanlara, mümin bir kimsenin Allah’ın rızası için herşeyi nasıl göze aldığı örneği verilerek, İslâm’ın gerçek ruhu öğretilmek istenmiştir.

Surenin son ayetlerinde yalnız kafirlere uyarıda bulunulmakla kalınmıyor, ayrıca Rasûlullah (s.a) ile birlikte güç bir dönem geçirmekte olan müminlere de müjde veriliyor. Onlara şöyle denilmektedir. “Yolun başında çektiğiniz meşakkatlerden ye’se kapılmayın, sonunda mutlaka sizler galip geleceksiniz. Şimdi bu kafirler belki galip durumda gözükmekdedirler ama aynı kimseler çok geçmeden sizlere mağlup olacaklardır.” Gerçektende bir kaç yıl sonra, Allah’ın bildirdiklerinin bir teselliden ibaret olmadığı ve O’nun iman edenlerin kalplerini sağlamlaştırmak için verdiği haberlerin kesin birer gerçek olduğu ortaya çıkmıştır.

Açıklamalı Meal

1-4

1-4 İnsanlara yaratılışlarının sebebini ve buna uygun nasıl yaşanacağını bildirmek üzere birbiri ardına dizilerek indirilen âyetlere ve bu âyetlerin gereklerini yerine getirmek için yan yana gelip de saflar oluşturanlara andolsun ki, sizin ilahınız yalnızca Allah’tır.

1. Meleklerden ve mü’minlerden kulluk şuuruyla saflar halinde dizilenlere, cephede sıra sıra dizilip Allah’a yolunda cihat edenlere, namazda saf tutan müminlere andolsun

2. Gerçekleri Haykırıp şeytanların vahye müdahalesine engel olanlara ve halkı kötülükten menedenlere, yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar zâlimlere karşı mücâdele için savaşmaya ant içmiş mücahitlere, bulutları sürükleyip götüren meleklere, iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayanlara andolsun.

3. İnsanlara yaratılışlarının sebebini ve buna uygun nasıl yaşanacağını bildirmek üzere birbiri ardınca indirilen âyetlere ve zikir olarak Kur’an okuyup anlamaya çalışanlara ve âyetlerin gereklerini yerine getirmek için öğüt ve uyarıda bulunanlara, hakîkati tüm insanlığa duyurmak ve muhtaç gönüllere taşımak için seferber olan İslâm dâvetçilerine ve doğru bilginin peşinde olanlara andolsun ki;

4. Evet, bütün bunlara yemin olsun ki, ey insanlar! Hiç şüphesiz ki sizin ilâhınız tek bir İlah olan Allah’tır.

5

5 Allah göklerin, yerin ve arasında olanların, güneşin ve doğup battığı her yönün, her yerin tek ve gerçek Rabbidir (sahibidir).

5. Allah göklerin, yerin ve bu ikisinin arasındakilerin Rabbidir. Güneşin ve doğup battığı her yönün, bütün gündoğumu noktalarının, doğu ve batı arasındaki bütün diyarların tek ve gerçek Rabbi de Kâinatın tek sahibi de O’dur. Bu gündoğumu ve günbatımlarıyla aydınlığı karanlığa, karanlıkları aydınlığa çeviren Allah, gönderdiği Kur’an sayesinde zulüm ve cehâlet karanlıklarını paramparça edecek ve ışığa susamış gönülleri iman ve İslâm nuruyla aydınlatacaktır. Rabbin bildiğiniz bilmediğiniz, gördüğünüz görmediğiniz bütün varlıkların sahibidir. Çünkü O, bütün zamanların ve mekânların Hâkimidir.

6-10

6-10 Biz yeryüzüne en yakın olan göğü, yıldızlarla bezeyip süsledik. Gökyüzü bir kısım müşriklerin inandığı gibi cin şeytanlarının yeryüzünde olacakları ve insanların başlarına gelecekleri, meleklerin konuşmalarından duyup da insanlardan bazılarına ulaştırdığı bir yer değildir. Gönderdiğimiz âyetlerle mü’minleri, müşriklerin bu gibi asılsız inançlarından koruruz. Böylesi hurafeler, âyetlerimiz ve onlara iman edenler tarafından kovulmaktalar. Bu gerçeklere rağmen, göklerden bir haber aldık diyen ve onun kırıntısına bile inanan, cehennem ateşini peşine takar. Hiç şüphesiz ki cehennem, böylelerinin ebedî azap yurdu olacaktır

6. Şüphesiz biz dünyaya en yakın gökyüzünü insanların yön bulmalarında yardımcı olan yıldızlarla bezeyip süsledik. Gökyüzü bir kısım müşriklerin inandığı gibi cin şeytanlarının yeryüzünde olacakları ve insanların başlarına gelecekleri, meleklerin konuşmalarından duyup da insanlardan bazılarına ulaştırdığı bir yer değildir.

7. Ve biz o göğü itaat dışına çıkıp, vahyin kaynağını bulandırmak için dinleme yapacak her türlü azgın ve isyankâr şeytani güçlerden ve asılsız inançlarından koruruz. Levhi Mahfuzdan gönderilen ayetlerimiz; Resulümüz Muhammed aracılığıyla size ulaşıncaya kadar korumamız altındadır. Şeytanların veya bilmediğiniz varlıkların hiç biri ayetlerimize dokunmaya cesaret edemez.

8. O şeytanlar mele-i a’la adı verilen yüce melekler meclisini asla dinleyemezler ve ne zaman yaklaşıp o alemi dinlemeye teşebbüs etseler her yandan bombardımana tutulup atılırlar. Böylesi hurafeler, âyetlerimiz ve onlara iman edenler tarafından kovulurlar.

9. Bu gerçeklere rağmen, göklerden bir haber aldık diyen ve onun kırıntısına bile inananlar rahmetten uzaklaştırılırlar. Onlar için ahirette yakalarını bırakmayan kesintisiz bir azap vardır.

10. Ancak her şeye rağmen o yüce topluluktan, herhangi bir söz kırıntısı çalıp kapan olursa, onu da alıcılara ulaştırmadan önce parlak bir yakıcı ve delici bir ateş topu peşlerine düşüp yok eder. Şu hâlde: Geleceği bildiğini iddia eden kahinler, medyumlar, falcılar kesinlikle yalan söylüyorlar.

11-13

11-13 Ey Peygamber! Sen müşriklere sor bakalım, “Onları yaratmak mı, yoksa göklerle yeri ve arasında olan bunca yarattıklarımızı yaratmak mı daha zor?” Bu gerçeği görüp Allah’ın ilmine şahitlik etmelerine rağmen, yeniden diriltileceklerine nasıl olup da inanmamakta direniyorlar? Sen, Allah’ın yarattıklarına hayranlıkla bakarken, onların görmezden gelmelerine şaşırıyorsun. Hâlbuki Biz insanı yapışkan bir çamurdan yarattık, dönüp de kendi yaratılışlarına bir bakmıyor, kendilerine bu hatırlatıldığında düşünüp öğüt de almıyorlar.

11. Ey Peygamber! Müşrikler öldükten sonra dirilmeyi akıldan uzak görüyorlar. O Allah’a eş koşanlara bu ayetleri oku ve sor bakalım: Kendilerini tekrar yaratmak mı daha zor yoksa yarattığımız göklerle, yer ve arasında olan diğer varlıkları yaratmak mı?” Onların yarattıkları mı daha güçlüdür yoksa bizim yarattığımız mı? Doğrusu Allah için hiçbir zorluk yoktur ama düşündüğünüzde gökleri ve yeri yaratan için, insanı yaratmanın hiç de zor olmadığını anlarsınız. Hâlbuki Biz insanı ilk önce basit görünümlü yapışkan ve dayanıklı bir çamurdan yarattık. Âhirette diriltmek ise bundan daha kolaydır. Bu gerçeği görüp Allah’ın ilmine şahitlik etmelerine rağmen, yeniden diriltileceklerine nasıl olup da inanmamakta direniyorlar?

12. Bak ey inanan insan, sen Allah’ın yarattıklarına hayran kalırken; onların ahirete inanmayışlarına, Allah’ın kudretini inkâr etmelerine ve ilgisizliğine de şaşırıyorsun. Fakat onlarsa yaratılıştaki bu güzellikleri görmezden gelip hâlâ seninle ve Allah’ın âyetleriyle alay ediyorlar. Madem basit görüyorlar. Öyleyse yoktan bir şey yaratsınlar da görelim?

13. Alay edenler o kadar şartlanmışlar ki dönüp de kendi yaratılışlarına bir bakmıyor. Ve akıllarını kullanmayanlar, kendilerine Kur’an ile öğüt verildiği halde düşünüp öğüt almıyorlar. Hâlbuki onlar için en büyük yaratılış gerçeği kendileri değil mi?

14-21

14-21 Müşrikler, Allah’ın âyetleri tebliğ edilerek doğru olan hayat tarzını yaşamaya davet edildiklerinde, alay ederek “Bunlar bizleri büyülemek için söylenmekte olan sözlerden başka bir şey değil.” derler. Bu da yetmezmiş gibi, ardından da şöyle demeye başlarlar: “Ne yani, şimdi biz öldükten, kemik yığını haline geldikten, toza toprağa karıştıktan sonra tekrar mı diriltileceğiz, bizden önce ölmüş olan atalarımızda mı diriltilecekler?” Sen onlara de ki: “Evet, hepiniz müşrik ve kâfir olarak ölmeniz sebebi ile hor, hakir, zelil ve aşağılanmış olarak diriltileceksiniz.” Diriliş Günü geldiğinde, üflenen Sûr’un o müthiş sarsıcı sesi ile diriltilip, gerçeklerle yüz yüze gelecekler ve o zaman da birbirlerine, “Eyvah! Demek ki bize bildirilen Hesap Günü gerçekmiş.” diyecekler.

14. Müşrikler, gerçeği gösterenbir mucize ya da ayet gördüklerinde ve doğru olan hayat tarzını yaşamaya davet edildiklerinde ya görmezden gelirler ya da alaya alırlar.

15. Bununla da kalmazlar “Bu gördüğümüz Kur’an bizleri büyülemek için söylenmekte olan apaçık bir sihirli sözlerdir ” derler.

16. Ne yani, şimdi biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra gerçekten mi kabirlerimizden çıkarılıp tekrar diriltileceğiz?

17. Ve bizden önceki ölmüş olan atalarımız da mı diriltilecekler? Mümkün değil, inanmayız derler.

18. Ey Resûlüm! Sen onlara de ki: “Evet hem de hepiniz müşrik ve kâfir olarak ölmeniz sebebi ile küçük düşürülmüş olarak perişan bir vaziyette diriltileceksiniz.”

19. O Kıyâmet ve ölümden sonraki diriliş günü ancak korkunç bir ses ve bir tek çığlıktan ibarettir. Ki Sur’a üflendiğinde onların hepsi kabirlerinden dirilerek gerçeklerle yüz yüze gelirler ve gözleri fal taşı gibi açılarak, neler oluyor diye dehşet içinde etraflarına bakar dururlar.

20. Olanları fark ettiklerinde “Eyvah vay bizim halimize! İşte bu, inkâr ettiğimiz ve amellerimizin karşılığını göreceğimiz hesap gününün ta kendisiymiş ve gerçekmiş ” diyecekler.

21. Melekler de kâfirlere şöyle seslenecek: Evet İşte yalanlayıp durduğunuz gerçeklerin ortaya çıkacağı, iyiyi kötüden ayırma ve nihaî hükmün verilme günüdür bugün. Allah’ın davetine uyan mü’minlerle, uymayan kâfirlerin birbirlerinden ayırt edileceği gün bu gündür.

22-35

22-35 O Gün onlara şöyle seslenilecek, “İşte yalanlayıp inanmadığınız, öyle şey mi olur? dediğiniz ve Allah’ın davetine uyanlarla, uymayanların birbirlerinden ayırt edileceği gün.” bu gündür. Allah O Gün görevli meleklere şöyle buyuracak: “Toplayın bütün inkârcıları! Müşrikleri ve onlar tarafından ilah kabul edilenleri! Hepsine birden cehennemin yolunu gösterin, cehennemin kapısına geldiklerinde orada durdurun çünkü orada onlara sorulacak: “Şimdi söyleyin bakalım neden dünyada olduğu gibi burada da birbirinize yardım etmiyorsunuz?” Artık gerçek karşısında başlarını eğip teslim olmaktan başka yapacakları hiçbir şey de kalmamıştır. Ancak buraya gelmemize, sizler sebep oldunuz diye birbirlerini suçlayacak ve peşlerinden gittikleri önderlerine, “Siz hep doğrudan yana olduğunuzu söyleyerek bize yaklaşıp aldattınız.” diyecekler. Önderleri de onlara, “Hayır, aslında siz de peygamber ve kitaplarla, Allah adına yapılan davete inanmak istemediniz, bizim bu konuda sizin üzerinizde zorlayıcı bir gücümüz yoktu. Sizler zaten azgın, nankör, kibre kapılmış, gerçeği inkâra hazır kimselerdiniz. Artık şimdi kalkıp da birbirimizi suçlamamızın kimseye bir faydası yok, Rabbimizin azap hükmü sizin için de, bizim için de kesinleşti, hep birlikte hak ettiğimiz azabı çekeceğiz. Evet, sizi de isyana, azgınlığa teşvik ettik çünkü biz de azmış kimselerdik.” diyecekler ve o gün hepsi birlikte azapta ortak olacaklar. Davet edildikleri Allah merkezli hayat nizamından yüz çevirip, müşrik ve kâfir olmayı tercih edenleri işte böyle cezalandırırız.

22. Allah O Gün görevli meleklere şöyle buyuracak: Allah’a şirk koşarak en büyük zulmü işlemiş bulunan müşrikleri ve onlar tarafından ilah kabul edilen bütün inkârcı Zalimleri, onların zulümlerine destek veren taraftarlarını ve Allah’ın dışında putlaştırıp ibadet ettiklerini, Allah’tan başka yasalarına uyarak taptıklarını gruplar hâlinde bir araya toplayın.

23. Allah ile aralarına koyduklarını ve Allah’ın yanı sıra ilah kabul edip kulluk ettikleri o ilâhlık taslayan liderlerini cehennemin yoluna yöneltin. Hepsine cehennemin nerede olduğunu gösterin!

24. Cehennemin kapısına geldiklerinde durdurup bekletin orada onları. Çünkü onlar dünyada iken yaptıkları zulüm ve haksızlıklardan dolayı sorguya çekilecekler.

25. Hani, dünyada ilahlaştırıp ardından gittikleriniz sizi kurtaracaktı. Şimdi söyleyin bakalım. Size ne oldu ki azaptan kurtulmak için niçin dünyada olduğu gibi burada da birbirinize yardım etmiyorsunuz? Hâlbuki dünyada iken birbirinize arka çıkardınız. Birbirinizin yalanına şahitlik ederdiniz. Elbirliğiyle gerçeklerimizi inkâr ederdiniz denildiğinde söyleyecek söz bulamazlar.

26. Hayır, kimse kimseye yardım edemez! Onlar bugün en küçük bir kibir ve direniş ortaya koyamadan mecburen Allah’ın hükmüne boyun eğip tamamen teslim olmuşlardır. Artık gerçek karşısında başlarını eğip teslim olmaktan başka yapacakları hiçbir şey de kalmamıştır.

27. Ancak buraya gelmemize, sizler sebep oldunuz diye kendi aralarında çekişip birbirlerini ve bir zamanlar arkalarından gidip kulluk ettikleri liderlerini düşmanca suçlamaya başlarlar.

28. Kötülükte kendilerine uyanlar, peşlerinden gittikleri önderlerine şöyle derler: “Doğrusu siz bize hep Allah’ın adını kullanıp, güya doğrudan yana ve iyilik yanlısı olduğunuzu söyleyerek en sağlam taraf olan sağdan geliyordunuz ve doğru din budur, diyerek yanıltıyordunuz.” Sanki iyiliğimizi istiyormuşçasına bize yaklaşır ve bâtılı hak göstererek, bizi ona çağırırdınız.”

29. Buna karşılık önderleri de onlara “Hayır aslında siz peygamber ve kitaplarla, Allah adına yapılan davete inanmak istemediniz ve zaten Allah’ın âyetlerine samimiyetle inanmıyordunuz. O nedenle bizim söylediklerimiz hoşunuza gitti.  Siz sadece inkârınızı bizimle güçlendirmek istediniz derler.

30. Üstelik bizim sizin üzerinizde zorla sapıklığa götürmek gibi bir gücümüz de yoktu. Aksine siz zaten azgın nankör, kibre kapılmış ve kendi isteğinizle, gerçeği inkâr eden ve Rabbinizin emrine asi olmuş sapık bir topluluktunuz.

31. Önderlerle uyanlar, hep birlikte: Artık ne desek boş, şimdi birbirimizi suçlamamızın kimseye bir faydası yok, Rabbimizin hepimizi ihtar ettiği azap hükmü sizin için de, bizim için de kesinleşip üzerimize hak oldu. Çaresi yok hep birlikte bu azabı mutlaka çekeceğiz. Bunu tatmak zorundayız.

32. Ama şöyle veya böyle biz sizi de yoldan çıkarıp dünyada isyana, azgınlığa teşvik ettik ve azdırdık. Çünkü biz zaten yoldan çıkan azgın kimselerdik diyecekler.”

33. Karşılıklı suçlamalar bir şeyi değiştirmeyecek. Artık o gün onların hepsi dünyada inkârda ortak oldukları için azapta da ortak olacaklar.

34. İşte biz davet edildikleri Allah merkezli hayat nizamından yüz çevirip, müşrik ve kâfir olmayı tercih eden ve tevbe etmeden gelen suçlulara ahirette böyle davranırız.

35. Neden böyle davranmayalım ki! Çünkü onlar, kendilerine: “La ilahe illallah” yani tevhide dâvet edilip “Allah’tan başka gerçek ilâh yoktur” gelin Allah’ın davetine uyun dendiğinde iman etmek yerine bu tebliği yapanlara karşı çıkıp kibirlenir ve büyüklük taslarlardı. Kendilerine bile faydası zararı olmayan aciz insanların çıkardıkları yasalara uyarak; onlara taparlardı. Süslü hayat, mevki, makam ve gösteriş peşinde koşarlardı. Onlara sadece Allah’ın yasalarına uyun denildiğinde öfkelerinden çılgına dönerler, alaylı bir şekilde; “Biz gökten indirildiği sanılan kitaplara uymayız!” derler; aciz akıllarını, yalanlar üzerine kurulu bilimsel teorilerini kendilerine yol edinir, zulmü, haksızlığı topluma dayatırlardı.

36-37

36-37 Azabı hak edenlere, dünya hayatlarında ne zaman “Allah’tan başka gerçek ilah yoktur, gelin Allah’ın davetine uyun.” denildiyse, bu tebliği yapanlara karşı kibirlenerek karşı çıkmış, “Ne yani, mecnun, meczup bir şairin söylediklerine inanıp da, bugüne kadar inandığımız ilahlarımızı terk mi edeceğiz?” demişlerdi. Hayır, asla! Gerçek onların dediği gibi değil. Peygamber onlara yaratılış sebeplerini ve ona uygun nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren Kur’an’ı getirmişti. O Kur’an, kendinden önce gönderilmiş olan ilahi kitaplardan kalmış olan gerçekleri de tasdik etmektedir.

36. Hatta peygambere karşı hakarete varan sözlerle şöyle derlerdi: Ne yani biz cinlerin etkisindeki delirmiş mecnun bir şairin söylediklerine inanıp da bunun için atalarımızın taptığı ilâhlarımızı terk mi edelim diye, üste çıkmaya çalışırlardı.

37. Allah, onların bu sözlerini ret için buyurdu ki: Hayır asla! Gerçek onların dediği gibi değil. Peygamber deli değildir. Onlara yaratılış sebeplerini ve ona uygun nasıl yaşamaları gerektiğini bildiren hak kitap Kur’ân ile gelmiştir. O Kur’an kendinden önce gönderilmiş olan ilahi kitaplardan kalmış olan gerçekleri ve elçilerin tebliğ ettiği evrensel inanç sistemini doğrulamıştı.

38-39

38. Şüphesiz siz acıklı azabı tadacaksınız.

39. Siz yaptıklarınızdan başkasıyla cezalandırılmazsınız.

38-39 Ey müşrikler! Bütün bu inkâr, isyan ve nankörlüğünüzün karşılığı olarak azapla karşılaşacak ve böylece cezanızı çekeceksiniz.

38. Ey müşrikler! Şüphesiz siz yaptığınız bu hakaretler, ayetlerimi yalanlamanız ve isyanınız sebebiyle müstahak olduğunuz acıklı azabı tadacaksınız.

39. Ve sadece yaptığınız kötülüklerin cezasını çekeceksiniz. Allah adaleti mutlaktır. Her ne yapıyor iseniz, ancak onun karşılığını görürsünüz. Bizim katımızda haksızlık yoktur. Kim ne yaptıysa onun karşılığıyla cezalandırılır.

40-49

40-49 Allah’ın davetine iman edip, ona uygun yaşamak için ellerinden gelen çabayı gösterenleri ise, cennette hazırlanmış sayısız nimetler beklemektedir. Onlar mutluluk tahtları üzerinde oturup, birbirlerine sevgi ve saygı ile bakışıp sohbet edecekler, kaynağından doldurulmuş lezzetli, tertemiz içecekler ikram edilecek, yanlarında da gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş, ceylan bakışlı, yumuşak huylu, sanki kumda gizlenmiş devekuşu yumurtası gibi bembeyaz eşler olacak.

40. Ancak Allah’ın davetine iman edip, ona uygun yaşamak için ellerinden gelen çabayı gösteren ihlaslı ve samimi kulları müstesna olup bu cezanın dışındadır ve yaptıklarının karşılığını kat kat fazlasıyla alacaktır. Onlar Allah’a inanmış, ayetleri kabul etmiş, Allah’ın yasalarına göre hayatını yaşamış, kötülüklerden uzak durmuş, hakkı, adaleti savunmuş, sevgiyi, saygıyı, paylaşımı toplumda esas almışlardır.

41. İşte onlar için cennette özel hazırlanmış tadı ve özellikleri bizce bilinen sayısız nimetler vardır.

42. Çeşit çeşit meyveler eşliğinde onlar orada en güzel şekilde ağırlanırlar.

43. Bu ağırlama nimetleri bol cennetlerde yapılır.

44. Onlar mutluluk tahtları üzerinde ikramlara mazhar olurlar ve birbirlerine karşı sevgi ve saygı ile bakışıp sohbet ederek otururlar.

45. Hizmetçileri tarafından cennet pınarlarından doldurulmuş lezzetli, tertemiz içecekler, billur kadehlerle ikram edilip çevrelerinde dolaştırılır.

46. O içecekler bembeyaz ve berraktır, içenlere tarifsiz bir lezzet verir.

47. Onda ne bir sersemletme vardır ne de onunla başları ağrıyıp sarhoş olurlar.

48. Yanlarında gözlerini ve bakışlarını yalnız kendilerine dikmiş iri gözlü yumuşak huylu ve ceylan bakışlı eşler vardır.

49. Onlar adeta kumda gizlenmiş, gün yüzü görmemiş devekuşunun sarılmış yumurtası ve saklanmış inciler gibidirler. Her türlü lekeden uzak bembeyazdırlar.

50-61

50-61 Cennette birbirleriyle sohbet ederken, içlerinden biri der ki: “Bir zamanlar dünyada iken benim bir arkadaşım vardı ve bana hep derdi ki, sen âhiret hayatına gerçekten inanıyor musun? Şimdi biz öldükten, kemik yığını ve toprak haline geldikten sonra yeniden diriltilip hesaba mı çekileceğiz, buna mı inanıyorsun? Şimdi bana böyle diyenin durumunu görmek için cehenneme bir bakalım.” Cehenneme baktıklarında onu ateşin ortasında görürler, cennetteki mü’min ona seslenerek, “Vallahi eğer senin aklına uysaydım beni de mahvedecektin. Ben Rabbimin davetine iman edip yönelmeseydim, şimdi o ateşin içinde feryat edenlerden olacaktım.” dedikten sonra da, cennette ki arkadaşlarına dönüp, “Biz bir daha ölmeyeceğiz ve cehennem azabı da görmeyeceğiz, işte gerçek zafer ve mutluluk budur, çalışıp çabalamak isteyenler bunun için çalışsınlar.” diyecek.

50. Cennet ehli dünyadaki eski günleri yâd etmek için sohbet ederken, sohbet döner dolaşır ve dünyada yaşananlara gelir. Birbirlerine dönüp dünyadaki maceralarını sorarlar.

51. Sohbet sırasında içlerinden söz alan bir mümin şöyle diyecek: “ Bir zamanlar benim dünyada öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden bir müşrik yakın arkadaşım vardı.

52. O dostum bana dünyada iken hep alay ederek derdi ki: ” Sen âhiret hayatına ve burada yaptıklarının karşılığını öldükten sonra alacağına, gerçekten inanıyor musun?

53. Yani, senin inancına göre; biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldikten sonra tekrar diriltilip hesaba mı çekileceğiz? “ Bu masala sen demi inanıyorsun diyerek âhireti inkâr ederdi.

54. Bu konuşmayı aktaran mü’min böyle diyenin durumunu görmek için yanındaki  cennet arkadaşlarına dönüp diyecek ki: “Siz bahsettiğim arkadaşımın başına ne geldiğini ve bu zâlimin şimdi cehennemin neresindedir görmek ister misiniz?”

55. Derken O da bahsettiği arkadaşını görmek için diğerleriyle beraber cehenneme baktı ve onu dehşetli cehennem alevlerinin tam ortasında cezasını çekerken gördü. Dünyada alay ederek inkâr eden kişi cehennemin ortasındaydı. Cennettekiler cehennemdekileri görüyor, onları tanıyorlardı.

56. Mümin olan, ateşteki arkadaşına seslenip şöyle der: “Allah’a yemin olsun, eğer senin aklına uysaydım az kalsın beni de mahvedip helâke götürecektin.

57. Eğer Rabbimin gerçekleri anlatan ayetleri ve hidayet edici nimeti olmasaydı da, Allah’ın davetine iman edip yönelmeseydim ben de senin gibi feryat edip cehennemde eli–kolu bağlı hazır edilenlerden olurdum.

58. Bu sözlerin ardından cennetteki arkadaşlarına dönüp konuşmasına şöyle devam eder: Ne mutlu bize. Artık bir daha bize ölüm yok burada ebedi kalacağız değil mi?

59. Dünyadan ayrılırken tattığımız o ilk ölümümüzden başka ölüm yüzü görmeyecek ve azap da görmeyeceğiz öyle mi?

60. Meleklerde cennetliklere diyecek ki: Allah’a hamd olsun. Dünyada Allah’a inanıp hayırlı davranışlarda bulunanlar, cehennemden uzakta cennettedirler. Muhakkak ki bu, gerçek zafer ve büyük kurtuluştur.

61. Hiç kuşkusuz budur o çok büyük kazanç, o çok büyük başarı. Öyleyse çalışıp çabalamak isteyenler asıl böylesi bir mükâfat için çalışsınlar.

62-70

62-70 Ey insanlar! Şimdi söyleyin bakalım, cennet nimetleriyle ödüllendirilip, bahtiyar yaşamak mı, yoksa cehennemdeki zehirli zakkum ağacının meyvesini yemek ve ateşe mahkûm olmak mı daha iyidir? O zakkum ağacı cehennemin dibinden çıkar, onun meyvesi olan tomurcukları, şeytanın başı gibi çok çirkin ve tiksindiricidir. Müşrik ve kâfirlerin orada yiyecekleri işte budur, orada onun meyvesini yiyip karınlarını onunla şişirecekler, sonra da üzerine bağırsakları parça parça eden kaynar sudan içecekler. Biz, zakkum ağacının meyvesinin şirk ve küfürde direnenlerin yiyeceği olacağını bildirip açıklıyoruz. Davet edildikleri hayat nizamına sırt dönüp, Rablerine nankörlük edenlerin sonunda varacakları yer cehennem, yaşayacakları hayat azap olacaktır. Bunlar atalarının şirk nizamları ve ahlakı ile yaşamayı tercih edip, onların Allah’la birlikte ilah edindiklerini ilah edinenlerdir.

62. Ey cennet ve cehenneme ait bu manzaraları izleyen insanlar! Şimdi siz karar verip gerçekçi olarak düşünün. Allah’ın yasalarına göre yaşadığınız hayatın karşılığı ziyafet ve ikram olarak bu cennet nimetleriyle ödüllendirilmek ve bahtiyar yaşamak daha hayırlıdır. Yoksa inkârınızdan dolayı Allah’ın yasalarına karşı çıkıp, kulların uyduruk yasalarına göre yaşadığınız hayatın karşılığı olan cehennemdeki zakkum ağacının zehirli olan meyvesini yemek ve ateşe mahkûm olmak mı? Aklınız varsa kıyasını yapın!

63. Bu soru üzerine müşrikler; “Cehennemde alevlerin arasında ağaçlar da mı yetişiyormuş?” diyerek seninle alay edecekler. Farkında değiller ama Biz o ağacı Allah’ın âyetleriyle alay etmek için sürekli bahane arayan zalimleri azaptan uyarmak için bir fitne ve sınama vesilesi kıldık. Onlar Rabbinin gücünü, kudretini anlamazlar. 

64. Muhakkak ki o cehennemin dibinde çıkan acı, dili damağa yapıştıran, kötü kokulu ve dünyadaki ağaçlara benzemeyen bir ağaçtır.

65. Onun meyvesi olan tomurcukları sanki onları aldatan şeytanların başları gibi çok çirkin ve tiksindiricidir.

66. Muhakkak ki müşrik ve kâfirler, karınları tıka basa doluncaya kadar ondan zorla yiyeceklerdir.

67. Bu zakkumu yemeğini yedikten sonra, üzerine bağırsakları parça parça eden kaynar su ile karıştırılmış kusmuk ve irin türünden içecekler vardır. Onlar korkunç bir ümitsizlik cezasına çarpılacaklardır!

68. Davet edildikleri hayat nizamına sırt dönüp, Rablerine nankörlük edenlerin sonunda dönüp dolaşıp varacakları yer elbette cehennemedir ve yaşayacakları hayat azap olacaktır. Peki, onları bu acı sona götüren süreç nasıl başlamıştı?

69. Çünkü onlar dünyada atalarını yanlış yolda ve sapıtmış halde bulmalarına rağmen, kendilerine ayetlerimizle gönderdiğimiz gerçekleri, babalarının sapık yollarına uyarak terk ettiler.

70. Ne var ki kendileri de atalarının şirk düzeni ve ahlakı ile yaşamayı tercih edip, körü körüne onların peşinden gitmek için akılsızca koşturanlardır ve onların Allah’la birlikte ilah edindiklerini ilah edinenlerdir. Babaları suçlarının cezalarını nasıl çekiyorlar, onlarda suçlarının cezalarını çekeceklerdir.

71-74

71-74 Onlardan önce gelip geçen toplumların çoğu da, peygamberlerin kitaplarla, Allah adına yaptıkları davetten yüz çevirip reddetmişlerdi. Geriye dönüp de onların felakete uğramış akıbetlerini bir düşünün. Allah adına kendilerine yapılan davete iman edip, onun gerektirdiği hayat nizamına sarılanlar ise doğru olana kavuşup dünyada ve âhirette kazananlardan oldular.

71. Hiç şüphesiz onlardan önce, gelip geçen milletlerin çoğu da Allah adına yapılan daveti reddederek sapıtıp doğru yoldan çıkmıştı.

72. Yemin ·olsun ki biz kendilerini uyarmak için onların içlerinden, kitaplarla birlikte kendileriyle aynı dili konuşan uyarıcı peygamberler göndermiştik. Onlara başlarına gelebilecek her şeyi açıklayan ayetlerimizi gönderdik. Resullerimiz onları yeterince uyardı.

73. Geriye dönüp de uyarılanların ve uyarıldığı halde atalarının izinde gidip kula kulluk edenlerin sonlarının nasıl olduğuna şöyle bir bak ve felakete uğramış akıbetlerini bir düşün!

74. Ancak uyarılara kulak veren Allah’ın ihlâslı ve samimi kulları bu sondan müstesnadır. Allah adına kendilerine yapılan davete iman edip, onun gerektirdiği hayat nizamına sarılanlar, dünyada ve âhirette kazananlardan oldular. Onlar Allah’a inanarak, Allah’ın yasalarına göne yaşayarak hayatlarını sürdürdüler. 

75-79

75-79 Vaktiyle Nûh, şirk ve küfründen vazgeçmeyen kavminin helaki için dua etmişti. Biz de onun duasını kabul edip, Nûh ile birlikte davetine icabet eden ailesini kurtarıp, gerisini helak ettik. Nûh’un soyunu ise devam ettirdik, sonraki nesiller arasında Nûh’un övgüyle anılmasını, adının geçtiği yerde sevgi ve saygı ile hatırasından bahsedilmesini sağladık.

75. Andolsun, Nuh ihlaslı kullarımıza en güzel örneklerden biridir. Hani, Bize gece gündüz kavminin hidayeti için yalvarıp yakarmıştı Onlar yola gelmeyince de bu sefer de şirk ve küfürden vazgeçmeyen kavminin helaki için dua etmişti. Biz de onun duasınane güzel cevap vermiştik!

76. Hanımı ve oğlu hariç, kendisini ve davetine icabet eden mümin ailesini tufan gibi o büyük felâketten kurtardık, gerisini de helak ettik.

77. O tufandan sonra yeryüzündesadece Nûh’un soyunu yeryüzünde kalan ve O’ndan türeyip çoğalan bir toplum olarak kıyamete kadar kalıcı kıldık. İnkâr edenlere gelince onların yıkıntılarından başka hiçbir şeyleri kalmadı.

78. Sonra gelenler arasında örnek duruşundan dolayı, Nûh’un övgüyle anılmasını, adının geçtiği yerde sevgi ve saygı ile hatırasından bahsedilmesini sağlayıp ona iyi bir nam ve isim bıraktık.

79. Alemler içinde Nuh’a selâm olsun. İnsanlığın soyunun devamına vesile olduğu için Cümle âlem onu “Nûh’a selam olsun” diye övgü ve sevgi ile anar.

80-82

80-82 Nûh, Rabbine yürekten bağlı, imanında samimi ve teslim olmuş bir kulumuzdu. Biz de onu ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık, geride kalanları da suda boğup helak ettik.

80. İşte biz kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışıp Allah’ı görürcesine iyilik edenleri ahirette cennetle mükâfatlandırmadan önce, dünyada da böyle güzel bir şekilde mükâfatlandırırız.

81. Çünkü o Nüh en zor zamanlarda duruşunu değiştirmeyen, Rabbine yürekten bağlı, imanında samimi ve teslim olan mü’min kullarımızdandı.

82. İyileri ödüllendirirken O’nun gemisine binmeyip inkâr ve isyan eden diğerlerini yaptıkları yüzünden tufanda suda boğup helak ettik.

83-84

83-84 İbrahim de atası Nûh’un yolunu izleyenlerdendi. O da Rabbine tertemiz bir kalple yönelmiş ve O’nun davetinin mücadelesini ömrünün sonuna kadar devam ettirmişti.

83. Doğrusu İbrahim de Nûh’un dini ve milletinden gelen ve tevhidde Nûh’un yolunu izleyen biriydi.

84. Çünkü o da her türlü günahın kirinden arınmış olarak tertemiz bir kalple Rabbine yönelmişti. Rabbinin huzuruna sağlam bir yürekle çıkmıştı ve O’nun davetini ömrünün sonuna kadar devam ettirmişti. Ey Mekke müşrikleri! Neden putlar karşısında “atamız” diye övündüğünüz İbrâhim’in duruşunu sergilemiyorsunuz?

85-87

85-87 İbrahim bir gün babasına ve kavmine şöyle seslenmişti, “Sizleri ve bunca nimetleri yaratan Allah’ı ilah edinmek yerine, atalarınızın uydurduğu sizin gibi yaratılmış kimseleri ya da nesneleri ilah edindiğinizin farkında mısınız? Peki, o zaman Allah’ın üzerinizdeki hakkı ne olacak, sizi yaratmasının sebebini hiç düşünmez misiniz?”

85. Hani İbrahim babasına ve kavmine bir gün şöyle seslenmişti: “Siz nelere kulluk ve ibadet ediyorsunuz?

86. Sizleri ve bunca nimetleri yaratan Allah’ı ilah edinmek yerine, katıksız yalan ve iftira ile Allah’la aranızda düzmece ilâhlar olmasını mı istiyorsunuz? Uydurma ilahları Allah’a mı tercih ediyorsunuz? Birtakım yalanlar uydurarak Allah’ın peşi sıra atalarınızın uydurduğu sizin gibi yaratılmış kimseleri ya da nesneleri ilah edindiğinizin farkında mısınız?

87. Peki o zaman Allah’ın üzerinizdeki hakkı ne olacak? Öyle ise bütün varlıkların ve alemlerin Rabbi hakkındaki kanaatiniz nedir?” Madem ki evreni yoktan var eden, yöneten, yönlendiren ve tüm canlıları besleyen bir Yaratıcının varlığına inanıyorsunuz, o hâlde neden yalnızca O’na kulluk etmiyorsunuz? Sizi yaratmasının sebebini hiç düşünmez misiniz?” Bu yaptığınızı cezasız bırakacağını mı düşünüyorsunuz? İbrâhim’in kavmi, bu sorulara cevap veremedikleri gibi rahatsız da oluyorlardı. İbrâhim onları daldıkları bu çok derin gaflet uykusundan uyandırmak için sıra dışı bir yöntemi izlemeye karar verdi. İbrâhim’in kavmi bir bayram günü şehir dışında yapacakları kutlamalara İbrâhim’i de çağırmışlardı.

88-96

88-96 Sonra da İbrahim başını gökyüzüne doğru kaldırıp, yanında bulunanlara dedi ki: “Siz bu asılsız, düzmece uydurmalarınızla Allah’ın yarattığı yıldızları, ayı, güneşi de hurafelerinize alet ediyorsunuz, sizin bu tutumunuz beni hasta etti.” Bunun üzerine yanında bulunanlar İbrahim’den uzaklaştılar. Böylece yalnız kalan İbrahim kavminin putperestliğini, onlara başka bir yol ile de göstermeyi düşündü ve kalkıp putların yanına gitti. Putperest halkın onların önüne koydukları yemekleri de görünce iyice sinirlenerek putlara, “Haydi buyursanız ya niçin yemiyorsunuz, neyiniz var, niçin konuşmuyorsunuz?” diyerek üzerlerine yürüyüp şiddetle vurarak putları parçaladı. Olanların haberini alan kavminden birçok insan, koşarak oraya geldiler. İbrahim de onlara dönüp, “Siz kendi ellerinizle yontup, heykellerini yaptığınız bu dünyadan göçüp gitmiş, kendilerini benden korumaktan da aciz, size de hiçbir yararı dokunmayan şu putlarınızdan mı sorunlarınızın çözümünü bekliyorsunuz? Hâlbuki putlaştırdıklarınızı da sizleri de yaratan Allah’tır.” dedi.

88. Müşrikler, bayram günü evlerinden yiyecekler getirir ve onları, —o yılki mahsullerin bereketlenmesi için— putların önüne bırakarak kırlara çıkıp eğlenirlerdi.  Yıldızlara bakarak manalar çıkaran bir toplumda yaşayan İbrahim bir bayram günü kavmin dinî törenlerine katılmaya çağrılınca başını gökyüzüne doğru kaldırıp her biri birer tevhid delili olan yıldızlara kehânet yapıyormuş gibi şöyle bir baktı.

89. Bir de bu delillere rağmen gaflette olan kavminin haline baktı ve yanında bulunanlara Siz bu asılsız, düzmece putlarla Allah’ın yarattığı yıldızları, ayı, güneşi de hurafelerinize alet ediyorsunuz. Ben sizin bu tutumunuzdan rahatsızım ” dedi ((Bende tâün hastalığı gibi bir şey görünüyor. Bunun için muhakkak ben hastayım” dedi)

90. Kavminden ayrı bir yerde dinlenmeye çekildi. Bunun üzerine yanında bulunanlar da İbrahim’e arkalarını dönüp şehir dışına eğlenmeye gittiler.

91. Karanlık iyice çökmüş, putların olduğu alan tamamen boşalmıştı. Yalnız kalan İbrahim kavminin putperestliğini, onlara başka bir yol ile de göstermeyi düşündü ve kalkıp gizlice putların yanına gitti. Putperest halkın onların önüne koydukları yemekleri de görünce alaycı bir tavırla putlara: Haydi buyursanız ya önünüze kutsallaştırılmak üzere konulmuş olan şu leziz yemekleri niçin yemiyorsunuz?” dedi.

92. “Size ne oluyor ki niçin bana konuşmuyorsunuz yoksa beni duymuyor musunuz?” dedi. Hâliyle, putlardan bir cevap çıkmadı.

93. Sonunda gizlice üzerlerine yürüyüp sağ elindeki baltayı bütün gücüyle vurarak putlara bir darbe indirdi. En büyüğü hariç, hepsini parçaladı. Baltayı da en büyük putun boynuna astı.

94. Bunun üzerine kavminden birçok insan sabahleyin telâşla ve süratle koşarak İbrâhim’e geldiler ve etrafını sarıp onu sorgulamaya başladılar. Ona bu işi yapıp yapmadığını sordular, o da onları düşündürmek için kırmadığı tek putu göstererek “belki o yapmıştır” dedi.

95. İbrahim de onlara dönüp can alıcı şu soruyu yöneltip dedi ki: “Kendi ellerinizle yonttuğunuz meydanlara heykellerini diktiğiniz, kendilerini benden korumaktan da aciz, size de hiçbir yararı dokunmayan şu cansız, ruhsuz şeylerden sorunlarınızın çözümünü bekleyip onlara mı ibadet edip tapıyorsunuz?

. Oysa sizi de ellerinizle yaptığınız ve ilah diye putlaştırıp taptıklarınızı da, yasalarına uyarak taptığınız insanları da Allah yaratmıştır. Hiç yaratılan, yaratılana tapar mı?dedi. İbrâhim’in fikirlerine yenik düşen kavmi, onun bedenini ortadan kaldırmak için uyduruk bir mahkeme kurdular.

97-98

97. Dediler ki: “Onun için bir bina yapın da kendisini (oradan) alevli ateşe atın.”

98. Böylelikle ona bir tuzak kurmak istediler. Ama biz kendilerini aşağılık kıldık.

97-98 İbrahim bunları söyleyince orada toplananlar, “Odun toplayın da şu İbrahim’i yakıp putlarımıza yaptığı bu saygısızlığının cezasını vererek ondan kurtulalım.” dediler. Fakat Biz onların bu planlarını boşa çıkarıp, hayal kırıklığına uğratarak rezil edip küçük düşürdük.

97. İbrahim bunları söyleyince orada toplananlar İbrahim’i nasıl cezalandırılacaklarını aralarında görüştüler ve dediler ki: “ İlahlarımıza dil uzatan bu adamın derhal öldürülmesi gerekir! Ona yakmak için fırın gibi büyük bir bina yapın ve odun toplayın da kendisini yakıp putlarımıza yaptığı bu saygısızlığının cezasını vermek için oradan alevli ateşe atın dediler.

98. Böylelikle ona bir tuzak kurup zarar vermek istediler. Ama biz İbrahim’i kurtarıp onların bu heveslerini kursaklarında bıraktık ve planlarını boşa çıkarıp, hayal kırıklığına uğratarak rezil ettik. İnandığı davada İbrâhim’in önüne ateş çıkmıştı. Ya dönecek zelil olarak yaşayıp ölecek ya da ateşe girecek izzetle ölecekti. O davasından dönmedi. Bunun üzerine Allah, şartları İbrâhim’in lehine değiştirdi ve ateşi yakmaz hale getirdi

99-100

99-100 Biz İbrahim’i o zalimlerin elinden kurtarınca, İbrahim de, “Rabbim beni yaratılış sebebim olan hayat nizamı ile yaşayabileceğim bir yere yönlendir ve nereye yönlendirirsen ben oraya giderim. Rabbim bana hayırlı evlatlar da nasip et.” diye dua etti.

99. Biz İbrahim’i o zalimlerin elinden kurtarınca, İbrahim de dedi ki: “Ben küfrün egemen olduğu bu toprakları terk edeceğim ve Rabbim beni ne tarafa yönlendirirse, oraya gideceğim. Şüphesiz ki O beni yaratılış sebebim olan hayat nizamı ile yaşayabileceğim doğru yola iletecektir.

100. İbrahim inkâr edenlerin arasından ayrılıp Filistin’e yerleşen İbrâhim’in yaşı bir hayli ilerleyince: Rabbim bana seni hakkıyla tanıyacak ve seni tanıtıp sevdirmeyi en büyük dert ve dava edinecek hayırlısından güzel ahlaklı bir evlat nasip et.” diye dua etti.

101-108

101-108 İbrahim’in duasından sonra Biz de ona güzel huylu, hoşgörülü, halim selim bir erkek evlat müjdesi verdik. Çocuk doğru ile yanlışı birbirinden ayırabileceği ergenlik çağına erişince de, İbrahim ona, “Yavrucuğum, rüyamda seni kurban ederken görüyorum, bir düşün bakalım, bu işe ne dersin?” diye sordu. Oğlu da babasına, “Sen rüyanda gördüğün şeyi yap, inşallah beni de buna itiraz etmeyip sabreden biri olarak bulacaksın” dedi. Sonra her ikisi de Allah’ın emri olarak algıladıklarına kendilerini teslim edince, İbrahim oğlunu alnı üzerine yatırdı. O sırada Biz de ona: “Ey İbrahim! Sen şimdi rüyanda gördüğünü gerçekleştirmeye kalkıştın. Biz teslimiyetini bildiğimiz kullarımızı yanlışlar yapmaktan koruruz.” diye vahyettik. Bu, İbrahim’in kendi kendini imtihan ettiği, yanlış ve çok zor bir sınama idi. Ona çocuğunu kurban etmek yerine fidye olarak büyük bir kurban verdik ve onu kesmesini emredip, yanlışından kurtardık. Arkasından gelenler arasında da İbrahim’in adını yücelttik. (Gelecek nesiller arasında İbrahim, bu yanlışının Allah tarafından düzeltilmesi ile de anılacaktır.)

101. İbrahim’in duasından sonra Biz de ona İsmâil adında güzel huylu halim selim ve ağır başlı bir erkek evlat müjdeledik. İlahî müjde gerçekleşti ve İbrâhim’in ikinci hanımı Hacer’den İsmâil adı verilen çocuk dünyaya geldi.

102. Çocuk büyüyüp babasıyla beraber iş yapacak çağa yani doğru ile yanlışı birbirinden ayırabileceği ergenlik çağına erişince İbrâhim bir baba olarak, hayatının en zor konuşmasını yaptı: “ Yavrucuğum! Ben üst üste rüyamda seni boğazlayıp kurban ederken görüyorum. Bir düşün bakalım, bu işe ne dersin?” diye sordu. İsmail de babasından aldığı terbiyenin bir sonucu olarak hiç tereddüt etmeden dedi ki: “Ey babacığım! Sen rüyanda görüp te emrolunduğun şeyi yap. Benim için endişelenme. İnşallah beni buna itiraz etmeyip tüm sıkıntılara sabredenlerden olarak bulacaksın.”

103. Böylece her ikisi de içtenlikle Allah’ın emrine teslim olunca, İbrahim onu kesmek için şakağı üzerine yatırdı ve yüzüstü bırakıp mağdur etti.

104. Tam kesecekti ki son Biz de anda ona: “Ey İbrahim! diye seslendik.

105. Sen gerçekten sadakat gösterip rüyanda gördüğünü gerçekleştirmeye kalkıştın. Rüyadan beklenen sonuç gerçekleşti, siz sınavı kazandınız. İşte biz teslimiyet gösteren ve emrimize itaat edip iyilik yapan kullarımızı yanlışlar yapmaktan koruyup böyle mükâfatlandırırız.” diye vahyettik

106. Doğrusu bu herkesin dayanamayacağı pek büyük bir imtihandı. Bu, İbrahim’in kendi kendini imtihan ettiği, yanlış ve çok zor bir sınama idi. Sözünü yerine getirmek için harekete geçtiğinde imtihanı kazanmıştı.

107. Biz rahmet hazinelerimizin kapısını sonuna kadar açtık ve çocuğunu kurban etmek yerine İbrahim’e Kurtuluş bedeli yani, fidye olarak manâ itibariyle çok büyük bir kurbanlık verdik ve onu kesmesini emredip, yanlışından kurtardık. İşte o günden beri müminler, Allah yolunda her şeylerini seve seve fedâ etmeye hazır olduklarını göstermek üzere, Kurban Bayramı’nda kurban keser, böylece ataları İbrahim’in izinden gittiklerini gösterirler.

108. Sonra verdiği söz oğlunu kesmek bile olsa; verdiği sözü yerine getirmeye azmettiği için, Kıyamet’e kadar arkasından gelecek nesiller arasında hayırla yâd edilmesi için, İbrahim’in adını yüceltip ona iyi bir saygı ve ün bıraktık. Gelecek nesiller arasında İbrahim, bu yanlışının Allah tarafından düzeltilmesi ile de anılacaktır. İbrahim’in ismiyle birlikte kurban ibadeti de devam etti.

109-111

109-111 İbrahim’e selam olsun. Biz Rabbine yürekten bağlı ve O’nun davetinin yaşanması ve yaşatılması uğrunda bütün gücüyle çaba harcayanların zor zamanlarında imdadına yetişir, onları sıkıntısından kurtarır ve ödüllendiririz. İbrahim Bizim işte böyle kullarımızdan biriydi.

109. İbrahim’e ve ailesine selâm olsun. Dileğimiz İbrahim’in esenliğidir.

110. Biz Allah’ı görürcesine layıkıyla iyilik yapanları ve Rabbine yürekten bağlı olup kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları, O’nun davetinin yaşanması ve yaşatılması uğrunda bütün gücüyle çaba harcayanların zor zamanlarında imdadına yetişir, onları sıkıntısından kurtarır ve böyle mükâfatlandırırız.

111. Çünkü İbrahim’de, bize tüm kalbiyle inanıp güvenen mü’min kullarımızdandı. Onun bize yönelişleri hep içtendi.

112-113

112-113 Biz ayrıca İbrahim’e salih kullarımızdan peygamber olacak olan İshak’ı da evlat olarak müjdeledik. İbrahim ve İshak’a da bereketler ihsan edip onları mübarek kıldık. Onların soyundan Allah’a gönülden teslim olup davetine koşanlar olduğu gibi, Allah adına yapılan davete karşı çıkan nankör, müşrik, kâfir ve zalimler de oldu.

112. Biz ayrıca Ona İsmâil’den sonra zamanı gelince Sâlihlerden bir peygamber olacak olan İshak’ı evlat olarak müjdeledik.

. Ona ve oğlu İsmâil İshak’a bereketler ihsan ettik ve onları onurlandırıp mübarek kıldık. Fakat böyle mübarek bir Peygamberin soyundan gelmek, kişiye Allah katında özel bir statü, bir ayrıcalık kazandırmaz. Her ikisinin neslinden Allah’a gönülden teslim olup davetine koşarak iyilik yapanlar da oldu, Allah adına yapılan davete ihanet edip inkâr ve isyanla kendilerine açıkçayazık eden nankör, müşrik, kâfir ve zalimler de oldu.

114-119

114-119 Biz Musa ile Harun’a da peygamberlik nimetimizi bahşettik ve onların ikisini de kavimleri ile birlikte büyük bir felaketten, Firavun’un zulmünden kurtardık. Bizim yardımımızla sonunda galip gelen onlar oldular. Onlara da doğru ile yanlışı birbirlerinden ayıran ilahi bir kitap verip, böylece doğru yola iletmiştik.

114. Andolsun ki, biz Musa’ya ve Harun’a da İbrâhim’in neslinden gelen iyi kimseler olmanın yanında peygamberlik vererek lütufta bulunduk.

115. Onları da kavimlerini de Firavun ve adamlarına köle olmak ve işkence gibi büyük sıkıntılardan kurtardık.

116. Üstelik zorda kaldıklarında ve doğru yolda oldukları sürece yardımımızla desteklemiştik. Böylece zâlimlere karşı üstün gelenler onlar oldu.

117. Onlara da açıklayıcı delillerle doğru ile yanlışı apaçık ortaya koyan ve hükümlerimizi açıklayan Tevrat adındaki ilahi kitabı verdik.  Ona sımsıkı sarılıp başarıya kavuşmuşlardı.

118. Böylece onları vahyin rehberliğinde her konuda dosdoğru yola iletmiştik.

119. Kıyamet’e kadar gelecek sonraki nesiller arasında kıyâmete kadar hayırla yâd edilmeleri ve övgüyle anılmaları için onlara da iyi bir saygı ve ün bıraktık.

120-122

120-122 Selam olsun Musa ve Harun’a… Rablerine karşı sorumluluklarını bilinçle ve gayretle yerine getirmek için çaba harcayanları, her türlü sıkıntıdan kurtarıp ödüllendiririz. Musa ile Harun da insanları Allah adına yaratılış sebeplerine bütün güçleriyle davet eden mü’minlerdi.

120. İbrâhim’e olduğu gibi onun tevhid çizgisini takip eden Musa’ya ve Harun’a da selâm olsun. Dileğimiz. Mûsa ve Harun’un esenliğidir.

121. İşte biz Rablerine karşı sorumluluklarını bilinçle ve gayretle yerine getirmek için çaba harcayıp iyilik edenleri ve kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları her türlü sıkıntıdan kurtarıp böyle mükâfatlandırırız.

122. Şüphesiz Musa ile Harun da bize içten yönelmişti. Onlar insanları Allah adına yaratılış sebeplerine bütün güçleriyle davet edip gönülden inanan ve bu inanç doğrultusunda hayat programlarını çizen kullarımızdandı.

123-126

123-126 Kuşkusuz İlyas da, kavmine peygamber olarak gönderdiğimiz bir kulumuzdu. O da kavmine şöyle seslenmişti: “Sizleri yaratıp bunca nimetlerle donatan Allah’a karşı sorumluluklarınızın olduğunu hiç düşünmez misiniz? Kâinatı ve içinde ne varsa hepsini en mükemmel şekilde yaratıp, nizamlarını kurup yaşatan Allah’ı bırakıp da atalarınızın Baal dediği putların yolundan gitmeye devam mı edeceksiniz? Oysa Allah sizin de sizden önceki atalarınızın da Baal dediğiniz putlarınızın da gerçek Rabbi ve ilahıdır.”

123. Şüphesiz Mûsâ ve Hârûn’dan uzun bir zaman sonra gelen İlyas da, Allah’ın dinini tebliğ için İsrâiloğulları’na gönderilmiş peygamberlerdendi.

124. Hani o kavmine ayrılığa düşmekten sakının diye şöyle demişti: “Sizleri yaratıp bunca nimetlerle donatan Allah’ın azabından korkup O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız ve Allah’a karşı sorumluluklarınızın olduğunu hiç düşünmez misiniz?

125. Kâinatı ve içinde ne varsa her şeyi en mükemmel şekilde yaratan, nizamlarını kurup yaşatan Allah’a aracısız olarak yalvarmayı bırakıp da atalarınız Fenikelilerin bereket ve yağmur tanrısı ve sizin gibi yaratılmış bir varlık olan Baal denilen puta dua edip yalvarıyorsunuz? Siz, yaratıcınızı hayalinizde şöyle ya da böyle kurgulamış olabilirsiniz. Sizin hayaliniz sınırlıdır. O, sizin hayalinizdekinden sonsuz derecede daha güzeldir.

126. Oysa Sizin de sizden önceki atalarınızın da Baal dediğiniz putlarınızın da gerçek Rabbi ve ilahı Allah’tır

127-132

127-132 Kavmi ne yazık ki İlyas’ı da yalanladı ve onun Allah adına yaptığı daveti reddetti. Elbette onlar da bunun hesabını Allah’ın huzuruna getirildiklerinde vererek hak ettikleri ile cezalandırılacaklar. Allah davet edildikleri yaratılış sebeplerine iman edip onu yaşamak için ellerinden geleni yapanları ödüllendirecektir. İlyas’ı da sonraki nesiller arasında övgüyle söz edilen kullarımızdan kıldık. Onun yolundan gitmeye çalışanlara selam olsun.

127. Ancak onlar bütün uyarılarına rağmen ne yazık ki İlyas’ı da yalanladılar ve onun Allah adına yaptığı daveti reddettiler. Bundan dolayı elbette onlar da hak ettikleri azap için hesap vermek üzere yakalanacak veAllah’ın huzuruna çıkarılıp, aşağılanmış olarak Cehennemce getirileceklerdir.

128. Ancak davet edildikleri yaratılış sebeplerine iman edip onu yaşamak için ellerinden geleni yapıp Allah’ın rızasını arayan samimî ve ihlâslı kullarının yeri bir başkadır. İhlaslı kullar, hakkı kabul ettiler, uyarıları dinlediler, asıl hayat için hazırlık yaptılar, sonunda cenneti kazandılar. Onlar bu azabın dışında kalıp ödüllendireceklerdir.

129. Kıyamet’e kadar gelecek sonraki nesiller arasında İlyas için övgüyle söz edilen güzel bir nam bıraktık.

130. Selâm olsun İlyas’a ve onun yolundan gitmeye çalışanlara.

131. İşte biz kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışıp iyilik edenleri ve Allah’ı görüyor ve huzurunda imtihan veriyor gibi yaşayan kimseleri böyle mükâfatlandırırız.

132. Şüphesiz ki İlyas tüm kalbiyle ve layıkıyla inanan kullarımızdandı.

133-136

133-136 Lût da Bizim elçilerimizden birisiydi. Biz onu ve ailesinden iman edenleri helak olmaktan kurtardık, ancak müşrik olan yaşlı karısı da müşrik kavmi ile birlikte kalıp helak oldu. Böylece azgın ve zalim olan o kavmin de kökünü kazıdık.

133. Muhakkak ki İbrâhim’in yeğeni olan Lût da Allah’ın dinini tebliğ için Sedüm halkına tarafımızdan gönderilmiş elçilerimizden birisiydi.

134. Vaktiyle Biz onu ve ailesinden iman edenlerin hepsini o suçlular memleketinden çıkarıp helak olmaktan kurtarmıştık.

135. Ancak geri kalanların içindeki azgınlarla iş birliği yapan ve bedeninin kalıntısı kalacak olan yaşlı karısı da müşrik kavmi ile birlikte kalıp helak oldu. Lut’un hanımı olan bu kadın, müminlerle birlikte şehri terk etmek yerine, inkârcılarla kalmayı tercih etmişti.

136. Sonra gökten yağmur gibi yağan taşlarla diğerlerini yerle bir ettik. Azgın ve zalim olan o kavmin de kökünü kazıdık.

137-138

137-138 Sizler sabah akşam, helak edilen bu kavimlerin, yurtlarının yakınlarından gelip geçmektesiniz. Onların başlarına gelenlerden dersler almanız gerekmez mi? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

137. Muhakkak ki siz yolculuklarınız sırasında onların yaşadıkları helak edilen yıkıntıların yakınlarından sabahleyin geçip gidiyorsunuz;

138. Ve geceleyin de yolunuz üzerindeki kalıntılarını görüp durmaktasınız. Yalanlayanların başlarına gelenlerden dersler almanız gerekmez mi? Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? Onları bu sona götüren sebepler hakkında hiç düşünmüyor musunuz?

139-144

139-144 Yunus da kendi kavmine gönderdiğimiz bir peygamberdi. Davetinden yüz çeviren kavminden umudunu kesip, kaçak bir köle gibi bir gemiye binip kaçmıştı. Gemi fırtınaya yakalanınca içeride uğursuz birinin olduğuna inananlar, denize atılmak üzere yolcular arasında kura çektiklerinde Yunus çıktı. Bunun üzerine onu denize attılar. O da Allah’ın verdiği görevi bırakıp kaçmanın pişmanlığı içinde çırpınırken, bir balık tarafından yutuluverdi. Şayet o, Allah’a yürekten bağlı ve O’nun yüceliğini aklından çıkarmayan ve insanları Rablerine çağırma gayretinde olan birisi olmasaydı, balığın karnı ona mezar olacak ve Kıyamet’e kadar da orada kalacaktı.

139. Şüphesiz Yunus da Allah’ın dinini tebliğ için kavmine gönderilmiş peygamberlerdendi.

140. Hani o davetinden yüz çeviren kavminden umudunu kesip vaadettiği azap hemen gelmeyince, otuz küsur yıl tebliğ yaptığı kavminin bulunduğu yerden Rabbinden izinsiz ayrılmış ve kaçak bir köle gibi halkını terk edip yolcularla dolu bir gemiye binmişti.

141. Gemi fırtınaya yakalandı ve batma tehlikesi geçiriyordu. O zamanın inancına göre buna sebep, gemide bir kaçak köle ve günahkâr bir kişinin bulunması idi. Gemide uğursuz birinin olduğuna inananlar, gemi ağırlığından batmasın diye denize atılmak üzere yolcular arasında kura çekmişti. Kura üçüncü defa da Yunus’a çıkmış ve kaybedenlerden olmuştu.

142. Bunun üzerine Allah’ın emrini beklemeden izinsiz kaçan benim diye kusurunu itiraf ederek kendi kendini suçlarken onu denize attılar. Yunus, Allah’ın verdiği görevi bırakıp kaçmanın pişmanlığı içinde Dev dalgalarla boğuşurken, balina cinsi büyük bir balık onu hemen yutmuştu.

143. Eğer o Allah’a yürekten bağlı boyun eğenlerden ve O’nun yüceliğini aklından çıkarmayıp tövbe ederek tesbih edenlerden olmasaydı;

144. Balığın karnı ona mezar olacak ve insanların diriltilecekleri Kıyamet ’gününe kadar mutlaka onun karnında yahut zindanda bunalımın içinde kalacaktı.

145-148

145-148 Daha sonra Biz Yunus’u bitkin bir vaziyette sahile attırdık, güneşten korunması için de başına geniş yapraklı bir ağaç diktik. Kendini toparlayınca da onu tekrar umudunu kesip terk ettiği ve nüfusu da yüz binden fazla olan kavmine gönderdik, o da kavmini tekrar yaratılış sebepleri olan hakikate çağırmaya devam etti. Bu sefer kavmi ona inanıp, davete iman ederek yaşamaya başladı. Biz de onları dünya nimetlerinden bol bol yararlandırdık.

145. Yûnus derin bir pişmanlık yaşadı. Nefsine zulmettiğini itiraf etti. ‘Yalvardı, bizi andı, biz de tevbesini kabul ettik ve onu, bitkin bir halde ağaçsız çıplak ıssız bir sahile bıraktık.

146. Güneşten korunup gölge yapması ve üzerine örtünmesi için asmaya sarılmış bal kabağı türündengeniş yapraklı korunaklı bir ağaç yetiştirdik. Böylece, iman etmeyecek zannedilen çorak gönüllere nasıl hayat verebileceğimizi göstererek, asla umutsuzluğa, yılgınlığa düşmemesi gerektiğini ona öğrettik.

147. Ve kendini toparlayınca sayısı yüz bin kişiye hatta daha fazlasına ulaşan Musul’daki Nineva şehrine onu bir kez daha peygamber olarak gönderdik.

148. O da kavmini tekrar yaratılış sebepleri olan hakikate çağırmaya devam etti. Bu sefer tehdit olundukları azabın geleceğini anlayınca Yunus’un çağrısına uyup iman ettiler. Biz de azabı geri çevirdik ve onları yaşayacakları bir süreye daha dünya nimetlerinden bol bol yararlandırıp huzurlu bir hayat yaşattık.

149-150

149-150 Ey Peygamber! Sen o yeniden diriltilip hesap vereceklerine inanmayan ve meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inananlara sor bakalım. “Kızlar Rabbimizin çocukları olunca, erkekler de kendilerine mi verilmiş olacak, yahut dişi olduklarına inandıkları melekleri Biz yaratırken onlar da şahitlik mi etmişler?”

149. Ey Peygamber! Şimdi sen meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inananlara ve yeniden diriltilip hesap vereceklerine inanmayıp hâlâ şirklerine devam eden ve kendilerine lâyık görmedikleri sıfatları Allah’a yakıştırmaya kalkışan putperest Mekkelilere sor bakalım: Değersiz görüp, utanç duydukları kız çocukları senin Rabbinin de babaları olmakla övündükleri erkek çocuklar onların öyle mi? Bunu neye dayanarak söylüyorlar? Hâlbuki biz onlara kızları da oğlanları da birer evlat olarak verdik. Kızları oğlanlardan ayırmadık. Onlar hangi hakla kızların haklarını çalıp oğlanlara veriyor?

150. Bu ayrımı neye göre yapıyorlar? Yoksa biz onlar gibi dişileri hor ve hakir gördüğümüz için melekleri dişi olarak yarattık da Biz yaratırken onlar da buna şahit mi olmuşlar? Meleklerin yaratılışıyla ilgili olarak hiçbir şey bilmedikleri halde; melekler dişidir diyorlar!

151-157

151-157 Müşrikler Allah’a iftira atarak, “Allah çocuk sahibidir, O’nun da çocukları vardır.” diyorlar. Bu onların kendi boş, anlamsız ve asılsız hayallerinin ürünü uydurdukları yalanlarından biridir. De ki: “Ey müşrikler! Sizler ne söylediğinizin farkında mısınız? Allah sizin bu iftiralarınızdan münezzehtir. Nasıl oluyor, neye dayanarak, hangi cüretle Allah’a böyle iftiralar atabiliyorsunuz? Siz Allah’ı layıkıyla tanımıyor, tanımak da istemiyor ve size bildirilen Allah’ın âyetleri üzerinde aklınızı kullanıp düşünmüyorsunuz. Şayet bu söylediklerinizle ilgili elinizde bir deliliniz varsa ortaya koyun!”

151. İyi bilin ki onlar düpedüz Allah’a iftira atarak diyorlar ki:

152. “Allah erkek çocuk sahibi oldu. O’nun da çocukları vardır diyorlar. Hâşâ!  Onlar var ya kesinlikle yalan söylemektedirler. Bu onların kendi boş, anlamsız ve asılsız hayallerinin ürünü uydurduklarıdır. Üstelik, kızları erkeklerden değersiz gören bu zâlimler, utanç ve alçaklık sebebi saydıkları bir durumu Allah’a yakıştırarak, ne büyük bir cehâlet içinde olduklarını gösteriyorlar.

153. Üstelik bir de Allah, cinsiyet ayırımı yapmış da kızları oğullara tercih mi etmiş, öyle mi? Ne kızlar ne de oğlanlar Rabbinizin evladı değildir. Rabbin kız erkek bütün insanları yaratmıştır. Allah sizin bu iftiralarınızdan münezzehtir.

154. Ey müşrikler! Size ne oluyor, nasıl ve neye dayanarak böyle saçma sapan hüküm veriyorsunuz! Nasıl oluyor, neye dayanarak, hangi cüretle Allah’a böyle iftiralar atabiliyorsunuz?

155. Size bildirilen Allah’ın âyetleri üzerinde düşünüp öğüt almaz mısınız? Siz Allah’ı layıkıyla tanımıyor, tanımak da istemiyorsunuz.

156. Yoksa meleklerin, Allah’ın kızları oldukları hakkında sizin iddialarınızı ispatlayacak apaçık bir deliliniz mi var?

157. Eğer doğru söylüyorsanız Allah’tan gelmiş olması gereken kitabınızdan iddianızı ispat edecek yazılı kanıtlar varsa ortaya koyun da görelim.

158-160

158-160 Bütün bu iftira ve yalanlar yetmezmiş gibi, müşriklerin bir kısmı da Allah ile cinler arasında soyca bir bağ kurup, onları Allah’ın aile fertleri gibi görüp göstermeye çalışıyorlar. Oysa melekler ve cinler de bu asılsız iddia sahiplerinin Hesap Günü cezalandırılacaklarını çok iyi bilmektedirler. Allah, müşriklerin hayal ürünü olan uydurdukları her şeyden uzaktır, her türlü tanım ve tasavvurlarının üstünde, tek yücedir. Allah’ın vahyi olan âyetlerine ve peygamberlerine gönülden iman edip, O’ndan başka Rab ve ilah edinmeyen mü’minler, müşrikler gibi inanmaz ve o tür iddialarda bulunmazlar.

158. Bazıları da cinlerde esrarengiz ilâhî güçler olduğunu iddia ederek iftirada sınır tanımıyorlar. Allah ile cin ve melekler gibi görünmeyen varlıklar arasında melekler Allah’ın kızlarıdır” diyerek bir soy bağı uydurup onları Allah’ın aile fertleri gibi göstermeye çalışıyorlar. Oysa andolsun ki, cinler de bu asılsız iddia sahiplerinin Cehennemlik olduğunu ve kendilerinin de insanlar gibi Allah’ın kulu olduklarını ve hesap yerine yakalanıp getirileceklerini çok iyi bilirler.

159. Hâşâ! Allah onların hayal ürünü olan uydurduklarından uzak ve uluhiyete yakışmayan her türlü noksanlık ifâde eden tanım ve tasavvurlarının üstünde, tek yücedir.

160. Ancak Allah’ın âyetlerine ve peygamberlerine gönülden iman eden ihlaslı kulları bunların dışındadır. Allah’ın içtenlikli kullan yakalanarak getirilmezler. Onlar, müşrikler gibi inanmaz ve o tür iddialarda bulunmazlar. Allah’ı en güzel isimleri ile anarlar ve yalnızca O’na kulluk ederler. Onlar her türlü küfür ve kötülükten sakınmaktadır ve bu yüzden azaba ve haksızlığa uğratılmayacaklardır.

161-163

161-163 Ey müşrikler! Ne siz ne de ilahlaştırıp tapındıklarınız hiç kimseyi zorla peşinizden sürükleyemezsiniz, sizin arkanızdan ancak sapmak isteyenler koşup gelirler.

161. Size gelince ey müşrikler! Artık ne Allah’a iftirada bulunan sizler ne de ilahlaştırıp ibadet ederek kulluk ettikleriniz.

162. Hiçbiriniz, hiç kimseyi kandırıp Allah yolundan saptıramazsınız ve Allah’ın seçkin ve samîmî kullarından bir tekini bile zorla peşinizden sürükleyip ortak koşmaya bulaştıramazsınız.

163. Ancak şirkte ısrar edip kendi ayakları ile cehenneme koşanları azdırabilirsiniz. Aklı başında olan size uymaz. Fakat sizin arkanızdan ateşe girmeye hevesli olup sapmak isteyenler koşup gelirler.

164-166

164-166 Allah’ın davetine iman edip, ilâhî nizam ile ahlakı yaşamak ve yaşatmak uğrunda canla başla gayret edenler, derler ki: “Bizim her birimizin, çabamız ölçüsünde Rabbimizin yanında güzel bir yerimiz ve bir makamımız vardır. Bizler Rabbimize karşı sorumluluklarımızı bilinçle yerine getirmek için sırt sırta verip, yan yana dizilip O’na yönelmiş, yüceliğini idrak edip O’na teslim olmuş kimseleriz.”

164.  Müşrikler tarafından haklarında “Allah’ın kızları iftirası atılan melekler ve Allah’ın davetine iman edip, ilâhî nizam ile ahlakı yaşamak uğrunda canla başla gayret edenler derler ki: “Bizim her birimizin Rabbimizin katında bilinen belli bir makamı ve güzel bir yeri vardır. Biz müminler, bir ailenin bireyleri gibi, düzenli bir şekilde birbirimize kenetlenmişizdir.  Herkes hizmet ve görev sınırının farkındadır.

165. Şüphesiz, Rabbimizin emirlerini yerine getirmek için omuz omuza verip sıra sıra saflar halinde dizilenler biziz. Biz melekler hem kendimiz onun huzurunda diziliriz hem de varlıkları düzene sokarız.

166. Ve biz şüphesiz Allah’ın yüceliğini idrak edip O’na teslim olanlar ve sürekli tesbih edenleriz.” Rabbimizin yasalarına uyanlar bizleriz!” derler. Onlar Rabbine isyan etmez, ilahlık taslamazlar ve yaratılmış olduklarının bilincindedirler.

167-170

167-170 Kur’an gönderilmeden önce müşrikler, şöyle diyorlardı: “Önceki kavimlere gönderildiği gibi, bizlere de ilahi bir kitap gönderilerek Allah’ın mesajları ulaşmış olsaydı ya da atalarımızdan bize böyle bir kitap miras olarak kalmış olsaydı, biz de Allah’ın emirlerine uyan, yasaklarından sakınan, gönülden O’na bağlı, kalbi temiz kullarından olurduk.” Fakat şimdi kendilerini gerçeğe davet eden ilahi kitap gelince de, onu kabule yanaşmayıp reddettiler. Elbette bu tutumlarının yanlış olduğunu hak ettikleri ceza ile karşılaştıklarında anlayacaklar

167. Doğrusu Allah ve meleklere attıkları iftiraların cevabını alan Kureyş müşrikleri Kur’an gönderilmeden önce hakikati inkâr ederek ısrarla şunu söylerlerdi:

168. “Eğer bizim elimizde de önceki kavimlere gönderilen Tevrat ve İncil gibi Allah’ın mesajlarının ulaştığı ilahi bir kitap olsaydı, ya da atalarımızdan bize böyle öğüt verici bir kitap miras kalmış olsaydı,

169. Muhakkak biz de Allah’ın emirlerine uyan, yasaklarından sakınan kalbi temiz ihlâslı kullarından olurduk.”

170. Hep böyle derler. Fakat şimdi ise gerçek yüzleri ortaya çıktı. Kendilerini gerçeğe davet eden ilahi kitap gelince hem Kitabı hem de onu tebliğ eden peygamberi kabule yanaşmayıp inkâr ettiler. Yakında bu tutumlarının yanlış olduğunu hak ettikleri ceza ile karşılaştıklarında sonlarının ne olacağını anlayacaklar.

171-173

171-173 Bizim peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımıza ve onlarla birlikte iman edip imanlarının gerektirdiği hayatı yaşamak uğrunda gayret edenlere yardım sözümüz var ve mutlaka sonunda Bizim ordumuz galip gelecek.

171. Andolsun ki, geçmişten bugüne peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımıza ve onlarla birlikte iman edip imanlarının gerektirdiği hayatı yaşamak uğrunda gayret eden davetçilere geçmişte verilmiş şu sözümüz vardır:

172. Onlar Allah’ın kitabına bağlı kaldıkları sürece Mutlaka zafere ulaşmak için kendilerine ilâhî yardım yapılacak ve mutlaka zafer kazanacaklardır.

173. Ve bizim mücadele eden ordularımız ve askerlerimiz olma liyakatini kazanan mü’minler, hiç şüphesiz vakti saati geldiğinde galip gelecektir.

174-178

174-178 Ey Peygamber! “Sen şimdilik o müşriklerden bir süre yüz çevir ve başlarına gelecekleri bekle, onlar davete karşı gelmelerinin cezasını görüp anlayacaklar.” Onlar uyarıldıkları azabın bir an önce başlarına gelmesini istiyorlar fakat bilmiyorlar ki azap başlarına geldiğinde, artık uyarılarımızın kendilerine hiçbir yararı olmaz ve pişmanlıkları da bir fayda vermez.

174. Ey Peygamber ve ey Müslüman! Sen şimdilik onların çirkin sözlerine, baskı ve eziyetlerine şimdilik sabret, söylediklerine de kulak asma. Sana zafer vaad olunan Bedir Günü veya Mekke’nin fethi gibi bir vakte kadar o müşriklerden yüz çevir. Bu çağrıya kulak verecek tertemiz gönüllere ulaşıncaya dek, bıkıp usanmadan tebliğine devam et.

175. Başlarına gelecekleri bekle. Gözün, üstlerinde olsun. Nitekim onlar da davete karşı gelmelerinin cezasını anlayacaklar yakında mü’minlerin üstün geldiğini göreceklerdir. Onlar için hiçbir şey; inkâr ederken şişindikleri, kibirlendikleri, birbirlerine arka çıktıkları gibi olmayacak.

176. Yoksa onlar azabın bir an önce başlarına gelmesini mi istiyorlar?

177. Fakat bilmiyorlar ki azap onların kapılarına dayanıp da ansızın başlarına geldiğinde, şunu çok iyi bilsinler ki uyarılan fakat uyarılara kulak asmayanların sabahı ne kötü olur o zaman anlarlar. Artık uyarılarımızın kendilerine hiçbir yararı olmaz ve pişmanlıkları da bir fayda vermez.

178. Sen müşriklerin baskı ve eziyetlerine biraz daha sabret. Şirk ve küfür nizamlarından uzak durmaya devam et ve sakın duruşundan taviz verip isteklerine uyma. Şimdilik bu sebeple onları kendi hallerine bırak ve bir süre onlardan yüz çevir.

179

179 Ey Peygamber! “Sen sabırla, onların saldırılarına aldırmadan, şirk ve küfür nizamlarından uzak durmaya devam et ve sakın duruşundan taviz verip isteklerine uyma. Onların hezimetleri yakındır, sen de buna şahit olacaksın.”

179.  Nitekim hezimetleri yakındır onlar da kendilerini bekleyen acı akıbeti yakında görecekler. Başlarına geleceği bekleyip gözetle ve gör hallerini. Sen de buna şahit olacaksın

180

180 Müşrikler Allah’ın kudretini, izzetini, azametini ve yüceliğini layıkıyla kavramak, O’nun insanların gerçek ve tek ilahı olduğunu anlamak istemiyorlar. Allah onların asılsız yakıştırmalarından, hayal ürünü uydurmalarından münezzeh ve yücedir. Allah, âlemlerin Rabbidir.

180. Müşrikler Allah’ın kudretini, izzetini, azametini ve yüceliğini layıkıyla kavramak, O’nun insanların gerçek ve tek ilahı olduğunu anlamak istemiyorlar. Senin izzet güç, şeref ve kudret sahibi yüceler yücesi Rabbin, onların hayal ürünü uydurmalarından ve her türlü asılsız yakıştırmalarından son derece uzaktır. Allah, âlemlerin Rabbidir.

181

181 Allah’ın selamı peygamberlerine ve onları izleyenlerin üzerine olsun.

181. O hâlde, hep birlikte deyin ki: Allah’ın selamı tüm peygamberlere ve onları adım adım izleyen fedakâr müminlerin üzerine olsun.

182

182 Şükredilmeye ve övülmeye layık olan yalnızca âlemlerin Rabbi ve ilahı olan Allah’tır.

182. Hamd ve şükür, yalnızca alemlerin Rabb’i ve ilahı olan yolunda mücadele eden kullarını da yardımsız bırakmayan her şeyi yerli yerince yaratan Allah’adır. Bütün övgüler, şükürler varlık türlerini koruyup gözeterek terbiye eden Allah içindir.

Scroll to Top